Şafak Can Hınıslı yazdı: “Aşk yazmayacağım demiştim ama…”

Geçen aylarda bir yazımda aşk yazmayacağımı söylemiştim.

Çünkü memleketin hali ortada.
Tutuklu belediye başkanları, operasyonlar, belirsizlikler, suskunluklar…

Ama insan bazen başka bir yerden yoruluyor.

Son yıllarda biz de mücadele ettik.
Hem de görünenden çok daha fazla.

Bir gazeteyi ayakta tutmanın artık yalnızca haber yapmak olmadığını yaşayarak öğrendik. Kâğıt fiyatları, matbaa maliyetleri, dağıtım giderleri, personel yükü, vergiler, icralar…

Evet, icra üstüne icra geldi.

Ama yine de gazeteyi küçültmedik.

Kolay yolu seçebilirdik.
Hazır basın bültenlerini kopyalayıp yapıştıran, ucuz kâğıda basılan, üç beş sayfalık göstermelik işler yapabilirdik. Mesela ofsette bastırıp bilmeyeni (yani çoğunluğu) pek âlâ kandırabilirdik.

Yapmadık.

Yeni Soluk İstanbul’u gerçekten gazete gibi yapmaya çalıştık.

Avrupa gazeteleri tadında mizanpaj…
Basın bültenlerini birebir kullanmadık; editoryal süzgeçten geçirdik.
Ivory kâğıda bastık.
Yüksek baskı adetleriyle dağıttık.

Kurumsal iletişim numarası kurduk.
Kurumsal dağıtım ağı oluşturduk.
Sunumlar hazırladık.
Web sitesini büyüttük.
Haberler yüz binlerce okunmaya başladı.
Bir tek çağımızın en rağbet gören sosyal medya uygulamalarında eksik kaldık. Ona da bunca zorluğun arasında hâlâ finansman sağlayamadık. Biraz paramız olsun, onun da en iyisini yaparız; sözümüz olsun…

Kısacası biz bu işe “mış gibi” yaparak bakmadık.

Çünkü gazetecilik biraz da insanın kendi hayatını yavaş yavaş tüketerek inandığı şeye yatırım yapmasıdır.

Ve bunu yaparken çoğu zaman kimse arka tarafta ne yaşandığını bilmez.

Bir sayfanın nasıl çıktığını, bir haberin kaç kez elden geçtiğini, bir dağıtımın hangi borcun ertelenmesiyle yapıldığını, bir baskı parasının hangi kişisel fedakârlıkla tamamlandığını kimse görmez.

Okur gazeteyi eline alır.
Sayfayı çevirir.
Haberi okur.
Belki beğenir, belki eleştirir, belki geçer gider.

Ama o sayfanın arkasında bazen uykusuz geceler vardır.
Bazen son ödeme tarihi gelmiş faturalar.
Bazen “bu hafta da çıkarabilecek miyiz?” diye içten içe büyüyen bir sıkıntı.

İnsan kendi geçim kaygısını düşünürken üretmekte zorlanır.

Çünkü zihin ikiye bölünür.

Bir yanı memleketi düşünür.
Bir yanı matbaayı.
Bir yanı haberi düşünür.
Bir yanı bankadan gelen mesajı.
Bir yanı adaleti, demokrasiyi, halkın iradesini yazmak ister.
Bir yanı “yarın ne olacak?” sorusuyla boğuşur.

İşte gazeteciliğin en ağır tarafı bazen budur.

Dışarıdan güçlü görünürsün.
İçeride sürekli bir şeyi ayakta tutmaya çalışırsın.

Ve evet…

Bu süreçte halkın belediyelerine de, mücadele eden belediye başkanlarına da elimizden gelen desteği verdik.

Bazen bir manşetle.
Bazen bir röportajla.
Bazen bir haberin hakkını vererek.
Bazen yalnızca geri çekilmeyerek.

Cezaevinde olanların sesini duyurmaya çalıştık.
Ailelerin bekleyişini, kentlerin sahipsiz kalmış hissini, seçmenin aklındaki o ağır soruyu sayfalarımıza taşıdık.

Çünkü biz biliyoruz:

Bir belediye başkanı cezaevindeyse, onun sesi dışarıda güçlü kalmak zorunda.
O sesi taşıyan gazeteler yalnız bırakılırsa, aslında yalnız bırakılan sadece gazeteler olmaz.

Cezaevinde direnenler de yalnız bırakılmış olur.
Ailesi bekleyenler de.
Sandıkta iradesini ortaya koyan halk da.

İyi gazetecilik, zor zamanlarda yalnızca haber değildir.
Bir hafıza tutma biçimidir.
Bir dayanışma biçimidir.
Bir şehre “ben buradayım, olanı görüyorum” deme biçimidir.

Ama insanın canını bir yerden sonra şu yakıyor:

Bu kadar emeğe rağmen hâlâ ilan ve reklam konusunda gereken refleksin oluşmaması.

Bazı kurumlar hâlâ gazeteyi yalnızca baskı maliyeti zannediyor.
Oysa mesele yalnızca kâğıt değil.

Mesele hafıza.

Mesele mücadele.

Mesele şehir adına kayıt tutmak.

Bir gazete ayakta kalıyorsa, yalnızca kendi adına ayakta kalmaz.
Hakkı teslim edilmeyenlerin, sesi kısılmak istenenlerin, “ben buradayım” demeye çalışanların da yanında durur.

Biz hâlâ direniyoruz.
Hâlâ büyütmeye çalışıyoruz.
Hâlâ bu şehrin hikâyesini yazıyoruz.

Ama şunu da açık söyleyeyim:

Böyle giderse gerçekten aşk yazacağım.

Çünkü memleket meselelerini dert edinmek, bazen insanın en büyük romantik hatası oluyor.