Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı ‘uygunsuz içerik’ sayıldı iddiası...
CHP İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi, büyük usta Nâzım Hikmet’in Nuri Kurtcebe’nin çizimleriyle verilen Kuvayi Milliye Destanı’nın halk kütüphanelerinden “uygunsuz içerik” bahanesiyle kaldırılmak istendiğini söyledi. Konuyla ilgili halk kütüphaneleri yetkililerine Kütüphane Hizmetleri Daire Başkanlığı’ndan bir e-posta gönderildiğini söyleyen İlgezdi, iddiasıyla ilgili TBMM’ye soru önergesi verdi.
Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı halk kütüphaneleri yetkililerine e-posta gönderilerek, kitabın okuyuculara verilmesinin yasaklandığı öğrenildi.
BAKAN’A İSTİFA ÇAĞRISI
Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı isimli kitabına yönelik skandal kararı içeren e-posta Kütüphane Hizmetleri Daire Başkanlığı aracılığıyla kütüphanelere gönderildi. E-posta ile Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’nın yanı sıra Alberto Manguel’in Ulises’in Dönüşü kitaplarının da yasaklandığını belirtildi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın skandal kararına tepki gösteren CHP Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi, “Bu garabetin bir an önce düzeltilmesi gerekiyor” diye konuştu. CHP’li İlgezdi, Yayın Seçme Kurulu’nun toplantı gerçekleştirmeden, “Okuyucu şikayeti” gerekçesiyle kitabı yasakladığını kaydetti. Kararın kabul edilemez olduğunu ifade eden İlgezdi, şunları söyledi:
“Daha önce de 1983 Pulitzer Ödülü sahibi Alice Walker’ın siyahi bir kadının erkek egemen bir dünyada yaşadığı baskı ve zulümleri anlatan Renklerden Moru kitabı, ‘Okuyucuların şikayeti’ bahanesiyle yasaklanmıştı. Şimdi aynı mevzuata aykırı gerekçe ile Kuvayi Milliye Destanımız yasaklanmaktadır. Bu kararın altında imzası olan tüm yöneticilerin derhal görevden alınması, alınmıyorsa Bakan’ın istifa etmesi gerekir.”
Skandalı TBMM gündemine de taşıyan İlgezdi, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un yanıtlaması istemiyle şunları sordu:
- Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı kitabındaki uygunsuz içerik nedir? Kuvayi Milliye Destanı kitabı hangi yasal mevzuata dayanarak yasaklatılmıştır? Bu kitap hakkında verilmiş bir mahkeme kararı var mıdır?
- E-postanın ekinde Nuri Kurcebe’nin çizimleri olan bir Kuvayi Milliye Destanı görünmektedir. Yasak bu kitaba mı gelmiştir? Yoksa tüm Kuvayi Milliye Destanlarına mı yasak uygulanacaktır?
- Okuyucu şikâyeti diye oluşturulan subjektif bir mekanizma ile kitap yasaklandığı iddiaları doğru mudur?
***
SKANDAL E-POSTA
Nâzım Hikmet’in kitabına yasaklama getiren e-postada şu ifadeler kullanıldı: “Nâzım Hikmet’e ait, ‘Kuvayi Milliye’ ve Alberto Manguel’e ait, ‘Ulises’in Dönüşü’ başlıklı kitaplarda uygunsuz içerik tespit edilmiş olup, Koha Kütüphane Otomasyon Sisteminde materyal düzenleme kısmından, ‘Ödünç Verilemez’ yapılarak, kullanıcılar tarafından görülmesi engellenmiştir. Söz konusu kitapların bulunduğu tüm halk kütüphanelerinde okuyucu hizmetlerinden çekilmesi gerekmektedir.”
***
KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI'NDAN AÇIKLAMA
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Nâzım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı” isimli eserinin, “uygunsuz içerik” gerekçesiyle Halk Kütüphaneleri’nden kaldırılmasına ilişkin açıklama yaptı.
Bakanlığın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:
"Bazı basın yayın organlarında ve sosyal medya platformlarında yer alan haberlerde, Nazım Hikmet Ran’ın “Kuvayi Milliye” adlı eserinin yasaklandığına dair iddialar gerçeği yansıtmamaktadır. Bu vesileyle kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla aşağıdaki açıklamanın yapılması zaruri hale gelmiştir.
Haberlere konu olan eser Nazım Hikmet Ran’ın “Kuvayi Milliye” adlı eseri değil; Nazım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı” şiirini çizgilerle anlatan Nuri Kurtcebe’ye ait bir çizgi roman versiyonudur.
Söz konusu kitapta cinsel içerikli tasvirlerin yer aldığı sayfalar bulunmaktadır. Bu nedenle kitabın her yaş grubundan vatandaşlarımızın faydalandığı kütüphanelerimizin genel erişim alanında bulundurulması uygun görülmemiştir.
Eser, çocukların erişim sağlamayacağı bir şekilde kütüphanelerimizde yer almaya edilmeye devam etmektedir.
Nazım Hikmet’in şiirlerinin yer aldığı “Kuvayi Milliye” veya “Kuvayi Milliye Destanı” başlıklı eserlerin farklı baskıları başta olmak üzere Nazım Hikmet’e ait onlarca eserin binlerce nüshası kütüphanelerimizde herkes tarafından erişilebilir ve ödünç alınabilir durumdadır."

Kuvayi Milliye Destanı
26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLER
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
VE İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ’E BAKAN NEFER Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan
ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe’den dünyanın en yıldızlı karanlığını. Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıklan gözükecek.
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir
Akarçay Dereboğazı’ında değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde Altıgözler köprüsünün altından
gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp
yolda Büyükçobanlar köyünü solda ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp, gider.
Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve
yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan’dan önce
ve Seferberlik’ten evvel Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken Manisa’da geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: ‘Üç’, dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.
Saat 3.30.
Halimur – Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.
İzmirli Ali Onbaşı (Kendisi tornacıdır) karanlıkta göz yordamıyla sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer sarışındı, ikinci esmer.
Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyleyen. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa’ya girdiği akşam.
Altıncı, inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için ona ‘Deli Erzurumlu’ derdiler. Yedinci Mehmet oğlu Osman’dı.
Çanakkale’de, İnönü’nde, Sakarya’da yaralandı
ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci İbrahim korkmayacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.
Saat: 4
Ağzıkara-Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, mekanizmalar Üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı, mevzideki biricik silahsız adam: ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına, içi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır. Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı, meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülâlemîne şühedâyı.
Saat: 4.45.
Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari, çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
diz kapaklarında kan, kantarmasında köpük…
İkinci Süvari Fırkası’ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü. Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan bir başka horoz vardır:
Baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar her hal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır.
Saat beşe on var.
Kırk dakka sonra şafak sökecek.
‘Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak’
Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe güneyinde.
On beşinci Piyade Fırkası’ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci, uzunu, Darülmuallimin mezunu Nureddin Eşfak, mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:
— Bizim İstiklâl Marşı’nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam, Akif, inanmış adam,
fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın ‘Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.
‘Hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz vadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.
‘Kim bilir belki yarın…’
Saat beşe beş var.
Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada, ön safta, en ön sırada, şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzimi Hasan’ın yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük.
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü
ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.
Yüzbaşı sordu:
– Saat kaç?
– Beş.
– Yarım saat sonra demek…
98956 tüfek ve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar, bütün aletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve ikinci Ordu’lar baskına hazırdılar.
Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık, siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına. Nureddin Eşfak baktı saatına:
– Beş otuz…
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz…
Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
Karahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.
Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihata ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.
Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis: alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk firenk uşağı…
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nureddin Eşfak’ın ayağı. Nureddin dedi ki: ‘Teselyalı Çoban Mihail,’
Nureddin dedi ki:
‘Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni…’
Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir’e doğru yürürken serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu. Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözleri hayretle yandılar:
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra.
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden yüzlerini toprağa döndüler.
Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.
Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:
‘Dörtnala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e
bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim…’
Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i.
Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır…
Nazım Hikmet Ran
Yeni Soluk
Yorum Yap