Erdoğan Toprak'tan haftalık değerlendirme raporu/26 Ocak 2025

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ 26 OCAK 2025

SICAK GÜNDEM                                                                                                                                   

  1. Her toplumsal felaket ve faciadan sonra ‘kader, fitrat’ vb. açıklamalarla sorumluktan kaçan ve TBMM’deki araştırma-soruşturma önergelerini reddeden iktidar, Kartalkaya faciasını da zamana terk ederek unutturmaya çalışacaktır!
  2. İktidarın son dönemde hız verdiği yargı operasyonları, açılan dava ve soruşturmalar siyasetin dizaynında yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor!

İÇ POLİTİKA

  1. Her geçen gün hukuk ve adaletten daha da uzaklaşan iktidarın yargı reformu paketlerine rağmen temel hak ve özgürlüklerde sürekli gerileyen Türkiye, tutuklu- hükümlü sayısında rekora gidiyor!
  2. Yeni çözüm sürecini yürüten heyetin İmralı’ya yaptığı ikinci ziyaret sonrası sadece ‘Öcalan’ın çalışmalarını sürdürdüğünün’ açıklanması, Kandil ve Kuzey Suriye’deki terör oluşumlarının çözüme direndiğini gösteriyor!

EKONOMİ 

  1. Kamu-Özel İş Birliği projelerini üstlenen müteahhitlerin dışarıdan sağladıkları kredi borçlarına verilen hazine teminatı ve garantilerle Türkiye’nin brüt dış borç stoku artarken, kişi başına düşen dış borç tutarı ikiye katlandı!
  2. TOBB ve TESK’in 2024 verileri geçen yıl yaklaşık 145 bin şirket, işletme, ticarethane ve küçük esnafin kapısına kilit vurduğunu gösterdi. Kurulan şirket yüzde 10,2 azalırken, kapanan şirketler yüzde 21,4 arttı.
  3. İnşaat maliyetleri, yüksek enflasyon, yüksek faiz ve ağır ödeme şartlarına rağmen konut satışlarının rekor kırması, ‘kayıt dışı’ ekonominin ciddi göstergesidir!

TARIM

  1. Türkiye, gıda enflasyonuyla baş etmekte zorlanıyor. Gıdadaki enflasyon ve yüksek fiyatların yanı sıra hemen her çeşit gıda ürününde yaygınlaşan sahtecilik, taklit ve tağşiş halk sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor!

DIŞ POLİTİKA 

  1. İkinci kez ABD Başkanı seçilerek göreve başlayan Donald Trump’ın farklı ülkelere ekonomik yaptırım tehditleri içeren açıklamaları, dünyada yeni bir gerilim ve çatışma sürecini işaret ediyor!
  2. Trump’ın milyonlarca Gazzeliyi imar ve inşa süresince Endonezya’ya yerleştirme planının gizli amacı; bu insanları temelli vatanlarından uzaklaştırmak, Gazze’yi Filistinlilerden arındırarak İsrail’e teslim etmektir!

Bolu Kartalkaya’daki yangın faciasında sorumlular hakkında ‘sonuna kadar gidileceğini’ ilan eden iktidardan kimsenin istifa etmemesi siyasi sorumsuzluktur. İktidarın Soma, Kastamonu, 6 Şubat depremleri vb. facialardaki tavrı anımsandığında bu olay da zamanla örtülecek, sorumlular hesap vermeden serbest kalacaktır.

Facianın ilk saatlerinde 4 bakanın peş peşe yaptığı açıklamalarla hiçbir sorumluluk üstlenmeyip belediyeyi hedef gösteren ifadelerle süreci geçiştirme çabasına girişen iktidarın benzer olaylarda sergilediği tavır ve yaklaşım, bu olay için de geçerlidir. Soma’da 301 maden işçisinin yanarak yaşamını kaybettiği faciadan ‘bu işin fitratında var’ diyerek sıyrılmaya çalışan iktidar, yakınlarını kaybedenlerin acılarına bile saygı duymadı. Madenin işletmesini üstlenen iktidar müteahhidi tüm yargı süreçlerinden kurtarıldı. Yargıtay’daki temyiz duruşması öncesinde ceza dairesi üyeleri değiştirilip dosya kapatıldı.

İspanya’da turist taşıyan tur otobüsü devrilince Turizm Bakanı ve Ulaştırma Bakanı istifa etti. Belgrad’da gar binasının çatısı çöküp 15 kişi ölünce binlerce kişi sokağa çıkıp ilgililerin istifasını, hesap sorulmasını istedi. Ulaştırma Bakanı, Demiryolları Genel Müdürü istifa etti. 2009’da AKP yönetimindeki İBB döneminde İstanbul’daki sel felaketinde 31 yurttaşımız taşan Ayamama Deresi’nde hayatını kaybetti. Pamukova, Kütahya, Çorlu, Ankara tren kazalarında, Antalya, Manavgat ve diğer illerdeki orman yangınlarında onlarca yurttaşımız öldü. Ne İBB Başkanı ne Tarım ve Orman Bakanı ne de Ulaştırma Bakanı sorumluluk üstlendi. İstifayı düşünmediler.

2021’de Kastamonu’daki sel felaketinde 80 kişi sele kapılarak yaşamını yitirirken ne meteorolojinin uyarısını halka duyurmayan Kastamonu valisi ne de tomruklar için önlem almayarak ölü sayısının artmasına neden olan Orman Bölge Müdürü yargılandı. Sorumlu kamu görevlilerinin yargılanabilmesi için yürütülen çalışmalar, sel felaketinden üç yıl sonra Kastamonu valiliğinin ‘hiçbir sorumlulukları yoktur’ diyerek yargılama izni vermemesiyle sona erdi ve dosya kapandı.

6 Şubat 2023’teki deprem felaketinin ikinci yıldönümü yaklaşırken, göstermelik tutuklanan birkaç müteahhit de peş peşe serbest bırakıldı.

Bolu’daki katliam boyutuna varan faciada da ruhsatı veren Kültür ve Turizm Bakanlığı, otelin bulunduğu yer İçişleri Bakanına bağlı Valinin başında olduğu İl Özel İdaresi yetki alanında. Yasalar, yönetmelikler her şey apaçık ortada olduğu halde İçişleri Bakanı kimin yetkili olduğunun 10 gün içinde belli olacağını ifade ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, önce ‘silkeleyin’ talimatı ve ardından ‘heybedeki turplarla’ siyaseti dizayn ederek olası seçimde karşısına çıkacak siyasi rakibini kendisi belirlemek istiyor. Tek adam rejiminde yeni bir aşamaya geçildiğini gösteren bu süreç giderek Rusya ve İran ile benzeşiyor!

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin yaptığı yasa ve anayasa değişiklikleriyle kendisine sınırsız kez adaylık, seçime girme ve ömür boyu iktidar olanağı sağladı. Bugüne kadar kontrolündeki Seçim Kurulu üzerinden seçime katılabilecek diğer adayları da kendisi belirleyerek muhaliflerinin seçime girmesini, aday olmasını engelledi. En fazla çekindiği siyasi rakibi Aleksey Navalni, son seçim öncesi tutuklandı. 19 yıl hapse mahkum edilen Navalni’nin geçen yıl 16 Şubat’ta cezaevinde bilincini kaybederek öldüğü açıklandı. Böylece Putin’in karşısına çıkabilecek muhalif bir isim ya da aday kalmadı.

İran’da da dini rejim kendini koruma altına almak için Cumhurbaşkanlığı ve Meclis seçimlerine girecek adayları kendisi belirliyor. Din adamları ve Şii Mollalardan oluşan Anayasayı Koruma Konseyi’ne bağlı Seçim İzleme Ajansı adaylık başvurusunda bulunanları inceledikten sonra kimlerin seçime girip-giremeyeceğine karar veriyor.

Rusya ve İran göz önünde tutulduğunda Türkiye’de de iktidarın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi rekabet için yargı gücünü kullanmak istediği anlaşılıyor. Sadece son bir haftada açılan soruşturmalar, dava dosyaları bu sürecin başladığını ve hızlanacağını gösteriyor. Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla gözaltına alınıp, ardından alelacele hazırlanan ikinci dosyayla terör ve halkı kin ve düşmanlığa sevk etmekten tutuklamaya gidilmesi bu açıdan somut bir örnek. Sanatçılar ve menajerler için de önce dizi piyasasında tekel oluşturma iddiasıyla soruşturma açılıp, hemen akabinde ‘Gezi Parkı eylemlerini organize etme, Hükümeti devirmeye teşebbüs’ suçlamasıyla 13 yıl öncesine götürülmesi, her an herkes için çok farklı iddialar ve suç isnatlarıyla gözaltı, tutuklama, dava, siyasi yasak vb. kararlar çıkabileceğini gösteriyor.

Anayasaya göre kimse yargıya emir ve talimat veremez, telkinde bulunamaz. Ancak anayasanın fiilen yok sayıldığı bir süreçte iktidar eylem ve söylemleriyle bu hükmü sürekli çiğniyor. Daha önce AB’ye uyum çerçevesinde Türk Ceza Kanunu’nda yapılan düzenlemeyle soruşturma ve kovuşturma aşamasında savcıları etkilemeye teşebbüs suç sayılmıştı. İktidar, 2014’te torba yasa değişikliğiyle bu düzenlemeden ‘soruşturmayı’ çıkarttı.

Adalet ve yargı sisteminin, hukuk devletinin her gün daha fazla tahrip edildiği ortamda ‘yargı reformu’ paketlerinden birisi daha açıklandı. Hapishaneleri ‘Kampüs’ diye değiştiren iktidarın her yargı reformu sonrası cezaevi nüfusu artıyor. Türkiye, cezaevi nüfusunda Avrupa’da birinci, dünyada 6’ncı sırada yer alıyor!

2019’da Beştepe Sarayı’nda ilan edilen İnsan Hakları ve Yargı ve Reformu Strateji Belgesi’nden bu yana geçen 5 yılda hukuk devleti, adalet ve yargı sistemi daha fazla tahribata uğrarken, iktidarın açıkladığı 4’üncü Yargı Reformu Paketi temel hak ve özgürlüklere katkısı olmayan, diğer yargı reformu paketleri gibi yargı sistemi üzerindeki siyaset gölgesini ve etkisini daha belirgin hale getiren düzenlemelerden ibarettir.

Yıllar süren davalar ve tutukluluk süreleri karşısında mahkeme sayısını artırmak, yeni adli ve idari mahkemeler kurmak dışında çözüm üretemeyen iktidarın, yeni cezaevi yatırımlarındaki artışa rağmen tutuklu ve hükümlü sayısının cezaevi kapasitesinin kat kat üstüne çıkması, ilan edilen reformların ne kadar başarısız ve göstermelik olduğunu ortaya koymaktadır. Yeni getirilecek düzenlemelerle duruşmaların en fazla 2 ay ertelenmesi öngörülürken, trafikte saldırı amacıyla aracından inenlerin sürücü belgelerine el konulacak. Trafik kazalarında olay yerini terk edenlere, düğünlerde, asker uğurlamalarında havaya ateş açanlara verilen cezalar artırılacak. Uyuşturucu kullanımı, satışı, dağıtımı, kaçakçılığı vb. suçlara yönelik davalar için Uyuşturucu İhtisas Mahkemeleri kurulurken, yargılamalarda yapay zekanın etkin kullanımına ilişkin yeni düzenlemelere gidilecek. 2025-2029 arası hayata geçirilecek reform paketi lise müfredatına hukuk ve adalet dersi konulmasını içeriyor. Noter yardımcılığı unvanıyla yeni bir iş alanı açılan reform paketiyle sayıları rekor düzeyde artırılan hukuk fakültelerinden mezun boşta gezen binlerce genç hukukçuya istihdam imkanı yaratılıyor.

Her geçen gün hukuk ve adaletten daha da uzaklaşan iktidarın yargı reformu paketlerine rağmen temel hak ve özgürlüklerde sürekli gerileyen Türkiye, tutuklu-hükümlü sayısında rekora gidiyor. 2024 sonu itibarıyla 384 bin 216 kişiye yükselen tutuklu ve hükümlü sayısıyla Avrupa’da birinci olan Türkiye, dünyada 6’ncı sırada. Dünya sıralamasında Türkiye’nin önündeki ABD, Çin, Brezilya, Hindistan, Rusya nüfusu 250-300 milyon arasında değişen ya da 1 milyarı aşan ülkeler.

Stadyumların adını ‘Arena’ yapan AKP iktidarları döneminde hapishanelerin, ceza ve tutukevlerinin adında reform yapılarak ‘Kampüs’ diye değiştirildi. Adalet Bakanlığı verilerine göre Türkiye’deki kapalı, açık, kadın ve çocuk ceza kampüslerinin sayısı 2024 sonunda 405 olurken, toplam kapasite 301 bin 397 kişi. Tutuklu ve hükümlü sayısı ceza kampüslerinin kapasitesinin 82 bin 819 kişi üzerinde.

Yeni çözüm sürecinin ikinci aşamasında da PKK’nın silah bırakma, terörü sonlandırdığını ilan etmesi yönünde çağrı gelmedi. İmralı heyetinin yaptığı ikinci ziyaret sonrası sadece ‘Öcalan’ın çalışmalarını sürdürdüğünün’ açıklanması, Kandil ve Kuzey Suriye’deki terör oluşumlarının çözüme direndiğini gösteriyor!

DEM Parti heyeti tarafindan iktidar ittifakıyla paralel şekilde yürütülen çalışmalar çerçevesinde geçen hafta İmralı’ya ikinci kez ziyaret gerçekleştirildi. Dört saat sürdüğü ifade edilen İmralı görüşmeleri sonrasında yapılan kısa yazılı açıklamada sadece ‘Öcalan’ın çalışmalarını sürdürdüğünün’ dile getirilmesi, beklentilerin henüz tam olarak karşılanamadığını işaret ediyor. Daha önce Öcalan’a ev hapsi, umut hakkı, TBMM’de kürsü hakkı gibi açıklamalar yapan MHP Liderinin bu ifadelerine karşılık Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, Öcalan’ın cezaevinden çıkmasının, ev hapsine geçmesinin, umut hakkıyla af imkanı sağlanmasının kesinlikle söz konusu olmadığını belirterek tüm kapıları kapatmıştı. İktidar ittifakı içindeki bu çelişki ve derin görüş ayrılığı süreci başlatan MHP Liderini suskun kalmaya yönlendirdi. İlk ziyarette CB Erdoğan ve MHP Lideri Bahçeli’nin ortaya attığı ‘yeni paradigmaya her türlü desteği vermeye hazır olduğu’ mesajını gönderen Öcalan’ın önce iktidar ittifakında ortaya çıkan bu çatlağı görerek, sonrasında da Kandil ve Kuzey Suriye’deki terör örgütü yöneticilerine iletilen mesajlara şu ana kadar olumlu bir yanıt gelmemesinden dolayı çağrıyı ertelediği anlaşılıyor. Buna karşılık ‘çalışmalarını sürdürüyor’ denilerek süreci gündemde tutmaya, zamana yaymaya çalıştığı gözleniyor.

İmralı’ya ikinci ziyaret öncesi PKK’nın Kuzey Suriye’deki kolu YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu SDG Başkanı Mazlum Abdi’nin Kuzey Irak’ta Mesut Barzani ile görüşmesi, Kürtlerin aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakarak güçlerini birleştirme çağrısı yapılması dikkat çekici! Şam’daki HTŞ yönetimiyle silah bırakma ve yeni kurulan Suriye Ordusuna katılma konusunda anlaşamayan SDG-YPG, IŞİD’lilerin tutulduğu cezaevlerinin yönetim ve kontrolünü HTŞ’ye bırakmayı da reddetti. ABD’nin yüklü miktarda silah sevk ettiği SDG’nin ve Kandil’in silah bırakma çağrısına direndikleri anlaşılıyor.

Öcalan’ın yapacağı çağrının Kandil ve YPG tarafindan reddedilmesi halinde Öcalan’ın örgütler üzerindeki otoritesi sorgulanır hale geleceği gibi, iktidar ittifakının Öcalan üzerinden yürüttüğü yeni çözüm süreci tümden çökebilir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Irak ziyaretini ve HTŞ Yönetiminin Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani’nin Suriyeli Kürtlere mesajını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Şeybani muhtemelen iktidarın talebi üzerine yayınladığı mesajda Kürtlerin Esad döneminde birçok adaletsizliğe uğradığını belirterek; ‘Eşit, adil, özgür Suriye’yi birlikte inşa etme ve kucaklaşma’ çağrısı yaptı.

525 milyar dolara yükselen brüt dış borç stoku, milli gelirin yüzde 40’ına ulaştı. Kamu-Özel İş Birliği projelerini üstlenen müteahhitlerin dışarıdan sağladıkları kredi borçlarına verilen hazine teminatı ve garantilerle Türkiye’nin brüt dış borç stoku artarken, kişi başına düşen dış borç tutarı ikiye katlandı!

2024’ün üçüncü çeyreği sonunda toplam brüt dış borç tutarı 525 milyar dolara yükseldi. Kamu, özel sektör ve Merkez Bankası’nın dış borç toplamından oluşan brüt dış borç stokundaki artış 2008-2009’daki küresel finansal kriz döneminde milli gelirin (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla-GSYH) yüzde 35’inden 45’ine yükselmişti. Brüt dış borç stokunun 15 yıl sonra yeniden GSYH’nin yüzde 40’ına yükselmesi uygulanan yanlış ve yoksullaştırıcı ekonomi politikalarının sonucudur. 2010 yılında 3500 dolar olan kişi başına düşen dış borç tutarının 2024’ün üçüncü çeyreği sonunda 6100 dolarla yaklaşık iki kat artmasının da gerisinde yine uygulanan bu ekonomi politikaları ve basiretsiz yönetim anlayışı yatmaktadır. Brüt dış borç stokunun artmasına en fazla etki eden unsurun özel sektörün dış borçlarındaki artış olduğu görülürken, bunda da en büyük pay Kamu-Özel İş Birliği (KÖİ) projelerine verilen hazine teminatları ve garantiler.

İktidar müteahhitlerine dağıtılan şehir hastaneleri, köprü ve otoyol projeleri, elektrik ve doğalgaz dağıtım özelleştirmeleri vb. ihalelerde ‘devletin cebinden tek kuruş çıkmadı’ söylemlerine karşılık bu projeleri üstlenen müteahhitlerin yurt dışından sağladıkları milyarlarca dolarlık krediye ve yurt içi bankalardan yaptıkları dolar ve euro cinsinden döviz borçlanmalarına hazine tarafindan kefalet ve teminat verildi. 25-30 yıla yayılan ve proje bedelinin kat kat fazlası tutarındaki döviz garantileriyle brüt dış borç stoku kabardı. Hazine ağır borç ve faiz yükü altına sokuldu. AKP iktidara geldiğinde 1000 doların altında olan kişi başına düşen dış borç tutarı 22 yılda 6100 dolara yükselirken, kişi başına düşen milli gelir ise 11 yıl önceki tutara inerek 2013 yılı düzeyine geriledi. AKP iktidarı boyunca ilk kez 2013’te 12 bin 500 doları aşarak en yüksek seviyeye ulaşan kişi başı milli gelir sonraki dönemlerde sürekli iniş-çıkışlarla 9-10 bin dolar arasında değişti. Orta Vadeli Program’da 2024 yılında 13 bin dolara yükseleceği öngörülen kişi başı milli gelir hedefi tutturulduğu takdirde 11 yıl sonra yeniden 2013 düzeyindeki kişi başı gelir yakalanmış olacak. Kişi başı dış borç ise ikiye katlanacak.

Kişi başı dış borç artarken kişi başı milli gelirin gerilemesi ya da yerinde sayması, toplumsal refah kaybının ve kitlesel yoksullaşmanın en somut göstergesidir. ABD ve AB ülkelerinin brüt dış borç stoklarının ve kişi başı dış borç tutarlarının Türkiye’nin kat kat üzerinde olmasına karşılık, kişi başına düşen milli gelirlerinin de Türkiye’nin 3-4 katı düzeyinde, 30- 40 bin dolar olması, borç stokunun toplumsal refah üzerinde olumsuz bir yansıması olmadığını gösteriyor.

TOBB ve TESK’in 2024 verileri geçen yıl yaklaşık 145 bin şirket, işletme, ticarethane ve küçük esnafın kapısına kilit vurduğunu gösterdi. Kurulan şirket yüzde 10,2 azalırken, kapanan şirketler yüzde 21,4 arttı. Uygulanan ekonomi politikalarının tahribatını sergileyen bu tablo, yüzbinlerce yeni işsizin habercisi!

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) verilerine göre 2024 yılında kurulan şirket sayısı yüzde 10,2 azalırken, kapanan şirket sayısı yüzde 21,4 arttı. Yaklaşık 2 yıldır uygulanan dezenflasyon programı, harcamaların, tüketimin ve talebin baskılanmasını içeren ekonomi politikalarının ekonomide yarattığı daralma ve durgunluk açılan-kapanan şirket verilerinde somut biçimde kendisini gösteriyor. 2024 yılında kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı bir önceki yıla göre yüzde 18,4 azalırken aralık ayında kurulan gerçek ticari işletme sayısında ise önceki yılın aynı ayına kıyasla yüzde 7 düşüş yaşandı. Aralık ayında kapanan şirket sayısı 2023’ün aynı ayına kıyasla yüzde 26,9 oranında artış gösterirken bir önceki aya göre kapanan şirket sayısında yüzde 187,2, kapanan gerçek kişi ticari işletmelerde yüzde 97,5 oranında artış gerçekleşti. TOBB’un rakamlarına göre 2024 yılında kapanan; şirket 31 bin 416, kooperatif 1199, gerçek kişi ticari işletme 17 bin 717 olmak üzere, toplam 50 bin 342 ticari, sınai kuruluş faaliyetine son verdi.

Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu’nun (TESK) Esnaf ve Sanatkârlar Sicil Gazetesinde yer alan 2024 Aralık ayı ve yıllık rakamlara göre ise bir yılda TESK’e sicil kaydı yaptıran 287 bin 624 esnaf işyerine karşılık bunun üçte biri düzeyindeki 94 bin 609 esnaf ‘sicil terkini’ yaparak işyerini kapattı. Geçen yıl yeni sicil kaydı yaptıran esnaf işyeri sayısı, önceki yıla göre yüzde 8,7 azaldı. 2024’te açılan esnaf işyeri sayısı 2023’e kıyasla 26 bin 150 azaldı. İşyerini kapatan esnaf sayısında bir önceki yıla göre yaşanan artış oranı 2022’de yüzde 29,9, 2023’te yüzde 35,6 oldu. 2024’te ise kapanan esnaf işyeri sayısındaki artış oranı TESK’in açıkladığı sicil terkini rakamlarıyla yüzde 32,9 olarak resmileşti.

TOBB ve TESK’in ekonomik faaliyetini sonlandıran işyerleriyle ilgili rakamları iktidarın uyguladığı ekonomi politikalarından kaynaklanan yıkım tablosunu gözler önüne seriyor. Bu rakamlar kapanan işyerlerinde kendi adına çalışan yaklaşık 95 bin esnafin işsiz kalması anlamına geliyor. Bu işyerlerinin yarısında bile bir kişinin daha çalışıyor olması halinde işsiz kalanların sayısı 130-140 bine ulaşıyor.

TOBB’un rakamlarında 50 bin 342 işyerinin kapandığı görülürken, bu işyerlerinde en az 2 kişinin istihdam edilmesi halinde 100 bin, 3 kişinin istihdamı halinde 150 bin veya daha fazla kişinin işsiz kalması söz konusu. TOBB ve TESK’in kapanan işyeri rakamlarının toplamında, işyeri sahipleriyle birlikte işini kaybedenlerin 250-300 bin kişiye ulaşacağını öngörebiliriz.

İnşaat maliyetleri, yüksek enflasyon, yüksek faiz ve ağır ödeme şartlarına rağmen konut satışlarının rekor kırması kayıt dışı ekonominin ciddi göstergesidir. 2024 istatistikleri yabancıların konut alımı ve ipotekli satışların gerilediğini, yeni konutta yüksek fiyat nedeniyle ağırlığın ikinci ele kaydığını gösteriyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 Konut Satış İstatistikleri, Türkiye’de kayıt dışı ekonominin, kaynağı belirsiz servet artışlarının ve kara paranın boyutları açısından çarpıcı bir tabloyu ortaya koydu. Açıklanan rakamlara göre Türkiye genelinde konut satışı 2023’e göre yüzde 20,6 artışla 1 milyon 478 bin 25 adet oldu. Konutta tüm zamanların satış rekoru 2020’de 1 milyon 499 bin 316 konutla kırılmıştı. Geçen yılı yüzde 44 ile kapatan yüksek enflasyonun inşaat maliyetlerini olağanüstü artırması, yüzde 50’ye çıkan politika faizi nedeniyle konut kredisi faizlerinin yüzde 70’e yükselmesi ve aylık taksitlerin ödeme gücünü aşmasına rağmen, konut satışının 2020’deki rekora yaklaşması dikkat çekici!

Konut kredilerindeki yüksek faiz ve kredi kısıtlamaları nedeniyle geçen yıl ipotekli (banka kredili) satılan konut sayısı 150 bin 748 adetle toplam satışların yüzde 10’unun da altında kaldı. İpotekli satışlar 2023’e göre yüzde 10,6 azaldı. Kur ve enflasyondaki yükselişle konut fiyatlarındaki aşırı artış sonrası piyasada önemli konuma gelen yabancıların satın aldığı konut sayısında da sert düşüş yaşandığı görülüyor. Konut satışlarında yüzde 5-8’e kadar yükselen yabancıların payı 2024’te, 23 bin 781 adetle yüzde 1,6’ya geriledi. Geçen yıl satılan ‘ilk el sıfir konut’ sayısı 484 bin 461 adetle toplam satışların üçte biri düzeyinde. Satılan her üç konuttan ikisinin ikinci el olduğunu gösteren bu rakam enflasyon ve faiz nedeniyle yeni konut arzının sert biçimde düştüğü, talebin ikinci el konuta yöneldiği anlamına geliyor. Büyüme ve istihdam açısından önde gelen inşaat sektörünün yeni yatırım ve üretimde durgunluğa girdiğini gösteren yeni konut arzındaki düşüş diğer yan sanayilerin de yavaşlamasına ve durgunluğa girmesine zemin yarattığı anlaşılıyor.

Ağırlıkla ikinci el olsa da 2024’te konut satışlarının rekor düzeyde artması, gayrimenkul üzerinden trilyonlarca liranın el değiştirdiğini gösteriyor. Kayıt dışıyla mücadele diyerek IBAN’la yapılan ödemelere limit sınırlaması getiren, 30 bin TL ve üzeri ödemelerin bankadan yapılmasını şart koşan ekonomi yönetimi, en büyük kayıt dışılığın olduğu gayrimenkul alım-satımında böyle bir zorunluluk getirmedi. Hazine ve Maliye Bakanı gayrimenkul ticaretinin kayıt altına alınacağını dile getirmesine rağmen bu yönde adım atılmasına, gayrimenkul ticaretinde para transferlerinin banka sisteminde kayda alınmasına izin verilmediği anlaşılıyor. Ödemeler hâlâ elden, nakit yapılıyor. Geçen yıl yaklaşık 1,5 milyon konutun satıldığı dikkate alındığında tapu dairelerinde milyarlarca lira bavullarla, çantalarla, çuvallarla el değiştirmiş. Bu işlemlerde tapu memurunun ‘aldın mı- sattın mı-paranı aldın mı?’ sorularının yanıtlanması yeterli sayılıyor.

İktidar, yükselişini sürdüren gıda enflasyonu karşısında para cezaları ve yaptırım tehditleri dışında çözüm üretemiyor. Et ve Süt Kurumu, 40 bin baş canlı hayvan ithaliyle et fiyatlarına müdahale edileceğini açıkladı. sektör temsilcilerinden Ramazan öncesi zam yapmamaları istendi.

Tarım ve hayvancılıkta yıllardır sürdürülen ağır ihmal ve üreticiyi dışlayan politikalardan ders almak yerine Fahiş Fiyat Komitesi, Gıda Komitesi gibi bürokratik mekanizmalarla soruna yüzeysel ve göstermelik çözümler peşinde koşuldu. İhracat yasakları, ithalat serbestileriyle gıda enflasyonu düşürülmeye çalışılırken üretimi artırmak, üreticiyi desteklemek, yerli ürünleri ithal ürünlere karşı korumaya almak gündeme gelmedi.

Tohum Yasası’nda yapılan değişiklikle yerli tohum kullanımı yasaklanırken, uluslararası tarım ve gıda tekellerinin çıkarlarını koruyan sertifikalı ithal tohum zorunluluğuyla ülke tarımı dışa bağımlı hale getirildi. Damızlık canlı hayvan ithaliyle yerli ırklar yok olmaya sürüklendi. Yerli tohum kullandığı saptanan üreticilere yaptırım uygulandı. Buğday, domates, çilek, arpa, yulaf, kuru fasulye, pirinç, mısır ve daha birçok ürünün ‘Ata tohumları’ yok olma sürecine itildi. Her yıl başta İsrail ve ABD olmak üzere küresel tohum, kimyasal gübre ve tarımsal ilaç tekellerine ödenen milyarlarca dolarla ithal edilen genetiğiyle oynanmış, tek seferlik kullanıma uygun tohumlarla Anadolu’nun asırlardır süre gelen tarım ve hayvancılık hafizası aşındırıldı. Şimdi iktidar, yeniden yerli tohum kullanımına serbesti getirerek 20 yıllık yanlıştan dönmek istiyor.

Tarımsal üretimde dışa bağımlılık, tohum, ilaç, gübre vb. ithal girdilerle artan maliyetler yanlış ekonomi politikalarıyla katmerlenerek büyürken gıda fiyatları sürekli artıyor. Dünya sıralamasında ilk 5 ile 10 ülke arasında inip çıkan Türkiye, gıda enflasyonuyla baş etmekte zorlanıyor. Gıdadaki enflasyon ve yüksek fiyatların yanı sıra hemen her çeşit gıda ürününde yaygınlaşan sahtecilik, taklit ve tağşiş halk sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor.

Hazine ve Maliye Bakanı, Ticaret Bakanı, Tarım ve Orman Bakanı’nın yer aldığı Gıda Komitesi, TOBB, TESK, Ticaret Borsalarının başkanları, gıda sektörü örgütleri, kırmızı et, süt, yumurta, beyaz et üretici dernekleri, sebze-meyve hallerinin yöneticileriyle bir araya geldi. Gıda fiyatlarındaki artışların, yüksek oranlı zamların gerekçesinin olmadığı vurgulanan açıklamada ülke genelinde denetimlerin hızlandırılacağı, fahiş zam yapanlara en ağır para cezalarının uygulanacağı belirtildi. Gıda sektörü temsilcilerinden ‘zam yapmamalarının istendiği’ kaydedildi. Et ve Süt Kurumu (ESK) tarafindan yapılan açıklamada ise Ramazanda kırmızı et fiyatlarının artmaması için her türlü önlemin alındığı, 40 bin baş canlı hayvan ithal edilerek toptan ve perakende işletmelere, marketlere, restoranlarca ucuz fiyattan et dağıtılıp fiyat artışının önleneceği dile getirildi.

ABD Başkanı Donald Trump, yemin töreni sonrası Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e Ukrayna’da savaşı sona erdirmesi çağrısı yaptı. Grönland ve Panama Kanalı’nın ilhakı için Panama ve Danimarka’ya yaptırım tehdidinde bulunan Trump’ın yeni bir gerilim süreci başlatma olasılığı güçlendi!

ABD Başkanı seçilerek göreve başlayan Donald Trump’ın farklı ülkelere ekonomik yaptırım tehditleri içeren açıklamaları dünyada yeni bir gerilim ve çatışma sürecini işaret ediyor. Seçim kampanyası ve yemin töreni öncesi Rusya-Ukrayna savaşını bitireceğini, Ukrayna’ya tüm mali ve askeri yardımları keseceğini ilan eden Trump, da Rusya’ya yaptırım tehditlerini sıraladı. Rusya Devlet Başkanı Putin’i hedef alan Trump hem çağrıda hem de uyarıda bulundu. Rusya’nın 2 Dünya Savaşında ABD’ye yardım ettiğini vurgulayan Trump, buna karşılık Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirme zamanının geldiğini ifade etti.

Geçen hafta telekonferansla Davos toplantılarına katılan Trump buradaki konuşmasında Putin ile görüşmeyi çok istediğini söyledi. Rusya Dışişleri Bakanlığı ve Kremlin Sarayı’ndan Trump’a verilen yanıtlarda Putin’in de Trump ile görüşmeye hazır olduğu duyuruldu. Putin’in sözcüsü Dmitriy Peskov, Trump-Putin arasında yakında yapılacak bir telefon görüşmesiyle nihai durumun ele alınması ihtimalinin ciddileştiğini açıkladı. Putin’in Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’i ‘muhatap almayacağını’ belirterek Ukrayna adına asıl karar vericinin ABD olduğunu ve görüşmenin de ABD ile yapılacağını ifade etti. Biden yönetimi, Ukrayna savaşı nedeniyle yaklaşık üç yıldan bu yana Rusya’ya kapsamlı yaptırımlar uyguluyor. Biden’ın Ukrayna politikasını terk edeceğini ilan eden Trump’ın da Rusya’yı yeni ekonomik yaptırımları gündeme getirmesine karşılık asıl amaç Putin’i savaşı sonlandırmaya ikna etmek. Trump’ın seçimi kazandıktan sonra yemine kadar geçen sürede özel aracılar ve dolaylı yollarla Rusya ile temaslar yürüttüğü biliniyor.

Rusya’ya savaşı bitirme ya da yaptırım uyarısı yapan Trump, ayrıca Panama Kanalı’nı ABD kontrolüne alacağını, Grönland’ı ilhak edeceğini, Kanada’nın ABD’nin 51’inci eyaleti olacağını ifade etmişti. Panama Devlet Başkanı José Raúl Mulino, kanalın Panama’nın egemenliğinde olduğunu, ABD işgaline izin vermeyeceklerini açıkladı. Kanada Başbakanı Justin Trudeau ise Trump’ın eyalet açıklamalarına tepki olarak başbakanlıktan ve parti genel başkanlığından istifa etti. Trump ilk imzaladığı kararnamelerden biriyle Kanada’da üretilen otomobillere ve yedek parçalara yüksek ek vergiler getirdi.

Trump yönetiminin Gazze’yi ‘yeniden imar’ bahanesiyle Filistinlilerden arındırma planı, milyonlarca Filistinlinin yıllardır yaşamaya mecbur edildiği sürgünün yeni bir boyuta taşınmasıdır!

ABD Başkanı Trump, attığı agresif adımlarla uluslararası alanda yeni bir düzen kurmayı hedeflediğini açıkça gösterdi. İmzaladığı ilk kararnamelerle ABD’yi Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Paris İklim Anlaşması’ndan çekti. Birleşmiş Milletler bünyesindeki DSÖ, üye ülkelerin ekonomik büyüklük ve nüfusuna göre ödediği aidatlar ve gönüllü bağışlarla finanse ediliyor. ABD, DSÖ’nün en büyük finansörü, Çin ikinci sırada. DSÖ, küresel salgın ve bulaşıcı hastalıklarla, yoksul ülkelerdeki ağır sağlık sorunlarıyla mücadelede ciddi güç kaybına uğrayacak. Trump, kaçak göçmenleri uçaklara doldurup ülkelerine geri gönderme vaadini de hayata geçirdi. Meksika ve diğer Güney Amerika ülkelerinden gelen binlerce kaçak göçmen, ülkelerine geri gönderilmeye başlandı. Ancak Başkan Trump’ın insani açıdan en tehlikeli ve acımasız planı Gazze’yi Filistinlilerden arındırma programı!

Gazze’de 16 ay süren savaşta 19 Ocak’tan itibaren yürürlüğe giren ateşkes ile İsrailli rehinelerin, İsrail cezaevlerindeki Filistinli mahpusların takas süreci başladı. Trump’ın göreve başlamasından bir gün önce yürürlüğe giren ateşkesi kendilerinin sağladığını ilan eden önceki Başkan Joe Biden’a karşılık Trump ise İsrail Başbakanı Netanyahu’yu ateşkes anlaşmasını imzalaması için kendisinin ikna ettiğini açıkladı. Trump yönetiminin Gazze’nin yeniden imarı için boşaltılmasını öngören bir çalışma yaptığı vurgulanırken plan uyarınca imar faaliyetleri sona erene kadar yaklaşık 2 milyon Gazzeli-Filistinli başka bir ülkeye taşınacak ve burada barındırılacak. Beyaz Saray’dan ABD medyasına sızdırılan plana göre 2 milyon Gazzeli Güneydoğu Asya’daki Müslüman ülke Endonezya’ya götürülecek. Bir kısım Gazzeli-Filistinlinin de Malezya’ya yerleştirilmesi öngörülüyor. İngiliz mandası altındaki Filistin Devleti topraklarında Yahudiler için bir İsrail Devleti’nin kurulması 2. Dünya savaşı sonrası 1948’de hayata geçirildi. Milyonlarca Filistinli o dönemde ‘geçici’ denilerek topraklarından çıkartılıp Yahudiler yerleştirildi. Topraklarından sürülen Filistinlilerin büyük kısmı bir gün ülkelerine dönecekleri vaadiyle komşu Lübnan, Ürdün, Suriye başta olmak üzere çeşitli Arap ülkelerine, mülteci kamplarına yerleşti. Mülteci kamplarında sürgüne mecbur edilen Filistinliler hâlâ ülkelerine dönemez iken Gazze’yi imar bahanesiyle 2 milyon Filistinliyi başka ülkelere taşımak, ikinci kez Filistinlileri topraklarından sürme amaçlı, insanlık dışı bir projedir. Birleşmiş Milletler’e göre şayet gerekli kaynak bulunabilirse Gazze’nin yeniden imar ve inşası için gereken süre en az 25- 30 yıldır. On binlerce Filistinlinin yıllardır, Lübnan ve Ürdün’deki kamplarda barındıkları halde ülkelerine dönemedikleri gerçeği ortadadır.