28 Şubat'ı konuşanlar neden 12 Eylül'ü konuşmazlar? 12 Eylül, askeri ambalajlı ekonomik darbeydi.

Türkiye’de siyaset, genellikle vitrinde olanın konuşulduğu, mutfaktaki yangının ise görmezden gelindiği bir illüzyon sahnesidir. Bugünlerde kime dokunsanız 28 Şubat anlatır; tankların Sincan sokaklarındaki gürültüsünü, ikna odalarını ve muhafazakâr kesimin üzerine çöken o postmodernist gölgeyi... Hiç şüphesiz 28 Şubat, seçilmiş iradeye vurulmuş bir darbeydi. Ancak bugün asıl sormamız gereken soru şu: Neden milyonları zindanlara atan, solun üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül bu kadar "flu" bırakılıyor?

Hafızanın Seçiciliği ve "Makbul" Darbeler

Türkiye’de hafıza, politik bir araçtır. 28 Şubat bugün hala çok konuşuluyor çünkü onun bir politik karşılığı ve yaşayan bir mağduriyet sermayesi var. Fakat 12 Eylül, bu ülkenin sadece bir kesimini değil, bütün muhalif omurgasını kırdı.

12 Eylül’ün bilançosu sadece 650 bin gözaltı veya sistematik işkenceler değildi. Kenan Evren ve cuntası, bu ülkenin "insan kaynağını" kuruttu. Üniversiteler, sendikalar ve mahalle örgütlenmeleri tasfiye edilirken; toplumun beyni olan aydın kuşak ya hapse atıldı ya da sürgüne zorlandı. Solun hafızası koparıldı; bir nesle "siyaset tehlikelidir" korkusu bir yönetim tekniği olarak enjekte edildi.

Ekonomik Bir Operasyon Olarak Tanklar

Meseleyi sadece "asker geldi, siyasetçiyi gönderdi" sığlığından çıkarmalıyız. 12 Eylül, özünde askeri ambalajlı bir ekonomik darbeydi. 24 Ocak kararlarıyla dayatılan neoliberal dönüşüm, demokratik bir ortamda uygulanamazdı; çünkü işçi sınıfı güçlüydü, sendikalar direniyordu.

Tanklar sokağa çıktığında, aslında sermayenin önündeki barajlar yıkıldı.

KAYBEDENLER: İşçiler, memurlar ve orta sınıf oldu. Sendikalar etkisizleştirildi, ücretlerin milli gelirdeki payı çöktü.

KAZANANLAR: Büyük sermaye ve holdingler oldu.

Bugün yaşadığımız taşeronlaşma, güvencesiz çalışma ve "herkesin krediyle yaşadığı" borç sarmalı, aslında 1980 sabahı kurulan o büyük tezgahın sonucudur.

Devletin Sosyal Mühendisliği: "Sol Gitsin, Din Gelsin"

12 Eylül cuntasının en büyük stratejik hamlesi, solun boşalttığı alanı "Türk-İslam Sentezi" ile doldurmaktı. Devlet aklı şunu düşündü: "Sol sorgulayıcıdır, tehlikelidir; ama dindarlık kontrol edilebilir bir sakinleştiricidir." İmam hatiplerin önü açıldı, dini vakıflar mahallelerde solun eski örgütlenme ağlarının üzerine oturdu. Solun insan kaynağı kurutulurken, muhafazakâr hareketin önü bir "panzehir" olarak bilerek açıldı. Bugün muhafazakâr siyasetin bu denli hegemonik olması, sadece bir halk tercihi değil; 40 yıl önce devlet eliyle sulanan o tarlanın hasadıdır.

Sistem Kendi Sınırına mı Dayandı?

Bugün içinden geçtiğimiz ekonomik buhran, sadece "yanlış bir bakan" veya "hatalı bir karar" meselesi değildir. Türkiye, 12 Eylül ile girdiği "borçla büyüme ve düşük katma değerli üretim" modelinin sonuna gelmiştir.

Üretim yerine ithalata,

Sanayi yerine inşaata,

Alın teri yerine sıcak paraya dayanan bu mimari artık iflas etmiştir.

Siyasi Kilit ve Yapısal Çıkmaz

Türkiye’yi kilitleyen asıl mesele, siyasi yapının kısa vadeli popülizmle günü kurtarma çabasıdır. Siyaset, uzun vadeli kurumsal istikrar ve üretim odaklı bir model yerine; 1980’in mirası olan "itaatkar ve borçlu toplum" yapısını sürdürmek istiyor.

Ancak gerçek şu ki; 12 Eylül’ün kurduğu o ekonomik ve toplumsal DNA değişmeden, Türkiye sadece "geçici toparlanmalar" ve "kronik krizler" arasında gidip gelecektir. 12 Eylül’ü sadece askerlerin darbesi olarak değil, bugünkü gelir adaletsizliğinin mimarı olarak okumaya başladığımızda, gerçek çıkış yolunu da bulacağız.

2 Eylül’ün Türkiye Ekonomisine 5 Büyük Günahı

Siyaseti bir kenara bırakalım; cebimizdeki paranın neden her geçen gün eridiğini anlamak için 1980 sabahına bakmak yeterli. İşte bugünkü krizlerin yapısal "sabıka kaydı":

Emeğin Belinin Kırılması: 12 Eylül, işçiyi patron karşısında savunmasız bıraktı. Sendikalar kapatıldı, grev hakkı kağıt üzerinde kaldı. Sonuç? Milli gelirden emeğin aldığı pay sürekli düştü, sermayeninki arttı. Bugün asgari ücretin "ortalama ücret" haline gelmesinin kökü buradadır.

Üretimden Borçlanmaya Geçiş: Yerli üretim ve planlı kalkınma yerine; "dışarıdan al, borçla öde" mantığına geçildi. 24 Ocak kararları tankların gölgesinde hayata geçince, Türkiye sanayileşmek yerine ithalat bağımlısı bir tüketim toplumuna dönüştürüldü.

Sosyal Devletin Tasfiyesi: Eğitim ve sağlık gibi temel haklar ticari birer meta haline getirildi. Devlet "sosyal" rolünden çekildikçe, orta sınıf eridi. Eskiden tek maaşla ev geçindiren babaların yerini, üç kredi kartıyla ayı döndürmeye çalışan nesiller aldı.

Sıcak Para Bağımlılığı: Üretip satmak zor gelince, yüksek faizle dışarıdan gelen sıcak paraya kapılar açıldı. Bu, Türkiye’yi küresel finans baronlarının "harçlığına" muhtaç bıraktı. Döviz her fırladığında neden ülkece titrediğimizin cevabı bu bağımlılıktır.

Liyakat Yerine Sadakat Düzeni: Darbe sonrası kurulan YÖK gibi kurumlarla üniversiteler ve bürokrasi zapturapt altına alındı. Özgür düşünce ve liyakat yerini "emir-komuta" zincirine bırakınca, ekonomiyi yönetecek akılcı kadrolar yerine, rüzgara göre yön değiştiren bir yapı yerleşti.

Kilit Siyasette, Çözüm Yapısal Dönüşümde

Peki, bu kilit nasıl açılır?

Şu anki tablo, sistemin "orta gelir tuzağında" patinaj yapmasıdır. Siyasi yapı, kısa vadeli seçim kazanımları için ekonomiyi bir "enjeksiyon" gibi kullanıyor. Oysa ihtiyacımız olan şey; geçici pansumanlar değil, 1980’den beri süregelen bu borç-ithalat-düşük ücret sarmalını yırtıp atmaktır.

Türkiye’yi kilitleyen asıl mesele, ekonominin teknik sorunları değil, bu sorunları besleyen siyasi tercihlerdir. 12 Eylül'ün hayaleti üzerimizde dolaştığı sürece, 28 Şubatları veya güncel krizleri konuşmaya mahkumuz. Gerçek bir demokratikleşme, sadece sandığa gitmek değil; emeğin hakkını aldığı, üretimin ithalatı, sanayinin inşaatı yendiği ve hukukun piyasanın üstünde olduğu bir düzeni kurmaktır.