23 Nisan Hediyesi Meclis’ten geldi: Sosyal medyaya 15 yaş sınırı, anneye dev izin!
Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/24 Kasım 2024
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 24 KASIM 2024 tarihli raporu şöyle:
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
24 KASIM 2024
SICAK GÜNDEM
- Öğretmenlik Meslek Kanunu ile getirilen yeni kriterler, siyasi atamalar, mülakatlardaki kayırmacılık vb. pek çok sorunla boğuşan öğretmenler, liyakatsiz bir yönetim elinde iktidarın hedefi konumuna geldi!
- Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İsrail Başbakanı Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant ve Hamas’ın askeri kanadının Lideri Muhammed Deif hakkındaki tutuklama emri adalet ve insani vicdan adına olumlu bir gelişmedir.
İÇ POLİTİKA
- Siyasette halka söyleyecek sözü ve vaadi kalmayan iktidar, Dezenformasyon Yasası’nın ‘Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak’ maddesine dayanarak yargıyı siyaset yapma aracına dönüştürdü!
- Emeklileri düşük maaşlara mahkum ederek ekonomiye yük gören iktidar, IMF telkiniyle ortalama yaşam süresinin uzadığı ve nüfus artışının yavaşladığı gerekçesiyle ‘emeklilik yaşını’ yükseltmeye hazırlanıyor!
EKONOMİ
- Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin Ekim-2024 Kurulan-Kapanan Şirket istatistiklerine göre 10 ayda kurulan şirket sayısı geçen yıla göre yüzde 20,8 azalırken, kapanan şirket sayısı yüzde 21,2 artışla patlama yaptı!
- Türkiye İstatistik Kurumu ve Merkez Bankası iş birliğiyle gerçekleştirilen Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) anketinin Kasım 2024 sonuçları iktidara güvensizliğin daha da arttığını gösteriyor!
- TÜİK eylül itibarıyla kayıtlı resmi işsiz sayısını 3 milyon 100 bin kişi olarak açıklarken, 3. Çeyrekte 15-24 yaş arası genç nüfusun içinde 3 milyon 70 bin kişinin ne eğitimde ne istihdamda olması resmi rakamlardaki tutarsızlığı sergiliyor!
TARIM
- Üreticinin daha fazla üretmesi, tarlaları boş bırakmaya mecbur kalmaksızın daha geniş alanlarda ekim-dikim-üretim yapması desteklenmediği takdirde, gıda enflasyonuyla mücadele mümkün olamaz!
DIŞ POLİTİKA
- ABD, İngiltere ve Rusya’nın peş peşe aldıkları kararlar tüm dikkatleri Rusya-Ukrayna savaşına çevirdi. 3. Dünya Savaşı endişeleri büyürken, Rusya ‘Nükleer Doktrin’ kararında değişikliğe gitti!
- Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan raporda Gazze’nin savaş öncesi haline dönebilmesi için en az 500 milyar dolarlık kaynak ihtiyacı vurgulanırken bunun iki katına yakın bir kaynağın ise Ukrayna’nın yeniden inşası için gerektiği hesaplanıyor.
24 Kasım Öğretmenler Günü’nde başta ekonomik sıkıntılar olmak üzere, Öğretmenlik Meslek Kanunu ile getirilen yeni kriterler, siyasi atamalar, mülakatlardaki kayırmacılık vb. pek çok sorunla boğuşan öğretmenler, liyakatsiz bir yönetim elinde iktidarın hedefi konumuna geldi!
24 Kasım Öğretmenler Günü’nde, öğretmen meslek örgütleri ve sendikaların yaptıkları anketlerde öğretmenlerin en başta gelen sorunu ekonomik sıkıntılar, yetersiz maaşlar olarak karşımıza çıkıyor. Kredi kartı, tüketici kredisi, kira ve rutin ödemelerini nasıl karşılayacağını düşünen öğretmenler, bir yandan da çocukları eğitmek, onları topluma kazandırmak için mesleklerini icra ederken iktidarın siyasi baskılarıyla karşı karşıya. AKP iktidarlarının en sık değiştirdiği bakanlar arasında ilk sırada yer alan Milli Eğitim Bakanları, her görev değişikliği sonrasında bakanın kişisel istekleriyle gündeme aldığı eğitim reformu adı altındaki değişikliklerle istikrarsız bir eğitim-öğretim sürecinde görev yapmak zorunda. Sadece bir yıl arayla değişen iki Milli Eğitim Bakanı kendi kişisel-siyasal tercihlerine göre iki ayrı Öğretmenlik Meslek Kanunu çıkartarak, yüz binlerce öğretmenin mesleki geleceğini değiştiren adımlar attılar. Bir önceki bakan döneminde çıkartılan meslek kanunu ile unvan ve maaş artışı için uzman öğretmenlik, başöğretmenlik sınavına girmeye mecbur edilen öğretmenler, görev değişikliği sonrası yeni atanan bakanın değiştirdiği meslek kanunu ile yeniden başka kurallara, mesleki kariyer kriterlerine uymak zorunda bırakıldı. Sınav ve eğitim sistemiyle alt üst edilen eğitim kurumları Türkiye’yi Avrupa, OECD ve Dünya sıralamasında sürekli geriye götürdü.
Bu eğitim yılında uygulanmaya başlanan ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’, dini eğitim ağırlıklı yeni bir müfredatı öğretmenlere ve öğrencilere dayattı. Mesleki ve ekonomik sorunlara çözüm üretmek, okulların fiziki koşullarını iyileştirmek, öğretmenlik mesleğini geçmişte olduğu gibi saygın ve tercih edilen bir noktaya getirmek iktidarın göreve getirdiği hiçbir Milli Eğitim Bakanının öncelikleri arasında yer almadı. Mevcut Milli Eğitim Bakanı da tarikat ve cemaatlerle yaygın iş birliği politikalarıyla laik eğitim sistemini tahrip etmeye yöneldi. Kız ve erkek öğrencilerin aynı sınıflarda eğitim görmesine karşı düşüncelerini açıkça beyan eden Bakan, öğretmen alımlarında mülakat uygulamasını sürdürerek parti, tarikat, cemaat kadrolaşmasının daha da yaygınlaşmasının yolunu açtı. 1 milyonu aşkın öğretmen adayı atanmayı beklerken, Öğretmenlik Meslek Kanununda yapılan son düzenlemeyle öğretmenlik mesleğine giriş, Bakanlığa bağlı Milli Eğitim Akademisinde eğitim, bu eğitim sonunda yazılı sınavı ve mülakatı geçme koşuluna bağlandı.
Milyonlarca atama bekleyen öğretmen adayının üniversitelerde, fakültelerdeki en az 4 yıllık branş eğitimlerini, diplomalarını yok sayan bu düzenlemeyle öğretmen adayları Milli Eğitim Akademisinde dini ağırlıklı ikinci bir eğitime ve AKP referansına mecbur ediliyor. Sadece açık liselerdeki öğrenci sayısının 1 milyon 750 bine ulaşması, iktidarın uyguladığı politikaların öğrencileri örgün eğitimden uzaklaştırdığını, öğretmen ve öğrencilerin mutsuz olduğu bir eğitim sistemi yaratılarak, Türkiye’nin, öğretmenlerin ve gençlerin geleceğinin karanlığa hapsedildiğini gösteriyor!
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İsrail Başbakanı Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant ve Muhammed Deif hakkındaki tutuklama emri adalet ve insani vicdan adına olumlu bir gelişmedir. ABD’nin kararı tanımaması, AB’nin ise uygulama konusunda bölünmesi batılı ülkelerin çifte standardını bir kez daha sergilemiştir.
Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı soykırım davası sürerken, Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Netanyahu’nun kısa süre önce görevden aldığı eski İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant ve Hamas’ın askeri kanadının lideri olduğu vurgulanan Muhammed Deif hakkında yakalama ve tutuklama kararı çıkarttı. UCM’nin 3 yargıçtan oluşan mahkeme heyeti, İsrail ve Hamas yetkililerini, Gazze'de süren savaş ve geçen yıl 7 Ekim’de Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırılar nedeniyle ‘savaş suçu’ ve ‘insanlığa karşı suç işlemekle’ suçladı. UCM’nin yakalama ve tutuklama kararıyla İsrailli ve Hamaslı üç isim uluslararası alanda aranan suç şüphelisi konumuna geldi. Son dönemde pek çok Hamas yetkilisi ve siyasi liderinin İsrail tarafından düzenlenen saldırı ve suikastlarla öldürülmüş olması, UCM kararının Hamas ile ilgili kısmının uygulanmasını olanaksız kılıyor. Buna karşılık UCM üyesi olmayan ABD ve İsrail, tutuklama emrini ‘utanç verici ve antisemitik’ diye nitelendirerek tanımadıklarını açıkladılar. UCM üyesi olan ve Lahey’deki mahkemenin yargılama yetkisini tanıyan ülke sayısı 124. Avrupa Ülkelerinin büyük bölümü UCM üyesi ve yargılama yetkisini tanıyor. Macaristan’ın da aralarında olduğu bazı AB üyeleri UCM’nin tutuklama kararını uygulamayacaklarını duyurdular. Macaristan Başbakanı Viktor Orban, İsrail Başbakanı Netanyahu’ya gönderdiği mektupta karardan üzüntü duyduğunu belirterek, Netanyahu’yu Macaristan’a davet etti, tutuklanmama güvencesi verdi.
Hollanda kararı uygulayacağını, İsrail Başbakanı Netanyahu’yu ülkeye gelmesi durumunda tutuklayacağını açıkladı. Hollanda’nın yanı sıra Fransa, İspanya, İrlanda, Belçika aynı yönde tavır aldı. İsviçre şayet gelirse Netanyahu’yu tutuklayacağını açıkladı. İngiltere’de İşçi Partili hükümet ve Başbakanı Keir Starmer üzerinde muhalefet partileri tarafından kararı tanıma ve uygulama baskısı söz konusu. AB Güvenlik ve Dış İlişkiler Yüksek Komiseri Josep Borrell UCM’nin tutuklama kararının siyasi değil hukuki olduğunu belirterek tüm ülkelere kararı uygulama çağrısı yaptı. Kararın ‘bağlayıcı’ olduğunu vurgulayan Borrell, AB üyesi ülkelerin UCM’ye taraf olduklarını ifade ederek kararı tavizsiz uygulamalarını istedi. UCM Yargı Heyeti Netanyahu ve Gallant için verdiği kararda; ‘Her iki kişinin de Gazze'deki sivil halkı gıda, su, ilaç ve tıbbi malzeme ile yakıt ve elektrik dahil hayatta kalmaları için vazgeçilmez olan unsurlardan kasten ve bilerek mahrum bıraktıklarına işaret eden makul gerekçeler olduğu değerlendirilmiştir’ diyerek tutuklama emri çıkartıldığını açıkladı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklama emri ABD’nin tanımama tavrı, AB’nin kendi içinde bölünmesi vb. nedenlerle uygulama konusunda zayıf kalsa da uluslararası kamuoyunda, uluslararası hukuk ve adalet açısından insanlığın vicdanında İsrail’in soykırım suçuyla özdeşleşip mahkum edilmesi, dışlanması adına önemli bir adımdır.
Siyasette halka söyleyecek sözü ve vaadi kalmayan iktidar, yargıyı siyaset yapma aracına dönüştürdü. Savcıların Sansür-Sindirme-Susturma amacıyla çıkartılan Dezenformasyon Yasası’nın ‘Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak’ maddesine dayanarak son bir haftada peş peşe açtıkları dava ve soruşturmalar gerçek niyeti açık etti!
Geçen yıl Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Bünyesinde propaganda ve sansür amacıyla Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) kuruldu. İletişim Başkanı sansür iddialarını reddederek, DMM’nin yalan ve asılsız haberlerin doğrusunu kamuoyuna duyuracağını savunmuştu. DMM’nin kurulmasıyla birlikte iktidar, internet ve sosyal medyaya, yazılı-görsel-sesli medyaya denetim ve yaptırım getiren değişiklikleri Dezenformasyon Yasası adıyla yasalaştırdı. Asıl amaç iktidara yönelik eleştirilerin sansürlenmesi, muhalefetin susturulmasıydı. Dezenformasyon Yasası’nın yaklaşık bir yıllık uygulamasında gözaltı ve tutuklamaların toplumsal muhalefeti yeteri kadar sindiremediği görülmüş olacak ki, son bir haftadır savcılar gazetecilere, siyasilere, STK üyelerine, kamuoyunda tanınan isimlere peş peşe dava ve soruşturmalar açmaya yöneldi.
Ekonomik sorunların, yaygınlaşan şiddet ve çeteleşmenin, iktidar ortaklarının üst düzey yöneticilerine, vekillerine kadar ulaşan altın kaçakçılığı vb. usulsüzlüklerin kamuoyunda konuşulmaması için kayyum atamaları, dezenformasyon tutuklamaları ve siyasi yasak davalarıyla ülke gündemi kontrol edilmek isteniyor. İktidar ittifakının ortağı MHP’nin, haklarındaki altın kaçakçılığı iddiaları nedeniyle üç milletvekilini istifa ettirmesi alelacele geçiştirilerek örtülmeye çalışılırken, savcılar altın kaçakçılığı iddiaları yerine bu istifaların altındaki gerçeği arayan gazetecilere soruşturma açtı. İstifa nedenlerinin araştırılmasını suç saymanın gerisinde gerçeklerin açığa çıkmasından korkan siyasi anlayış yatmaktadır. Siyasi çürümüşlük, usulsüzlük, yolsuzluk ve hukuksuzluklarla tel tel dökülen iktidar ittifakı millete söyleyecek sözü ve millet nezdinde inandırıcılığı kalmadığı için amaçlarını yargı eliyle hayata geçirmeye yöneldi.
Seçim sisteminde elektronik oylamaya geçiş hazırlığındaki iktidarın bu planı doğrultusunda ABD sistemini inceleyen Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanının açıklamalarını eleştiren, elektronik oylamaya dış müdahale endişesini dile getiren AKUT kurucusu ve eski Başkanı Nasuh Mahruki’nin tutuklanması, yargı tehdidiyle siyaset ve muhalifleri susturmanın bir başka güncel örneğidir. Gelinen aşamada yargı iktidarın siyaset aracı haline getirilirken, ifade özgürlüğü, eleştiri, gerçekleri dile getirme hakkı ise yargı tehdidi altındadır. İktidarın özgür düşünceden, eleştiriden, gerçeklerden ve muhalefetten korkusunun zirveye çıkması bu yüzdendir. Buna karşı elindeki tek silah olarak yargıyı sahaya sürmektedir.
Son dönemde açılan tüm soruşturma ve davalar Dezenformasyon Yasası’nın ‘Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak’ maddesine dayandırılmaktadır. Bu da geçen yıl çıkartılan bu düzenlemenin iktidar tarafından yargıyı siyaset aracına dönüştürme amacıyla planlandığını ve şimdi bu amaç doğrultusunda yargı tarafından yaygın biçimde kullanılmasının istendiğini göstermektedir.
Emeklileri düşük maaşlara mahkum ederek ekonomiye yük gören iktidar, emeklilik yaşını yükseltmeye hazırlanıyor. 2025 Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programında ‘yaşam süresindeki artışa uyumlu olarak emeklilik yaşının yeniden düzenlenmesi, çalışanların daha uzun süre istihdamda kalması’ hedefleniyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla yayınlanan 2025 Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’nda sıralanan hedefler, 2025’te hayata geçirilmesi öngörülen düzenlemelerle milyonlarca çalışan ve emekli için oldukça radikal değişikliklere gidileceğini gösteriyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından geçen yıl eylülde yapılan 4. Madde konsültasyonu ardından hazırlanarak iktidara iletilen Türkiye Raporu’nda; Sosyal güvenlik sisteminde kamusal destek ve ödemelerin azaltılması, sistemin ağırlıkla özel emeklilik ve sağlık sigortalarına devredilmesi, kıdem tazminatı başta olmak üzere işverenlerin istihdam yükünün azaltılması, ücretlerin yılda bir kez hedef enflasyon oranında artırılması, emeklilik yaşının 65 üzerine yükseltilerek çalışma süresinin uzatılması, esnek ve uzaktan çalışma yöntemleriyle istihdam maliyetleri düşürülerek sosyal güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılması vb. önerilere yer verildi.
Cumhurbaşkanlığı 2025 Yıllık Programında IMF tavsiyelerinin hemen tamamı iktidarın hedefleri olarak sıralanırken, 2025’te büyük bölümünün hayata geçirilmesi öngörülüyor. Programda nüfus artış hızı ve doğurganlığın düşmesi nedeniyle 65 yaş ve üstü nüfusun toplam nüfustaki payının artacağı, 2030’da yüzde 13,5’a, 2050’de yüzde 23,1’e ulaşacağı belirtiliyor. Türkiye’nin demografik yapısındaki bu değişimin çalışma hayatı, istihdam, sosyal güvenlik sistemi, bütçe ve kamu finansmanı üzerine büyük bir maliyet bindireceği dile getiriliyor. 65 yaş sonrası yaşam süresinin 18 yıla uzaması nedeniyle emeklilik yaşının yükseltilmesi ve daha uzun süre çalışılması gerektiği belirtiliyor.
AKP iktidarının 2008’de çıkarttığı yasa uyarınca 2008’de ilk kez sigortalı işe giren kadınlar için emeklilik yaşı 58, erkekler içinse 60. Bu yaş sınırı kademeli olarak 65’e kadar çıkıyor. Cumhurbaşkanı yaşam süresinin uzaması gerekçesiyle emeklilik yaşının 65’in üstüne çıkarılması, çalışma ve prim ödeme süresinin uzatılması görüşünde.
Yıllık programda sosyal güvenceden yoksun şekilde esnek çalışma modellerinin yaygınlaştırılacağı dile getirilirken, kısa çalışma, evden çalışma gibi esnek çalışma modellerinin sosyal güvenlik sistemine uyumunu arttırmak üzere çalışmalar yapılacağı ifade ediliyor. Bu ifadeler, esnek ve güvencesiz çalışma modelleriyle ücretlerin daha da düşürüleceği, bu tür istihdamda sağlık ve sosyal güvencenin olmayacağı, emek istismarının yaygınlaşıp yasallaşmasına zemin hazırlanacağı anlamına geliyor.
Sayıları 16 milyona varan emekli, dul ve yetimi bütçeye, ekonomiye yük gören iktidarın gündeminde, açlık sınırı altında maaşlara mahkum edilen emeklilere daha iyi olanaklar sağlanması yok. Cumhurbaşkanlığı 2025 Yıllık Programı’ndaki IMF patentli hedefler ve düzenleme hazırlıkları, tam aksine çalışanların ölene kadar çalıştırılıp, öteki dünyada emekli olması anlamına geliyor.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin Ekim-2024 Kurulan-Kapanan Şirket istatistiklerine göre 10 ayda kurulan şirket sayısı geçen yıla göre yüzde 20,8 azalırken, kapanan şirket sayısı yüzde 21,2 artışla patlama yaptı. Veriler, reel sektörün, sanayi, ticaret ve hizmet işletmelerinin teker teker kapısına kilit vurduğunu sergiliyor!
Türkiye ekonomisinin yüzde 80’inden fazlasını oluşturan reel sektör, küçük ve orta boy işletmeler (KOBİ), sanayi, ticaret, perakende satış, imalat ve hizmet sektörlerindeki işletmelerin aylık röntgenini çeken Kurulan-Kapanan Şirket istatistikleri bu kritik göstergelerin en önemlilerinden birisi.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Ekim 2024 Kurulan-Kapanan Şirket istatistiklerindeki rakamlara göre geçen ay Türkiye genelinde kurulan şirket sayısı, bir önceki aya kıyasla yüzde 5,5 artış gösterirken, yeni kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 7,2 düştü. Ekimde eylül ayına göre bir ayda kapanan şirket sayısındaki artış kurulan şirket sayısının iki katını aşarak yüzde 13,2 olurken, bir ayda kapısına kilit vuran gerçek kişi ticari işletmelerindeki kapanma oranı yüzde 35,9 arttı. Geçen yılın ekim ayına kıyasla bir yılda kurulan şirket sayısı yüzde 2,8 azalırken kapanan şirket sayısındaki bir yıllık artış kurulan şirket sayısının yaklaşık 4 katına ulaşarak yüzde 8,6 düzeyine yükseldi. Bu yılın Ocak-Ekim döneminde kurulan şirket sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 12,2 azaldı. Aynı dönemde yeni kurulan gerçek kişilere ait ticari şahıs şirketi işletmelerindeki düşüş ise yüzde 20,8’e yükseldi. Diğer yandan kapanan şirket sayısında 10 ayda gerçekleşen artış oranı geçen yıla kıyasla yüzde 21,2 oldu. Bu yılın 10 aylık döneminde kapanan şirketlerin toplam sayısı 34 bin 718’e ulaşırken, kapananların 21 bin 230’u A.Ş. veya LTD statüsündeki tüzel kişi şirketlerden oluşuyor. Aynı dönemde 13 bin 488 gerçek kişilere ait şahıs şirketi ticari işletme de faaliyetine son vererek kapanma yoluna gitti. Kapanan işletmelerin her birisinde ortalama 5 kişinin çalıştığı varsayıldığında 119 bin 638 kişinin işsiz kaldığını öngörmek olanaklı. Buna karşılık A.Ş. veya Limited Şirket (LTD) statüsündeki kapanan ortaklıklarda ortalama çalışan sayısının daha fazla olması büyük ihtimal. Açıklanan kapanan şirket rakamları doğrultusunda işsiz kalanların sayısının 10 ayda en az 200 bin kişiyi aşması ve daha yüksek sayılara ulaşması söz konusu. TÜİK’in açıkladığı işsizlik oranları ve rakamlarının, işsizliğin azaldığı yönündeki verilerin gerçeklerle örtüşmediği TOBB’un istatistikleriyle teyit ediliyor. Kaldı ki Sanayi Üretim Endeksi, Kapasite Kullanım Oranlarıyla ilgili açıklanan veriler aylardır düşüş halinde iken işletmelerin bu gerekçeyle işçi çıkartma yoluna gittikleri bilinen bir gerçek.
Uygulanan ekonomik program ve 1,5 yıldan bu yana sürdürülen politikaların sonuçları konusunda ekonomi yönetiminin olumlu yöndeki söylemleri, tam tersine reel sektörün, sanayi ve ticaret odalarının, TOBB’un resmi kayıtlara dayalı istatistiklerindeki negatif gelişmelerle tekzip ediliyor. 10 ayda ülke genelinde yaklaşık 35 bin şirket ve ticari işletmenin faaliyetine son vererek kapısına kilit vurduğunu gösteren Ticaret Sicili rakamları iktidarın gizlemeye çalıştığı Türkiye ekonomisinin karanlık bir tünele girdiğini gösteriyor.
İktidar sözcüleri ve ekonomi yönetiminin enflasyonun düşeceği sözlerinin ne toplumda ne de hanelerde karşılığının olmadığı kasım ayı Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) sonucuyla açığa çıktı. Karamsarlık sınırının da altına inen endekste enflasyon ve işsizlikte artış, gelecek 12 ayda ekonomik durumda kötüleşme beklentisi öne çıktı!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonominin düzelmeye başladığı, enflasyon ve faizin ineceği, kimsenin enflasyona ezdirilmeyeceği sözlerinin tam aksine toplumda ve hanelerde enflasyon ve işsizliğin yükseleceği, gelecek 12 ayda maddi durumunda düzelme olmayacağı, ekonomik durumun daha da kötüleşeceği endişesi yayılıyor.
- Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Merkez Bankası (MB) iş birliğiyle gerçekleştirilen Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) anketinin Kasım 2024 sonuçları iktidara güvensizliğin daha da arttığını gösterdi.
- Ekim ayına kıyasla kasımda yüzde 1 düşen TÜGE’nin 79,8 puanla 100 olan karamsarlık ve endişe sınırının çok altına gerilemesi beklentilerin iyice kötüleştiğinin göstergesi.
- TÜGE Kasım ayı sonuçları iktidarın ve ekonomi yönetiminin karnesinin zayıf ve kırık notlarla dolu olduğu, halk nezdinde sınıfta kaldığı anlamına geliyor.
TÜGE’de beklentileri ölçen alt endekslerin en önemlilerinden birisi gelecek 12 ayda geçmiş 12 aya kıyasla tüketici fiyatlarının değişimine ilişkin beklenti endeksi. Kasımda bu endeks yüzde 6,9 gerileyerek 52,9 puana indi. Bu endeksin düşmesi enflasyonda artış, artması enflasyonda düşüş beklentisini yansıtıyor.
- Kasımda yüzde 7’ye yaklaşan düşüş iktidarın söylemlerinin aksine enflasyonda artışın süreceği beklentisinin çok güçlü olduğunu işaret ediyor.
Hanenin içinde bulunduğu Mali Durum Alt Endeksi kasımda yüzde 2,8 düşüşle 77,2 puana indi.
- Dolayısıyla aileler gelecek 12 ayda maddi durumlarında iyileşme değil, daha da kötüleşeceği beklentisinde.
Mevcut ve gelecek 12 aya ilişkin Genel Ekonomik Durum Beklentisi Endeksi kasımda yüzde 2,4 gerilemeyle 47,7 puana düştü.
- Buna göre halen ekonomik durumu kötü olarak niteleyen haneler gelecek 12 ay için de endişeli ve umutsuz.
Gelecek 3 ayda yarı dayanıklı tüketim mallarına harcama eğilimi yüzde 0,7 düşerek 107,9’a, gelecek 12 ayda dayanıklı tüketim mallarına harcama eğilimi ise yüzde 1,5 düşerek 98,6’ya indi. Mevcut dönemin dayanıklı tüketim malı satın almak için uygunluğuna ilişkin endeks, yüzde 8,9 artarak 56,2’ye çıktı.
- Bu sonuçlar, tüketicilerin gelecek 3-12 ayda durumun daha da kötüleşeceği endişesiyle dayanıklı tüketim malı alımlarını öne çekme eğilimini gösteriyor.
Gelecek 3 ayda tüketim ve harcamalarının finansmanı için borç kullanmayı içeren endeks yüzde 4,7 artarak 60,7 olurken, gelecek 12 ayda tasarruf etme ihtimalini yansıtan endeks ise yüzde 5,5 düşüşle 40,5 puana indi.
Gelecek 12 ayda işsiz sayısı beklentisine ilişkin alt endeks değeri, kasımda yüzde 5,7 düşerek 79,8 oldu. Bu endeksin artması işsizliğin azalacağı, düşmesi artacağı beklentisini ifade ediyor.
- Kasımdaki düşüş, işsizlikte artış beklentisini yansıtıyor.
Gelecek 12 ayda konut satın alma ihtimalini gösteren alt endeks ekimde 12,2 puan iken kasımda yüzde 11,4 düşüşle 10,8’e indi.
Gelecek 12 ayda otomobil alma beklentisini yansıtan endeks de kasımda yüzde 4,1 düşüşle 19,9’a geriledi.
TÜİK ve MB’nin ortak derlediği TÜGE anket sonuçları aslında Türkiye ekonomisinin ve hanelerin mevcut durumdaki ve geleceğe dönük röntgenini çekerek, yürürlükteki ekonomi politikalarıyla uygulanan tedavinin ne kadar yanlış olduğunu iktidara ve ekonomi yönetimine gösteriyor.
Kasım 2024 Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) ve alt endekslerden yansıyan sonuçlara göre; temel hedefi enflasyonla mücadele ve dezenflasyon olarak ilan edilen ekonomik programa inanç ve güvenin iyice zayıfladığı açığa çıkıyor. Enflasyonda artış, işsizlikte artış, ekonomik durumda kötüleşme, hanelerin gelirinde erime, borçla yaşamı sürdürme, ev ve araba sahibi olmaktan umudu kesme vb. sergileyen sonuçlarla endişeli bir tablo öne çıkıyor. Türkiye ekonomisi yoğun bakımda, bitkisel hayatta. Mevcut durum ve gelecek 12 ayda hasta durumdaki ekonomide kimse iyileşme beklemiyor!
Son çeyrek istihdam ve işsizlik rakamlarına göre 11 milyon 652 bin kişi olan 15-24 yaş genç nüfusun 3 milyon 70 bini NE EĞİTİMDE NE İŞTE (NENİ), umutsuz bekleyişte! Her 100 gençten 26’sının eğitim ve istihdam dışında olduğunu gösteren bu rakamların daha vahim boyutu her 100 kadından 35’inin NENİ kapsamında olması!
En son eylül ayı işsizlik ve istihdam rakamlarıyla işsizliğin oransal ve sayısal olarak gerilediği açıklanırken, TÜİK’in üçer aylık dönemler itibarıyla topluca yayınladığı işsizlik verileri genç işsizliğinin ulaştığı boyutların vahim düzeye ulaştığını gösterdi.
2024 yılının 3. Çeyrek (Temmuz-Ağustos-Eylül) istihdam ve işsizlik verileri ,15-24 yaş arası genç işsizlerin dörtte birini aşan kesiminin NENİ (ne eğitimde ne istihdamda) konumunda olduğunu gösteriyor. 15-24 yaş arası çalışma çağındaki genç nüfusun 11 milyon 652 bin kişi olduğu yer alırken bu gençlerin yüzde 26,3’ünü oluşturan 3 milyon 70 bin kişi ne bir eğitim kurumunda eğitim alıyor ne de herhangi bir işyerinde istihdam ediliyor.
TÜİK’in aylık verilerinde işsiz oranı ve sayısının cüzi şekilde düşmesini büyük başarı olarak savunan iktidara karşılık geniş tanımlı işsizliğin eylülde yüzde 25,6’ya yükselmiş olması işsizlikteki gerçek durumun üstünün örtüldüğünü gösteriyordu. Nitekim geçen hafta toplu halde açıklanan 3. Çeyrek rakamları gizlenen unsurlardan birisinin genç işsizlerdeki vahim durum olduğunu açığa çıkarttı.
Pek çok ülkenin nüfusuna yakın sayıda gencin gerek eğitim hayatının gerekse çalışma yaşamının dışında olması, en üretken çağdaki milyonlarca gencin umutsuzluk içinde evlerinde, ailelerinin yanında ve ailelerin katkısıyla yaşamını sürdürdüğü anlamına geliyor.
Ülkenin böylesine büyük bir işgücünün, üretim potansiyelinin ‘boşta gezer’ durumda olması, gelecek kaygısı içinde bulunması uygulanan ekonomi, eğitim ve sosyal politikaların sonucudur. 81 ilde sayıları 200’ü aşan devlet üniversiteleri yanında pahalı vakıf üniversiteleri genç işsizliğini gizleme aracına dönüştürüldü. Eğitimin kalitesi ve niteliğindeki düşüşten ötürü mezunlara verilen diplomalar üniversiteli gençlerin iş bulmasında yetersiz kalıyor. YÖK verilerine göre üniversitelerdeki öğrenci sayısı 8 milyona ulaşıyor.
Yüksek öğrenimli genç işsizlerin yanı sıra 3 milyonu aşkın gencin ne eğitimde ne istihdamda (NENİ) olması, gençlerin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal açmazın yakıcı hale geldiğini gösteriyor. NENİ kapsamında olan gençlerin 15-24 yaş grubundaki nüfus içindeki payı yüzde 26,3 olsa da özellikle bu yaş grubundaki kadınlar açısından tablo çok daha kötü durumda.
- 15-24 yaş grubunda her 100 kişiden dördü ne eğitimde ne istihdamda iken, aynı tabloda her 100 kadından 3’ü NENİ kapsamında!
En verimli, üretken çağında milyonlarca gencin yokluk ve işsizliğe terk edildiği ortamın yaratıcısı olan iktidar, ailelerinin göz bebeği gençlerin geleceklerini karartan, umutlarını tüketen insani ve ekonomik tablonun tek sorumlusudur!
2024 Ekim ayı ve 10 aylık bütçe gerçekleşme rakamlarında Tarım ve Orman Bakanlığı’na ait veriler, tarım ve hayvancılıkta yaşanan ağır hasarın temelindeki yanlışları gözler önüne seriyor. Üretim ve destekleme politikalarının gerisinde iktidarın tarımı, üretimi ve üreticiyi yok sayan yaklaşımının yattığı görülüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, kırmızı et fiyatlarında tekrar gündeme gelen olağanüstü fiyat artışlarına önlem olarak Brezilya ve Uruguay’dan canlı hayvan ithal edileceğini açıkladı. Yıllardır uygulanan ve çözüm olmadığı ortaya çıkan canlı hayvan ve et ithalatını tekrar gündeme alan iktidarın bu tavrı, tarım ve hayvancılıktaki sorunları çözme niyetlerinin olmadığını gösteriyor. Önceki yıllarda da Brezilya, Arjantin, Uruguay, Fransa, Rusya, Ukrayna, bazı Afrika ülkelerinden yapılan canlı hayvan ithalatında haftalar süren gemi yolculuğuyla okyanusu aşan sığır ve koyunların büyük bölümü hijyen ve taşıma koşulları nedeniyle yolda telef olurken milyonlara ulaşan canlı hayvan ithalatı et fiyatlarındaki fahiş artışlara çözüm olmadı. Bir kez daha yerli besici yerine okyanus ötesi ülkelerin besicilerine aktarılacak milyar dolarlarla Et ve Süt Kurumu’nun görev zararları katlanarak artacaktır.
İktidarın yıllardır tarım ve hayvancılığı gerileten, ithalatla üretim açıklarının ikame edilerek kamu kaynaklarının içeride ve dışarıdaki bazı kesimlere aktarılması politikasını ısrarla sürdürmesi, ağır hasar tablosunu görmezlikten gelmesi, bu politikaların bilerek izlendiği kanısını gündeme getiriyor. Tarım ve Orman Bakanlığına 2024 bütçesinde ayrılan 283,2 milyar TL ödeneğin toplam bütçe içindeki payı sadece yüzde 2,5 idi. Özellikle iklim krizi, kuraklık, yaygınlaşan savaşların küresel gıda fiyatlarını olumsuz etkilemesi vb. gerçeklerle stratejik sektörlerin ilk sıralarına yerleşen tarım ve hayvancılıkta iktidarın izlediği politikalar ve sergilediği duyarsızlık, bütçeden ayrılan payda da apaçık görülüyor.
2024 bütçesinde bakanlığın personel giderlerine 41 milyar ayrılırken, bu tutarın 35 milyarı 10 ayda harcanmış. Tarım desteklerinin de içinde yer aldığı cari transferler ödeneği ise 119 milyar TL ve ekim sonu itibarıyla bu ödeneğin 100 milyar lirası kullanılmış. Bakanlık ödeneğinin yüzde 15’i personel maaşlarına ayrılırken, milyonlarca üretici ve besiciye destekleme için ayrılan kaynağın bakanlığın 2024 bütçesindeki payı yüzde 42. Bütçe gerçekleşmelerine bakıldığında bazı destekleme ödemeleri durdurulmuş, erteleniyor ya da geciktiriliyor. Bazı destekleme kalemlerinde yapılan ödemeler ise personel maaşı ödemelerinin altında kalmış. Gerçekten iktidarın tarımsal ve hayvansal üretimi artırarak, gıda, sebze-meyve, et, süt, yumurta vb. fiyatlarını düşürmek gibi bir niyeti olsaydı izleyeceği politikalar da buna yönelik olurdu. Tarımsal-hayvansal destek ödeneklerine daha fazla pay ayrılır, ödemeler zamanında yapılarak üretici mağdur edilmezdi. Tasarruf bahanesiyle sürekli şekilde önce üreticiye yapılması gereken ödemeler kısılıyor, erteleniyor, geciktiriliyor. Bütçe gerçekleşmelerinde de bu durum açıkça görülüyor.
Üreticinin daha fazla üretmesi, tarlaları boş bırakmaya mecbur kalmaksızın daha geniş alanlarda ekim-dikim-üretim yapması desteklenmediği takdirde, gıda enflasyonuyla mücadele mümkün olamaz. İthalatla açığı kapatma yaklaşımı, kur artışıyla gıdada daha yüksek enflasyona zemin hazırlamaktır.
ABD, İngiltere ve Rusya’nın peş peşe aldıkları kararlar tüm dikkatleri yeniden Rusya-Ukrayna savaşına çevirdi. ABD ve İngiltere’nin Ukrayna’ya Rusya topraklarına saldırı onayı üzerine Rusya da Nükleer Doktrin kararında değişikliğe gitti. 3. Dünya Savaşı endişeleri büyürken, Rusya ‘Nükleer Barınak’ inşasına hız verildiğini açıkladı!
ABD Başkanı seçilen Donald Trump’ın göreve başladığında Rusya-Ukrayna savaşını kısa sürede bitireceğini ilan etmesine karşılık, Biden yönetimi 20 Ocak’taki görev devri öncesinde savaşı şiddetlendirecek adımları peş peşe atmaya başladı. Bugüne kadar batılı ülkelerden Ukrayna’ya sağlanan uzun menzilli füzelerin doğrudan Rusya topraklarına saldırı için kullanılmaması koşulu Başkan Joe Biden’ın aldığı kararla kaldırıldı. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy uzun süredir uzun menzilli füzelerin sadece savunma amaçlı kullanım şartının kaldırılmasını, bu silahların saldırı için kullanılmasına onay verilmesinde ısrar ediyordu. ABD Başkanı Biden’ın Ukrayna’ya verilen uzun menzilli ATACMS füzelerinin Rusya topraklarındaki hedeflere karşı kullanılmasını ayrıca Ukrayna’ya ‘anti personel kara mayınları’ verilmesini onaylamasının ardından İngiltere de Fransa ile ortak yapım Storm Shadow uzun menzilli füzelerin Rusya’ya saldırı için kullanılmasına izin verdi. Rusya Devlet Başkanı Putin, ABD ve İngiltere’nin adımına karşı Rusya’nın Nükleer Silahları Kullanma Doktrininde değişiklik hamlesi yaptı. Buna göre; nükleer gücü olmayan bir ülke, nükleer gücü olan bir ülkenin desteğiyle Rusya topraklarına saldırırsa Rusya bunu iki ülkenin ‘ortak saldırısı’ olarak değerlendirecek ve her iki ülkeye karşı nükleer silahlarla savunma hakkını kullanacak. Putin’in mesajı oldukça açık. Nükleer gücü olmayan Ukrayna’nın nükleer güce sahip ABD, İngiltere, Fransa’nın desteğiyle yapacağı saldırılara Rusya’nın nükleer silahlarla yanıt verileceği ilan ediliyor. Rusya Devlet Başkanı daha önce sıkça dile getirdiği Rusya’nın nükleer caydırıcılığını devreye sokma tehdidini doktrin değişikliğiyle resmileştirdi. Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev değişiklik sonrası sosyal medya paylaşımında; ‘Rusya'nın yeni nükleer doktrini ülkemize NATO füzeleri atıldığında, Rusya bunu toplu bir saldırı olarak kabul edecek. Rusya, buna karşılık Ukrayna'ya ve hangi ülkede olurlarsa olsunlar kritik NATO tesislerine nükleer silahlarla karşı saldırı düzenleyebilecek. Bu da 3. Dünya Savaşı anlamına geliyor’ ifadelerine yer verdi. Buna rağmen Ukrayna, Rusya topraklarına önce 6 adet ATACMS füzesi ile bir gün sonra Storm Shadow füzeleriyle saldırı gerçekleştirdi. Rusya Savunma Bakanlığı füzelerin S-400 ve Pantsir hava savunma sistemleriyle imha edildiğini, can kaybı olmadığını açıkladı. Nükleer barınak üretimine hız verildiğini duyurdu. İsveç, Norveç, Finlandiya hükümetleri halka ‘savaş ve nükleer saldırı halinde ne yapacakları’ konusunda kitapçıklar dağıtmaya başladı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler de 3. Dünya Savaşı ihtimaline ilişkin açıklamalarda bulundu.
Başkan Biden’ın savaşı şiddetlendiren kararlarına karşılık, yeni Başkan Trump’ın savaş bitirme vaadine rağmen suskunluğu dikkat çekici! Muhtemelen Trump, göreve başladığında ateşkesi sağlayacağını öngördüğü için bu süreye kadar Biden yönetiminin Rusya’yı olabildiğince yıpratmasına sessiz kalmayı tercih ediyor. Putin de doktrin değişikliğine rağmen, Trump’ın tavrını görmek için 20 Ocak’ı bekleyecek.
Doğu Akdeniz’de bir yılı geride bırakan İsrail-Gazze savaşına karşılık Karadeniz’de Rusya-Ukrayna savaşında 1000 gün geride kaldı. Daha önce Putin’e yakalama ve tutuklama kararı çıkartan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), geçen hafta İsrail Başbakanı Netanyahu ve Savunma Bakanı için tutuklama kararı aldı!
Türkiye’nin güneyinde ve kuzeyinde devam eden iki savaşın askeri, insani, ekonomik faturası her geçen gün artıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Putin için aldığı yakalama-tutuklama kararının aynısını İsrail Başbakanı Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant için çıkarttı. Yüz milyarlarca dolarlık ekonomik kayıp yanında on binlerce insan hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan raporda Gazze ve Batı Şeria’daki felaketin tanımlanmasında katliam, soykırım vb. sözcüklerin yetersiz kalacağı vurgulanırken, Gazze’nin savaş öncesi haline dönebilmesi için en az 500 milyar dolarlık kaynak ihtiyacı vurgulanırken bunun iki katına yakın bir kaynağın ise Ukrayna’nın yeniden inşası için gerektiği hesaplanıyor.
Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ün ardından bombardıman ve saldırılarını Lübnan topraklarına yaygınlaştıran İsrail ordusunun bu saldırıları sonrasında Gazze’de 2,5 milyon, Lübnan’da 1,5 milyon insan göç etmek zorunda kaldı. İsrail hükümeti Hamas’ı bitirinceye kadar savaşı sürdüreceklerini ilan ederken, Gazze ve Barı Şeria’yı ilhak etmeyi hedeflediklerini duyurdu. Türkiye, İsrail’in Gazze’yi ilhak planlarına sert tepki gösterdi.
Rus ordusunun kontrolüne geçen bölge Ukrayna topraklarının üçte birini aşıyor. Doğu Ukrayna’daki bu harekat öncesinde 2014 yılında da Kırım yarımadası Rusya tarafından ilhak edilmişti. Ateşkes sağlanması ve bugünkü mevcut toprak sınırları üzerinde anlaşmaya varılması durumunda Ukrayna’nın Doğu bölgeleri ve Kırım’la birlikte topraklarının yarısına yakını Rusya tarafından ilhak edilmiş olacak.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) açıkladığı verilere göre, Rusya-Ukrayna savaşında bugüne kadar 10 milyonu aşan sayıda insan yerinden edildi. 6,7 milyon Ukraynalı Avrupa ülkelerine sığınırken, 4 milyon Ukraynalı da yaşadıkları yerleri terk ederek Ukrayna’nın diğer bölgelerine göç etmek zorunda kaldı. Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinatörlüğü (UNOCHA) savaşın başından bu yana Ukrayna’da nüfusun yüzde 40’ı aşan kısmının insani yardıma muhtaç hale geldiğini açıkladı. Çok acil 4 milyar euro kaynak çağrısında bulundu. ABD, AB tarafından Rusya’ya karşı başlatılan yaptırımlar, ambargolar, doğalgaz-petrol ihracı yasağı, bankacılık kısıtlamaları, Rusya Merkez Bankası’nın 300 milyar dolarının bloke edilmesi vb. önlemler Rusya üzerinde fazla etkili olmadı. Buna karşılık ABD ve AB’nin Ukrayna’ya mali yardımlarının toplamı 1000 günde 200 milyar euroyu aşarken, silah yardımları ise 100 milyar doların üzerine çıktı.
ABD’de Trump’ın göreve başlayınca Ukrayna’ya mali desteği keseceğini ilan etmesi, AB ülkelerinde başta erken seçim kararı alınan Almanya olmak üzere, Ukrayna’ya milyarlarca euro akıtılmasına yönelik tepkiler batılı ülkelerin Ukrayna’ya desteği aynı şekilde sürdürmelerinin güçleşeceğini gösteriyor!
Yeni Soluk
Yorum Yap