414 sanıklı dev davanın 26. celsesi bugün Silivri’de başladı...
Şafak Can Hınıslı yazdı: "Yerebatan Sarnıcı'nın hafızası"
Gün daha doğmadan
uyanıyordu Theodoros.
Konstantinopolis henüz kalabalık değildi o saatlerde.
Ayasofya’nın kubbesi sisin içinden silik silik görünür, sokak taşları geceyi üzerinde taşımaya devam ederdi.
Theodoros su taşıyanlardan değildi.
Ama suyun ne demek olduğunu bilirdi.
Çünkü bu şehirde ekmek kadar su da hayattı.
O sabah elinde küçük bir kapla, sarayın yakınlarına doğru yürüdü.
Herkesin giremediği, ama herkesin bildiği bir yer vardı orada.
Yerin altı.
Kimse adına “sarnıç” demezdi.
Ama herkes bilirdi:
Şehrin kalbi yukarıda atıyorsa, damarı aşağıdaydı.
İçeri girdiğinde serinlik yüzüne vurdu.
Yukarıdaki güneşle hiçbir ilgisi olmayan bir serinlik…
Taş sütunlar, suyun içinden yükseliyordu.
Sessiz, ağır, dimdik.
Suyun yüzeyi hafifçe dalgalanıyordu.
Bir damla düşse yankısı büyürdü.
Theodoros o gün ilk kez şunu düşündü:
Bu şehir sadece gördüklerinden ibaret değil.
Yukarıda hayat vardı.
Ama aşağıda hayatı ayakta tutan bir akıl.
İnsanlar susuz kalmasın diye…
Şehir tehlike gördüğünde imdada koşsun diye…
Birileri yerin altına bir dünya kurmuştu.
Ve o dünya, görünmeden çalışıyordu.
Yukarıda insanlar konuşur, tartışır, yaşar…
Aşağıda su sessizce beklerdi.
Bir gün lazım olur diye.
Yüzyıllar geçti.
İmparatorlar değişti.
Şehir değişti.
İsim değişti.
Ama o taşlar kaldı.
O sütunlar…
O su…
O sessizlik…
Yerin altındaki o akıl, yüzyıllar boyunca kimseye kendini anlatmadan durdu.
Üstünde evler yapıldı.
İnsanlar fark etmeden yaşadı.
Bir şehir, kendi altını unuttu.
Sonra bir gün…
İnsanlar yeniden inmeye
başladı o merdivenlerden.
Artık ellerinde kap yok.
Ama gözlerinde başka bir arayış var.
Bakmak için iniyorlar.
Anlamak için.
O taşlara dokunmak, o suyun içindeki zamanı görmek için.
Bugün o yerin adı belli: Yerebatan Sarnıcı.
Bir zamanlar sarayı ayakta tutan o yapı, şimdi bir şehri kendine çekiyor.
Ve bu şehirde, bir süreliğine de olsa insanlar o taşların arasına yeniden karışabiliyor.
Bir çocuk babasının elini tutarak iniyor merdivenlerden.
Bir genç durup fotoğraf çekiyor.
Bir yaşlı sadece bakıyor.
Kimse su taşımıyor artık.
Ama herkes o aklın izini taşıyor.
Geçtiğimiz günlerde bir şey oldu.
Yıllarca uzaktan bakılan, bazen pahalı bulunan, bazen ertelenen o yer…
Bir anda herkesin oldu.
Bir lira.
Bir şehrin hafızasına inmenin bedeli, bir ekmek parasından bile az, neredeyse bedava!
İstanbul’da nadir görülen bir şey bu: Herkesin aynı yere, aynı şartla girebilmesi.
Bir çocukla bir işçinin, bir öğrenciyle bir emeklinin aynı taşların altında buluşabilmesi.
Belki de en çok buna ihtiyacımız vardı.
Aynı hikâyenin içinde yeniden yan yana gelebilmeye.
Bazı yerler vardır yerden öte...
Sadece gezilmez.
Hatırlatır.
Yerebatan, bir şehrin nasıl kurulduğunu anlatır.
Bir medeniyetin neyi öncelediğini…
Suya yatırım yapan bir akıl, aslında insana yatırım yapmıştır.
Bugün o taşların arasında yürüyen herkes, farkında olsun ya da olmasın aynı soruyla karşılaşır:
Biz neyi ayakta tutuyoruz?
23 Nisan yaklaşıyor.
Bir zamanlar suyla ayakta kalan bu şehrin, bugün çocuklarla ayakta kaldığını hatırladığımız gün.
Belki de bu yıl çocukları alıp o merdivenlerden birlikte inmek gerekir.
Bir zamanlar görünmeyen bir aklın, bugün hâlâ nasıl dimdik durduğunu göstermek için.
Onlara sadece bir tarih anlatmak için değil…
Bir şehir nasıl korunur, bir miras nasıl taşınır onu göstermek için.
Çünkü bazı bayramlar sadece kutlanmaz.
Gezilir.
Görülür.
Hissedilir.
Ve belki o gün, o taşların arasında yürürken çocuklar şunu anlar:
Bir şehir, ancak onu anlayanlarla ayakta kalır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün armağanı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.
Yeni Soluk
Yorum Yap