Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/22 Aralık 2024

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 22 Aralık 2024 tarihli raporu şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

22 ARALIK 2024

SICAK GÜNDEM

  1. Kıbrıs’taki garantör ülke İngiltere’ye tahsis edilen askeri üslerin ABD ve diğer ülkelerin savaş uçaklarına açılması, Rum ordusuna yeni silah ve teçhizat satışlarına onay verilmesindeki amaç ve hedefin KKTC ve Türkiye olduğu açıktır!
  2. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın hacizle tahsil etmeye yöneldiği CHP’li ve diğer partili tüm belediyelerin SGK prim borçları 2025 bütçesinde iktidarın vazgeçtiği verginin yüzde 5’i bile değildir!

İÇ POLİTİKA

  1. İktidarın 22 yıllık politikalarıyla orta direk erirken yoksulluk yayılıyor. Toplumdaki ekonomik ve sosyal uçurum derinleşiyor. Sosyal Harcama/Milli Gelir oranı dünyada ortalama yüzde 19, AB’de yüzde 28 iken Türkiye’de yüzde 10’da kaldı.
  2. 8 Aralık’ta 24 yıllık Esad iktidarının sona ermesinin ardından, Suriye’de atılacak adımlar konusunda öncelikli rolün Türkiye tarafından üstlenileceği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kahire dönüşü yaptığı açıklamalarla netlik kazandı.

EKONOMİ

  1. Kasım ayı ve Ocak-Kasım dönemi Bütçe Gerçekleşme rakamlarına bakıldığında ekonomi yönetiminin başarılı bir bütçe performansı sergilediği algısı yaratılmak isteniyor. Oysa pek çok bütçe kaleminde ödenekler tükenmiş ya da aşılmış!
  2. Merkez Bankası’nın faiz, para, kur politikası karar süreçlerinde öncü gösterge niteliğindeki Piyasa Katılımcıları Anketi (PİKA) sonuçlarına göre; büyümenin yavaşlayacağı, döviz kuru ve enflasyonun artacağı beklentisi, yaygınlaştı!
  3. Ocak-Kasım döneminde 11 ayda yaklaşık 24 bin, ayda ortalama 2200 şirketin kapanması ülke ekonomisi için ağır kanamadır!

TARIM

  1. Tarım ve Orman Bakanlığının açıklamaya başladığı sahte, taklit ve tağşiş gıda maddeleri listelerinde süt mamulleri, sahteciliğin ve katkı maddesi kullanımının en yaygın olduğu gıdaların başında geliyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. ABD’nin seçilmiş Başkanı Donald Trump’ın, Suriye’de anahtarın Türkiye’de olduğunu söyleyip Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı övmesi, istenecek tavizlerin ve devreye girecek siyasi-ekonomik baskıların sinyalidir!
  2. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidar sözcülerinin son dönemde sıkça yineledikleri ‘AB’ye tam üyelik stratejik hedefimizdir’ söyleminin AB’de karşılık bulmadığı ve AB’nin Türkiye’nin tam üyelik konusunu gündeminden çıkarttığı anlaşılıyor!

Suriye’deki gelişmeler iktidarın ve ülke gündeminin önceliği haline gelirken Kıbrıs’ta Türkiye ve KKTC’ye yönelik risklerin ortaya çıkması, Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı hasmane gelişmeler yaşanması ihtimali büyümektedir!

ABD’nin yıllardır Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne (GKRY) uyguladığı silah ambargosunu kaldırmasının ardından Rum yönetimi silahlanmaya hız verdi. ABD, AB ve NATO’nun hamleleri, güneyde kurulan yeni hava üsleri, helikopter pistleri, Limasol başta olmak üzere GKRY limanlarına ABD, İngiliz, Fransız savaş gemilerinin ziyaretleri ciddi bir hareketliliği yansıtıyor. GKRY Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis’in kısa süre önce ABD’de Beyaz Saray’a davet edilerek Başkan Biden tarafından ağırlanmasıyla hızlanan süreçte İsrail’in GKRY’ye ‘Demir Kubbe Hava Savunma Sistemi’ kurması bu hazırlıkların hangi amaçla yapıldığının sorgulanmasını zorunlu kılıyor.

1974 Barış Harekâtı’ndan bu yana yarım asırdır iki toplumun barış içinde yaşadığı Kıbrıs’taki askeri hareketlilik dikkat çekiyor! Güneydeki askeri yığınağın artırılmasında ABD ve İngiltere’nin yanı sıra Almanya, Fransa ve bazı NATO üyelerinin başı çekmesi Türkiye ile müttefiklik ilişkisi yanında Kıbrıs Türkleri adına gerilimi tırmandıracak bir sürecin habercisi. Rum ordusunun ABD ve İsrail tarafından eğitilmesi, Larnaka ve Baf’taki havaalanlarına ABD savaş uçakları ve helikopterlerinin yanı sıra Almanya savaş uçaklarının konuşlandırılması önemli gelişmeler. Kıbrıs’taki garantör ülke İngiltere’ye tahsis edilen askeri üslerin ABD ve diğer ülkelerin savaş uçaklarına açılması, Rum ordusuna yeni silah ve teçhizat satışlarına onay verilmesindeki amaç ve hedefin KKTC ve Türkiye olduğu açıktır.

ABD ve NATO üyesi AB ülkeleri Doğu Akdeniz’deki askeri komuta ve kontrol merkezlerini GKRY’ye kuruyor. Yunanistan’ın Dedeağaç ve Trakya bölgesinde kurulan ABD deniz ve hava üslerine askeri yığınak yapılıyor. Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgeler (MEB), deniz sınırları ve doğalgaz geriliminde Türkiye’nin sondaj girişimlerine karşı yaptırım kararı alan AB Kıbrıs’ta yok saydığı Türklere ve KKTC’ye karşı şimdi de ABD ve NATO ile Rumların korumacılığına soyunuyor. KKTC’nin varlığının ortadan kaldırılması, adadaki TSK gücünün çekilmesi için baskı kurulması, Kıbrıs’ta Rumların hakimiyetinde iki toplumlu bir federasyonla Kıbrıs Türklerinin eritilmesi muhtemel hedefler olarak sıralanabilir. Rusya’nın Suriye’deki gelişmeler sonrası bu ülkedeki Hmeymim hava üssü ile Tartus deniz üssünü boşaltma kararı ardından Doğu Akdeniz’de ABD, AB, NATO hakimiyeti GKRY ve İsrail üzerinden tesis ediliyor. 20 yıl önce iki toplumun ortak temsiline dayalı Annan Planı referandumunda Türkler ‘evet’ derken, Rumlar ‘hayır’ dedi. Şimdi Rumlar benzer formülü gündeme getirirken Türkiye ve KKTC 20 yıldır hiçbir ilerleme sağlanamayan müzakerelerde iki ayrı devletten yana.

Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in kıta sahanlığı ile hava sahası için orduyu devreye sokabileceğini ifade etmesi ABD ve AB’den aldığı cesaretin sonucudur. İktidar, Suriye’ye yoğunlaşıp Trump’tan övgüler alırken; Türkiye, Doğu Akdeniz’de güneyden kuşatılmaya çalışılıyor. Türkiye, Kıbrıs’taki son gelişmelere ve uygulanmaya hazırlanılan planlara karşı teyakkuzda olmalı siyasi ve diplomatik alarma geçmelidir. 

2025 yılında muafiyet ve istisnalarla 3,5 trilyon liralık vergi alacağından vazgeçen iktidar, muhalefet belediyelerinin SGK borçları için başlattığı haciz ve blokaj uygulamasıyla gerçek niyetinin ‘siyasi’ olduğunu açık etti!

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan yerine göre iki unvanını kendi siyasi çıkarları için kullanmakta sakınca görmüyor. Cumhurbaşkanlığı yemininde tüm yurttaşların birlik ve beraberliğini temsil etme sözü veren Cumhurbaşkanı, partisinin il-ilçe kongrelerine ise AKP Genel Başkanı unvanıyla yürüttüğü siyasi mücadelede her türlü asılsız iddialara ve ithamlara yöneliyor.

CHP’li Büyükşehir Belediyeleri başta olmak üzere muhalefet belediyeleri için bakanlarına ‘silkeleyin’ talimatı veren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu talimatı Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından belediyelerin SGK prim borçları için uygulamaya konuldu.

SGK’nın 1,3 trilyon liraya ulaşan prim alacaklarının yaklaşık yüzde 10’u tüm partilerin belediyelerine ait. Kalan yüzde 90’lık prim alacağının tutarı 900 milyar liraya ulaşırken, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanının belediyelerden yüzde 10’luk alacağın peşine düşmesi siyasi bir hamledir. Ayrıca AKP’li belediyeleri göz ardı ederek sadece muhalefet belediyeleri ve iştiraklerinin banka hesaplarına haciz uygulaması 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde iktidarın uğradığı hezimeti hazmedememenin sonucudur.

SGK’nın pirim alacaklarının yüzde 90’ı aşan kısmı belediyeler dışındaki özel sektör şirketlerine, müteahhitlere, hatta Kamu İktisadi Teşebbüslerine (KİT) ait olmasına karşın, kamusal hizmet üreten belediyelere yönelik haciz uygulamasının bu mükelleflere yapılmaması kötü niyettir.

Bugüne kadar vergi ve SGK prim alacakları için 11 kez af ve yapılandırma yasaları çıkartan iktidarın hâlâ trilyonlarca liralık vergi ve prim alacağını tahsil edememiş olması liyakatsiz yönetimin sonucudur. Defalarca yapılan uyarılara rağmen yapılandırma yasalarında gecikme ve ceza faizlerinin silinmesi veya indirim yoluna gidilmemesi nedeniyle, bu borçlar her yıl Yurtiçi Üretici Fiyatları Endeksi’ne (Yİ-ÜFE) göre belirlenen Yeniden Değerleme Oranında (YDO) oranında ceza faizi uygulanarak artmaktadır. Yükselen enflasyon sonucunda anapara borcunun kat kat üzerinde artan YDO’ya endeksli gecikme ve ceza faizlerinin eklenmesiyle bu borçları iyice ödenemez hale gelmektedir. Nitekim resmi gazetede ilan edilen YDO, 2025 başından itibaren yüzde 43,93 oldu. Kamu alacaklarının tamamı bu oranda artacak. SGK’nın gecikmiş prim alacakları da yaklaşık yüzde 44 yükselecek ve borçlular açısından ödenmesi zorlaşacak.

2024 bütçesinde 2,1 trilyon TL olan vergi harcamaları kalemi TBMM’de kabul edilen 2025 bütçesinde 3,5 trilyon liraya yükseltildi. Maliyenin, Hazinenin istisna ve muafiyetlerle almaktan vazgeçtiği vergi tutarını yansıtan vergi harcamalarının 3,5 trilyon lira olmasına karşılık iktidarın muhalefet belediyelerinin AKP’li belediyelerden devraldığı SGK borçlarının peşine düşmesi, hacizlerle ayaklarına pranga vurmaya çalışması kötü niyetin bir başka göstergesidir!

Milyonlarca yaşlı, emekli, dul-yetim, malule bütçeden yapılan sosyal harcama 2023’te 2,7 trilyon TL olurken, Borsa İstanbul’da (BİST) sadece 45 bin kişi 11 ayda parasını üçe katlayıp 3,1 trilyon TL kazandı!

Sosyal destek harcamaları ve gelir dağılımında Avrupa, Kuzey Afrika, Latin Amerika ülkelerinin gerisinde kalan Türkiye gelir dağılımı adaletsizliği, Milli Gelirin adil paylaşımındaki uçurum ve vergisiz şekilde paradan para kazanma kriterlerinde ilk sıralara yükseldi. Açıklanan 2023 Sosyal Koruma Harcama rakamlarına göre geçen yıl yapılan 2 trilyon 693 milyar TL sosyal harcamanın Milli Gelire (GSYH) oranı yüzde 10,1. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre Sosyal Harcama/Milli Gelir oranında dünya ortalaması yüzde 19,3. Bu oran Kuzey Afrika ülkelerinde yüzde 10,2, Latin Amerika ülkelerinde yüzde 15, Doğu Avrupa ülkelerinde yüzde 20,1, Kuzey Amerika ülkelerinde yüzde 26, Batı Avrupa ve Güney Asya ülkelerinde yüzde 27,9. AB ortalaması ise yüzde 28. 2023’te sosyal harcamalar yüzde 108 artmasına karşılık ILO ortalamasının yarısı, AB’nin üçte biri.

2023’teki sosyal koruma harcamalarının 1 trilyon 175 milyar lirası emekli ve yaşlılara yapılmış. Sağlığa 809,3 milyar, dul ve yetimlere 263,2 milyar, aile ve çocuklara 190,5 milyar, sosyal dışlanma için 102,8 milyar engelli ve malullere 80 milyar, işsizlik yardımına 24,2 milyar lira harcanmış. Sosyal harcamalarda emeklilerin payı yüzde 4,4 olurken sağlık-hastalık-bakım yüzde 3, dul ve yetimler yüzde 1, aile ve çocuklara dönük harcamalar yüzde 0,7, engelli-maluller yüzde 0,4, işsizler yüzde 0,1 pay alabilmiş. Sosyal koruma kapsamında maaş alanlar 17 milyon 719 bin kişi. Bunun 16 milyon 893 binini emekli-yaşlılık-dul-yetim aylığı alanlar oluşturuyor. Bu sayı içinde de 4 milyon 120 bin kişi dul-yetim, 859 bin kişi malul-engelli, 12 milyon 414 bin kişi emekli aylığı alıyor. Ülke nüfusunun yüzde 20’si sosyal korunmaya muhtaç iken ayrılan kaynak milli gelirin sadece yüzde 10’u, 2,7 trilyon TL. Şimdi iktidar, asgari ücretli, memur, emekli, yaşlı, malul milyonlarca kişinin beklediği maaş artışına 'para yok' bahanesiyle birkaç bin liranın pazarlığını yapıyor. Oysa BİST’te bir avuç kişi yaklaşık 18 milyon sosyal korunmaya muhtaç kişiye ayrılan paydan fazlasını vergisiz şekilde paradan para kazanarak elde ediyor.

Kasım sonu itibarıyla BİST’teki fonlarda hesabı olan 5 milyon 406 bin 448 yatırımcının çevirdiği para 4 trilyon 376 milyar TL. Ancak bu 5,4 milyon kişiden 10 milyon lira ve üzeri hesabı olan 45 bin kişi, toplam yatırımcı sayısının yüzde 0,8’ini oluşturmasına karşılık hesaplarındaki 3 trilyon 135 milyar TL ile BİST’teki toplam tutarın yüzde 72’sine sahip. Geçen yıl aralık sonunda 10 milyon TL ve üzeri hesapların kontrol ettiği tutar 1 trilyon 320 milyar liraydı. Bu hesaplar, 11 ayda BİST’teki kazançlarını yüzde 300 artışla üçe katlayıp 3,1 trilyon liraya yükseltmiş!

Servetine servet katan 45 bin kişi, 86 milyona bir yılda harcanan 2024 bütçesinin yaklaşık yüzde 25’i, 2025 bütçesinin yüzde 20’si kadar bir paranın 3,1 trilyon liranın sahibi oldu. Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen böyle bir kazanca olanak sağlayan iktidar, milyonların milli gelir ve refah payını bir avuç kişiye aktardı. BİST’te hesabı olan 45 bin kişinin kazancı bütçenin yüzde 25’ine ulaştı!

8 Aralık’ta Şam’ın düşmesinden bu yana uluslararası ziyaretçi akınına uğrayan Suriye’de atılacak adımlar konusunda öncelikli rolün Türkiye tarafından üstlenileceği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kahire dönüşü yaptığı açıklamalarla netlik kazandı.

Suriyelilerin kendi gelecekleriyle ilgili kararları kendilerinin vereceğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan; yeni bir toplumsal sözleşme çerçevesinde Suriye yönetimine yardım edeceklerini, anayasanın inşası konusunda yeni Suriye yönetimindeki isimlerle iletişimi başlattıklarını, duyurdu. Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın’ın ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da devlet yapılanması, yeni anayasa, uluslararası ilişkiler vb. konularda Colani ile fikir alışverişi için yakında Şam’a gideceği açıklandı. Şu ana kadar dile getirilen söylemler iktidarın Suriye’nin siyasi ve kurumsal açıdan yeniden yapılandırılmasında doğrudan misyon üstlenmeyi planladığını gösteriyor. 

İktidar medyasında Cumhurbaşkanının yakında Şam’a giderek Colani ile buluşacağı Emevî Camiinde ‘şükür namazı’ kılacağı dile getiriliyor. Ayrıca bölge haritasının yeniden çizildiği, Kuzey Suriye’de bazı bölgelerin Türkiye kontrolüne alınacağını gösteren haber ve haritalara yer veriyor. İletişim Başkanlığı ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin (DMM) bu haberler ve haritalara suskunluğu dikkat çekiyor. Cumhurbaşkanı ve iktidar sözcüleri Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğine saygı açıklamaları yaparken, iktidar medyasındaki ‘Suriye Zaferi, Fetih’ manşetleri, olayların sıcaklığı geçtikten sonra Türkiye aleyhine bazı tepkilere neden olabilir. HTŞ’nin cihatçı-selefi çizgisi ve şeriatçı ideolojik mazisi Şam’da İslami bir rejim ihtimalinin güçlü olduğunu gösteriyor.

Suriye’de Türkiye ile yakın bir yönetim oluşması tabii ki ülkemizin çıkarınadır. Ancak bu süreci Suriyelilere rağmen yönetmek Suriye halkında ve diğer Arap ülkelerinde rahatsızlık yaratabilir. Kaldı ki devlet yönetiminde partizanlığı öne çıkartan bir yönetim anlayışının Suriye’de tüm kesimlerin söz hakkı ve temsilini öngören demokratik bir sistem kurmasını, demokrasiyi sağlamasını ummak güç, hatta olanaksız. Kendi değiştirdiği anayasayı bile çiğneyip yeni anayasa çağrısı yapan iktidarın Suriye’ye demokratik anayasa tecrübesini aktaracağını söylemesi ciddiyetten yoksundur.

13 yıl önce iç savaş başlamadan Türkiye-Suriye ilişkileri her açıdan zirvedeydi. Ortak Bakanlar Kurulu toplanırken vizeler karşılıklı kaldırıldı. Adana anlaşmasıyla PKK ve bağlantılı terör örgütlerinin faaliyeti ortak mücadeleyle bitirilmişti. Suriye’de ABD, Rusya, İran, Hizbullah, IŞİD, HTŞ, PYD, YPG, SDG ve İsrail yoktu.

  • Şimdi bunların hepsi Suriye’de!
  • İki ülke arasında hemen hiçbir sorun yokken şimdi güvenlik tehditleri, cihatçı terör oluşumları, Kürt terör grupları sınırımızda!

13 yıl öncesine dönüş için Şam’da Ebu Muhammed el-Colani ile iş birliği, iyi ilişki arayışındayız. Suriye’ye demokratik anayasa yapmak iddiası yerine ilişkilerin gerçekçi temelde, ılımlı bir mesafede, dikkatli ve iç işlerine müdahil olmaksızın yürütülmesi ülkemizin çıkarı ve yararı adına doğru olandır. 

Kasım ayı bütçe gerçekleşmelerinde personel giderleri ve faiz ödemeleri dahil pek çok kalemde ödeneklerin tükendiği görülüyor. 2024 bütçesinde 2,6 trilyon liralık yılsonu açık hedefine karşılık 11 ayda 1,2 trilyon TL olan açık dikkate alındığında iktidarın aralık ayında 1,3 trilyon TL açık limitini kullanacağı anlaşılıyor!

Kasım ayı ve Ocak-Kasım dönemi bütçe gerçekleşme rakamları, kasımda aylık bütçe açığının 16,6 milyar TL’de kaldığını 11 aylık bütçe açığı toplamının 1 trilyon 276 milyar TL tutarında gerçekleştiğini gösteriyor. 2024 bütçesinde yıl sonu açık hedefi 2 trilyon 651 milyar TL idi. Dolayısıyla 11 aylık açık öngörülen yıllık açığın 1 trilyon 375 milyar TL altında kalmış. Kasımda 16,6 milyar gibi çok cüzi tutarda gerçekleşen aylık açık dikkate alındığında, iktidar ve ekonomi yönetiminin 1 trilyon 375 milyar TL daha bütçe harcaması yaparak öngörülen açık limitini kullanma olanağı söz konusu. Rakamlara bakıldığında ekonomi yönetiminin başarılı bir bütçe performansı sergilediği algısı yaratılmak istendiği anlaşılıyor. Oysa tablonun gerçek yüzü oldukça farklı.

Pek çok bütçe kaleminde ödenekler tükenmiş ya da aşılmış. Muhtemelen geçen yıl olduğu gibi yılın son ayında kamu kurumlarına deprem ödeneği cari transferler ve sermaye transferleri, faiz ödemeleri vb. adlar altında kaynak aktarımları ve harcama olanakları sağlanarak 1,3 trilyonluk açık limiti bir ayda kullanılacak. Yılın son ayında bütçe açığında olağanüstü artışın gerçekleşmesiyle 2,6 trilyon liralık yıllık açık hedefinin de aşılması yüksek ihtimal. Son aya yığılacak harcama artışıyla harcamalar üzerinden kesilen dolaylı vergilerden elde edilen gelirde artış amaçlandığı anlaşılırken bu durum aynı zamanda enflasyon artışını tetikleyecek. Enflasyonla mücadele, maliye politikalarıyla desteklenmediği için ödenen toplumsal bedel artmaya devam edecek. Personel giderlerinde kalan ödenek 60 milyar TL. Oysa kamunun aylık personel gideri 243 milyar TL. Geçen yıl ek bütçeye rağmen yüzde 39 aşılan personel giderleri ödeneğinin bu yılın son ayında aşılacağı ve bunun yılsonu bütçe açığını büyüteceği görülüyor. Devletin mal ve hizmet alımları, haberleşme, taşıma, kira giderleri için ayrılan 239 milyar TL’lik ödenek aşılarak kasım sonunda 242,3 milyar TL’ye ulaşmış. Yolluklara ayrılan başlangıç ödeneği 13,9 milyar TL iken 11 ayda 19 milyar TL’ye yükselmiş. Temsil ve tanıtma giderlerine ayrılan 1,9 milyar TL ödenek yetmemiş, 11 ayda ödenek aşımıyla 2,2 milyar TL temsil giderine harcanmış. Kamu taşıtları, lojman ve sosyal tesisler için ayrılan 8,4 milyar TL’lik başlangıç ödeneği de aşıldığı için aralık ayına harcanacak para kalmamış.

11 aylık bütçe gerçekleşmeleriyle açığa çıkan bu tablodaki harcamalarda artış ve çoğu gider kaleminde ödeneklerin aşılması gösteriyor ki, iktidar tasarruf söylemleriyle algı yaratırken ödenekleri tüketmiş. Aralık ayına yığılan ertelemeler sonrası bir ayda 1,3 trilyon TL veya üzerinde harcama ve transfer yapılacak. Ödenekleri yıl bitmeden tüketen maliye politikalarıyla öngörülenin üzerinde bir yılsonu bütçe açığı ve enflasyonun yeniden tetiklenmesi söz konusu olacak. Ocak ayında yapılacak maaş zamları yükselişe geçecek enflasyonla eriyerek geri alınacak!

Merkez Bankası aralık ayı Piyasa Katılımcıları Anketi sonuçları yılsonu ve gelecek döneme ilişkin enflasyon ve kur artışında yükseliş, büyüme hızında düşüş beklentisinin arttığını gösterdi. Politika faizinde ilk kez en az 1,5 puanlık indirim beklentisi öne çıktı!

Merkez Bankası (MB) aralık ayı Piyasa Katılımcıları Anketi (PİKA) sonuçları ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) Açılan-Kapanan Şirket istatistikleri toplumun tüm kesimlerinde ekonomik karamsarlığın arttığını, beklentilerin kötüleştiğini gösteriyor. Kamuoyu araştırması ve toplumsal kanaatin göstergesi niteliğindeki MB anketi, iktidarın her şeyin iyiye gittiği yolundaki yanıltıcı söylemlerine karşılık toplumun, sanayicinin, reel sektörün, banka ve finans kesiminin aksi görüşte olduğunu ortaya koyuyor. Enflasyonla mücadelenin başarılı olduğuna ilişkin yapılan açıklamalar yanında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın gelecek yıl enflasyon konusunun artık konuşulmayacağını ifade etmesine karşılık PİKA aralık anketinde hem bu yılsonu hem de gelecek 12 ve 24 aya ilişkin enflasyon beklentileri yükseldi.

Kasım anketinde yüzde 44,81 olan yılsonu TÜFE beklentisi bu ay yaklaşık 4 puan birden artarak yüzde 48,28’e çıktı. 12 ay sonrasına ilişkin TÜFE beklentisi Orta Vadeli Program’daki (OVP) yüzde 17,5, MB’nin son Enflasyon Raporu’ndaki yüzde 21 hedefine karşılık ankette yüzde 27,07 oldu. 24 ay sonrasına dönük TÜFE beklentisi ise kasım ayında yüzde 18,33 iken aralık anketinde yüzde 18,47’ye yükseldi. İktidar, tek haneli enflasyon hedefini 2027 yılına ertelemişti. Ancak MB anketinin sonuçları, tek haneli enflasyonun gerçekleşeceği yönündeki söylemlerin inandırıcı olmadığını işaret ediyor. Diğer yandan MB Para Politikası Kurulu’ndan (PPK) en az 1,5 puanlık faiz indirimi kararı çıkacağı yönündeki yaygın beklenti, PİKA sonuçlarına da yansıdı. Katılımcılar aralık anketinde politika faizinin yüzde 50’den yüzde 48,51’e düşeceğini öngörüyor.

Açıklanan üçüncü çeyrek verileriyle son iki dönemde üst üste düşüşe geçen büyüme hızındaki gelişmeler de PİKA anket sonuçlarına yansıdı. Katılımcıların 2024 GSYH büyüme hızı için kasımda yüzde 3,1 olan beklentisi aralıkta yüzde 3’e inerken, 2025 yılı büyüme beklentileri de bir önceki aya göre düşüş göstererek yüzde 3,2’den yüzde 3,1’e geriledi. Büyüme hızının azalması, ekonomide daralma ve küçülme yaşanacağının öngörülmesi anket katılımcılarının uygulanan ekonomi politikalarını başarısız bulduğunu gösteriyor.

  • Yılsonu dolar/TL kurunun 35,30 olduğu PİKA anketinde 12 ay sonrası kur beklentisi 42,75’ten 43,23 TL’ye yükseldi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faiz indirimlerinin başlayacağını ifade etmesi üzerine Merkez Bankası’nın (MB) politika faizini düşüreceği kanaatinin güçlendiği görülüyor. Anket sonuçlarında enflasyonda artış beklenmesine karşılık MB faizinde düşüş olacağı yönündeki görüş ve beklentilerin öne çıkması, MB anketine katılan iş insanı, sanayici, banka ve finans, akademi temsilcilerinin ‘YENİ BİR NAS SÜRECİNE GİRİLECEĞİ’, rasyonel politikalara geçiş politikasının siyasi baskılarla terk edilerek askıya alınacağı endişesi taşıdıklarını işaret ediyor!

Yeni kurulan-kapanan şirket istatistiklerine göre kasım itibarıyla kapanan şirketlerin oranı aylık bazda kurulan şirketlerin 3 katına, 11 aylık dönemde 2 katına yükseldi. 11 ayda yaklaşık 24 bin, ayda ortalama 2200 şirketin kapanması ülke ekonomisi için ağır kanamadır!

Kasım ayında yeni kurulan şirket sayısı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3 azalırken, kapanan şirket sayısı yüzde 8,9 artış gösterdi. Yeni kurulanların üç katına yakın orandaki faal işyeri, şirket ve işletmenin kapanması, faaliyetine son vererek ekonomiden çekilmesi ülke ekonomisi açısından çok ciddi bir olumsuzluk işareti. Aylardır kapanan şirket sayısı artmaya devam ederken yeni kurulan şirketlerde gerileme, yeni işyeri açma girişimlerinde azalma görülüyor. Kasım ayındaki rakamlar kötüleşmenin hızlandığını, kapanan şirketlerin oransal düzeyde yeni kurulanların üç katına yükseldiğini ortaya koyuyor.   

Kasımda bir önceki aya göre kurulan şirket sayısı yüzde 6,6, gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 11 azalırken aynı dönemde kapanan şirket sayısı yüzde 7,8, kooperatif sayısı yüzde 12,1 ve kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 1,1 arttı. Geçen yılın kasım ayına göre yeni kurulan şirket sayısındaki azalma bu yılın kasımında yüzde 3 olurken, yeni kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı da kasımda yüzde 10,1 geriledi. Kasım ayında geçen yılın aynı ayına göre kapanan şirket sayısı yüzde 8,9, kapanan kooperatif sayısı yüzde 27,5 arttı. Kasımda kapanan şirket ve kooperatiflerin 938'i toptan ve perakende ticaret, 362'si imalat, 328'i inşaat sektöründe faaliyet gösterirken, kapanan gerçek kişi ticari işletmelerin ise 594’ü toptan ve perakende ticaret alanında, 246’sı inşaat ve 153’ü imalat sanayiinde faaliyet gösteriyordu. Kapanan şirketlerin ağırlıkla toptan ve perakende ticaret, inşaat, imalat alanında yoğunlaşması uygulanan parasal sıkılaştırma, tüketim ve talebi kısma politikalarının olumsuz sonuçlarından en fazla bu kesimlerin etkilendiğini gösteriyor. Alım gücünün düşmesi, tüketim ve harcama talebinin baskılanması pek çok işletmeyi, imalatçıyı zor duruma sokarken, tüketim talebinin gerilemesi ve pazarın küçülmesi işletmeleri ayakta duramaz hale getiriyor.

Nitekim iç talepteki bu daralmanın yarattığı ekonomik zorlukların bir başka boyutu dış talepteki düşüş sonrası kasımda ihracatın azalmasıyla da kendisini gösteriyor. Aylardır baskılanan döviz kurlarıyla pahalı hale gelen Türk ihraç mallarına dış talebin azalması, olumsuz etkilerini ihracata dönük sanayi üretiminin sürekli gerilemesiyle kendisini gösteriyor. İç ve dış talebin yüksek faiz, düşük ücret, bastırılmış döviz kuru politikalarıyla aynı anda kısılması ekonomide durgunluğa, üretimde düşüşe ve her ay yüzlerce şirketin, işletmenin, imalatçının kapısına kilit vurup faaliyetini sonlandırmasına zemin yaratıyor.

Ortaya çıkan vahim tabloda Ocak-Kasım döneminde kapanan şirketlerin toplamı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 19,7 artarak 23 bin 861’e yükseldi. Bu yılın 11 ayında kurulan şirket sayısı yüzde 11,4 azaldı. Kapanan şirketlerin oranı yeni kurulanların iki katına yaklaşıyor. Tüm sektörlerde faaliyet gösteren binlerce işletmenin içinde bulunduğu duruma çözüm üretilmemesi söz konusu olamaz. İşsizliği artıracak bu ağır ekonomik kanamanın durdurulması elzemdir.

Ulusal Süt Konseyi’nin çiğ süt fiyatını yılbaşından itibaren yüzde 17 artırması, küçük üreticinin, aile işletmelerinin ve tüketicinin mağduriyetine neden olacaktır. Tarım-ÜFE’nin kasımda aylık yüzde 9 artmasına karşılık süt üreticisine yapılan cüzi artış, süt hayvanlarının kesime gönderilmesine zemin yaratacaktır!

Temel gıda maddelerinin başında gelen süt ve süt ürünleri fiyatlarında her ay gerçekleşen fahiş zamlara rağmen 8 aydan bu yana çiğ süt fiyatlarını artırmayarak özellikle küçük üreticilerin, aile işletmelerinin mağdur olmasına yol açan Ulusal Süt Konseyi (USK) aylar sonra yaptığı toplantıda çiğ süt fiyatının 1 Ocak’tan itibaren yüzde 17 artırılmasını kararlaştırdı. Çiğ süt alım fiyatını 8 ay sonra 2,5 lira artırarak yılbaşından itibaren 17,15 TL’ye yükselten USK’nın bu kararı maliyet artışları ve yüksek enflasyon karşısında yüz binlerce küçük besici ve aile işletmesini süt hayvanlarını kesime göndermeye mecbur edecektir. Süt ve Et Üreticileri Birliği (SETBİR) geçen yıl çiğ süt fiyatlarını ilan etmeyen USK’nın bu yaklaşımıyla 1,5 milyon süt hayvanının kesildiğini açıklamıştı. İnek ve koyun süt hayvanı varlığı sürekli azalırken başta yem ve saman olmak üzere girdi maliyetlerindeki olağanüstü artışlar binlerce besiciyi süt hayvancılığından koparttı. Süt besiciliği yem ve hijyen girdileri yanında sütün sağlıklı şekilde toplanması, korunması, işleme tesislerine ulaştırılması gereğiyle soğutma, depolama, soğutmalı araçlarla nakliye-lojistik vb. girdilerden dolayı tüketiciye ulaşana kadar çok ciddi ve ağır maliyet unsurları içeriyor.    

Çiğ süt tavsiye fiyatının litre başına 2,5 TL, oran bazında yüzde 17 artışla 17,15 TL’ye yükseltilmesine karşılık TÜİK’in Tarım Üretici Fiyat Endeksi (Tarım-ÜFE) kasımda aylık yüzde 8,88 arttı. Tarım-ÜFE bir ayda çiğ süte verilen yüzde 17’lik artışın yarısından fazla artarken yıllık artış kasım itibarıyla yüzde 48,83 oldu. TÜİK’in rakamlarıyla bile yüzde 50’ye varan üretici enflasyonuna karşılık çiğ süt üreticisine bunun üçte biri artış yapılması üreticinin göz göre göre mağdur edilmesidir. Üretici vadeli satmak zorunda olduğu çiğ sütün bedelini ancak 2,5-3 ay sonra sanayiciden, depocudan, süt toptancısından alabilmektedir. Çiğ sütün en büyük toptan alıcısı süt sanayicileri ve sütlü gıda endüstrisi, zaten üreticinin sütünü USK’nın belirlediğinin çok altında fiyatla üreticiden alıyor. Üreticiyi koruyup destekleyecek sistem olmadığı için sağdığı sütü hemen elden çıkartmak zorunda olan aile işletmeleri düşük fiyata mecbur ediliyor. Halen 14,65 TL olan çiğ süt fiyatına karşılık küçük üreticinin elindeki süt 11-12 liradan alınıyor. Süt üreticileri, 8 ay gecikmeli ilan edilen fiyatın en az 19,5 TL olmasını beklediklerini gündeme getirerek fiyatın gözden geçirilmesini istiyor.

Bir bardak çayın kahvehanelerde 10-20 TL, kafelerde 50 TL olduğu ortamda 1 litre çiğ sütün 17,15 TL olması gerçeklerden koparak besiciyi-üreticiyi yok saymaktır. Çiğ sütte üreticiyi mağdur eden fiyat artışı süt sanayicileri ve zincir marketler tarafından süt mamullerine, peynir, yoğurt vb. ürünlere fahiş zam gerekçesi yapılacaktır. Üreticinin cebine gitmediği halde tüketicileri daha zora sokacak ve çocukların sağlıklı beslenmesini iyice güçleştirecek bu zam yağmuruna karşı acil önlem alınmalıdır!

ABD’nin seçilmiş Başkanı Donald Trump’ın, Suriye’de anahtarın Türkiye’de olduğunu söyleyip Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı övmesi, istenecek tavizlerin ve devreye girecek siyasi-ekonomik baskıların sinyalidir. Trump, Türkiye’den İsrail’le iş birliği ve İran’a olası ABD harekatı için destek isteyebilir!

20 Ocak’ta Beyaz Saray’da göreve başlayacak ABD’nin yeni Başkanı Donald Trump’ın düzenlediği ilk basın toplantısında Suriye konusuna öncelik ve ağırlık vererek Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüler yağdırması önümüzdeki süreçte gündeme gelebilecek muhtemel talep ve tavizlerin işareti olarak görülebilir. Önceki görev döneminde Türkiye’ye ek gümrük vergisi ve ithalat yasağı kararıyla başlattığı yaptırımlar ciddi ekonomik sorunlara yol açmıştı. Trump, görevden ayrılmasının hemen öncesinde de Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarını onayladı. Bu yaptırımlar halen yürürlükte.

Şimdi Suriye’de ortaya çıkan gelişmeleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zaferi olarak değerlendirip Suriye’de kazananın Türkiye olduğunu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Esad’ı devirmeyi başardığını söylüyor. Trump, HTŞ’yi Türkiye’nin desteklediğini, Suriye’nin anahtarının Cumhurbaşkanı Erdoğan’da olduğunu ifade ederek Erdoğan ile çok iyi anlaştığını vurguluyor. Açıklamasında ABD askerlerini Suriye’den çekmeyi düşündüğünü belirten Trump’ın göreve başlayınca bu yönde adım atması halinde, IŞİD’e karşı ABD’nin müttefiki olarak nitelendirilen PKK-PYD-YPG-SDG destekten yoksun kalacak. SDG bu durumda IŞİD’lilerin tutulduğu kamp ve cezaevlerinde kontrolü bırakıp, IŞİD’lilerin serbest kalacağı şantajına başvuruyor.

Trump’ın asıl büyük destek verdiği İsrail, Golan’ı işgal edip Güney Suriye’de ilerliyor. Dolayısıyla Trump’ın amacı Suriye’de İsrail-Türkiye iş birliğine zemin yaratmak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Netanyahu ile normalleşmeye ikna etmek olabilir. Suriye’de SDG’ye ve Kürt Devleti kurulmasına destek veren İsrail’in tavrı göz önünde tutulduğunda ABD ve İsrail Kürtlerin hamiliğini üstlenebilir. Bu durumda Türkiye’ye siyasi-askeri-ekonomik baskılar artabilir.

Lübnan, Irak ve Suriye’de zayıflayan İran’a karşı gerekirse askeri müdahaleye başvurabileceğini dile getiren Trump, Türkiye ve Erdoğan’ı överek İran’a karşı bir askeri harekatı gündeme alması durumunda Türkiye’ye baskı yapıp desteğe zorlayabilir. Trump’ın övgülerinin ardındaki bir başka hesap ise Suriye’de çatışmaların tekrar başlaması, IŞİD’in yeniden dirilmesi, iç savaşın yayılması durumunda bundan Türkiye’yi sorumlu tutmak olabilir. Irak işgali ve Afganistan’da ağır bedellere rağmen başarısız olan, Afganistan’dan çekilmek zorunda kalan ABD, şimdi Türkiye’nin sırtını sıvazlıyor.

İran ve Rusya’nın ardından ABD’nin de çekilmesi halinde Suriye’de tüm sorumluluğun Türkiye’ye yıkılma ihtimali, oldukça geniş Suriye sahasında, etnik ve inanç farklılıkların öne çıktığı kaotik yapıda ulusal güvenlik açısından ciddi bir risktir. Olası bir HTŞ-İsrail ya da SMO-İsrail çatışması Türkiye’yi Suriye’de kaos ve çatışmaların içine çekmenin bahanesi olarak kullanılabilir.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Ankara ziyaretinde, Türkiye’nin tam üyelik adaylığından söz etmeksizin Suriyeli sığınmacılar için 1 milyar euro hibe müjdesi verdi. Bu gerçek, AB’nin Türkiye’ye sadece ekonomik ilişki ve sınır bekçiliği görevi biçtiğini göstermektedir!

Suriye’de 8 Aralık’tan bu yana ortaya çıkan gelişmeler Türkiye’nin bölgesel ve askeri ağırlığının yeniden öne çıkmasına, Türkiye’ye yönelik ziyaret trafiğinin artmasına neden oldu. Birleşmiş Milletler’in yanı sıra ABD, AB, Türkiye ve çok sayıda ülkenin ‘Terör Örgütü’ listesindeki Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ve Lideri Muhammed el Colani kod adlı Ahmed el Şara’nın resmi, siyasi ve diplomatik kabul görme süreci hızlandı. Batılı heyetlerin, diplomatların Şam’a ziyaretleri artarken HTŞ ve Colani’ye terör listesinden çıkıp legalleşme yolu açılabilir. Nitekim ABD’li diplomatlar Şam’da Colani ile buluşurken, ABD Colani’nin başına koyduğu 10 milyon dolar ödülü kaldırdı.

ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’ın ardından Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Ankara ziyaretleri, pek çok ülkenin bölgedeki kendi amaçları ve hedefleriyle ilgili çıkarları açısından da değerlendirilmeli. Siyasi, ekonomik, askeri, coğrafi ve stratejik konumuyla bölgede ve özelde Suriye üzerinde etkinliği olan Türkiye ile diyalog artışını bu açıdan da görmek gerek.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ziyareti sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında; Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik adaylığı, yeni müzakere fasılları açılması, vize serbestisi vb. pek çok başlığa değindi. Bazı üyelerin (Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Fransa) Türkiye-AB ilişkilerini, Türkiye’nin tam üyelik sürecini bloke etmesine izin verilmemesi gerektiğini ifade etti.

Ancak Ursula von der Leyen tam üyelik sürecine hiç değinmedi. Türkiye-AB arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi, Türkiye’nin sığınmacı akınının önlenmesinde AB’ye sağladığı katkılar vb. söz etmekle yetindi. Ayrıca Suriyeli sığınmacılar için Türkiye’ye bugüne kadar sağladığı 9 milyar euroya ek olarak 1 milyar euro daha hibe desteğini ‘Müjde’ olarak duyurdu. Oysa bu hibe aylar önce AB’de kabul edilip onaylandı ve kamuoyuna açıklandı. Asıl vahim olan Avrupa Komisyonu’nun (Avrupa Birliği'nin yürütme organı) son yaptığı organizasyon değişikliği. Türkiye, üyeliğe aday ülkelerin bağlı olduğu Genişlemeden Sorumlu Komiserlikten alınıp Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan Güney Komşuluk ilişkileri bünyesindeki ‘Göç ve Mülteci İşleri’ birimine bağlandı. Bu birime bağlı ülkeler arasında AB üyeliğine aday ülke yok.

  • Ukrayna, Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan, adaylığı askıya alınan Gürcistan bile Genişlemeden Sorumlu Komiserliğe bağlı!

Avrupa Komisyonu’nun yaptığı bu son idari organizasyon değişikliği; Türkiye ile tam üyelik, vize serbestisi, gümrük birliği revizyonu vb. başlıkların AB gündeminden kalktığını gösteriyor. Bunda en önemli etken Türkiye ile AB arasında demokrasi, hukuk devleti, hak ve özgürlüklerde mesafenin açılması!