Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/22 Eylül 2024

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 22 EYLÜL 2024 tarihli raporu şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ 22 EYLÜL 2024

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ 22 EYLÜL 2024

SICAK GÜNDEM                                                                                                                                   

  1. Milyonlarca emekliyi açlık sınırı altında düşük maaşlara mecbur eden iktidar, gelecekteki emeklileri de açlık ve yoksulluğa sürükleyecek TES modeliyle işverenlerin kıdem tazminatı ve prim yükünü ortadan kaldırmayı amaçlıyor!
  2. İktidar ittifakının Anayasanın ilk 4 maddesini tartışmaya açma söylemleri hayat pahalılığı, işsizlik, enflasyon, yoksullukla ezdikleri topluma yapay gündem dayatmaktır!

İÇ POLİTİKA                                                                                                                                          

  1. Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı’nın tüm yargı organlarına ‘bağımsız ve tarafsız olma, hukuk içinde kalma’ çağrısı yapması, yargıya ve yargı kararlarına müdahalelerin teyididir!
  2. İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’a karşı çağrı cihazları, telsizler, vb. yollarla gerçekleştirdiği saldırılar, kendi yüksek teknolojisine sahip olmanın güvenlik ve refah açısından ne kadar hayati ve stratejik önemde olduğunu gösterdi.

EKONOMİ                                                                                                                                             

  1. Ocak-Ağustos döneminde 8 aylık bütçe açığı, 973,6 milyar TL’ye ulaştı. Geçen yılın aynı döneminde 383,4 milyar TL olan bütçe açığı yaklaşık 600 milyar TL arttı. Tasarruf tedbirlerinin işe yaramadığı, harcama ve israfin sürdüğü anlaşılıyor!
  2. İktidara ve uygulanan ekonomi programına yeterli güven olmadığı için yabancı yatırımcı ve sermaye girişleri durgun seyrederken, Türkiye’den yurt dışına giden yerli yatırım sermayesi artmaya devam ediyor!
  3. Sanayinin ve ihracatın temel direği olan otomotiv sanayiindeki üretim ve ihracat düşüşü ekonomideki daralmanın tehlikeli bir boyuta ilerlediğini gösteriyor!

TARIM                                                                                                                                                    

  1. Tarımsal ürün fiyatlarının hedef enflasyon oranında artırılacağını ilan eden iktidar, ilk adımı çeltikte attı. Çeltik taban fiyatı maliyetin ve TÜİK’in girdi enflasyonunun altında kaldı!

DIŞ POLİTİKA                                                                                                                                        

  1. İsrail’in çağrı cihazları ve telsizler üzerinden sofistike bir saldırıyla Lübnan’a ve Hizbullah’a ağır kayıp verdirmesi savaşın Lübnan, Suriye, İran’a yayılması kaygılarını artırdı!
  2. AB ülkelerinde aşırı sağ ve yabancı karşıtlığının yükselmesi mülteci ve göçmenlere karşı önlemleri katılaştırıyor. AB ile Mülteci Anlaşması bulunan Türkiye, AB’nin mülteci deposuna dönüştü!

OVP’de 2025’te yürürlüğe girmesi öngörülen ve iktidar tarafından ‘İkinci Emekli Aylığı’ vaadiyle pazarlanan Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES), sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesidir. Milyonlarca işçinin kıdem tazminatı hakkının elinden alınacağı TES, IMF ve OECD’nin tavsiyesidir!

2025-2027 arası üç yıllık dönem için açıklanan Orta Vadeli Program’da (OVP), 2025 yılından itibaren sosyal güvenlik ve emeklilik sisteminin radikal şekilde değiştirilmesi, ‘ikinci emekli aylığı’ vaat edilerek Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’ne (TES) geçilmesi öngörülmektedir. Getirilmek istenen modelde çalışanların ‘zorunlu’ olarak katılacağı ‘Otomatik Katılım Sistemi’nin (OKS) işveren ve devlet katkısıyla ikinci basamak emeklilik sistemine dönüştürülüp TES olarak 2025’in son çeyreğinde işlerlik kazanacağı vurgulanıyor. Halen isteğe bağlı Bireysel Emeklilik Sistemi’nde (BES) ikinci emeklilik maaşı söz konusu iken TES ile orta ve uzun vadede SGK’nın küçültülmesi, sosyal güvenlik ve sağlık sisteminin tümüyle özelleştirilmesi hedefleniyor. OVP’de TES; ‘Çalışan veya devlet tarafindan, çalışanın bireysel hesabına yapılacak nakdi katkıların emeklilik yatırım fonlarında yatırıma yönlendirilip nemalandırılacağı bir sistem’ olarak tanımlanıyor. Buna göre çalışanlar katılacakları fonları seçerek prim ödeme tutarlarını tercih edip belirlenecek süre ve yaşta ikinci emeklilik maaşına kavuşacak. TES’teki en kritik düzenleme kıdem tazminatının ortadan kaldırılmasını ve işverenlerin rahatlatılmasını amaçlayan aylık tazminat uygulaması. İşverenler her ay çalışanlarına maaşının yüzde 8,33'ünü tazminat olarak ödeyecek. Bu tutar, çalışanın kişisel hesabında toplanacak ve emeklilikte emekli ikramiyesi veya kıdem tazminatı yerine geçecek. Böylece işçinin işverenden hizmet yılları karşılığı kıdem tazminatı alması uygulamadan kalkacak. Muhtemelen işçi konfederasyonları TES’le kıdem tazminatının buharlaştırılmasına suskun kalmayacaktır. IMF ve OECD’nin telkin ettiği TES, tıpkı SGK’lıların sağlık hizmetinin katkı payları ve Şehir Hastaneleri modeliyle, aylar sonrasına randevu verilen Merkezi Hekim Randevu Sistemiyle (MHRS) özel hastanelere yönlendirilip, özel sağlık sigortası şirketlerinin ‘Tamamlayıcı Sağlık Sigortası-TSS’ poliçeleriyle her yıl yüz milyarlarca lira kazanmasına olanak yaratılması gibi, emeklilik güvencesini de özel şirketlere, yatırım fonlarına devretmeyi öngörmektedir. İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanının Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanını da yanına alarak iktidardan talep ettiği 12 maddelik ‘İşveren dostu önlem ve destekler’, TES ile hayata geçirilecek modeli esas alan düşük ücretli, tazminatsız, fazla mesaisiz çalıştırılacak ‘çağdaş köleler’ talebidir. İçişleri Bakanının MÜSİAD üyeleriyle toplantısında, telefonları kapattırıp ‘sığınmacı ve göçmen istihdamına kolaylık sağlayan düzenlemelerin yakında açıklanacağını’ müjdelemesi, TES’e itiraz etmesi olası işçilere, sendikalara ve konfederasyonlara Suriyeli, Afgan, Afrikalı ucuz işçi alternatifi üzerinden göz dağı verip tehdit etmektir.

 

İktidar ittifakının Anayasanın ilk 4 maddesini tartışmaya açma söylemleri hayat pahalılığı, işsizlik, enflasyon, yoksullukla ezdikleri topluma, yapay gündem dayatmaktır. Mısır ziyaretinde İhvan liderlerine ‘laiklikten korkmayın’ diyen Cumhurbaşkanının ittifak ortağına sessiz kalması toplumsal tepki ve oy kaybetme kaygısındandır!

Tüm kamuoyu araştırmaları ve anketlerde Türkiye gündemindeki en yakıcı sorunlar; ekonomik kriz, hayat pahalılığı, yüksek enflasyon, düşük ücretler, işsizlik, otoriter yönetiminin baskıları, yolsuzluklar, hukuksuzluk, yargıya güvensizlik, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, kamu yönetiminde kayırmacılık ve liyakatsizlik diye sıralanırken son dönemde bunlara erken seçim talebi eklenmeye başlandı.

Ancak hiçbir kamuoyu yoklamasında halkın öncelikleri arasında yeni anayasa yok. Buna karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Cumhur İttifakı ortakları rutin aralıklarla yeni anayasa tartışması açıyorlar. Israrla vurguladıkları ‘darbe anayasası’ söylemine karşılık 22 yılda dörtte üçünden fazlasını kendilerinin değiştirdiği anayasayı bile sürekli çiğneyip uygulamıyorlar.

  • Anayasa Mahkemesi’ni kapatmak isteyen iktidar ittifakı, icraatlarının yargısal denetime tabi olmasından kurtulmak istiyor.

Şimdi de Cumhur İttifakı ortaklarından Hüda-Par, Anayasanın 4. Maddesinin kaldırılmasını istiyor. 4. Madde, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olma niteliklerini tanımlayan, başkentini, bayrağını, dilini, istiklal marşını içeren değiştirilemez ilk üç maddenin güvencesidir.

Hüda-Par Genel Başkanı ilk üç maddeden rahatsızlığını ifade etmek yerine siyasi kurnazlıkla 4. Maddenin değiştirilmesini talep ederek Cumhuriyetin niteliklerini tartışmaya açmak, güvencesini ortadan kaldırmak istiyor. Oysa düşünce ve inanç özgürlüğünün teminatı olan laikliğin kendi partisi için de güvence sağladığının farkında değil. Laiklik ve demokratik Cumhuriyet sayesinde ekranlara çıkıp Cumhuriyeti ortadan kaldırmaya dönük görüşlerini dile getirebiliyor. Din ve inanç dayatmalarına karşı, dini yaklaşımlardaki ayrışmalarla ortaya çıkan tarikatlar din ticaretiyle holdingleşerek zenginleşirken önlerindeki tek engel olarak laikliği görüyor. Bu kadar çok farklı tarikat ve cemaatin varlığı bile din üzerindeki anlaşmazlıkların, görüş ayrılıklarının, diğer inançları yok saymanın göstergesi iken laiklik tüm düşünce ve inanç farklılıklarının güvencesi. Hukuk devleti ise adaletin eşit yurttaşlığın teminatı olarak anayasada yer alıyor.

Cumhurbaşkanı Erdog˘ an, Müslüman Kardeşler’in darbeyle devrilen seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi 2011’de ziyaret ettig˘inde İ˙hvan liderlerine  laiklik telkininde bulunmuştu. 2016’da Mısır’dan kaçan İ˙hvancılara seslenerek; ‘Ben  Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik, din düşmanlıg˘ı deg˘ildir.’ demişti. Şimdi Hüda-Par’a Anayasanın 4. Maddesiyle sorunları olmadıg˘ını söylemekle yetiniyor. Yeni anayasa çag˘rıları yaparken oy kaygısıyla Cumhuriyeti, laiklig˘i, hukuk devletini savunmaya, sahip çıkmaya mesafeli duruyor. 

Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı’nın tüm yargı organlarına ‘bağımsız ve tarafsız olma, hukuk içinde kalma’ çağrısı yapması, yargıya ve yargı kararlarına müdahalelerin teyididir!

İktidarın 2010 yılında yaptığı anayasa değişikliğinin referanduma sunulmasıyla kabul edilen AYM’ye bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girmesinin 12’nci yıldönümü nedeniyle düzenlenen törende AYM Başkanı Kadir Özkaya’nın yaptığı konuşma, Türkiye’de yargının getirildiği noktanın en somut teyididir.

Referandumda kabul edilerek 2012’de yürürlüğe giren AYM’ye bireysel başvuru hakkı, o dönemde iktidar tarafindan yürütülen ‘YETMEZ ama EVET’ kampanyasında AB hukukuna uyum, hukuk devletinin güçlendirilmesi, bağımsız yargıdaki tüm hukuk yollarının yurttaşlarca özgürce kullanılması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) açılan davalar öncesinde iç hukuk yoluyla adaletin tesisi açısından nihai adalet olarak savunulmuştu. Yargının siyasallaşması, AB ile mesafenin açılması, iktidarın temel insan hakları ve özgürlüklerin kullanılmasından rahatsızlık duymaya başlaması ve mahkemelerin tek kişinin memnuniyetine endeksledikleri adalet anlayışıyla verdikleri kararlara karşın AYM’ye bireysel başvuru hakkı adaletsizliğe uğradığını düşünen bireylerin en son hukuki güvencesiydi. AYM bugüne kadar verdiği ‘hak ihlali’ kararlarıyla adli ve idari yargı organlarının siyasallaşması karşısında bir tür emniyet supabı oldu. Ancak iktidar ve ittifak ortakları AİHM’nin kararlarının tanımamanın yanı sıra AYM’nin hak ihlali kararlarından da rahatsız olduklarını sıkça gündeme getiriyor.

Yargıdaki siyasallaşma, iktidar gölgesi ve adaletsizlik öylesine yaygınlaştı ki son olarak Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanını AYM üyeliğine atayarak en üst yargı organını da kontrolü altına almak isteyen iktidar, buna rağmen AYM’den ve bazı kararlarından rahatsızlığını gündeme getirerek AYM’nin kapatılmasını tartışmaya açıyor. AYM Başkanı Kadir Özkaya’nın bireysel başvuru hakkının yıldönümü ve Cumhurbaşkanının AYM üyeliğine atadığı Metin Kıratlı’nın yemini için düzenlenen törendeki konuşmasında yargı organlarına ‘hukuk içinde kalma’ çağrısı yapması hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı adına ciddi bir endişeyi yansıtmaktadır. AYM Başkanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı törende ‘Yargı bağımsız ve tarafsız olmalı, bireysel başvuruların etkinliği korunmalı ve yargı makamları hukuk içinde kalmalı’ diyerek en temel yargı kurallarının bugün itibarıyla işlemediğini ilan etmiş oldu. Yargı tarafsız ve bağımsızsa, AYM Başkanı niçin yargı organlarına ve iktidara bu uyarıyı yapma ihtiyacı duysun?

İsrail’in Lübnan’daki saldırıları sadece savunma sanayiinin değil her alandaki yüksek teknolojinin hayati önemini bir kez daha gösterdi. 22 yıldır ülkenin kaynaklarını toprağa gömen, ülkenin gelecek 25-30 yılını bir avuç müteahhide ipotek eden iktidar, şimdi 2030’a kadar 30 milyar dolarlık yüksek teknoloji yatırımı vaat ediyor!

İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’a karşı çağrı cihazları, telsizler, uydudan nokta hedef tespiti vb. yollarla gerçekleştirdiği saldırılar, bugünün koşullarında kendi yüksek teknolojisine sahip olmanın güvenlik ve refah açısından ne kadar hayati ve stratejik önemde olduğunu gösterdi. Bilişim, yazılım, dijital teknolojiler, uydu teknolojileri, hızlı ve kesintisiz internet altyapısı, iletişim teknolojileri vb. alanlarda son 30-40 yılda gerçekleşen hızlı ilerleme tüm dünyada e-ticaretten, dijital ve kripto varlıklara, dijital platformlar üzerinden kültürel etkileşime, İHA-SİHA-DİHA’larla savaş, savunma ve diğer güvenlik teknolojilerine varana kadar her alanda büyük değişime yol açtı. Pek çok ülke yüksek teknolojide kendilerine ait özgün plan, program, yazılım, üretim, teknoloji, AR-GE faaliyetlerine ağırlık vermeye, daha fazla kaynak ayırmaya, lisans ve patent alımlarına yöneldi. Güney Kore, Tayvan, Vietnam, Çin, Hindistan gibi ülkelerin yanı sıra Avrupa’da Çek Cumhuriyeti ve Polonya yüksek teknolojide öne çıkmaya başladı. ABD özellikle Çin’in dijital teknolojilerine, elektronik ve bilişim ürünlerine yasak ve yaptırımlar getirirken, bunların casusluk amacıyla kullanıldığını öne sürüyor. Oysa ABD tarafindan üretilen yüksek teknolojili ürünler, yazılım ve programlar yıllardır aynı amaçla kullanılıyor. Öyle ki, ABD Ulusal Güvenlik Kurumu (NSA) çalışanı Edvard Snowden’ın yayınladığı yazışmalar, istihbaratlar, veriler, ABD’nin en yakın müttefikleri Almanya, İngiltere ve diğer müttefik ülkelerin Başbakanlarını, Bakanlarını dinlediğini, izlediğini, Merkez Bankaları ve stratejik ekonomik birimleri takip ettiğini, diğer ülkelere sattığı elektronik-dijital teknoloji ürünlerine dinleme-izleme-gözleme olanağı sağlayacak çipler yerleştirdiğini açığa çıkarttı. Son yıllarda bilişim ve yazılım alanında büyük ilerleme kaydeden İsrail’in de bu teknolojileri istihbarat, güvenlik, savunma, ekonomi ve ticaret alanlarında kullandığı biliniyor. Türkiye’de ise ülkenin devasa kaynakları toprağa gömüldü. TÜİK verileriyle yüzde 3,9 azalan sanayi üretimi kesintisiz şekilde geriliyor. Buna karşılık imalat sanayiinde yüksek teknolojili ürünlerin üretimdeki gerileme yüzde 20,2’ye ulaşmış. İhracatta da yüksek teknolojili ürün ihracatı dip noktalara geriledi. İktidar tüm mallarda yıllık 250 milyar dolarlık ihracatla övünürken ABD’nin napalm bombalarıyla yerle bir ettiği Vietnam’ın sadece yüksek teknolojili ürün ihracatı 136 milyar dolar! Diğer ürünlerle birlikte ihracatı yarım trilyon dolara varıyor.

Ocak-Ağustos dönemi 8 aylık bütçe açığı 1 trilyon TL’ye dayandı. 2023 seçimi öncesindeki parasal yığınakla emanet hesabından aktarılan kaynaklar olmasaydı açık çok daha yüksek olacaktı. Faize 710 milyar TL ödendi. Hazine, yakında faiz için ayrı borçlanmaya mecbur kalacak!

Ocak-Ağustos döneminde 8 aylık bütçe açığı, 973,6 milyar TL’ye ulaştı. Geçen yılın aynı döneminde 383,4 milyar TL olan bütçe açığı yaklaşık 600 milyar TL arttı. Bu sonuç; tasarruf tedbirlerinin işe yaramadığını, harcama ve israfin sürdüğünü gösteriyor. Oysa temmuzda TBMM’den geçirilen torba yasayla yılsonuna kadar kamu harcamalarında 100-120 milyar TL arasında tasarruf ve kesinti öngörülürken, bu tedbirlere uymayan bürokratlara, kamu yöneticilerine disiplin soruşturması açılacağı, maaş kesintisi ya da göreve son verme vb. yaptırımlar uygulanacağı ilan edilmişti. Gelinen noktada şimdiye kadar tasarruf tedbirlerine uymadığı gerekçesiyle hiçbir kamu görevlisi hakkında işlem yapılmadı. Cumhurbaşkanlığı ve Diyanet işleri Başkanlığı 2024 bütçesinde kendilerine ayrılan ödeneklerini altı ayda aşarak milyarlarca TL ek ödenek aldılar. Kaldı ki iktidar tasarruf tedbirlerinin 1 Eylül 2024’te uygulamaya gireceğini ilan ederken daha sonra yürürlük tarihini sessiz sedasız değiştirerek 1 Ocak 2025’e erteledi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in kamuda tasarruf paketi kağıt üstünde kaldı, hâlâ yürürlüğe giremedi.

Bütçe sekiz ayda 1 trilyon TL’ye yakın açık verirken asıl tasarrufun öğrencilerin bir öğün bedava yemeğinden, taşımalı eğitimde öğrencilerin bedava servisinden, emekli ve memurun düşük tutulan maaş zamlarından yapıldığı anlaşılıyor. Açıklanan rakamlar geçen yılın Ocak-Ağustos dönemine göre bütçe harcamalarının yüzde 84,1, faiz giderlerinin yüzde 91 ve bütçe açığının yüzde 154 arttığını gösteriyor. Buna karşılık bütçe gelirlerinde 75,2, vergi gelirlerinde yüzde 69,6 artış söz konusu. Giderler ve faiz harcamaları gelirlerin 10-16 puan üzerinde. Dikkat çekici bir başka kritik nokta bütçe açığı 973,6 milyar TL iken sekiz aylık hazine nakit açığı 1,3 trilyon TL. Aradaki fark 361 milyar TL. Bu veriler geçen yıl seçim öncesi yüksek tutarlı hazine borçlanmasıyla yapılan parasal yığınağın bütçe emanet kaleminden bu yılın harcamalarında kullanıldığını gerçekte 1,2 trilyon liralık açığın bu sayede 974 milyar lirada kaldığını gösteriyor. Anlaşıldığı kadarıyla ekonomi yönetimi geçen yıldan aktarılan bu yüz milyarlarca liralık bütçe emanetine güvenerek 2024 bütçesinde 2 trilyon 652 milyar TL olarak öngörülen yılsonu bütçe açığını Orta Vadeli Program’da (OVP) 503 milyar TL aşağı çekip 2 trilyon 149 milyar TL’ye düşürdü.

İktidar, uygulanan politikaların yurt dışında güven yarattığını öne sürse de Türkiye’ye yabancı yatırımcı gelmiyor, dışarıya akan yerli yatırım sermayesi artıyor. Türk vatandaşlarının yurt dışı konut alımları 2 milyar dolara ulaştı. Konutla birlikte Türkiye’den yurt dışına doğrudan sermaye yatırımları 4 milyar doları aşıyor!

İktidar 450 bin dolarlık gayrimenkul alan yabancılara T.C. vatandaşlığı satarken, Türk vatandaşlarının yurt dışındaki konut ve gayrimenkul yatırımları katlanarak büyüyor. Temmuz sonuna kadar 7 ayda yurt dışına yönelik konut alımları 1,2 milyar dolara, yıllık bazda ise 2 milyar dolara yükseldi. Buna karşılık aynı dönemde her türlü teşvik ve desteğe, vatandaşlık ve pasaport vaadine rağmen yabancıların Türkiye’deki gayrimenkul yatırımları ve konut alımları yüzde 23,5 gerileyerek 1,8 milyar dolara indi.

Yabancı bankalar ve portföy kuruluşlarının yayınladıkları raporlarda, sıcak parayı yönlendiren yabancı piyasa danışmanlarının paylaştığı sosyal medya mesajlarında Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e övgüler yağdırılarak uygulanan programın Türkiye’yi düzlüğe çıkartacağı dile getiriliyor. Buna karşılık övgü dolu raporları hazırlayan kurumların ne kendileri ne de hesaplarını yönettikleri yabancı yatırımcılar Türkiye’ye gelmediği gibi, 1,5 yıla yaklaşan sürede yüzde 50 faizin cazibesiyle kısa sürede yüksek kazanç peşindeki sıcak para lobisi dışında ciddi ve anlamlı bir kaynak girişi olmadı. Aynı yabancı bankalar, finans kurumları ve portföy danışmanları sürekli şekilde iktidara ve ekonomi yönetimine yüksek faiz politikasının sürdürülmesi, faizin daha da artırılması, ücretlerin düşük tutulması vb. tavsiyelerde bulunurken, Türk vatandaşları ve yerli yatırım sermayesi ise tam aksine uygulanan politikalara güvenmeksizin yurt dışına gidiyor.

Merkez Bankası’nın açıkladığı son ödemeler dengesi verileri bu durumu teyit ediyor. Temmuz ayı itibarıyla Türk vatandaşlarının yurt dışında konut ve gayrimenkul alımları hızlanırken, yerli sermayenin yabancı ülkelerdeki farklı sektörlere yönelik doğrudan yatırımlar için yurt dışına kaynak transferleri artıyor. Türkiye’de konut satışları aylardır sert biçimde geriliyor. Türk vatandaşları konut yatırımını yurt dışına yapmayı tercih ediyor. Türkiye’deki ağır ekonomik kriz ve zorlaşan yaşam koşulları yabancıların Türkiye’den konut alımına ilgisini azaltırken, bu yılın ocak-temmuz döneminde yabancılara satılan konutlarda geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 23,5 düşüş gerçekleşti.

  • Yabancı ilgisizinin azalmasına karşılık bu yılın 7 ayında Türk vatandaşlarının yurt dışındaki konut alımları yüzde 20,8 arttı. 2019’da 200 milyon dolar olan Türk vatandaşlarının yurt dışı konut ve gayrimenkul alımları 5 yılda 10 kat arttı.

Sanayinin ve ihracatın temel direği olan otomotiv sanayiindeki üretim ve ihracat düşüşü ekonomideki daralmanın tehlikeli bir boyuta ilerlediğini gösteriyor. Ağustosta geçen yıla göre aylık yüzde 26,7 azalan otomotiv sektörü üretimi, binek otomobilde yüzde 40,4 oranında düştü!

Türkiye’nin sanayi üretimi ve kapasite kullanımında devam eden gerileme, imalat sanayiindeki yavaşlama ve kötüleşme, sanayi ve ihracatın temel direği olan otomotiv sektöründeki üretim, satış ve ihracat verileriyle iyice belirginleşti. Tekstil ve Hazır giyim sektörünün darboğaza sürüklendiği ve Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere hızla pazar kaybedildiği verilere yansırken, otomotivde de durumun hızla kötüleşmesi yaklaşan ekonomik depremin habercisi olarak görülmelidir. Otomotiv Sanayii Derneği’nin (OSD) açıkladığı Ağustos-2024 rakamları, uygulanan ekonomik programın yanı sıra faiz ve kur politikalarının sanayinin hemen her alanındaki negatif etkilerinin otomotivde çok daha hızla yaygınlaştığını gösteriyor. Güçlü yan sanayisi ve AB pazarlarının yanında küresel otomobil piyasalarında etkili olan Türk otomotiv sektörünün üretim, ihracat ve satış rakamları oldukça ciddi alarm veriyor. Ağustos ayında otomotiv pazarının tamamındaki satışlar yüzde 0,4 gerileyerek 93 bin 792 adete inerken, sektörün toplam üretimi ise yüzde 26,7 azalarak 53 bin 502 adete indi. Sektörün en önemli ve öncelikli ürünü olan otomobilde ağustos ayındaki üretim düşüşü yüzde 40,4’e yükselirken, geçen ay üretilen toplam otomobil sayısı 29 bin 398’e geriledi. Türkiye’nin ihracatında ilk sırada yer alan otomotiv sektörünün ihracatında da ciddi anlamda düşüş söz konusu. Otomotiv sektörünün tüm taşıt türlerindeki toplam ihracatı adet olarak yıllık yüzde 17,3 azalarak 57 bin 856’ya inerken, otomobil ihracatındaki düşüş ise yüzde 37,7’e ulaştı. Ağustos ayında otomotiv sektörünün toplam ihracatı tutar bazında da yüzde 5,1 gerileyerek 2,6 milyar dolara inerken binek otomobil ihracatındaki düşüş yüzde 32,2 düzeyine yükseldi. Otomobil ihracatındaki sert azalmanın sonucunda ihracat geliri de ağustosta 630,7 milyon dolara indi. Ocak-Ağustos döneminde otomotiv sektörünün toplam üretimi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 7, binek otomobil üretimi yüzde 5 azaldı. Sekiz ayda 877 bin 152 adet olan toplam üretim içinde otomobil üretimi 571 bin 575 adet olarak gerçekleşti. 2024 Ocak-Ağustos döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre, toplam otomotiv sektörü ihracatı adet olarak yüzde 2,6, otomobil ihracatı yüzde 3 azaldı. Bu yılın ocak- ağustos dönemi itibarıyla otomotiv sektörünün toplam ihracatı 23,3 milyar dolar olurken, binek otomobil ihracatı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 5 azalarak 6,8 milyar seviyesine indi.

Orta Vadeli Program’da (OVP) IMF talebi doğrultusunda tarımsal ürün fiyatlarının hedef enflasyon oranında artırılacağını ilan eden iktidar, ilk adımı çeltikte attı. Çeltik taban fiyatı maliyetin ve TÜİK’in girdi enflasyonunun altında kaldı. Pancarda ise hâlâ taban fiyat açıklanmaması üreticiyi mağdur etti!

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Türkiye Raporu ve ekonomik durum değerlendirmesinde iktidara şart koştuğu taleplerin başında; maaş zamlarının düşük tutulup yılda bir kez yapılması, tarımsal ürünlerde ise taban fiyatların gerçekleşen enflasyon yerine hedeflenen enflasyona göre belirlenmesi geliyor. İktidar 2025-2027 Orta Vadeli Program’da (OVP) tarımsal ürün taban fiyatlarının IMF şartına uygun olarak hedef enflasyon oranında artırılmasını kararlaştırdı. Cumhurbaşkanı kararı olarak yayınlanan üç yıllık tarımsal destek politikalarıyla mazot, gübre, sulama, enerji vb. pek çok destek 2025’ten itibaren kaldırıldı. Bunun yerine ‘Temel Destek’ uygulaması getirildi. Bu kurallar sonrası ilk taban fiyat çeltik için açıklandı. Ağustos itibarıyla TÜİK’in yüzde 51 hesapladığı yıllık enflasyon, OVP’de bu yılsonu için yüzde 41,5 oranında hedeflendi. TÜİK’in açıkladığı tarımsal girdi fiyat endeksi ise (Tarım-GFE), temmuzda aylık yüzde 3,42, yıllık yüzde 41,6 artış gösterdi. Buna karşın 2024 mahsulü çeltik için Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) taban fiyatı yüzde 30 artırdı! TMO kilo başına taban alım fiyatını Osmancık pirinci için 25 TL, Cammeo grubu pirinç türleri için 30 TL, Baldo pirinç için 31 TL açıkladı.

Türkiye’nin en önemli çeltik üretim bölgesi Trakya’da, Edirne Ziraat Odası üreticileri taban fiyatın maliyetin altında kaldığını belirterek bakanlığa ve TMO’ya revize fiyat çağrısında bulundular. Trakyalı üreticilerin 2024 buğday ve ayçiçeği taban fiyatında da büyük kayıplarla mağdur edildiği vurgulanırken, maliyet ve enflasyonun altındaki taban fiyatlar pek çok üreticiyi gelecek yıl tarlasını ekip-ekmeme konusunda karar aşamasına getirdi. Çeltik, buğday, ayçiçeği üreticilerinin haklı taleplerini duymazlıktan gelen iktidar, yine ‘bütçede kaynak yok’ bahanelerini gündeme getiriyor.

İktidar, taban fiyatı arttırmak yerine son bir yılda 500 bin tondan fazla pirinç ithalatıyla milyarlarca doları Hintli, Pakistanlı ve diğer ülkelerin üreticilerine aktardı. Tarımsal girdilerinde, çeltiğin temel ihtiyacı sulama bedellerinde, elektrik, mazot, gübrede yüzde 100’ü aşan enflasyona karşılık halen kilosu 33-34 TL’den satılan çeltiğe bunun altında taban fiyat vermek, yüzde 41,5 olarak açıklanan OVP enflasyon hedefine rağmen taban fiyatı yüzde 30 artırmak ‘üretme, tarlanı boş bırak’ demektir. Şeker pancarında da hasat dönemine girilmesine ve Şeker Fabrikalarının pancar alımlarını başlatmasına karşılık hâlâ taban fiyatın açıklanmadı.

İsrail’in çağrı cihazları ve telsizler üzerinden sofistike bir saldırıyla Lübnan’a ve Hizbullah’a ağır kayıp verdirmesi savaşın Lübnan, Suriye, İran’a yayılması kaygılarını artırdı. İsrail’in soykırım boyutuna varan saldırılarında uluslararası hukuku ve savaş hukukunu yok sayma stratejisi, küresel barış adına ciddi bir tehdide dönüşüyor!

Lübnan’ın güneyinden İsrail’e saldırılar düzenleyen Hizbullah’a karşı İsrail dış istihbarat servisi Mossad tarafindan organize edilen siber saldırıda, çağrı cihazları ve telsizler uzaktan kumandalı yazılımla gönderilen virüslü mesajlarla patlatıldı. Aralarında çocuk ve sivillerin de yer aldığı onlarca kişi öldü, çoğu sivil 3 binden fazla kişi yaralandı. Bugüne kadar örneği olmayan virüslü yazılımla cihazların bombaya dönüştürülüp binlerce kişiye aynı anda siber saldırı yapılması iletişim teknolojilerinin bir savaş ve saldırı silahına dönüşebileceğini göstermesi açısından tüm dünyada kaygı uyandırdı.

İsrail, geçen yıl 7 Ekim’de Hamas’ın saldırısıyla başlayan ve birinci yılına yaklaşan Gazze savaşında Lübnan’ın güneyinde de Hizbullah saldırılarına karşılık veriyor. İsrail-Lübnan sınır bölgesindeki Hizbullah birimleri İsrail’in kuzeyindeki yerleşimlere füze ve roket saldırıları düzenleniyor. Bu yüzden de Netanyahu hükümeti Lübnan’la sınır bölgesine yığdığı kara kuvvetleri, tank ve zırhlı birliklerle Lübnan’a saldırı hazırlığındaydı. Hamas Siyasi Lideri İsmail Haniyye’ye Tahran’da Mossad suikastıyla aynı gün Hizbullah’ın üst düzey komutanlarından Fuad Şükür’ün Beyrut’ta öldürülmesi üzerine gerek İran gerekse Hizbullah lideri Hasan Nasrallah İsrail’e uygun zamanda en sert yanıtın verileceğini ilan etmişlerdi. Hamas lideri Haniyye suikastındaki gibi Hizbullah’a yapılan sofistike siber saldırının da Mossad ajanlarının içeriden sağladığı bilgilerle gerçekleştiği anlaşılıyor. İsrail bu saldırıyla askeri harekat yapmadan yazılım ve bilişim teknolojileriyle Hizbullah’a ağır kayıp yaşattı. Uzun süredir siyasi ve ekonomik kriz yaşayan Lübnan’a, Mossad operasyonunun hemen ardından İsrail hava kuvvetleri yoğun hava saldırısı ve bombardıman başlatırken, İsrail Savunma Bakanı Yoav Galant savaşta yeni bir aşamaya geçildiğini açıkladı. Gazze’de ateşkes ihtimali iyice azaldı. Güneyde Hamas, kuzey sınırında Hizbullah’la savaşan İsrail, bu örgütlerin İran, Suriye, Lübnan’daki lojistik, mali, siyasi, askeri destek yollarını kesmek peşinde. O yüzden Lübnan’a kara harekatı, Suriye’ye yoğun hava saldırıları başlatıp savaşı yayma, ABD ve İngiltere’nin bölgeye müdahalesini sağlama hamlesine girişebilir. İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki savaş yöntemleri, kadın-çocuk-sivil ayrımı olmaksızın yaptığı kitlesel katliamlar bir yanıyla da dünya savaşları sonrası kabul edilip yıllardır uygulanan uluslararası hukuku, anlaşmaları ve savaş hukukunu geçersiz kılmayı hedefliyor.

Savaşta uluslararası anlaşmaları yok sayan İ˙srail, acımasız bir soykırımı dünyanın gözü önünde pervasızca yürütüyor. Uluslararası anlaşma ve uyarılara rag˘men Hamas  milislerinin gizlendig˘i bahanesiyle Gazze’de mülteci kamplarını, hastaneleri, okulları, ilan edilen güvenli bölgeleri bombalıyor. İ˙srail’in soykırımı ve sivilleri de hedef alan savaş stratejisi, aynı zamanda uluslararası hukukun ve savaş hukukunun tahrip  edilmesiyle, insanlıg˘ın ve dünyanın geleceg˘i açısından ciddi bir tehdide dönüşüyor. 

AB ülkelerinde aşırı sağ ve yabancı karşıtlığının yükselmesi mülteci ve göçmenlere karşı önlemleri katılaştırıyor. Almanya sınır kontrollerini artırırken, Hollanda mültecileri geri göndermek için AB iltica kurallarından muafiyet talep etti. AB ile Mülteci Anlaşması bulunan Türkiye, AB’nin mülteci deposuna dönüştü!

Almanya’da Sosyal Demokrat Olaf Scholz Başbakanlığındaki Yeşiller ve Liberallerden oluşan koalisyon, radikal bir kararla sınır kontrollerini sıkılaştıran katı uygulamaları yürürlüğe koydu. AB’nin serbest dolaşım, üyeler arasında özgürce seyahat ilkesi yanında Schengen Vize Mutabakatına aykırı olduğu öne sürülen kısıtlama ve getirilen katı kurallar, diğer AB ülkelerinin de tepkisine yol açtı. Türkiye gibi Schengen vizesiyle seyahat eden ülkelerin vatandaşları içinse Almanya ve diğer AB ülkelerine girişler iyice zorlaştı. Başbakan Scholz, yoğun göçmen akınının ülkede artırdığı sorunlar nedeniyle sınır kontrollerinde zorunlu sıkılaştırmaya gidildiğini dile getirdi.

Hollanda’da ise seçimlerden birinci çıkan aşırı sağcı-yabancı ve İslam karşıtı Geert Wilders’in Başbakan olmaması koşuluyla dört sağ partinin kurduğu koalisyon yabancı ve göçmenleri geri gönderme, sığınma ve iltica başvurularını geri çevirme kararı aldı. Hollanda’daki sağcı hükümet bu doğrultuda ‘AB’nin göç ve iltica kurallarından muafiyet’ talebiyle AB Komisyonuna başvurdu. AB Komisyonu, politika değişikliği için 27 üyenin onayı gerektiğini, AB İltica ve Göç Politikalarında değişiklik beklenmediğini, Hollanda’nın başvurudan sonuç alamayacağını açıkladı.

AB ülkelerinde yabancı düşmanı ve göçmen karşıtı politikaları savunan aşırı sağcı, Nazi- Faşist eğilimli partilerin yükselişi, Sosyal Demokrat, Hristiyan demokrat, liberal sağ ve muhafazakâr partilerin yer aldığı hükümetlerde endişe yarattı. Bu yüzden iltica, göç, sığınmacı politikalarında önlemler sıkılaştırılıyor. Geri gönderme uygulaması yaygınlaşıyor. 2016’da AB ile 3 milyar euro karşılığı Mülteci ve Geri Kabul Anlaşması imzalayan Türkiye, AB ülkelerine yönelik Suriyeli, Afgan, Irak ve İranlı mülteci akınında transit ülke olarak değerlendiriliyor. 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsü ardından Türk vatandaşlarının AB ülkelerine sığınma ve iltica başvurularında olağanüstü artış yaşandı. Son dönemde ise ağırlaşan ekonomik koşullar, artan siyasi baskılar vb. nedenlerle eğitimli-nitelikli göçte artış söz konusu. Ayrıca iktidarın gayrimenkul karşılığı vatandaşlık satışıyla T.C. pasaportu alan Suriyeli, Iraklı ve Afganların Schengen vizesiyle giriş sonrası iltica başvurularında patlama yaşanması, Türk vatandaşlarına ve T.C. pasaportu taşıyanlara yönelik katı tavrı ve vize retlerini yükseltti. AB’deki mülteci, sığınmacı, kaçak göçmen tartışmaları üzerine, Türkiye ile 2016’da imzalanan Mülteci ve Geri Kabul Anlaşmasının güncellenmesi planlanıyor.