İki Bakan görevden alındı! Adalet Bakanlığına Akın Gürlek atandı.
Deprem bu toprakların değişmez gerçeği; binalarımızı yenilemek ise ertelenemez bir sorumluluk. Buna itiraz eden yok. Ancak bugün “kentsel dönüşüm” başlığı altında yürüyen sürece baktığımızda, karşımıza çıkan manzara teknik bir zorunluluğun çok ötesine geçmiş durumda. Artık mesele yalnızca betonun dayanımı değil; kentin kimlere ait olacağına, kimlerin bu kentte tutunabileceğine dair sessiz ama son derece etkili bir yeniden düzenleme.
Son yasal hamlelerle birlikte, mülkiyet hakkının bugüne dek görece korunaklı sayılan sınırlarının hızla daraldığını görüyoruz. Bir yapıda tek bir malik üzerinden sürecin başlatılabilmesi, çoğunluğun iradesinin “hız” ve “etkinlik” gerekçeleriyle devre dışı bırakılması ilk bakışta teknik bir kolaylık gibi sunuluyor. Oysa bu düzenek, pratikte her zaman aynı insanları zorluyor. İtiraz edenin sesi kısılıyor, geliri sınırlı olan köşeye sıkıştırılıyor, finansal gücü olmayan sistemin dışına itiliyor. Kâğıt üzerinde rasyonel görünen süreç, sahada açık bir güç asimetrisine dönüşüyor.
Mülkiyet hakkı mı, ödeme gücü mü?
Devletin sunduğu “rayiç bedel” söylemi, emekli maaşıyla geçinen ya da hayatı boyunca bir ev sahibi olabilmek için fedakârlık yapmış yurttaşı fiilen korumuyor. Aksine son derece net, hatta sert bir mesaj üretiyor: “Bu yeni binada kalmak istiyorsan borçlanacaksın. Borçlanamıyorsan bu hikâyenin dışında kalacaksın.” Mülkiyet hakkı, anayasal bir güvence olmaktan çıkıp, giderek ödeme kapasitesine endeksli bir ayrıcalığa indirgeniyor.
Tapu kâğıt üzerinde sizin olabilir; ama cebiniz, artan inşaat maliyetlerini karşılamıyorsa, payınız sistematik biçimde eritiliyor. Sonuçta ortada açık bir kamulaştırma kararı yok, evet. Kimse kapınıza resmî bir tebligat bırakmıyor. Ama binlerce insan, çocukluğunun geçtiği sokağa bir daha dönemeyeceğini, çoğu zaman anahtarı teslim ederken anlıyor. Kentten kopuş, gürültülü değil; sessiz ve geri dönüşsüz yaşanıyor.
Sessiz sürgün ve soylulaştırma
Bu tabloyu başka türlü adlandırmak zor. Yaşanan şey, klasik anlamıyla bir soylulaştırma süreci. Kent merkezleri, giderek daha yüksek gelir gruplarına açılırken; o merkezleri var eden emekçiler, düşük gelirli haneler ve yaşlı nüfus, kentin çeperlerine doğru itilmiş oluyor. Deprem gerçeği ise bu dönüşümün ahlaki kalkanı işlevini görüyor. Oysa binaların güvenli olması ile insanların yerinden edilmesi arasında zorunlu bir bağ yok. “Kamu yararı” kavramı, sosyal adaleti askıya almak için sınırsız bir yetki üretmez.
Eğer bir dönüşüm politikası, orada yaşayanlara kalıcı ve erişilebilir bir barınma güvencesi sunamıyorsa; bu sürecin adına dönüşüm demek zor. Bu, açık bir kentten tasfiye pratiğidir.
Asıl soru: Nasıl bir toplum istiyoruz?
Bugün kendimize sormamız gereken soru, binaların kaç şiddetinde depreme dayanacağıyla sınırlı değil. Daha derinde, daha rahatsız edici bir soruyla karşı karşıyayız: Güvenli yapılar uğruna güvencesiz hayatları feda etmeyi gerçekten normal mi kabul ediyoruz?
Eğer bu soruya tereddütsüz “evet” diyorsak, mesele çoktan deprem başlığını aşmış demektir. Mesele artık, adaletin yalnızca ödeme gücü olanlar için işlediği; yoksulun ise kendi mahallesinde, kendi evinde bile geçici sayıldığı yeni bir toplumsal düzeni kabullenip kabullenmediğimizdir. Şunu unutmamak gerekir: Çatısı altında adalet barındırmayan hiçbir yapı, ne kadar yeni olursa olsun, sakinlerini koruyacak kadar güçlü değildir.