Kadınlar günü de neymiş?

Kadınlar günü bir cinsiyet ayrımcılığıdır. Nasıl ‘’Erkekler Günü ‘’ diye bir kavrama ihtiyaç duyulmuyorsa ‘’Kadınlar Günü’’ ne de ihtiyaç duyulmamalıdır. Böyle bir günün oluşmasına bilindiği üzere, 1921 yılında tekstil kadın işçilerinin çalışma koşullarıyla ilgili taleplerine karşılık uğradıkları zulüm ve ölümlerle sonuçlanan baskılı tutumlardır.

Genel olarak kadına ilişkin görevler ya da işler söz konusu olduğunda, ilk akla gelen onun geleneksel görevleri olan annelik ve ev kadınlığı olmaktadır. Oysa insanlığın var oluşundan bu yana kadın, annelik ve ev işlerinin yanı sıra üretim hayatına da katkıda bulunmaktadır.

Günümüzde dünyadaki nüfusun yaklaşık yarısını kadınlar oluşturmaktadır. Dolayısıyla tarihin her döneminde ekonomik ve toplumsal yaşamın bir yanını kadınlar, diğer yanını da erkekler teşkil etmişlerdir.

Ancak, kadınların ekonomik yaşama katılımları ile toplumsal ve ekonomik kalkınmadan yararlanma düzeyleri, doğru orantılı değildir. Bu durum her ne kadar ülkelerin gelişim düzeyleriyle ilişkilendirilse de genelde kadınların tüm toplumlarda erkeklerin gerisinde kaldığı bir gerçektir. Kadınların, ekonomik ve toplumsal alanda ikincil konumda olmalarının çeşitli nedenleri vardır;

Bu nedenler, “erkek egemen” kültüre dayalı toplum ayrımcılığı, kadınların eğitim olanaklarından daha az yararlandırılması, kadının erkekten fizyolojik olarak farklılığı, yasal düzenlemelerdeki eksikler ve yanlışlıklar gibi nedenlerdir.

Ülkemizde 1950’li yılların başından itibaren çalışma hayatında yer alan kadınlar günümüzde 15 yaş ve üzeri % 30’dur. 2013 yılı itibariyle Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde kadınların işgücüne katılım oranı % 62,5 olarak gerçekleşmiştir.

Nüfus kayıt araştırması sonuçlarına göre 2011 yılında, Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki nüfus içerisinde iş gücüne katılma oranı yüzde 47,50 olup, erkeklerde yüzde 69,2, kadınlarda ise yüzde 25,90 ’dur. 2012 yılında yüzde 29,50. 2013 yılında ise % 31,8 olmuştur. Bu göstergelerle Türkiye, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri içinde kadın istihdamında son sırada yer almaktadır. Kadın istihdamında Türkiye’ye en yakın ülke yüzde 47,8 ile Meksika olurken, OECD ülkelerinin ortalaması ise yüzde 62,3’tür.

Ülkemizde kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe, istihdama katılımları da artıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan Hane Halkı İşgücü İstatistikleri’ n den yapılan değerlendirmeye göre, iş gücüne katılan üniversite mezunu kadın sayısı 2 milyon 14 bin kişi olurken bunun 1 milyon 668 bini iş buldu. Bu dönemde kadın nüfusta 346 bin kişi işsiz kalırken, bu rakamın erkek işsizlerden 100 bin kişi daha fazla olduğu görüldü. Kadın üniversite mezunları arasında işsizlik sayısı bir önceki yıla göre ise 95 bin kişi arttı.

İstihdam alanları olarak ise, kadınların yüzde 39,2’si tarımda, yüzde 45’i hizmetler sektöründe, yüzde 14,8’i de sanayi sektöründe çalışmaktadır. İmalat sanayinin bazı sektörlerinde kadınlar daha fazla çalışırken, bazı sektörlerde ise neredeyse adları bile yok.

Giyim ve tekstil sektörlerinde çalışan her iki kişiden biri kadınken, en fazla elişi ustalığı, makine operatörlüğü, elle paketleme gibi yüksek beceri gerektirmeyen mesleki alanlarda çalışmaktadırlar. İlaç, kimya, elektronik, beyaz eşya ve otomotiv gibi sektörlerde kadınların varlığı yok denilecek kadar azdır.

Kadının ekonomideki yeri açısından bakıldığında bir diğer önemli konu ise, kadın girişimci sayısındaki azlığıdır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Girişimcilik Raporu 2012 yılı verilerine göre, Türkiye genelinde işveren olarak çalışan kadınların oranının yüzde 7,5 olması bu alandaki yetersizliğimizin içler acısı resmidir. Rapora göre ise erkeklerin oranı yüzde 92,5 düzeyinde iken, günümüzde kadınların girişimcilikte 10 – 15 yıl öncesine göre daha arzulu ve istekli oldukları dikkat çekmektedir. Nitekim 2013 TÜİK verilerine göre işveren kadınların oranı yüzde 10,7 düzeyindedir.

Kadınların bürokrasi içerisinde üst düzey karar verici konumlarda yer almasının oransal olarak düşük olduğu belirtilen raporda, bürokraside üst düzey yöneticilerin yüzde 93’ünün erkek, yüzde 7’sinin kadın olduğu kaydedildi.

Çalışan ve çalışmayan kadınların psikolojik yapıları incelendiğinde; ev kadınlarının psikolojik şiddet belirtisinin çalışan kadından daha fazla olduğu tespit edilmiştir.

Bu durum ev kadınlarındaki toplam aile geliri ve eğitim düzeylerinin çalışan evli kadınlardan daha düşük olması ile ilişkilidir. Çalışan kadınların sorunları daha sık gündeme gelmekte, bu konuda çeşitli araştırmalar yapılmakta, ancak ailenin yapılanmasında çekirdeği oluşturan ev kadınları ve sorunları gündeme az gelebilmektedir. Ev kadınları sıklıkla hayatlarının tekdüzeliğinden, çocuklarla ve ev işleriyle devamlı ilgilenmek gerektiğinden, kendilerine vakit ayıramadıklarından yakınırlar. Çalışan kadınlara göre sosyal çevreleri daha sınırlı sayıda kişilerden oluşmaktadır.

Her insan için çok önemli olan takdir edilme ve emeğinin değerlendirilmesi de çoğu zaman eşinin insafına kalmıştır. Çalışan kadın ise daha bağımsız davranabilmekte, para kazanmakta, toplumdan daha fazla takdir görebilmektedir.

Evlilik uyumu ile öznel iyilik hissini 200 çalışan ve 200 ev kadınında karşılaştıran bir çalışmada, ev kadınlarında her iki parametrenin de çalışan kadınlardan belirgin derecede kötü olduğu bulunmuştur. Aynı çalışmada, çalışan kadınların özellikle genel sağlık, yaşam doyumu ve benlik saygılarının daha yüksek olduğu ve kötümser duygulanımın ev kadınlarında çalışan kadınlardan daha düşük olarak değerlendirilmesine rağmen ümitsizlik, güvensizlik ve anksiyetenin yine çalışan kadınlarda daha düşük olduğu gösterilmiştir.

Mesleklere göre intihar oranlarını değerlendiren değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda intihar vakalarının çoğunluğunu işsizler ve gençlerin yanında ev kadınlarının da oluşturduğu bulunmuştur. Ülkemizde ise intihar teşebbüsünde bulunanlar arasında öğrencilerden sonra ikinci sırada ev kadınları bulunmuştur. Ev kadınlarında psikolojik belirtilerin daha fazla olmasının, aile geliri, eğitim düzeyi, evde yaşayan kişi sayısı, çocuk sayısı gibi değişkenlerin yanında olabilecek diğer nedenlerini saptamak için daha geniş örneklemler üzerinde yapılacak araştırmalara ihtiyaç vardır.

Cinsiyet ayrımı, kadınların anne oluşlarından dolayı, duygu yoğunluğu, önsezi, sağduyu ve fiziksel özelliklerinin hassasiyeti dikkate alınarak erkeklerden ayrı tutulmalıdır. Hak ve özgürlükler erkeklerle aynıdır. Bu ayrımın doğru yapıldığı bir dünyada herşeyden önce ‘’ insan olma ‘’ vasfının ele alınması gerekir ‘’ kadınlar günü’’ nün değil.

“Erkeklere ilk öğüdü, ilk eğitimi veren ve onun üzerinde ilk analık nüfuz ve tesirini kuran kadındır.”

Elmas Üzüm

FAC Kurucu Ortağı