Erdoğan Toprak'tan haftalık değerlendirme raporu/05 Ocak 2025

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU05 OCAK 2025

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

SICAK GÜNDEM

  1. İsrail’in desteklediği Dürzilerin ayrılıkçı tavrı ve yeni Şam yönetiminin otoritesini tanımama yaklaşımı, ‘özerklik’ talepleriyle dillendiriliyor.
  2. İktidar yıllardır adını anmadığı, rant ve özelleştirme hesaplarına feda ettiği Güneydoğu Anadolu Projesi’ni (GAP) 22 yıl sonra hatırladı!

İÇ POLİTİKA

  1. İktidar ve ittifak ortağı, ‘yeni çözüm süreci’ planını gündemde tutarak Kürt kökenli yurttaşlarda yitirdiği tabanı tekrar kazanmayı hedefliyor!
  2. İktidarın ortaya çıkan yolsuzluklardaki suskunluklarına Yunus Emre Enstitüsü’ndeki milyonlarca dolarlık naylon fatura yolsuzluğu da eklendi!

EKONOMİ

  1. TÜİK, 2024 Aralık ayı TÜFE artışını yüzde 1,03, yıllık artışı ise yüzde 44,38 oranında açıkladı. Milyonlarca memur ve emeklinin maaş artışı beklentisinin boşa çıkacağı, 2025’in çok daha zor geçeceği görülüyor!
  2. 2025 yılının ilk gününden itibaren yüzde 43,93 oranındaki Yeniden Değerleme Oranına endeksli olarak yapılan vergi artışları ve zamlarla bu yıl için ilan edilen başta enflasyon ve diğer hedeflerin tutmayacağı kesinleşti!
  3. İktidarın 22 yıllık politikalarıyla yoksul sayısının arttığı, Türkiye’nin gelir dağılımı adaletsizliğinde Avrupa’da ilk sırada yer aldığı resmi rakamlarla teyit edildi!

TARIM

  1. Türkiye’nin dünyada en büyük üretici ve ihracatçı olduğu kuru incirde, kimyasal kalıntı ve küf tespitleriyle artan iadeler Avrupa’da Türk incirine yasak ihtimalini gündeme getirdi!

DIŞ POLİTİKA

  1. Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte ABD ve AB yaptırımlarıyla karşı karşıya kalan Rusya, özellikle doğalgazda en büyük tedarikçisi olduğu Avrupa ülkelerine doğalgaz akışını 1 Ocak 2025’ten itibaren kestiğini açıkladı!
  2. Diplomatik altyapısı hazırlanmadan, Suriye’deki yeni yönetimin meşruiyeti tüm dünyada kabul ve tescil edilmeden ortaya atılan söylemler, Türkiye’nin saygınlığına ve çıkarlarına zarar verebilir!

Suriye’nin güneyinde İsrail sınır bölgesi ve Golan tepelerinde yerleşik Dürziler’in özerklik talebinde bulunması, yeni yönetimin atadığı valiyi kabul etmeyerek silah bırakmayı reddetmesi, Başbakan Netanyahu ile görüşerek ilhak çağrısı yapması, Suriye’yi dörde bölme planının işareti olduğunu göstermektedir!

ABD-İsrail-Fransa tarafından yürütülen gizli görüşmelerde Suriye’nin etnik ve dini temelde dörde bölünmesi ve güneyde İsrail sınırına yakın bölgede bir Dürzi federasyonu kurulmasının öngörüldüğü açığa çıkmıştı. Yoğun olarak Lübnan, İsrail ve Suriye’ye dağılmış durumdaki Dürzilerin yaklaşık 900 bini Süveyde şehri ve Suriye’nin güney bölgelerinde yerleşik. Lübnan’daki Dürzilerin siyasi lideri Velid Canpolat geçtiğimiz ay önce Şam’ı ziyaret ederek Ahmed el Şara (Muhammed el Colani) ile ardından Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmüştü. Bu ziyaretler Dürzilerin etnik ve dini katliamlara karşı korunma ve varoluş güvencesi taleplerinin iletilmesi şeklinde değerlendirildi.

HTŞ’ye dönüşmeden önce İdlib bölgesinde El Nusra adıyla etkili olan Colani’ye bağlı silahlı cihatçı gruplar 2015-2016’da Süveyde ve civarındaki yerleşimlere saldırılarda bulunarak Dürzilere yönelik katliamlar yaptı. 2018’de ise IŞİD büyük bir Dürzi katliamına girişti. Baas Partisi döneminde Şii-Nusayri Esad ile uzlaşan Dürziler, Esad’a bağlılıkları sayesinde Sünni katliamlarından korundu. Lübnan’daki Dürzilerin Lideri Velid Canpolat ise Esad karşıtlığı ile biliniyor. Dürziler, Şam’daki yönetim değişikliği sonrası İsrail ile daha da yakınlaştı.

İsrail ordusunun Esad’ın devrilmesinden sonra Suriye ile sınır oluşturan Golan Tepelerini ele geçirip Suriye topraklarında ilerleyip Şam’a yaklaşması, güneyde Dürzilerin yaşadığı pek çok köy ve yerleşimi işgal etmesinin ardında Dürziler için güvenli bölge oluşturma amacı yatıyor. Ayrıca Suriye-İsrail arasındaki sınır bölgede Dürzi Özerk Federasyonu kurulması, İsrail ile Dürzilerin ortak hedefi olarak öne sürülüyor. Suriye’nin güneyindeki en büyük kent olan 400 bin nüfuslu Süveyde’nin yüzde 90’ı Dürzi. Dürzilerin bir kısmı Suriye ile İsrail arasındaki 1981 Golan savaşında, Golan Tepelerinin İsrail tarafında kaldı. Bu bölgede kalan Dürziler 41 yıllık süreçte Yahudiliğe geçerken İsrail ordusunda görev alıp üst komuta kademelerine kadar yükseldi.

Dürziler Esad’ın devrilmesinden sonra taraf değiştirerek HTŞ’den de önce Şam’a giren ilk silahlı gruplar arasındaydı. Geçtiğimiz günlerde Dürzilerin ruhani lideri Mawafek Tarif, İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüştü. Şam yönetiminin gönderdiği HTŞ güçlerini Süveyde’ye sokmayan Dürzilerin dini lideri Şeyh Hikmet el Hicri yeni Suriye anayasasında Dürzilerin statüsü tanınıp güvenceye alınmadan milis birliklerini lağvetmeyeceklerini, silah bırakmayacaklarını ilan etti. HTŞ’nin atadığı valiyi kabul etmeyen, şehre sokmayan Dürziler, Süveyde’ye kadın vali seçti.

Herkes Kuzey Suriye’de SDG-YPG ve Kürtlerin tavrını merak ederken, SDG’nin lağvedilmesini beklerken, gelişmeler Suriye’de Şam’la ilk çatışmanın Dürzilerle yaşanması, ilk bölünmenin güneyde gerçekleşmesi ve bu bölgede İsrail kontrolünde Özerk Dürzi Federasyonu kurulması ihtimalini güçlendiriyor. 

Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) 30 yıl önceki hedeflerini bile gerçekleştiremeyen iktidar, şimdi yeni GAP Eylem Planı ile 2028’e kadar güneydoğudaki 9 ilde 14 milyar dolar yatırım vaat ediyor. GAP’ın yeni çözüm süreciyle eş zamanlı hatırlanması siyasi seçim hesaplarını işaret ediyor!

Türkiye’nin en büyük, dünyada ise ABD’deki Tenessee Vadisi Kalkınma Projesi’yle birlikte sayılı bölgesel entegre kalkınma projelerinden birisi olan GAP, iktidar tarafından 22 yıl sonra hatırlandı. 1970’li yıllardan bu yana göreve gelen tüm iktidarların kaynakları seferber ettiği GAP ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kurulacak barajlar, sulama kanalları, hidroelektrik santralları sayesinde Harran ve Mezopotamya ovalarında üretim 3-4 kat artacak, 5 milyon kişiye istihdam sağlanacak, artan refah ve gelişmişlik sayesinde ülkenin dört bir yanından GAP bölgesi illerine tersine göç yaşanacaktı.

GAP’a ayrılması gereken kaynakları ayırmayan iktidar, proje kapsamındaki illerin yoksullaşmasına, köylerin, mezraların, ilçelerin ve şehirlerin terk edilmesine zemin hazırlarken, bölgedeki sulama hedefinin yüzde 40’ına bile ulaşılamadı. Türkiye’nin enerji ihtiyacının büyük bölümünü karşılaması hedeflenen bölgedeki santrallar ve sulama projeleri iktidar müteahhitlerinin kazanç aracına dönüştürüldü.

Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) 2011’de kapatılmasıyla GAP kapsamındaki projelerin, yatırımların, takibi ve kaynak tahsisi geri plana itilirken GAP İdaresi Başkanlığı partizanlaşmanın, bölgedeki arazi, enerji rantının paylaşım mekanizmasına dönüştürüldü. Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’da Ekonomik Koordinasyon Kurulu (EKK) toplantısıyla birlikte GAP 2025-2028 Stratejik Eylem Planı da kamuoyuna açıklandı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yanı sıra kabine üyelerinin büyük bölümünün katıldığı toplantılarda 30-40 yıl önceki hedefler yeniymiş gibi bir kez daha ilan edildi. 1990-2023 arası 33 yılda GAP kapsamındaki projelere ayrılan tutar güncel fiyatlarla 1,4 trilyon lirada kalırken başlangıç hedeflerinin çok gerisinde kalındı. GAP’ta bitkisel-hayvansal üretimin 3-4 kat artmasıyla tarım ve hayvancılık ürünlerinde ithalat bitecek 250 milyar dolarlık ek tarımsal-hayvansal ihracat gelir artışı sağlanacaktı. DPT planlarında GAP sayesinde Türkiye’nin toplam ihracatına en az 250 milyar dolarlık ek katkı hedeflenirken 33 yıl sonra Türkiye’nin ihracatı hâlâ 267 milyar dolarda patinaj yapıyor. Orta Vadeli Program’da (OVP) 2025 ihracat hedefi toplam 279 milyar dolar olurken bitkisel ve hayvansal ürünlerde, ette, ayçiçeğinde ithalat artarak devam ediyor.

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fatih Kacır’ın bölgedeki 9 ilde 2028’e kadar 3 yılda 14 milyar dolarlık yeni yatırım yapılacağını duyurması, yeni kurulacak Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) ile ilave istihdam sağlanacağını ilan etmesi siyasi planlama ve zamanlama açısından oldukça dikkat çekici. İktidar ittifakının yeni çözüm sürecini ortaya attığı, İmralı ziyaretine onay verildiği ve TBMM’de çözüm turlarının başladığı bir aşamada GAP için Güneydoğu Anadolu illerinde yeni eylem planının gündeme taşınmasını bu açıdan da değerlendirmek gerekir.

İktidar ittifakı ‘yeni çözüm süreci’ planını gündemde tutarak, Kürt kökenli yurttaşlarda yitirdiği tabanı tekrar kazanmayı hedefliyor. İmralı ziyareti sonrası yapılan açıklamalar, Cumhurbaşkanının uzun bir aradan sonra Diyarbakır ziyaretini gündeme alması, siyasi nema ve yitirilen Kürt seçmen tabanını tekrar kazanma çabasıdır!

İmralı ziyareti sonrası DEM Parti’den gelen ilk açıklamada heyetin görüşme içeriğine ilişkin olarak ilerleyen saatlerde kamuoyuna bilgilendirme yapılacağı duyuruldu. Sonrasında ise İmralı-DEM Heyeti görüşmesiyle ilgili açıklamanın ertesi gün yapılacağı bildirildi. Muhtemelen görüşmenin içeriğine ilişkin kamuoyuna yapılacak açıklama metni iktidar ittifakı kurmayları, istihbarat birimlerinin yetkililerinin çizdiği çerçeveye uygun olarak hazırlandı ve DEM yönetimi tarafından resmi açıklama olarak paylaşıldı.

Yapılan yazılı açıklamada terör örgütü liderine atfen sadece yedi cümleye yer verilirken, MHP Lideri Bahçeli ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’la iş birliği yapmaya, yeni paradigmaya destek vermeye ve üzerine düşen neyse çağrıda bulunmaya hazır olduğu vurgulandı. Gazze ve Kuzey Suriye’de yaşananlardan yola çıkılarak dış müdahalelerle çözüm arayışı yerine sorunun ortaklaşa çözümlenmesinin gündeme getirilmesi daha önce de vurgulandığı gibi Kuzey Suriye’deki tablo ile eş zamanlı olarak içeride topyekûn çözüm sürecinin amaçlandığını işaret ediyor. PKK ve Kandil’e örgütü lağvetme ve silah bırakma çağrısının açıklanan metinde yer almaması ve sadece ‘çağrı yapmaya hazır olduğunun’ ifade edilmesi, bir müzakere ve pazarlık marjının söz konusu olacağını gösteriyor.

İmralı’ya giden DEM heyeti üyeleri sürece zarar vermemek adına daha fazla açıklama yapmama kararı aldıklarını duyurdular. TBMM’de temsil edilen tüm partileri ziyaret ederek görüşme içeriği hakkında bilgilendirme ve destek girişimi sonrası İmralı’ya yeniden gideceklerini açıkladılar. Her zaman vurguladığımız şekilde sorunun çözüm yöntemi, sadece iktidar-İmralı-Kandil arasında kapalı kapılar ardında pazarlık değil, açık-şeffaf ve çoğulcu-katılımcı bir şekilde TBMM sahası olmalıdır. Şu ana kadar sergilenen yaklaşım ve TBMM Başkanıyla başlatılan ziyaret turu öncelikli çözüm adresinin TBMM olması gerektiği görüşünün kabul edildiğini ve sürecin bu doğrultuda ilerleyeceğini gösteriyor.

İmralı sakinini TBMM’de konuşmaya ve Kandil’e silah bırakma çağrısı yapmaya davet ederek ilk girişimi başlatan MHP Lideri Devlet Bahçeli, DEM Heyetinin İmralı ziyareti ve sonrasında duyurulan açıklama metnini, olumlu bulduğunu belirterek artık ‘eylem aşamasına geçilmesi’ görüşünü dile getirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan MHP’den daha geride durmayı tercih ederken, doğrudan müdahil olmaktan ve somut söylemlerden kaçınıyor. Başdanışmanlarına yorum ve açıklamalar yaptırarak kamuoyu algısını gözlemeye yöneliyor.

TBMM çatısı altında en geniş katılımla şeffaf şekilde yürütülecek bir çözüm sürecini destekleyip katkı vermek, yıllardır ülkemizin önünde duran bu sorunu hiçbir siyasi ve partisel çıkar gözetmeden uzlaşıyla birlikte çözmek düşüncemizin gerçekçiliği ve doğruluğu, bu son gelişmelerle bir kez daha teyit edilmiştir. 

İktidar, Yunus Emre Enstitüsü Vakfı’ndaki yolsuzluklar karşısında yine suskun kaldı. Türkçeyi ve Türk Kültürünü dünyaya tanıtmak üzere kurulan Yunus Emre Enstitüsü Başkanı yurt dışına kaçarken, iktidar ittifakı ortaklarının üst yönetimde görevli eş ve çocuklarının da yer aldığı yolsuzluklar istifayla geçiştirilip örtülüyor!

Tüm dünyanın COVID19 salgınıyla mücadele ettiği dönemde iktidarın Ticaret Bakanı eşiyle ortak olduğu fabrikada üretilen dezenfektanları başında olduğu bakanlığa sattığı halde iktidardan ses seda çıkmadı. Yolsuzluk sıradanlaştırılıp, ödüllendirilerek Ticaret Bakanının göreve devam etmesine göz yumuldu. AKP döneminde hemen hemen hiçbir yolsuzluk ve usulsüzlük açığa çıkarılıp yargıya intikal ettirilmediği için Türkiye, Uluslararası Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF)  ‘Gri listesine’ girdi. Yıllarca bu listede kaldı. Geçen sene uluslararası baskılarla yapılan ufak tefek yasa değişiklikleriyle Gri Liste’den çıkabilen Türkiye her an yine aynı listeye geri dönebilir. İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı 2024 Suç İstatistiklerinde Mafya ve Organize suç örgütlerinin ulaştığı boyutlar, ülkenin dört yanında 81 il ve ilçelere kadar yaygınlaşan çeteler, yürütülen tüm mücadeleye rağmen her köşe başında ortaya çıkmaya devam ediyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek göreve başladığında ilan ettiği programın ve açıklanan Orta Vadeli Program’daki stratejik hedefler ile yapısal düzenlemelerin başında Kamu İhale Kanunu (KİK) reformu yer alıyordu. Kara parayla ve kayıt dışı ekonomiyle mücadele, vergilendirilmemiş alan bırakmamaya yönelik reformlar sıralanıyordu. Görevde ikinci yılına yaklaşan Bakan Şimşek bunların hiçbirisini gerçekleştiremedi. KİK’in değiştirilmesine, adrese teslim davet usulü ihalelerin sonlandırılmasına izin verilmedi. Yolsuzlukla, kara para ve kayıt dışı ekonomiyle mücadele reformları ortada yok. Yasal görüntü altında en büyük kayıt dışı para akışının yaşandığı gayrimenkul ticaretinde tapu dairelerinde hâlâ bavullarla para taşınarak alım-satım yapılıyor. Banka sistemi, kayıtlı para transferleri devre dışı. Başta Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere AKP döneminde gerçekleşen yolsuzluk, usulsüzlük, kamu harcamalarının siyasi amaçlarla kullanımı vb. yüzlerce dosya hâlâ İçişleri Bakanlığında bekliyor.

Son olarak Kültür ve Turizm Bakanlığına Bağlı kurulan Yunus Emre Enstitüsü Vakfı’ndaki yolsuzluklar karşısında iktidar yine suskun. 66 ülkede teşkilatı bulunan Türkçeyi ve Türk Kültürünü Yayma amaçlı vakıf ve enstitüde saptanan 16 milyon dolarlık naylon fatura yolsuzluğunda enstitü Başkanı yurt dışına kaçtı. Muhalefet belediyelerinin konser ödemelerini eleştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanının Mütevelli Heyet Başkanı olduğu, kabinedeki diğer bakanın eşinin başkan yardımcısı olduğu kurumdaki milyonlarca dolarlık yolsuzluğa sessiz kalıyor.

İktidarın bu suskunluğu ve göz yummasıyla devletin parası, kamunun kaynakları, davet usulü ihaleler, yolsuzluklar, siyasi referanslı teşvikler, kamu bankalarından alınıp geri ödenmeyen milyar dolarlık kredilerle bir avuç kişiye akıtılmaya devam ettikçe; asgari ücret artışına, emekli ve memurun maaş zammına, çiftçinin destek ödemesine tabii ki para kalmaz!

TÜİK 2024 Aralık ayı TÜFE artışını yüzde 1,03, yıllık artışı ise yüzde 44,38 oranında açıkladı. Milyonlarca memur ve emeklinin maaş artışı beklentisinin boşa çıkacağı, 2025’in çok daha zor geçeceği görülüyor. Açıklanan bu oranlarla milyonlarca emekli için yüzde 15,5 oranında maaş zammı sefaletin normalleştirilmesidir!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 5,5 milyon memur, 2,5 milyon memur emeklisi ve 14 milyon SSK ve Bağ-Kur emeklisinin 2025 yılı maaş artış oranlarına esas alınacak enflasyon rakamlarını 3 Ocak’ta açıkladı. Açıklanan rakamlara göre aralık ayında Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) artışı aylık yüzde 1,03, yıllık yüzde 44,38 oldu. Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENAG) TÜİK madde sepeti ve hesap yöntemiyle yaptıkları enflasyon hesabına göre aylık artış yüzde 2,34, yıllık artış yüzde 83,40. TÜİK ve ENAG enflasyonu arasında yarı yarıya fark var. Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen iktisatçılarının enflasyon hesabında TÜİK’e kıyasla yüzde 50’ye varan bir yanlışlık ya da sapma olacağını kabul etmek olanaksız. Böylesine dev bir enflasyon uçurumu çok ciddi hesap manipülasyonlarının göstergesidir.

TÜİK gerek Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) tarafından açılan davada gerekse emekli Yargıtay onursal üyesinin açtığı ‘TÜİK’in enflasyon hesabıyla mağduriyet’ davasında fiyat derlemelerini, enflasyon sepetindeki madde fiyat artışlarını mahkemenin talebine rağmen göndermedi. TÜİK’in yargıdan bilgi, belge ve hesap kaçırması, mahkemenin tayin ettiği bilirkişilere bu bilgileri vermemesi bilgi edinme hakkının çiğnenmesidir ve suçtur. TÜİK’in bu tutumu hesaplama yöntemlerinin manipüle edilip edilmediği kuşkularını haklı çıkartmaktadır. TÜİK’in duyurduğu bu düşük rakamlar nedeniyle milyonlarca memur ve memur emeklisi yüzde 11,54, SSK ve Bağ-Kur emeklileri ise yüzde 15,75 oranında maaş artışıyla yetinmeye mahkum edilmektedir. Maaşlara yüzde 15 artışa karşılık yine TÜİK’in açıkladığı ocak ayı kira artış oranı yüzde 58,51. Maaşı yüzde 15 artan bir kişi yüzde 58 kira artışını neyle karşılayacak? Oysa iktidarın kendi alacakları için 1 Ocak’tan bu yana uyguladığı Yurtiçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) enflasyon artışına endeksli Yeniden Değerleme Oranı (YDO) yüzde 43,93’tür ve yılbaşından itibaren tüm vergi ve cezalar, harçlar, fiyatlar Cumhurbaşkanı kararnameleriyle bu oranda artırılmıştır. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek enflasyon verileri ardından yaptığı açıklamada; en büyük önceliklerinin vatandaşın geçim sıkıntısını çözmek olduğunu ifade ederek milyonlarca ücretli, dar gelirli, işçi, memur, emekli ile alay etmektedir. İnsanlara geçinemeyecekleri ücretler vererek, enflasyonun altında ücret ve maaş zamları yaparak, yedikleri-içtikleri her şeyin fiyatını ve vergisini artırarak geçim sıkıntısının hafifletildiği, sorunun çözüldüğü nerede görülmüştür?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kimseyi enflasyona ezdirmedikleri söyleminde samimi ise bu tablonun gereğini yapmalıdır. En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkartılmalı, tüm emeklilere söz verildiği halde tutulmayan 8 bin liralık seyyanen artış ve maaşlara yüzde 44,38 oranındaki geçmiş enflasyon oranında zam yapılmalıdır. Vatandaşın geçim sıkıntısını bir nebze hafifletebilecek tek çözüm yolu budur.

Ücret artışlarını baskılayarak enflasyonla mücadele eden iktidarın akaryakıtta ÖTV artışını düşük tutması, beklenen sonucu vermeyecektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Emlak vergisinde yüzde 43,93’lük YDO oranında artış yetkisini kullanmayarak muhalefet belediyelerini cezalandırma, kaynaklarını kesme yoluna gitti!

2025 yılının ilk gününden itibaren yüzde 43,93 oranındaki Yeniden Değerleme Oranına endeksli olarak yapılan vergi artışları ve zamlarla bu yıl için ilan edilen başta enflasyon ve diğer hedeflerin tutmayacağı kesinleşti. İktidar asgari ücretin belirlenmesinde sergilediği tavırla sadece ücret ve maaş artışlarını sınırlayarak dezenflasyon programını yürütmeyi öngördüğünü ortaya koydu. Uygulanan dezenflasyon programının en temel ilkesi talep ve harcamaların enflasyondaki artışın nedeni olarak görülmesi. Dar gelirli kesimlerin ücret ve maaş artışları baskılanıp, sınırlı düzeyde tutularak talebin düşürülmesi, harcama yapmalarının engellenmesi, bu sayede enflasyonun düşürülmesi öngörülüyor.

Yılsonu için Orta Vadeli Program’da yüzde 17,5, Merkez Bankası Enflasyon Raporu’nda ise alt sınırı yüzde 16, üst sınırı yüzde 26 aralığında olmak kaydıyla yüzde 21 oranında hedeflenen 2025 enflasyonu şayet iktidar ve ekonomi yönetimi tarafından inandırıcı ve gerçekçi görülseydi Cumhurbaşkanı Erdoğan YDO ile ilgili artış yetkisini pek çok kalemde yarı yarıya düşürerek ya da sıfır oranında kullanırdı. Yasaların verdiği yüzde 50 indirim ya da sıfır artış yetkisini kullanmayan Cumhurbaşkanı, hemen tüm kalemlerde yüzde 43,93 düzeyinde artış öngören kararnameleri 1 Ocak’tan itibaren yürürlüğe koydu. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek akaryakıt ve türün mamullerindeki ÖTV artışının enflasyonla mücadele açısından önemli görüldüğünü, bu iki kalemde daha sınırlı artışlara gidileceğini açıklamıştı. Nitekim Akaryakıtta ÖTV artışı yüzde 43,93 oranındaki YDO’ya rağmen Cumhurbaşkanı tarafından indirim yetkisinin kullanılmasıyla yüzde 6 düzeyinde tutuldu. Dolayısıyla enflasyonla mücadelede en önemli kriterlerin başında gelen ‘kamu tarafından yönetilen-yönlendirilen fiyatlardaki artış’ yetkisi enflasyonla mücadele doğrultusunda kullanılmadı. Kamu tasarruf yapmadığı gibi yönetip-yönlendirdiği mal ve hizmet bedellerinde daha düşük artış yerine YDO oranında zam yaparak, enflasyonla mücadelede tüm fedakarlığı ücretli-maaşlı kesimlerin üzerine yıktı.

Hemen tüm vergi, ceza ve harçlarda YDO oranında artış yetkisini kullanan Cumhurbaşkanı Erdoğan sadece Emlak Vergisinde bu yetkisini kullanmadı. Buradaki amaç oldukça farklı ve yasaların verdiği yetkinin samimiyetsiz şekilde istismarından öte bir şey değil. Emlak Vergisinin otomatik olarak her yıl YDO’nun yüzde 50’si oranında artması yasanın gereği. 2025 emlak vergisi, yüzde 43,93 olan YDO’nun yarısı kadar ve yaklaşık yüzde 22 arttı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, belediyelerin tahsil ettiği ve özellikle büyükşehirlerde en önemli gelir kaynağı olan Emlak Vergisini YDO kadar artırma yetkisini geçmişte belediyeler AKP’de iken pek çok kez kullandı. Bu sene ise emlak vergisini YDO kadar artırma yetkisini kullanmadı. Belediyeler elde edecekleri ciddi bir gelir artışından mahrum bırakıldı!

TÜİK’in resmi rakamları 2024’te yoksul sayısının 17 milyona yükseldiğini, nüfusun yüzde 5’inin (4,5 milyon kişi) bu iktidar sayesinde servetini artırıp toplam gelirin yaklaşık yüzde 25’ine sahip olduğunu göstermektedir!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayınladığı ‘2024 Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri’ ile ‘2023 Gelir Dağılımı İstatistikleri’ iktidarın 22 yıllık politikalarıyla Türkiye’de yoksul sayısının hızla arttığı, gelir dağılımının temelden bozulduğu, orta direğin yok olduğu, her geçen yıl zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul hale geldiği netleşti. 2023 Gelir Dağılımı verilerine göre 2002’den bu yana hızla bozulan gelir dağılımı, 2005’ten itibaren daha da hızlandı. 2023’e gelindiğinde ise uygulanan ekonomik ve sosyal politikalarla ülke nüfusunun yüzde 65’lik kesimi ciddi gelir ve servet kaybına uğradı. Yüzdelik nüfus dilimleri itibarıyla yapılan hesaplamalara göre; yüzde 5’erlik üç dilimi kapsayan en alttaki, en yoksul yüzde 15’lik kesimin geliri bir ölçüde artarken TÜİK bunun yapılan sosyal destekler, nakdi ödemeler vb. kaynaklandığını vurguluyor. En yoksul ikinci yüzde 15’lik kesimin gelirinde ise önemli bir değişiklik olmazken, yüzde 65’lik nüfus kesimi çok ciddi gelir kaybına uğramış. Buna karşılık nüfusun yüzde 5’ini oluşturan 4,5 milyon kişi ise olağanüstü zenginleşerek servetine servet katmış. Sıralamanın en altında kalan en yoksul ilk üç yüzde 5’lik grubun devletin verdiği ayni ve nakdi gelirlerle, hanelere yapılan karşılıksız yardımlar sayesinde gelirinde küçük artış görülürken, bunun kalıcı ve doğrudan bir gelir artışı olmadığı dikkat çekiyor.

En alttaki ve orta gruptaki yüzde 5’lik nüfusu dilimleri de dahil olmak üzere hanelerin yüzde 50’sinin toplam gelirden aldığı pay TÜİK tarafından yüzde 23,3 olarak hesaplanırken, en üst gelire sahip en tepedeki yüzde 5’lik nüfus diliminin toplam gelirden aldığı pay ise yine TÜİK verilerine göre yüzde 23,1 olarak hesaplanmış. Diğer deyişle nüfusun yüzde 5’inin (4,5 milyon kişi) toplam gelirdeki payı, nüfusun yüzde 50’sinin (43 milyon kişi) aldığı pay kadar.  Toplam gelirin yaklaşık dörtte birine 4,5 milyon kişi sahip olurken, 43 milyon kişinin toplam gelirdeki payı dörtte birin de altında. Nüfusun yüzde 20’lik dilimleri itibarıyla hesaplanan gelir dağılımına bakıldığında tablonun ne kadar vahim olduğu daha da somutlaşıyor. Hanelerin gelir düzeyi ve aldıkları pay itibarıyla yüzde 80’i kapsayan kesimin toplam gelirdeki payı yüzde 51,9 olurken, en tepedeki yüzde 20’lik kesimin toplam gelirdeki payı yüzde 48,1 oluyor. Nüfusun yüzde 80’i toplam gelirin yüzde 50’sini paylaşırken, toplam gelirin kalan yaklaşık yüzde 50’sini de nüfusun yüzde 20’si alıyor. Hiçbir demokratik ülkede, şeffaf yönetilen bir ekonomide bu tablo olmaz.

2024 Yoksulluk ve Yaşam Koşulları Araştırmasının sonuçları da gelir dağılımındaki bu adaletsizliği ve toplumsal çöküşü teyit ediyor. Yoksul sayısı yüzde 0,1 artarak 17 milyon kişiye, sürekli yoksulluk çeken umutsuzlar 2024’te 0,7 puan artarak yüzde 14’e yükselmiş. Nüfusun yüzde 57’si borçlu. Kendi evinde oturanların sayısı azalırken, oturduğu konutun rutin giderlerini karşılamakta zorlananlar artıyor. Ev-araba sahibi olma, yılda 1 hafta tatil, haftada iki kez et, tavuk ya da balık yeme ihtimali milyonlarca kişi için hayale dönüşüyor!

Türkiye’nin üretim ve ihracatta dünyada ilk sırada yer aldığı kuru incirde zehirli ürün iadelerindeki büyük artış sonrası AB’den Türk incirine yasak gelebilir. Milyonlarca dolarlık tonlarca kuru incirin iadesi ve imhasıyla pek çok işletme zora girdi, batma noktasına geldi!

Üretici ve ihracatçı birlikleri olası yasağa karşı iade edilen ürünleri imha etmeye hız verirken Tarım ve Orman Bakanlığı da bir dizi önlemi yürürlüğe koydu. Ancak son birkaç haftada hızla artan riskli ürün iadeleri karşısında önlem almakta geç kalındı. Yüzde 90’ı kurutularak ihraç edilen incirde en fazla ihracatın yapılan AB ülkelerinden geri gönderilen ürünler milyonlarca dolarlık parasal kayba yol açtı. Ürün iadelerinin ulaştığı boyutlar, ihraç öncesi laboratuvar denetimlerinde ağır ihmallerin olduğunu gösteriyor.

Yılda 320-350 bin tonla dünyada ilk sırada yer Türkiye’de kuru incir üretimi ve ihracatının yüzde 80’i Ege bölgesinde gerçekleştiriliyor. Bölgedeki binlerce üreticinin geçim kaynağı. En büyük ihraç pazarı Avrupa olan kuru incirde iadeye yol açan en önemli sorun, halk arasında küf hastalığı olarak bilinen aflatoksin ve okratoksinin ihraç edilen kuru incirlerde yaygın şekilde görülmesi. Üreticilerin ürünlerinin en büyük alıcısı, pazarlama ve ihracatçısı konumundaki Tariş, Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçı Birliği (EKMMİB) gibi kuruluşlar ürünlerdeki küf hastalığında kuraklığın etkili olduğunu, 2024 üretim sezonunda da kuraklıktan dolayı küf hastalığının arttığını duyurdular. EKMMİB, AB ülkelerine ihraç edilen kuru incirde aflatoksin ve okratoksin nedeniyle yaşanan ürün iadeleri ve geri bildirimlerde 2023 yılına göre büyük artış olduğunu, ihracatın sürdürülebilmesi için yurtiçinde ve dışında yoğun temas ve görüşmeler yürütüldüğünü duyurdu. Avrupa Komisyonu’nun yaş ve kuru sebze meyve denetim kurumu FRUCOM’un hastalıklı ürünlerden kaynaklanan riskler için ne gibi önlemler alındığını sorguladığı, sorunun Tarım ve Orman Bakanlığı Gıda Kontrol Genel Müdürlüğü tarafından izlendiği kaydedildi. İade ve geri bildirimlerdeki olağanüstü artış nedeniyle AB’nin Türk incirine yönelik kontrollerini daha da artırmasının ihracatı durma noktasına getireceğine dikkat çekilirken, Tarım ve Orman Bakanlığı 5 ve daha fazla iade ya da geri bildirim alan kuru incir ihracatçılarına, ihraç öncesi analizleri bakanlık laboratuvarlarında yaptırma zorunluluğu getirdi. Gümrük çıkış noktalarında ikinci kez analiz yapılacak ve geri gönderilen ürünlerin transit ticaretine kısıtlama getirilecek. Bakanlık imalatçı-ihracatçı işletmelere ani denetimler gerçekleştirilerek aflatoksin analizlerinin yapılmasını, olumsuzluk saptanması durumunda şirkete en az bir yıl sertifika düzenlenmemesini kararlaştırdı.

Dünyada ilk sırada yer aldığımız kuru incirde gelinen nokta bir ihmaller zincirinin sonucudur. Tarım ve Orman Bakanlığı, AB Komisyonunun Türk incirine yasak uyarıları yaptığı son aşamada denetim ve kontrolleri artırma, ürün analizlerinin bakanlık laboratuvarlarında yapılmasını zorunlu kılma vb. kararları alsa da geç kalmıştır. Tonlarca ihraç ürünü iade edilen işletmelerin batma noktasına sürüklenmesi, binlerce ton ürünün imha edilmesi, Türk incirinin marka itibarı ve pazar kaybetmesinin gerisinde bu ihmal ve sorumsuzluklar yatmaktadır!

Rus doğalgazının Ukrayna üzerinden Avrupa ülkelerine transit transferi anlaşmasının yenilenmemesi üzerine Rus Doğalgaz Şirketi Gazprom, 1 Ocak’tan itibaren Avrupa’ya gaz akışını durdurdu. Ciddi ölçüde Rus doğalgazına bağımlı olan başta Doğu Avrupa ülkeleri ve Avrupa enerji piyasaları ciddi risk altına girdi!

Rusya ile Ukrayna arasındaki doğalgaz transit geçiş anlaşması üç yıla yaklaşan savaşa rağmen askıya alınmadı. Her iki taraf enerji akışının kesilmemesi için doğalgaz transferini çatışma politikalarının dışında tutuyordu. AB ülkeleri ise Rusya’dan doğalgaz ve petrol alımına olan bağımlılığı azaltmak için bir dizi karar alırken, ABD ve Katar’ın yanı sıra Mısır’dan sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) alımına öncelik vermeye yöneldi. Ancak Rusya’nın Karadeniz’de Mavi Akım, Türk Akımı, Kuzey Baltık hattı gibi doğalgaz boru hatlarıyla en büyük doğalgaz tedarikçisi olduğu AB ülkeleri, bu bağımlılığı bir anda sona erdirmenin olanaksızlığı karşısında aşamalı bir geçişle bağımlılığı azaltmayı kararlaştırmıştı. Özellikle Doğu Avrupa ülkeleri, Polonya, Macaristan, Çekya, Slovakya, Avusturya, Bulgaristan, Romanya Rusya’dan doğalgaz alımını kesemeyeceklerini gündeme getirerek doğalgazda AB planının ve yaptırımlarının dışında kaldı.

Diğer boru hatlarına nazaran Rus doğalgazının en baştan beri Avrupa’ya akışını sağlayan en stratejik hat Ukrayna üzerinden Avrupa’ya geçiş yapan doğalgaz hattı. Sovyetler Birliği döneminden beri Avrupa’nın doğalgaz ihtiyacı büyük ölçüde Ukrayna üzerinden geçen transit doğalgaz geçiş boru hattıyla sağlanıyor. Rusya-Ukrayna savaşında Ukrayna’ya askeri ve mali destek veren AB, buna rağmen transit boru hattından Ukrayna üzerinden gaz alımını sürdürdü. Rusya da bu konuda güçlük çıkartmadı. Ancak Rus doğalgaz şirketi Gazprom ile Ukrayna doğalgaz şirketi Naftogaz Ukrayna arasında 2019’da imzalanan transit doğalgaz geçiş anlaşmasının süresi 2024 sonunda dolacak olmasına karşılık Ukrayna anlaşmanın uzatılması konusunda adım atmadı. Gazprom, Ukrayna doğalgaz geçişi için Naftogaz Ukrayna’ya yıllık 800 milyon dolar geçiş ücreti ödüyordu.

Gazprom tarafından yapılan açıklamada Ukrayna’nın sözleşmeleri uzatma konusunda ret yanıtı nedeniyle doğalgaz transit işlemlerine devam edecek teknik ve yasal imkanın kalmadığı belirtildi. Ukrayna Enerji Bakanı German Galushchenko, ulusal çıkarlar ve güvenlik nedeniyle Rus gaz transitinin durdurulduğunu açıkladı. Ukrayna bu karar sonrası Rusya’nın Avrupa pazarını kaybedeceğini ve büyük mali kayıp yaşayacağını öne sürüyor.  Gazprom’un sevkiyatı durdurma kararının bazı Doğu Avrupa ülkelerinde enerji krizine yol açması beklenirken, gaz akışının durmasının Avrupa genelinde olumsuz şekilde yansıması söz konusu. Macaristan, Türk Akımı boru hattı üzerinden Rus gazı almaya devam edeceğini açıkladı. Avusturya, alternatif çözümler için Rusya ile temas halinde olduklarını duyurdu.

Gazprom’un Ukrayna üzerinden gaz akışını durdurması, Rusya açısından küresel enerji pazarında pay kaybına yol açacaktır. Başta Doğu Avrupa olmak üzere doğrudan Rus gazına bağımlı ülkeler için çetin bir enerji ve ekonomi tablosu söz konusu. Ukrayna’nın bu hamlesi ve Gazprom’un gaz sevkiyatını durdurması Doğu Avrupa, Karadeniz ve Ukrayna-Rusya savaşındaki dengeleri sarsabilir!

Diplomatik altyapısı hazırlanmadan, Suriye’deki yeni yönetimin meşruiyeti tüm dünyada kabul ve tescil edilmeden ortaya atılan söylemler, Türkiye’nin saygınlığına ve çıkarlarına zarar verebilir!

Şam’da iş başına gelen geçiş hükümeti ülkenin tamamında otoritesini henüz kabul ettirmiş durumda değil. Heyet Tahrir Şam (HTŞ) Lideri ve Suriye Devlet Başkanlığı görevini üstlenen Ahmed el Şara, resmi görüşmelerde artık terör örgütündeki kod adı olan Muhammed el Colani yerine asıl adını kullanmaya başlasa da seçim ve anayasa konusundaki açıklamaları, yakın ve orta vadede Suriye’de demokratikleşme hedefinin olmadığını gösteriyor. Ahmed el Şara, HTŞ çatısı altındaki silahlı cihat gruplarının Suriye Ordusu altında entegre olmalarının ardından bu örgütlerin liderlerine general unvanları vererek görev dağılımı yaptı. Suriye ordusunun yeniden yapılandırılması ve eğitimi konusunda da Türkiye’nin katkı sağlayabileceği Milli Savunma Bakanlığı tarafından dile getiriliyor. Türkiye tarafından kurulan ve iç savaşın başlangıcından itibaren eğitilmesi ve donatılması Türkiye tarafından sağlanan, mensuplarına maaş ödenen Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) varoluş nedeni de Şam’daki yeni yönetimin tüm silahlı grupların kendilerini lağvederek Suriye Ordusu çatısında birleşmesi kararından sonra ortadan kalkmış durumda. Şam yönetimin resmi temsilcisi Ahmed el Şara, Suriye’de seçimlerin yapılmasının en erken 4 yıl alacağını, yeni bir anayasa için de tek masa etrafında toplanılması, tüm kesimlerin uzlaşması için ciddi bir zaman gerektiğini açıkladı. Bu açıklamalar HTŞ öncülüğündeki yeni yönetimin yakın gelecekte ülkede tüm tarafların temsiliyetine dayalı bir parlamento, dini ve etnik kesimlerin varlıklarını güvence altına alan demokratik bir anayasa yapılması, halkın tercihleri doğrultusunda yeni bir yönetimin seçimle iş başına gelmesi vb. niyetlerinin ve düşüncelerinin olmadığını işaret ediyor.

Devrik Esad yönetimi ve Baas Partisi Rejimi, laiklik konusunda Arap ülkeleri içinde farklı konumdaydı. El Kaide-El Nusra çizgisinde, şeriatçı-selefi ideolojiden gelen Şam’ın yeni Başkanı Ahmed el Şara’nın şu ana kadar laiklikten, din ve inanç özgürlüğünden söz etmemesi, yeni yönetimin böyle bir yaklaşımının olmayacağının göstergesi. Yeni Suriye anayasası muhtemelen Sünni İslam Devleti olarak kurgulanacak. Böyle bir durumda etnik ve inanç ayrışmaları, çatışmalarının başlama ihtimali artabilir. Şam’daki yönetimin ne yöne evrileceği, kalıcı olup olmayacağı belirsiz. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu’nun böyle bir ortamda Suriye ile deniz yetki anlaşması imzalanarak Doğu Akdeniz’de sınırların yeniden çizileceğini açıklaması ciddi bir hatadır.

Hatırlanacağı gibi Libya’da Trablus yönetimiyle imzalanan Deniz Yetki Anlaşması Tobruk Yönetimince reddedildi. Libya Ulusal Meclisi anlaşmayı onaylamadı. Yunanistan, Mısır, İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), arasındaki anlaşmalar ve Doğu Akdeniz Enerji İnisiyatifi (EASTMED) oluşumunda Türkiye dışlandı. Türkiye’nin saygınlığı, ulusal çıkarları, bölgedeki dengeler gözetilmeden   yapılan bu tür açıklamalar Doğu Akdeniz’de yeni tartışma ve gerilimlere zemin yaratabilir!