Yerel Yönetimlerde  Sistemsizlik  ve Kuralsızlığın  Bedeli 

Türkiye bugün yalnızca ekonomik sorunlar, siyasal kutuplaşmalar veya küresel krizlerle mücadele etmiyor. Son dönemde özellikle yerel yönetimlerde ortaya çıkan usulsüzlük iddiaları, ölçüsüz harcamalar, kuralsız kaynak dağıtım mekanizmaları, kamu vicdanını rahatsız eden lüks ve konfor alanları ile belediyelerin asli görevlerinden uzaklaşmasına yönelik tartışmalar; çok daha derin bir yönetim ve ahlak krizinin varlığını ortaya koymaktadır.
Mesele artık yalnızca bireysel yolsuzluk iddiaları değildir. Asıl sorun; yerel yönetimlerin görev, yetki, finansal öncelik ve kurumsal sorumluluk alanlarının yeterince net tanımlanamaması; denetim, liyakat ve harcama hiyerarşisinin sağlıklı biçimde kurulamamış olmasıdır.
Çünkü belediyecilik; sınırsız harcama özgürlüğü değil, kurallı kamu yönetimidir.
Belediyeler; halkın vergileriyle oluşan kaynakları kişisel konfor alanlarına, siyasi sadakat ağlarına, ölçüsüz temsil harcamalarına veya kamu vicdanını rahatsız eden keyfi faaliyetlere yönlendirmek için değil; şehirlerin altyapısını geliştirmek, ulaşımı iyileştirmek, deprem dirençli kentler oluşturmak, çevreyi korumak, sosyal hizmetleri düzenlemek ve geleceğin şehirlerini planlamak için vardır.
Ancak son dönemde bazı yerel yönetimlerde ortaya çıkan tablo, maalesef bu asli fonksiyonlardan uzaklaşılabildiğini göstermektedir.
Toplumun önemli bir kısmı bugün şu soruları sormaktadır:
Belediyelerin milyarlarca liralık bütçeleri hangi önceliklere göre kullanılmaktadır?
Altyapı, deprem hazırlığı ve ulaşım gibi zorunlu hizmetler neden hâlâ yetersizdir?
Kamu kaynakları neden çoğu zaman gösteriş, reklam ve organizasyon ağırlıklı alanlara kaymaktadır?
Belediye şirketleri neden şeffaf ve profesyonel yapılar haline getirilememektedir?
Teknik liyakat neden siyasi sadakatin gerisinde kalmaktadır?
Bu soruların cevabı yalnızca kişilerde değil, sistemdedir.
Çünkü Türkiye’de yerel yönetim modeli uzun yıllardır önemli bir yapısal sorun taşımaktadır: Belediyelerin görev tanımları ile finansal harcama öncelikleri arasındaki bağ yeterince kurallı ve performans esaslı hale getirilememiştir.
Bugün birçok belediyede;
temsil ve ağırlama giderleri,
reklam ve tanıtım bütçeleri,
organizasyon harcamaları,
danışmanlık mekanizmaları,
iştirak şirketleri,
özel etkinlik giderleri
çoğu zaman şehirlerin altyapı, deprem hazırlığı, teknik dönüşüm ve üretim odaklı yatırım ihtiyaçlarının önüne geçebilmektedir.
Daha da önemlisi, bu kontrolsüz yapı zamanla belediye bürokrasisini de baskı altına almaktadır. Teknik personel, mühendisler, mali uzmanlar ve bürokratlar; çoğu zaman siyasal beklentiler ile hukuki sorumluluk arasında sıkışmaktadır. Böylece yalnızca siyaset kurumu değil, kurumsal yapı da yıpranmaktadır.
Oysa modern kamu yönetiminin temel ilkesi nettir:
Önce zorunlu hizmetler, sonra sosyal destek, en son temsil ve görünürlük harcamaları gelir.
Türkiye’de artık yerel yönetim bütçeleri için açık ve bağlayıcı bir “harcama öncelik hiyerarşisi” oluşturulmalıdır.
Örneğin;
deprem güvenliği,
altyapı,
su yönetimi,
ulaşım,
çevre koruma,
enerji verimliliği,
kentsel dönüşüm,
dijital altyapı,
afet hazırlığı
gibi alanlara ayrılması gereken asgari yatırım oranları yasal çerçeveye bağlanmalıdır.
Bir belediye, zorunlu altyapı ve güvenlik yatırımlarını tamamlamadan ölçüsüz temsil ve organizasyon harcamaları yapamamalıdır.
Aynı şekilde belediye şirketleri de yeniden yapılandırılmalıdır.
Bugün birçok belediye iştiraki;
profesyonel yönetimden uzak,
performans kriterleri belirsiz,
siyasi kadrolaşmaya açık,
finansal denetimi yetersiz
yapılar halinde tartışılmaktadır.
Oysa belediye iştirakleri;
bağımsız denetime açık,
profesyonel yönetilen,
performans esaslı çalışan,
şeffaf raporlama yapan
kurumlar haline getirilmelidir.
Bunun yanında belediyelerde görev ve iş bölümü de net biçimde tanımlanmalıdır.
Bugün birçok belediyede;
yetki karmaşası,
kurumsal belirsizlik,
siyasi müdahaleler,
teknik süreçlere aşırı yönetsel baskılar
kurumsal verimliliği düşürmektedir.
Modern belediyecilikte;
siyasi yönetim strateji belirlemeli,
teknik kadrolar uygulamayı yürütmeli,
bağımsız denetim mekanizmaları süreci izlemeli,
kamuoyu ise tüm harcamaları şeffaf biçimde görebilmelidir.
Aksi halde belediyeler; şehir yöneten kurumsal yapılar olmaktan çıkıp, günübirlik siyasi güç alanlarına dönüşmektedir.
Sorunun yalnızca muhalefet belediyeleriyle sınırlı olmadığını da açıkça görmek gerekir. Merkezi yönetimde de kamu harcamaları, bürokratik yapı, danışmanlık mekanizmaları, temsil giderleri ve kaynak kullanım öncelikleri konusunda benzer tartışmalar yaşanmaktadır.
Bu nedenle mesele yalnızca bir parti meselesi değildir.
Mesele; Türkiye’nin kamu yönetimi anlayışını yeniden yapılandırma zorunluluğudur.
Atatürk dönemindeki devlet anlayışının temelinde disiplinli kamu yönetimi, üretim ekonomisi, teknik liyakat, kurumsal planlama ve kalkınma hedefi vardı.
Bugün ise dünya;
yapay zekâ,
enerji güvenliği,
kritik mineraller,
uzay teknolojileri,
veri ekonomisi,
endüstri 4.0,
yüksek teknoloji üretimi
üzerinden yeniden şekillenmektedir.
Böyle bir çağda hâlâ kamu kaynaklarını büyük ölçüde tüketim, görünürlük ve siyasi alan koruma refleksiyle kullanmak; yalnızca ekonomik değil, stratejik bir risk oluşturmaktadır.
Türkiye artık yeni bir yerel yönetim reformuna ihtiyaç duymaktadır.
Bu reformun temel esasları şunlar olmalıdır:
1. Harcama Öncelik Hiyerarşisi Yasallaştırılmalıdır
Her belediye bütçesinde;
altyapı,
deprem,
ulaşım,
çevre,
su ve enerji güvenliği
gibi zorunlu alanlara ayrılacak minimum yatırım oranları yasal güvence altına alınmalıdır.
2. Gerçek Zamanlı Dijital Şeffaflık Sistemi Kurulmalıdır
Tüm belediye harcamaları kamuoyunun doğrudan görebileceği dijital sistemlerde yayımlanmalıdır.
3. Belediye Şirketleri Profesyonelleştirilmelidir
İştirakler;
bağımsız denetime açılmalı,
performans kriterleriyle yönetilmeli,
siyasi kadrolaşmadan arındırılmalıdır.
4. Teknik Liyakat Sistemi Güçlendirilmelidir
Mühendislik, mali yönetim, şehir planlama ve altyapı gibi teknik alanlarda uzmanlık esas alınmalıdır.
5. Etik ve Kamu Ahlakı Kurulları Oluşturulmalıdır
Hem merkezi yönetimde hem büyükşehirlerde bağımsız etik kurulları kurulmalıdır.
6. Belediyeler Tüketim Değil Üretim Merkezine Dönüşmelidir
Gerçek sosyal belediyecilik; yardım dağıtan değil, insanları üretime ve nitelikli yaşama taşıyan belediyeciliktir.
Bu nedenle;
teknoloji merkezleri,
mesleki eğitim programları,
afet teknolojileri,
enerji verimliliği yatırımları,
genç girişimcilik projeleri
öncelikli hale getirilmelidir.
Sonuç olarak Türkiye’nin ihtiyacı; daha fazla slogan değil, daha fazla kurumsal akıldır.
Kamu kaynağı ganimet değildir.
Belediyeler seçim kazanan kadroların sınırsız tasarruf alanı değildir.
Makam; kişisel konfor, gösteriş veya siyasi sadakat üretme aracı değil, ağır bir emanettir.
Bugün yaşanan tartışmalar aslında Türkiye’ye önemli bir fırsat da sunmaktadır: Merkezi ve yerel iktidar olsun, kuralsız, keyfi ve kişiselleşmiş yönetim anlayışından; şeffaf, liyakat esaslı, görev tanımları netleşmiş ve finansal öncelikleri belirlenmiş yeni bir kamu yönetimi modeline geçiş fırsatı…
Çünkü mesele artık yalnızca belediye meselesi değildir.
Mesele; Türkiye’nin nasıl bir yönetim ve medeniyet anlayışıyla geleceğe yürüyeceği meselesidir.
 
Prof. Dr. Ali Kahriman, İstanbul Okan üniversitesi Öğretim Üyesi