Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/29 Eylül 2024
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 22 EYLÜL 2024 tarihli raporu şöyle:
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
29 EYLÜL 2024
SICAK GÜNDEM
- Cumhurbaşkanı Erdoğan, yıllarca mağduriyet malzemesi yaptığı siyaset yasağını şimdi kendisine İstanbul’da üç seçim hezimeti yaşatan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na karşı siyasi silaha dönüştürmek istiyor!
- İktidarın 9’uncusunu gündeme getirdiği Yargı Paketleri ve 2 yılda bir rutinleşen İnfaz Yasası değişiklikleriyle adalet, yargı ve infaz sistemi adeta ‘suçluyu kaydedip, salan’ bir mekanizmaya dönüştürüldü!
İÇ POLİTİKA
- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York’taki Birleşmiş Milletler Toplantısı gerekçesiyle gerçekleştirdiği ABD ziyareti, beklentiyi karşılayamadı. Yatırımcıların ikna olmadığı ve beklemeyi tercih ettikleri anlaşılıyor!
- Sayıştay’ın kamu kurum ve kuruluşları için açıkladığı 2023 Denetim Raporları; yolsuzluk, usulsüzlük ve haksız kazançların tüm kamu kesiminde sıradanlaştığını, ihalelerin, israfın, denetimsiz harcamaların devasa boyutlara vardığını ortaya koydu!
EKONOMİ
- İktidar ve ekonomi yönetimi, 2025 ve 2026’da enflasyon, faiz, CDS priminin iyice düşerek borç maliyetinin azalacağını söylemesine rağmen alelacele yüksek faizli 10 yıl vadeli dolar borçlanmasına gidiyor!
- Bireysel kredi kartı ve ihtiyaç kredisi borçlarına getirilen 60 ay yapılandırma olanağı; iktidar ve ekonomi yönetiminin sıkı para-faiz politikalarının iflası, yaklaşan büyük ekonomik ve sosyal yıkım tehlikesi karşısında paniğin işaretidir!
- Dayanıklı tüketim mallarının stratejik sanayisi beyaz eşyada hem üretim ve satışlar hem de ihracat keskin şekilde geriledi!
TARIM
- Yılın bitimine üç ay kala yayınlanan Bitkisel Üretim Desteklerine ilişkin tebliğin 1 Ocak 2024’ten geçerli olarak yürürlüğe konulması, iktidarın tarımsal üretime yaklaşımını ve çiftçiyi önemsemediğini gösteriyor!
DIŞ POLİTİKA
- İsrail’in Lübnan harekatı, Gazze’yi dünya gündeminde geriye düşürerek Başbakan Netanyahu’nun istediğini elde etmesine olanak sağlamış görünüyor!
- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler 79’uncu dönem Genel Kurul açılışı için gittiği ABD’den erken dönmesi umulan sonuçların alınamadığını gösteriyor!
- Askeri darbelerin ve ara rejimlerin sıkça uyguladığı siyaset yasakları bugüne kadar toplum vicdanında kabul görmemiştir. Demokrasi tarihi 100 yılı aşan Türkiye’de HALK, yasaklara karşı olduğunu her seferinde özgür iradesiyle sandıkta göstermiştir!
1998’deki siyasi yasak mağduriyetini siyasi nemaya çeviren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 22 yıl sonunda geldiği noktada askeri darbe ve vesayet dönemlerinin siyaset yasaklarından medet umması hazin bir durumdur. İBB Başkanı iken okuduğu bir şiirden dolayı açılan davadaki 10 aylık hapis cezasının Yargıtay 8. Ceza Dairesi tarafından ‘oy çokluğu’ ile onaylanmasının ardından siyasi yasaklı hale gelen Erdoğan’ın yasağı 2003’te TBMM’deki anayasa değişikliğine CHP’nin verdiği destek ve kabul oylarıyla kaldırıldı. Erdoğan, Milletvekili olarak TBMM’ye girme, Başbakan olma olanağına kavuştu. 27 Mayıs 1960 darbesinde kapatılan siyasi partilerin açılmasına, siyasi yasaklı Demokrat Parti (DP) vekillerinin seçme-seçilme ve siyasi haklarının iadesine de CHP destek ve katkı verdi. DP’nin devamı olarak kurulan Adalet Partisi (AP) bu sayede iktidar oldu. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin tüm siyasi partileri kapatıp Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan’a siyasi yasak getirmesine karşı da en büyük mücadeleyi o dönemde CHP’nin devamı olarak kurulan SHP verdi. Darbe yönetiminin darbe anayasasıyla getirdiği siyasi yasakların kaldırılmasını öngören anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulmasını sağlayan SHP, darbe yönetimin izniyle kurulan Anavatan Partisi (ANAP) ve lideri Turgut Özal’ın devlet olanaklarıyla yürüttüğü ‘Hayır’ kampanyasına rağmen halkın demokrasi ve özgür siyaset taleplerine sahiplenerek referandumdan ‘Evet’ çıkmasını sağladı. Bu sayede Demirel, Ecevit, Baykal, Türkeş, Erbakan yeniden siyasi haklarına tekrar kavuştu.
Ancak demokrasiyi menzile vardığında inilecek bir tramvay olarak gören Erdoğan 2007, 2010, 2017’deki anayasa değişikliği referandumlarıyla otokrat iktidarını pekiştirecek, yargıyı siyasi kontrolüne alacak adımlar attı. Şimdi iktidarı kaybetme korkusuyla, yargı üzerindeki vesayet kurup siyasi rakiplerini cezalandırma çabasında. Yıllarca mağduriyet malzemesi yaptığı siyaset yasağını şimdi kendisine İstanbul’da üç seçim hezimeti yaşatan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na karşı siyasi silaha dönüştürmek istiyor. Hakimi değiştirilen Asliye Ceza Mahkemesinin ardından Bölge Adliye Mahkemesi eliyle İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu için ‘ahmak’ sözcüğü bahanesiyle siyasi yasak isteniyor. Öncelikle hukuk ve adaletin gereği olarak beklenen; yargının siyasi vesayete karşı anayasa hükmü olan bağımsızlık ve tarafsızlıkla bu siyasi yasak ve hapis talebini reddetmesidir.
Yargının bu tavrı vicdanlarda adalete ve yargıya güveni tekrar yeşertecektir. Adil ve doğal olan istinafın bu yönde karar vermesidir. Ancak bugüne kadar askeri darbe yönetimlerinin getirdiği siyasi yasakları kabul etmediğini defalarca sandıklarda sergileyen milletin, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu için iktidar vesayetiyle yargıdan çıkması olası bir siyasi yasak kararına karşı tavrı da aynı olacaktır. 22 yıl önce Erdoğan’ın siyasi yasağına ‘hayır’ diyerek iktidara taşıyan demokrasi aşığı bu millet, kendisine yaşatılan mağduriyeti İmamoğlu’na yaşatmak isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da aynı karşılığı verecektir.
- 19 yaşında 26 suç kaydı olan bir kişinin 27 yaşındaki kadın polisi şehit etmesi, güvenlik güçlerinin eğitim ve profesyonelliği yanında, iktidarın rutine dönüşen infaz yasası değişiklikleriyle yargıyı etkisizleştirmesini, cezasızlığı olağanlaştırmasını tartışmaya açtı!
İstanbul’da gözaltında tutulduğu karakoldan kaçıp, 27 yaşındaki kadın polisi şehit eden zanlının, 26 suç kaydının olduğu ve bugüne kadar hiç tutuklanıp cezaevine girmediğinin ortaya çıkması yargı, ceza ve infaz sisteminin yeniden sorgulanmasına yol açtı. Sosyal medyada iki satır yazan, ekranda iktidarı eleştirenin hemen tutuklanıp yıllarca hapis talebiyle yargılandığı bir hukuk düzeninde, 26 suç kaydı olan bir kişinin her gözaltı sonrası serbest kalması, yargıdaki siyasi tahribatın sonucudur. İktidarın 9’uncusunu gündeme getirdiği Yargı Paketleri ve 2 yılda bir rutinleşen İnfaz Yasası değişiklikleriyle adalet, yargı ve infaz sistemi adeta ‘suçluyu kaydedip, salan’ bir mekanizmaya dönüştürüldü.
Kamuoyunda ‘Rahşan Affı’ diye anılan genel af yasası 1999’da yürürlüğe girdiğinde Türkiye nüfusu 65 milyon kişi, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 70 bin idi. Adalet Bakanlığı’nın 2023 Adalet İstatistiklerinde 86 milyon olan Türkiye nüfusuna karşılık ülke genelindeki 404 cezaevindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 356 bin 865 kişi. Oysa resmi verilerde cezaevlerinin kapasitesi azami 295 bin kişi. Kapasitenin üzerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 61 bin 865 kişi. 25 yılda ülke nüfusu yüzde 28, cezaevi nüfusu yüzde 500 artmış. Eurostat verileriyle Türkiye, nüfusa oranla cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısında Avrupa birincisi!
İnfaz yasası COVID19’da 2020’de çıkartılanla birlikte son 4 yılda 3 kez değiştirildi. Salgında korona izniyle eve gönderilen hükümlülerin tamamı daha sonra infaz değişikliğiyle serbest kaldı. İktidar ittifakının küçük ortağının talebiyle yapılan değişiklikte ise suç organizasyonu elebaşıları, mafya liderleri, uyuşturucu, hırsızlık, gasp, taciz-tecavüz-cinsel istismar, çete ve mafya suçluları salındı. Cezasızlığa dönüşen infaz sistemi, güvenlik güçlerinin görev şevkini olumsuz etkilerken, Narin Güran olayında ve İstanbul’da polisin şehit edilmesinde güvenlik birimlerinin eğitim, istihbarat vb. alanlardaki profesyonelliğinin de sorgulanması gereklidir. Yaklaşık 2 aydır 40 haneli bir köyde herkes sorgulanıp, onlarca kişi tutuklanırken, Narin cinayetinin nedeni ve faili hâlâ açığa çıkarılamadı. Karakoldan kaçan, bir polisin silahıyla diğer polisi şehit eden 19 yaşındaki zanlının eylemindeki ihmal de sorgulanmalı. Zanlıya çöp poşeti giydirip, hayvan nakil aracıyla adliyeye götürmek, yasalarla varlık bulan hukuk devletinde, güvenlik ve yargının yasal sorumluluk alanının ihlali yanında, yargılama aşamasında zanlıyı mağdur gösterebilecek uygulamalardır.
Temel sorunları çözmeyen yargı reformu paketleriyle göz boyama peşindeki iktidar, yargı ve infaz sistemindeki ağır tahribatın, yargıya güvensizliğin tek sorumlusudur. Toplumda hak, hukuk, adalete susamışlığı giderecek kaynak TBMM’dir. Bu konuda tüm siyasi partiler bir araya gelerek çağdaş bir CEZA VE İNFAZ REFORMUNU hayata geçirmeli, milletin adalete, bağımsız ve tarafsız yargıya güveni yeniden tesis edilmelidir.
- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York’taki Birleşmiş Milletler Toplantısı gerekçesiyle gerçekleştirdiği ABD ziyaretinde; sekiz Bakan ve Merkez Bankası Başkanıyla New York’ta katıldığı toplantıda, yatırımcıların ikna olmadığı ve beklemeyi tercih ettikleri anlaşılıyor.
Dünyanın önde gelen şirket ve bankalarının CEO’larının davet edildiği ‘Yatırımcı buluşmaları’ ya da ‘Bilgilendirme’ adı altındaki toplantılara katılımın düşük kalması ve sadece ‘sponsor’ şirketlerin yöneticilerine Cumhurbaşkanının (CB) masasında yer ayrılması, umulan yatırım ve yabancı sermaye girişlerinin gelmeyeceği, bir anlamda iktidar ve ekonomi yönetiminin New York’tan ‘eli boş’ döndüğünü işaret ediyor.
CB Erdoğan, bir yandan yabancı iş insanları ve bankacıları Türkiye’deki olağanüstü fırsatları değerlendirmeye davet ederken diğer yandan Türk firmaları ve iş insanlarına ‘vize kolaylığı’ için destek istemesi dikkat çeken bir ifade oldu. Erdoğan, giderek ağırlaşan vize sorununun ve değersiz hale dönüşen T.C. pasaportunun iktidarın politikalarıyla bu noktaya geldiğini görmezden geliyor.
Önüne gelene gayrimenkul satışı karşılığında vatandaşlık, T.C. pasaportu dağıtan iktidarın bu uygulaması Afgan, Suriyeli, Iraklı, İranlı, Afrikalı binlerce kişinin ceplerinde T.C. pasaportlarıyla Avrupa ve Amerika’ya giderek iltica başvurusunda bulunmalarına olanak sağladı. Bu yüzden de T.C. pasaportu taşıyanlar pek çok ülke tarafından ‘riskli’ diye ayrıştırılırken, bu tablonun en büyük mağdurları Türk iş insanları, ihracatçılar, bilim insanları, gençler, gerçekten yurt dışına gitmesi gereken ve tüm koşulları sağladığı halde vize alamayıp başvurusu reddedilen Türk vatandaşları oldu.
New York’taki toplantıda Türkiye’nin BRICS üyeliğine başvurusunun gündeme getirilmesi ekonomik, siyasi ve diplomatik açıdan çelişkili bir durum. ABD’nin Çin’e karşı ticaret yasakları ve gümrük duvarları inşa ettiği, Rusya’ya karşı peş peşe ambargo ve yaptırım kararlarını devreye koyduğu düşünüldüğünde CB Erdoğan’ın ABD’de BRICS’e destek açıklamaları yapıp övgülerde bulunması ters etki yaratabilir. NATO üyesi ve AB ile tam üyelik sürecinde bulunan, AB ile Gümrük Birliği anlaşması olan Türkiye’nin, batılı yatırımcılara BRICS üyeliğini gündeme getirmesi bu konuşmayı hazırlayan Cumhurbaşkanı danışmanlarının ciddi yanlışı olarak görülmelidir! CB Erdoğan toplantılarda Türkiye’ye ilginin yüksekliğinden söz ederken, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Türkiye’ye yakında doğrudan yatırım sermayesi girişlerinin artacağını, dile getirdi.
- Buna karşılık toplantılarda yer alan Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Başkanı ve eski MÜSİAD Başkanı Nail Olpak tam aksine ‘Türkiye’ye 50 milyar dolar kaynak gelir, gibi bir durum yok’ açıklamasıyla iktidarı bir anlamda tekzip etti!
Sadece bu çelişkili açıklamalar bile uygulanan ekonomi politikaları ve dillendirilen söylemlerin umulan güveni yaratamadığını, yatırımcıların daha uzun bir süre Türkiye’yi izlemekle yetineceğini gösteriyor!
- Sayıştay Başkanlığı’nın kamu kurum ve kuruluşları için açıkladığı 2023 Denetim Raporları yolsuzluk ve usulsüzlüklerin sıradanlaştığını, ihalelerin, israfın, denetimsiz harcamaların devasa boyutlara vardığını ortaya koydu. Kamu-Özel İş Birliği projeleri bütçe ve hazine üzerindeki en büyük ‘kara delik’ olarak raporlarda yer aldı!
Başta milyarlarca dolarlık kamu varlığını kontrol eden Türkiye Varlık Fonu olmak üzere çok sayıda kamu kurum ve kuruluşunu Sayıştay denetimi dışına çıkartan iktidarın buna rağmen kamuda kalan kurumlarda yolsuzluk ve usulsüzlükleri sıradanlaştırdığı açığa çıktı. Sayıştay Başkanlığı tarafından TBMM’ye gönderilen 2023 yılı denetim raporlarında başta kamu ihaleleri olmak üzere, devlet alımlarında, harcamalarında, taşıt kullanımında, tahsis edilen bütçelerin aşılmasında pek çok yasa dışı işlem ve uygulama söz konusu. Merkez Bankası gibi kurumsal yapısı ve gelenekleri en üst düzeyde olan köklü kurumlarda bile ‘adrese teslim’ ihalelerin ve Kamu İhale Kanunu’nun ‘istisnai durum’ diye nitelendirdiği ‘ihalesiz alımların’ yaygınlaştığını ortaya koyan Sayıştay, neredeyse tüm kamu kesiminde yolsuzluk, israf ve usulsüzlüklerin olağan hale geldiğini gösteriyor.
Gerek OECD’nin Finansal Eylem Gücü (FATF) raporları ve değerlendirmelerinde gerekse Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün her yıl açıkladığı raporlarda rüşvet ve yolsuzluklarda sürekli üst sıralara yükselen Türkiye’de kamu kurumlarının bulaştığı ihale yolsuzlukları, rüşvet olaylarının önlenmesinde gerekli düzenlemelerin yapılmadığı, tüm uyarılara rağmen yeterli siyasi iradenin gösterilmediği vurgulanıyor. Açıklanan 2023 yılı Sayıştay Denetim Raporları’nda yer verilen tespitler de uluslararası kurumların eleştiri, uyarı ve saptamalarının doğruluğunu teyit ederken, görevliler ve sorumlular hakkında Sayıştay’ın talebine rağmen hiçbir dava, soruşturma açılmaması iktidarın bürokraside ve kamu kurumlarındaki bu tabloyu ‘olağan’ karşıladığını gösteriyor.
2023 Sayıştay Denetim Raporları’nda en dikkat çeken konuların başında Kamu-Özel İş Birliği (KÖİ) projelerinin bütçeye ve hazineye getirdiği ağır yük ve bu projelere verilen garantilerin yol açtığı kamusal kaynak kayıplarının ulaştığı yüksek tutarlar geliyor. Sayıştay, KÖİ projelerinin bütçeye ağır yük getirdiğini vurguluyor. Özellikle Şehir Hastaneleri ile ilgili yapılan değerlendirmeler, iktidar müteahhitlerince inşa edilerek işletilen bu hastanelerin Sağlık Bakanlığı bütçesinin büyük bölümünü tükettiğini, çok ciddi usulsüzlüklerin söz konusu olduğunu, yapılan uyarılara rağmen bu usulsüzlüklerin giderilmediğini sergiliyor. Şehir Hastanelerinde şirketler tarafından işletilen ticari alanlarda projelerde yer alandan daha fazla alanın ticari işletme ve kiralamalara açıldığı, böylece 25 yıllığına hastanelerin işletmesini üstlenen şirketlerin proje ve sözleşmede olmayan alanlardan kira geliri elde ederek bu kazançların kamuya gitmesine engel olduğu kaydediliyor.
Özetle 2023 Sayıştay Denetim Raporları, 22 yıllık iktidarın kamuda yolsuzluk, usulsüzlük, israf ve denetimsiz harcamaları olağanüstü boyutlara taşıdığını, kamu kaynaklarının heba edildiğini, iktidara yakın şirketlere kamu üzerinden haksız kazançlar aktarıldığını ortaya çıkarıyor!
- Hazinenin yüksek enflasyon, yüksek faiz ortamında dolar bazında 10 yıl vadeli tahvil ihracının gelecek yıllara da yansıyacak faiz maliyeti olağanüstü yüksek olacaktır. Ekonomi yönetiminin bugünden yüksek faizle 10 yıllık dolar borçlanması vadesi gelen dış borçların geri ödenmesinde sıkıntı işaretidir!
Hazine ve Maliye Bakanlığı uluslararası piyasalardan dolar bazında 10 yıl vadeli tahvil ihracı için 4 yabancı bankanın yetkilendirildiğini duyurdu. Hazine adına 10 yıl vadeli dolar borçlanma operasyonunu Bank of America (BofA), BBVA, Citigroup ve JP Morgan yönetecek. Hazine dış borçlanma programında yılsonuna kadar uluslararası piyasalardan 10 milyar dolar yeni borçlanmaya gidileceğini açıklamıştı. Şu ana kadar 7 milyar dolar borçlanma gerçekleştirildi. Programdaki yılsonu hedefi dikkate alındığında 3 milyar dolar daha borçlanma söz konusu. Hazinenin dış borç geri ödeme programına göre kasımda 3,7 milyar doları ana para 552 milyon doları faiz, Şubat ve Mart 2025’te ise 3,5’ar milyar dolarlık ana para ile şubatta 726, martta 926 milyon dolar faiz olmak üzere üç ayda toplam 12,9 milyar dolar dış borç geri ödenecek.
Oysa ABD Merkez Bankası (Fed) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) uzun bir aradan sonra ilk kez faiz indirimine gittiler. Dolayısıyla dünyada faizler düşüyor. İktidarın 15 aydır uyguladığı dezenflasyon programıyla yüzde 50’ye yükseltilen Merkez Bankası (MB) politika faizi marttan bu yana sabit tutuluyor. Türkiye şu anda yüksek faiz veren ülkeler arasında ilk sıralarda. Kredi derecelendirme kuruluşları, faiz indirimi için kasım ya da 2025’in ilk çeyreğini öngörüyor. İktidar uygulanan program sayesinde enflasyonun düştüğünü, 2025’te yüzde 20’nin altına, 2026’da tek haneye ineceğini, dünyada 3 reyting kuruluşundan birden not artışı alan tek ülke olan Türkiye’nin, risk puanının (CDS) hızla gerilediğini savunuyor. Ekonomi yönetiminin açıklamaları enflasyondaki düşüşe paralel şekilde MB politika faizinin ineceği, CDS düştükçe dış borçlanma maliyetinin azalacağı, daha düşük faizle uzun vadeli dış kaynak bulmanın kolaylaşacağı anlamına geliyor. O halde enflasyon, faiz ve risk puanının yakında düşeceğini öne sürenlerin bugünkü yüksek faiz ortamında böyle bir borçlanmayla ülkeyi 10 yıl boyunca milyarlarca dolar yüksek faizli dış borca sokması yanlıştır, ülkenin çıkarına değildir.
Madem 2025 ve 2026’da enflasyon, faiz, CDS primi iyice düşerek borç maliyeti azalacak, niçin alelacele yüksek faizli 10 yıl vadeli dolar borçlanmaya gidiliyor? Daha kısa vadeli borçlanıp, faiz ve CDS puanı iyice düştükten sonra uzun vadeli tahvil ihraç ederek gelecekteki borç yükünü azaltmaktan niye vazgeçiliyor?
2024 dış borçlanma programında şu ana kadar yapılan 7 milyar dolarlık borçlanma sonrası 3 milyar dolar açık kalsa da Türkiye’nin yüksek faizli uzun vadeli dolar tahvillerine sıcak para lobileri ve yabancı bankalardan 3 milyar doların çok üzerinde talep gelecektir. İktidar, vergisiz yüksek kazanç peşindeki yabancıların bu talebini ‘programın başarısı ve yabancıların güveni’ olarak pazarlayacaktır. Oysa gerçek; Millet hızla yoksullaşırken yüksek dolar faiziyle uluslararası sıcak para ve faiz lobilerine 10 yıl boyunca vergisiz kazanç aktarılmasıdır.
- Vatandaşın kredi kartı ve bireysel kredi borçlarını ödeyememesi, yasal takip ve icra-hacizlerinin patlaması, iktidara sıkı para ve kredi kısıtlamalarında geri adım attırdı. Kart ve kredi borçlarına 60 aya kadar yapılandırma getirilirken, öngörülen yapılandırma faizi bu borçları daha da kabartacak ve milyonları batağa sürükleyecektir!
Yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, sıkı para politikaları, kredi kartı ve bireysel ihtiyaç kredisi kısıtlamaları yanında IMF’nin şart koştuğu düşük maaş zamlarıyla kitlesel yoksullaşmayı topluma dayatan iktidar, enflasyonu düşürmenin tüm yükünü dar gelirli, ücretli, emekli ve asgari ücretlinin üzerine yıktı.
Geçen yıldan bu yana uygulanan örtülü IMF programıyla ödeme gücünü yitiren, yaşamını kredi kartı ve ihtiyaç kredileriyle idame ettirmeye çalışan geniş kesimlerin yüksek faizle kabaran kredi kartı borçları bir yılda yüzde 267 arttı. Ekonomi yönetimi kredi kartından nakit avans çekimine ve karttan taksitli harcamalara yasak ve sınırlama getirince milyonlarca kişi köşeye sıkıştı, soluksuz kaldı. Bankaların tahsil edemedikleri kart ve kredi alacakları nedeniyle yasal takibe aldığı kişi sayısı her geçen gün artarken milyonlarca kişiye yeni icra ve haciz davaları açıldı. Dava dosyalarının sayısı 30 milyonu aştı. E-haciz ve maaşa bloke uygulamalarında yaşanan artışlar ekonomik yıkıma dönüştü.
Merkez Bankası’nın (MB) yüzde 50 politika faizi kararıyla; kredi kartı, bireysel ve ticari kredi faizleri aylık yüzde 4,5-5, yıllık 60-75 düzeyine tırmandı. Yabancı banka ve portföy şirketlerinin yüksek faize, ücretlere düşük zam ve asgari ücretin artırılmaması kararlarına övgüleri, bu programın gerçekte kime yaradığını gösteriyor.
MB ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından geçen hafta resmi gazetede yayınlanan tebliğlerle kredi kartı ve bireysel ihtiyaç kredisi borçlarını ödeyemeyenlere 1 Kasım’dan itibaren 1 yıl içinde başvurmaları halinde 60 aya kadar (5 yıl) yapılandırma imkânı getirildi. Eylül ayı itibarıyla bu yapılandırmadan yararlanabilecek kart ve ihtiyaç kredisi borcu toplamı 92 milyar TL. Başvuruların başlayacağı 1 Kasım’a kadar bu tutarın 100 milyar lirayı aşması bekleniyor. Yapılandırmaya başvuranlar kart borcunun yüzde 50’sini ödeyene kadar kredi kartı kullanıma açılmayacak.
- Kredi kartı borçlularının sayısı 28 milyona ulaşıyor. Bunların 14 milyonunun borcu 25 bin liranın altında.
Yapılandırılacak kart ve ihtiyaç kredilerinde dönem borcu 25 bin liranın altında olanlar için aylık yüzde 3,50, 25 bin-150 bin TL olanlara aylık yüzde 4,25 ve 150 bin TL’nin üzerinde olanlara aylık yüzde 4,75 faiz uygulanacak.
- Bu faizlerle 25 bin liralık kart borcuna karşılık ödenecek tutar 60 ayda yaklaşık 90 bin TL’ye, 150 bin TL borç içinse yaklaşık 550 bin TL ’ye ulaşacak.
Bireysel kredi kartı ve ihtiyaç kredisi borçlarına getirilen 60 ay yapılandırma olanağı; iktidar ve ekonomi yönetiminin sıkı para-faiz politikalarının iflası, yaklaşan büyük ekonomik ve sosyal yıkım tehlikesi karşısında paniğin işaretidir!
- Dayanıklı tüketim mallarının stratejik sanayisi beyaz eşyada hem üretim ve satışlar hem de ihracat keskin şekilde geriledi. İktidarın gençlere yönelik evlilik kredisi kampanyası temel beyaz eşya ihtiyacını bile karşılamakta yetersiz kalırken, sektörde daralmanın süreceği kaygısı öne çıkıyor!
Otomotiv Sanayicileri Derneği’nden (OSD) sonra Türkiye Beyaz Eşya Sanayicileri Derneği de (TÜRKBESD) sektörde daralma ve durgunluk sürecine girildiğini ilan etti. Ağustos ayında tüm beyaz eşya türlerinde üretim, satış ve ihracatta sert düşüşler yaşandı. Sektörün yurt içi satışları yıllık bazda yüzde 15,3, üretimi yüzde 13,4 ve ihracatı yüzde 4,3 azaldı. Türkiye’nin gerek iç pazarda gerekse ihracat pazarlarında iddialı ve küresel marka ve ürünlerle rekabet ettiği sanayi ürünlerinin başında gelen buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makinesi, elektrikli mutfak ve ev aletleri vb. beyaz eşya imalat ve satışlarındaki gerileme ekonominin genelindeki daralma ve küçülmeyi doğrulayan nitelikte.
Ocak-Ağustos döneminde ihracatın ciddi şekilde gerilemesi dış pazar kayıplarının her alana yayıldığını, uygulanan para, kur ve faiz politikalarının rekabet gücünü zayıflatırken, iç pazar satışlarında da maliyetleri yukarı çekerek fiyat artışlarından kaynaklı talep azalmasına yol açtığını gösteriyor.
Beyaz eşya üretiminde önde gelen tanınmış markalarının üst yöneticileri sektördeki daralmanın kaygı verici boyuta geldiğini, asıl endişe verici durumun ise önümüzdeki aylarda tüm ürün kategorilerinde daha ileri boyutlarda daralmanın süreceğine yönelik sinyallerin artması olduğunu gündeme getiriyor. En önemli sıkıntıların başında alınan günü birlik kararlarla, sıklıkla değişen gümrük, vergi mevzuatı, kredi kartı ve taksitli satışlarla ilgili belirsizlikler geliyor. Taksitli satışlarda vade kısıtlamaları yanında, uygulanan ekonomik program uyarınca kredi kartına taksitli satışın sınırlandırılması, beyaz eşya sektöründeki toplam satışları negatif etkileyen unsurların başında geliyor. Başta buzdolabı gibi beyaz eşya ürünlerinde satışlar, dönemsel olarak evliliklerin yoğunlaştığı yaz aylarında rutin olarak artış gösterirken, bu yılın ağustos ayında hem aylık hem de yıllık bazda en düşük üretim ve satış rakamlarının gerçekleşmesi endişeleri büyüten bir başka etken. Önceki yıllarda özellikle büyümenin yavaşladığı dönemlerde ya da seçim süreçlerinde iktidar tarafından beyaz eşya ve mobilyada KDV indirimleri ve ÖTV muafiyetlerini içeren kampanyalar uygulandı. Sektörde iç talep ve satışların artması, büyümenin canlandırılması hedeflendi. Bugünkü durumda ise bütçe açıklarının kontrolden çıktığı ekonomik kriz ortamında iktidarın KDV-ÖTV indiriminden önce ek ve mükerrer vergi hazırlıkları söz konusu.
İktidarın sektörü harekete geçirebilecek seçim vaatlerinden birisi gençlere evlilik kredisiydi. 48 ay vadeli ve 150 bin TL olarak belirlenen kredi, mevcut ekonomik kriz tablosunda evlenecek gençler için düş kırıklığı oldu. Yeni kurulacak bir yuvanın temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bu kredi, beyaz eşya sektörünün daralan üretimine, azalan satışlarına derman olamaz. Yavaşlayan ekonomik büyümenin üçüncü ve dördüncü çeyreklerde eksiye dönme ihtimali daha da güçleniyor!
- Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yayınlanan Bitkisel Üretim Destekleme tebliğinde nakit destekler ve ilave ödemelere yer verildi. Yılın bitimine üç ay kala yayınlanan tebliğin 1 Ocak 2024’ten geçerli olarak yürürlüğe konulması, iktidarın tarımsal üretime yaklaşımını ve çiftçiyi önemsemediğini gösteriyor!
Tarım ve Orman Bakanlığı Bitkisel Üretim Desteklerine ilişkin tebliğini geçen hafta resmi gazete yayınladı. Tebliğ uyarınca bu yılın bitimine üç ay kala 2024 yılı için bitkisel üretime sağlanacak desteklerle ilgili usul ve esaslar belli oldu. Tebliğde yer alan destek kalemlerinin 1 Ocak 2024’ten itibaren geçerli olması bu tebliğin çıkarılması için neden 9 ay beklendiğinin sorgulanmasını zorunlu kılıyor. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, 2025-2027 dönemi Tarımsal Üretim Planlama ve Stratejisi ile bu yıl 1 Eylül’den itibaren planlı üretim dönemine geçileceğini, çiftçilerin, üreticilerin bugünden önlerini görerek destek ve teşvik politikaları doğrultusunda ne üreteceklerine önceden karar vereceklerini dile getirmişti. Ancak bitkisel üretime yönelik 2024 desteklerinin 26 Eylül’de resmi gazetede yayınlanıp 1 Ocak 2024’ten geçerli olmak üzere yürürlüğe konulması, ‘üreticiyi önceden bilgilendirme ve planlı üretim’ söylemleriyle örtüşmüyor. Üç yıllık destekleme kararlarında mazot ve gübre destekleri 2025 yılından itibaren kaldırılarak tüm destek ödemeleri ‘Temel Destek’ adı altında toplanırken, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2024 Bitkisel Üretim Destekleme Tebliği’nde mazot ve gübre desteklerinin çiftçilere nakit olarak ödeneceği öngörülüyor. Üretim planlaması kapsamında süt havzası olarak belirlenen illerde yem bitkisi desteğine yüzde 50 ilave destekleme ödemesi yapılacak. Yayınlanan tebliğle Türkiye’nin bitkisel üretimini artırmak, verim ve kaliteyi yükseltmek, üretim maliyetlerinin karşılanmasına katkıda bulunmak, bitkisel üretimde sürdürülebilirliği ve arz güvenliğini sağlamak amaçlarının hedeflendiği vurgulanırken, kayıtlı üretimi artırmak, bitkisel üretimde kimyasal ilaç kullanımını azaltmak diğer hedefler olarak sıralanıyor. Ayrıca, insan sağlığının ve doğal dengenin korunması için çevreye duyarlı alternatif tarım tekniklerinin geliştirilmesini sağlayıp teşvik etmeyi, ürünlerini uzun süreli dayanıklı ve sağlıklı tutmak adına lisanslı depolarda muhafaza eden gerçek ve tüzel kişileri desteklemeyi amaçlayan tebliğ uyarınca, bu kriterler kapsamındaki bazı destek ödemelerinin tutarları ve oranları artırılıyor. Mazot ve gübre desteklerinin bitkisel üretim yapan çiftçilere nakit olarak ödenmesi kararlaştırılırken, fark ödemesi destekleri birim tutarları da yüzde 50-56 arasında artırıldı.
Çiğ süt üretiminde en önemli girdi olan yem bitkilerinde tek yıllık ve çok yıllık yem bitkileri ekerek ürününü hasat eden çiftçilere verilecek destek birim tutarında yüzde 100 artışa gidildi. Çiğ süt fiyatlarının uzun süredir enflasyonun altında belirlenmesi ve yeterli destekleme yapılmaması nedeniyle 1 milyondan fazla süt hayvanı kesime gönderilmişti. İktidarın yem bitkisi üretiminde desteği yüzde 100 artırması yıllardır yapılan bir yanlışın nihayet fark edildiğini gösteriyor. Tebliğdeki artışlara rağmen destekleme oranlarındaki değişiklikler muhtemelen yüksek enflasyon karşısında yine yetersiz kalacak.!
- İsrail’in Lübnan’a başlattığı siber saldırı ve bombardımanlarda Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah ve çok sayıda üstü düzey komutanın öldürülmesiyle Lübnan’ın işgali ihtimali artıyor. İsrail, Lübnan’a saldırarak Gazze katliamlarını gündemden düşürüyor!
İsrail Ordusunun (IDF-Israel Defence Forces) Lübnan’ın güneyinde Hizbullah’a karşı başlattığı siber saldırı ve bombardımanlarda Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah ve Hizbullah’ın önemli üst düzey komutanlarının öldürüldüğü açıklandı. İsrail, 8 Eylül’den bu yana nokta hedef vuruşlarıyla Hizbullah’ın 32 yıllık kurucusu ve lideri Nasrallah da dahil üst düzey siyasi ve askeri kadrolarını ortadan kaldırdı. İsrail ordusunun Lübnan’ın işgaline yönelik bir kara harekâtı başlatma ihtimali güçlendi. IDF ilk aşamada Güney Lübnan’a girerek Hizbullah’ın kontrolünü sona erdirmeyi ve Yahudi yerleşimlerine Hizbullah saldırılarını engelleyecek bir tampon bölge oluşturmayı hedefliyor. Sonrasında ise İsrail’in Lübnan’ı topyekûn işgal etmesi endişesi büyüyor. İsrail, Beka Vadisi ve Beyrut’un Dahiye bölgelerinde 1500’den fazla yeri nokta bombardımanlarla vurdu. Büyük bölümü sivil, kadın, çocuk olmak üzere can kayıpları 600’ü aştı.
Lübnan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne yaptığı çağrıda kitlesel göçe yol açan İsrail saldırılarının durdurulmasını, Lübnan’ın güvenliğinin sağlanmasını, sivillerin katledilmesine son verilmesini, Lübnan’a insani ve mali yardım sağlanmasını istedi. İki yılı aşan süreden bu yana Cumhurbaşkanı seçemeyen Lübnan, başta eski Başbakan Hariri olmak üzere siyasilerin büyük çaplı yolsuzlukları ve siyasi çekişmelerden dolayı geçici hükümetle yönetiliyor. Bu yüzden IMF ile kredi müzakerelerinden sonuç alınamadı. Lübnan’ın etnik ve mezhep temelli siyasi tablosunda Sünni, Şii, Dürzi, Hristiyan Falanjist siyasi partilerin tümü kendi silahlı güçlerine sahip. Ülke yıllar süren iç savaş nedeniyle çok sayıda ‘kurtarılmış bölgeye’ ayrılmış durumda. Ülke siyasetinde etkin güçlerin başında İsrail’in öldürüldüğünü ilan ettiği Hasan Nasrallah liderliğindeki İran, Irak, Suriye destekli Şii partisi Hizbullah geliyor. Hizbullah, yer altı örgütlenmesi, yer altındaki füze, roket yığınakları ve füze rampalarıyla silahlı gruplar içinde de en güçlü konumda.
Lübnan ordusu ve diğer silahlı gruplar İsrail-Hizbullah savaşına sessiz ve tarafsız kaldı. İran ve Suriye’den İsrail’e karşı sözlü tehditler dışında Hizbullah’a doğrudan savaş desteği gelmedi. Yemen, Ürdün, Irak, Lübnan’dan gelip Suriye-İsrail sınırındaki Golan tepelerinde toplanan 40 bin dolayında Şii milis Hizbullah’tan saldırı emri bekliyor. Bu durumda İsrail Suriye’ye saldırı yanında Esad’a karşı örgütlediği bazı cihatçı grupları harekete geçirecektir. 13 yıldır iç savaşta zayıflayan Suriye ordusunun İsrail ile savaşma ihtimali düşük. Dolayısıyla İsrail, Lübnan’a kara harekâtı ve işgali genişletebilir.
Çağrı cihazları ve telsizler üzerinden Hizbullah’a karşı yapılan kitlesel saldırılar ve ardından İsrail’in yoğun bombardımanlarıyla Lübnan’da yaşanan ürkütücü katliam ve yıkım tablosundan sonra uluslararası kamuoyu ve medyada Gazze geri plana düştü. Gazze’de ateşkes ihtimali zayıfladı. İsrail’in Lübnan harekatı, Gazze’yi dünya gündeminde geriye düşürerek Başbakan Netanyahu’nun istediğini elde etmesine olanak sağlamış görünüyor!
- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM 79’uncu dönem Genel Kurul açılışı için gittiği ABD’den erken dönmesi umulan sonuçların alınamadığını gösteriyor. AGİT Genel Sekreterliği, ABD’den F-16 ve Almanya’dan Eurofighter alımları ile Akkuyu Nükleer Santralı’na Rusya yaptırımları vb. sorunların aşılamadığı anlaşılıyor!
Cumhurbaşkanı Erdoğan BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada bir kez daha BM’nin yapısı ve etkinliğine yönelik eleştirilerini sıralarken, ‘Dünya beşten büyüktür’ söylemini yineledi. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları ve soykırımına karşı sergilenen sessizliğe tepki gösteren Cumhurbaşkanı, Hamas’ı terör örgütü olarak görmediğini ifade etti. Görünürdeki gündemin Gazze olmasına karşın ikili temaslar ve basına kapalı görüşmelerde Türkiye-ABD, Türkiye-Almanya, Türkiye-AB arasındaki sorunların ele alındığı ancak ilerleme sağlanamadığı anlaşılıyor.
Cumhurbaşkanının New York’taki BM toplantılarında Biden ile görüşememesi, ABD Başkanının liderler onuruna verdiği yemeğe katılmayıp programını erken keserek Türkiye’ye dönmesi F-16 satışında sorunun sürdüğünü gösteriyor. Yunanistan’a F-35 satışına olumlu yaklaşılırken Türkiye’ye karşı aleyhte tavır söz konusu. Cumhurbaşkanının ABD seçimlerinde Demokrat Parti’nin Başkan adayı olan, Biden’ın Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile görüşme talebi de gerçekleşmedi.
Türkiye ve Yunanistan AGİT’te ortak kulis yürütüyor. Sırbistan ve Gürcistan’ı da iş birliğine dahil eden Türkiye ve Yunanistan’ın listesinde AGİT Genel Sekreterliğine emekli Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu, Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Başkanlığına Yunanistan'dan Maria Telalian önerilirken, Azınlıklar Yüksek Komiserliği’ne Gürcistan'dan Ketevan Tsikhelashvili, Medya Özgürlüğü Temsilciliği içinse Sırbistan'dan Jan Braathu aday gösterildi. Türkiye-Yunanistan iş birliğine karşı Hollanda-Arnavutluk koalisyonu da AGİT için ayrı liste çıkarttı.
- Şu ana kadar AGİT’ten yeni üst yönetim için bir açıklama yapılmaması, Cumhurbaşkanının New York’ta Arnavutluk Başbakanı Edi Rama ile görüşmesinde Türkiye’ye destek talebine olumlu yanıt alamadığının işareti olarak görülebilir.
Türkiye-AB ilişkilerinin yanı sıra, F-16’ya alternatif olarak Alman-İtalyan-Fransız ortak yapımı Eurofighter savaş uçağı alımı önemli başlıklardan birisiydi. Almanya bu satışa olumsuz yaklaşıyor. Ayrıca Akkuyu Nükleer Güç Santralı (ANGS) için milyarlarca dolarlık mekanik malzemenin sipariş edildiği Alman Siemens’in teslimatı AB’nin Rusya yaptırımlarına takılınca Siemens teslimattan vazgeçti. Cumhurbaşkanının Başbakan Scholz ile yaptığı görüşmede bu iki kritik sorunun çözülemediği anlaşılıyor.
İktidar medyası ve İletişim Başkanlığının Cumhurbaşkanı Erdoğan’a atfen öne sürdüğü ‘Dünya Lideri’ söylemine karşın New York’taki ikili görüşmelerde, diplomatik temaslarda ortaya çıkan tablo, dış politikadaki başarısızlığı ve kamuoyuna yansıtılan beklentilerin boşa çıktığını gösteriyor!
Yeni Soluk
Yorum Yap