Şafak Can Hınıslı yazdı: "Kadın, kendi değerini farkettiğinde..."

İstanbul’un en tuhaf tarafı şu: Aynı gün içinde hem insanı boğan kadar gürültülü, hem de insanın içini susturacak kadar sessiz olabiliyor. Sabah bir yerde korna, kalabalık, telaş… Akşamüstü başka bir yerde bir sergi salonu, bir perde, birkaç genç insan, birkaç anne, birkaç öğretmen… Şehir bazen kendini tam da böyle ele veriyor. En yüksek sesle değil, en sakin anlarında.

Geçtiğimiz günlerde Küçükçekmece’de açılan bir serginin haberine denk geldim. 13 yaşındaki Ayşegül Doğan’ın resimleri…

Bazı isimler haberde bir kez geçer ve unutulur. Bazıları ise daha ilk satırda insanı durdurur. Ayşegül ismi bende öyle kaldı.

Dünya Otizm Farkındalık Günü kapsamında açılan sergide, üç yıllık bir emeğin izleri vardı. Çocuk yaşta bir insanın, içine doğduğu dünyayla kurduğu özel ilişkinin renklerle, çizgilerle dışarı taşmış hali… Sanat tarihine iz bırakmış ressamların portrelerini kendi yorumuyla yeniden kurmuş. Haber metninde geçen bir ayrıntı daha vardı; sergi alanında kullanılan puzzle parçaları. Kimileri için dekor olabilir. Ama bu şehirde, hele böyle günlerde, insan bazı imgelerin neden oraya konduğunu anlıyor. Parçalanmış gibi görünen şeylerin aslında bir bütüne ait olduğunu hatırlatıyor insana.

Annesinin cümlesi de öyle: “Otizm bir eksiklik değil, farklı bir bakış açısıdır.

Bu cümleyi okurken sergi salonunda bulunmadım ama o anı tahmin etmek zor değil. Bir annenin kızına bakışı, bir öğretmenin sessiz gururu, bir çocuğun yıllar içinde kurduğu kendi dili… Hayat bazen konuşarak değil, çizerek ilerliyor. Hele bazı çocuklar için.

Şehir dediğimiz şey biraz da budur zaten. Kaldırımlardan, binalardan, metrolardan önce; çocuklarına alan açabilen, annelerin yorgunluğunu biraz olsun hafifleten, öğretmenin emeğini boşa çıkarmayan yerlerdir şehir.

Küçükçekmece’deki o sergide en çok bunu hissettim: Herkesin aynı yerden bakmadığı ama yine de aynı salonda buluşabildiği bir ihtimali.

Maltepe’de ise perde açılıyor.

Mahallemizin Sineması” başlığı ilk anda insana eski yaz akşamlarını hatırlatıyor. Açık havada sandalye çekilen, komşunun komşuya seslendiği, film başlamadan önce bile küçük bir topluluk duygusunun oluştuğu günleri… Bu kez gösterilen film “Narperi’nin Bileziği.” Kadınların kendi güçlerini fark etmelerini, el yordamıyla değil bilinçle ayağa kalkmalarını anlatan bir belgesel.

Maltepe Belediyesi’nin kadınlara dönük sinema atölyesinde bu filmin izlenmesi, ardından yönetmen Jale İncekol’la söyleşi yapılması küçümsenecek bir şey değil. Çünkü bu şehirde insanlar çoğu zaman yalnız kalıyor; kadınlar daha da fazla. Bir araya gelmenin, izledikten sonra konuşmanın, ürettikten sonra paylaşmanın hâlâ bir anlamı var.

Yönetmenin sözleri de o yüzden yerini buluyor: Kadın kendi değerini fark ettiğinde taşları yerinden oynatabilecek bir güce sahip.

Bu cümle belki büyük gelebilir. Ama memlekette bazı büyük cümleler salonlarda değil, tam da böyle küçük ölçekli buluşmalarda ete kemiğe bürünüyor.

Beyoğlu’nda açılan “H-5: Form & Fracture” sergisi ise daha başka bir yerden ses veriyor. Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinin işleri, metalin, ahşabın, kırılmanın, eşiğin, benliğin etrafında dolaşıyor. Genç insanların malzemeyle kurduğu ilişkiyi ciddiye almak gerekir. Çünkü bazen bir öğrencinin yaptığı iş, memleketin ruh halini uzun uzun yazılmış bir köşe yazısından daha iyi anlatır.

Form var, evet. Ama fracture da var. Biçim var, ama çatlak da orada. Belki de çağın ruhu tam olarak budur.

İstanbul’un bir ucunda özel bir çocuğun resimleri, bir ucunda kadınların sinema üretimi, bir başka ucunda genç sanatçıların kırılgan ama cesur işleri… Şehir bazen tam da böyle zamanlarda kendini hatırlatıyor. Her şey kötüye gidiyor gibi görünürken bile, bir yerlerde birileri bir şey yapmaya devam ediyor.

İstanbul'u ayakta tutan da bu:

En parlak vitrinler değil. Sessizce çalışan eller. Kendi dilini arayan çocuklar. Film bitince kalkıp dağılmayan kadınlar. Malzemenin içinden kendi cümlesini çıkaran gençler.

Şehrin asıl sesi bazen oralardan geliyor.