Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/27 Ekim 2024

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 27 Ekim 2024 tarihli raporu şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

SICAK GÜNDEM

  1. Türk Uzay ve Havacılık Sanayii (TUSAŞ) tesislerine terör saldırısı, terörün ulusal güvenlik ve insanlarımızın can güvenliği için tehdit olmaya devam ettiğini gösterdi!
  2. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’ndan 1,5 ay önce Merkez Bankası Başkanının asgari ücret artışını Amerikalı bankerlere açıklaması, sendikaların hiçbir talebinin dikkate alınmayacağını gösteriyor!

İÇ POLİTİKA

  1. Daha önce geri çekilerek torba yasa taslağından çıkartılan ‘etki ajanlığı’ düzenlemesi, AKP-MHP oylarıyla komisyonda kabul edildi!
  2. Kamusal hizmetlerin satılması politikalarıyla, halkın en temel ihtiyaçları piyasaya ve serbest ticarete teslim edildi. Türkiye sağlıktan eğitime, iletişim ve teknolojiden yüksek öğrenime kadar her alanda geriledi!

EKONOMİ

  1. Geçen yılın haziran ayından bu yana uygulanan ekonomik programın perde gerisindeki mimarı IMF, elde edilen sonuçları başarısız buldu. Daha sıkı ve radikal adımlar atılmasını istedi!
  2. Eylül sonu itibarıyla Merkezi Yönetim Kamu Borç Stoku 9 trilyon liraya yaklaştı. Yılsonunda kamu borç stokunun 10 trilyon TL’yi aşması ihtimali güçleniyor!
  3. Ekonomik yavaşlama, daralma ve küçülme eğiliminin en somut göstergesi Motorlu Kara Taşıtları Eylül 2023 fiyat ve satış rakamlarında ortaya çıktı!

TARIM

  1. Kadın Çiftçiler Günü’nde Türkiye’deki kadın çiftçilerin durumu tarıma ve kadına bakışın karanlık yüzünü açığa çıkartıyor! Kadınlar, üretimde ve yönetimde yok sayılıyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. İsrail’in İran’a saldırısı bölgede tansiyonu yükseltti. Biden yönetimi, İsrail’in ABD’yi zora düşürecek ve ABD kamuoyunda tepkilere yol açarak 5 Kasım Seçim Sonuçlarını etkileyebilecek girişimlerde bulunmasını önlemeye çalışıyor.
  2. Rusya’ya bağlı Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’da düzenlenen 16’ncı BRICS Zirvesi’nde Türkiye’nin tam üyelik başvurusu için karar çıkmadı!

Cumhurbaşkanının terör ve ulusal güvenlik toplantısına AKP sözcüsünün katılması, MİT Başkanının AKP-MKYK üyelerine FETÖ brifingi vermesi tek adam-tek parti devletinin resmidir. İttifak ortağının organize suç örgütü elebaşılarıyla makamında kol kola fotoğraf servis etmesi siyasette ve devletteki tahribatın vahim görüntüsüdür!

Türk Uzay ve Havacılık Sanayii (TUSAŞ) tesislerine terör saldırısı, terörün ulusal güvenlik ve insanlarımızın can güvenliği için tehdit olmaya devam ettiğini gösterdi. Ulusal savunma sanayiinin en stratejik tesislerinden birisine yapılan bu saldırı, daha önce Mersin polis evine ve geçen yıl TBMM açılışı öncesi İçişleri Bakanlığı’na yapılan saldırılarla benzeşmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın teröristlerin Suriye üzerinden giriş yaptıklarını ifade etmesi sınır güvenliği ve istihbarat açıklarının ciddi boyutta olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Uzun bir hazırlık süreci sonunda gerçekleştirildiği anlaşılan eylemle ilgili güvenlik kamerası görüntülerinin saldırı ve çatışmalar sürerken sosyal medyaya ve televizyon ekranlarına sızdırılması terör propagandası açısından zafiyetin bir başka vahim boyutudur. Cumhurbaşkanının BRICS zirvesinde, İçişleri ve Milli Savunma Bakanı ve TUSAŞ yöneticilerinin Savunma Fuarı hazırlıkları için İstanbul’da oldukları bir sırada gerçekleştirilen eylem içeriden bilgi ve istihbarat sağlandığını düşündürmektedir. Saldırıda yaralananlardan 7’sinin Emniyet Özel Harekât personeli olması ayrıca dikkat çeken bir noktadır. İHA, SİHA ve Milli Savaş Uçağı üretiminin yapıldığı stratejik bir tesisin güvenliğinin özel güvenlik şirketine verilmesi ciddi handikaptır. Nitekim saldırganların ana nizamiyeye ticari taksiyle gelip saldırıya girişmeleri güvenlik açığının büyüklüğünü ve özel güvenliğin yetersizliğini apaçık göstermektedir. Tüm bunlar devletin emniyet, güvenlik, istihbarat birimlerince değerlendirilecektir.

Cumhurbaşkanı BRICS zirvesi dönüşünde Atatürk Havalimanında olağanüstü ulusal güvenlik toplantısı yaptı. İçişleri, Dışişleri, Milli Savunma Bakanları, Genelkurmay ve MİT Başkanı, Cumhurbaşkanının Savunma, Dış Politika Başdanışmanlarının olduğu toplantıya AKP Parti sözcüsü hangi sıfat, görev ve yetkiyle katıldı?

Devlet güvenlik ve istihbaratındaki gayri ciddilik ve partizan tutumların diğer örneği MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Fethullah Gülen’in ölümü ardından AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısına katılması, FETÖ’nün yeni yapılanması, organizasyonu ve lider adayları konusunda MKYK üyelerine istihbarat brifingi vermesidir. MİT başkanı AKP’nin değil, devletin en üst istihbarat görevlisidir. MİT Başkanı FETÖ ile ilgili bilgi aktaracaksa bunu sadece AKP-MKYK üyelerine değil başta ana muhalefet olmak üzere TBMM’ye yapmalıdır. Devletin istihbarat ve güvenlik yetkilileri, kurumları devlete ve millete sorumlu olmak yerine partiye hizmet ediyorsa terör saldırıları, masum can kayıpları kaçınılmazdır.

Türkiye’nin organize suç ve mafya yapılanmalarında Avrupa birincisi olduğu ortamda ittifak ortağının infaz yasasıyla salınan organize suç örgütü elebaşılarıyla kol kola fotoğraflarını medyaya servis etmesi, tek adam yönetimi ve parti devletinin, suç örgütlerini ve liderlerini kamuoyu önünde cesaretlendirip olağanlaştırmasının vahim görüntüsüdür! 

Aralık ayındaki asgari ücret pazarlığından 1,5 ay önce, ABD’de yabancı bankacı ve yatırımcılara asgari ücreti yüzde 25’ten fazla artırmama sözü veren ekonomi yönetimi, bir avuç kişi ve kurumun çıkarı uğruna her 100 liralık verginin 27 lirasından vazgeçecek. İktidarın trilyonlarca lira vergiyi silmesi milyonların sefaletine duyarsızlıktır!

Merkez Bankası (MB) Başkanı Fatih Karahan’ın ABD’de yabancı banka ve fon yöneticileriyle yaptığı kapalı toplantıda yabancı yatırımcılara asgari ücret zammının yüzde 25’i aşmayacağını ifade etmesi, devlet yönetimindeki kaos ve yetki kargaşasının göstergesidir. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’ndan 1,5 ay önce MB Başkanının asgari ücret artışını Amerikalı bankerlere açıklaması, sendikaların hiçbir talebinin dikkate alınmayacağını gösteriyor. Oysa yasa ve yönetmelikler Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) enflasyon hesaplamalarının komisyondaki işçi, işveren ve kamu temsilcilerine sunulmasını, tarafların kendi hesaplamalarıyla talep ve tekliflerini komisyona getirerek pazarlık yapılmasını öngörüyor. Bir aylık pazarlıklar sonunda yeni asgari ücret aralık sonunda ilan ediliyor. Milyonlarca çalışan, asgari ücretli, emekli, yılbaşında enflasyonun tahribatını giderecek bir zam beklerken, iktidarın bu konuda karar verme iradesini IMF’ye, yabancı bankalara ve sıcak para sahiplerine teslim ettiği anlaşılıyor. 

Enflasyonla mücadele adı altında 2025 yılında da sefalet politikalarını sürdüreceği anlaşılan iktidar, bir avuç kişi ve kurum içinse 3 trilyon 5 milyar TL vergi alacağını silmeyi peşinden kabul etmiş durumda. 2025 bütçesinde 11 trilyon 139 milyar TL vergi geliri hedeflenirken, 213 farklı yasadaki muafiyet ve istisnalarla gelir, kurumlar, KDV, ÖTV ve diğer vergilere varana kadar vazgeçilen vergi, hedeflenen gelirin yüzde 26,97’sine ulaşıyor. 2025’te hedeflenen vergi gelirinin yaklaşık üçte birinden vazgeçilmesi, bir avuç kişi ve kurumun toplumun geniş kesimlerinin sırtından finanse edilip, kazandıkları milyarların vergisini bile ödemeksizin servet sahibi olması demek.  

Çalışanların aylık ücret ve maaşlarından peşin kesilen gelir vergisi oranlarının yüksekliği nedeniyle yılın ikinci yarısından itibaren maaşları azalmaya başlarken, işçi ve memur sendikalarının ücretlilerin vergi yükünün azaltılması çağrılarına iktidar kulak tıkıyor. Buna karşılık 2025 yılında vergi istisnaları ve muafiyetlerle küçük bir kesimin çıkarları için 1 trilyon 418 milyar liralık gelir vergisinden vazgeçilmesi bütçede yer alıyor. İktidar müteahhitleri, iktidara yakın holdingler ve şirketler yıllardır ‘matrahsız’ beyanname verip milyarlar kazandıkları halde tek kuruş kurumlar vergisi ödemez iken, 2025’te de bu keyfiliğin süreceği bütçe rakamlarıyla açığa çıkıyor. Milyonlarca kişi yüksek enflasyon karşısında eriyen gelirleri yetersiz kaldığı için kredi kartıyla ayakta durmaya çalışırken, banka ve holdinglerin 2025’te ödeyeceği kurumlar vergisinin 701 milyar TL’si silinecek.

2025’te ayrıcalıklı kişi ve kurumlar için istisna ve muafiyetlerle 520 milyar KDV, 133 milyar ÖTV ve diğer vergilerden de 233 milyar TL tutarındaki vergi gelirinden vazgeçen iktidar; çocukların yumurtasından ve sütünden, bebeklerin mamasından, halkın ekmeğinden, suyundan, öğrencilerin kalem ve kitabından kestiği KDV’den ve ÖTV’den vazgeçmiyor!

Daha önce geri çekilerek torba yasa taslağından çıkartılan ‘etki ajanlığı’ düzenlemesi, AKP-MHP oylarıyla komisyonda kabul edildi. 9. Yargı Paketi içine eklenen düzenleme, siyaset, medya ve akademi dünyasının baskı altına alınacağını, etki ajanlığı-casusluk suçlamalarıyla yeni bir gözaltı-tutuklama dalgasının başlatılacağını gösteriyor!

Rusya başta olmak üzere, Kuzey Kore ve Çin’de bir süredir uygulanan ve son olarak Gürcistan’da kabul edilmesi protestolara, parlamento baskınlarına yol açan ‘etki ajanlığı’ düzenlemesi AKP tarafından TBMM’ye getirilen 9. Yargı Paketi içine konularak TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçirildi. 2025 Bütçe görüşmelerinden önce genel kuruldan geçirileceği anlaşılan yasa değişikliği ajanlık-casusluk suçlamalarını daha sıradan ve kolay hale getirip, kapsamını genişletiyor. İktidarın bu düzenlemeyle daha ağır baskılar kurmayı içeren bir süreci planlandığı anlaşılıyor.

Anlaşıldığı kadarıyla iktidar, İsrail’in Türkiye’ye saldıracağına ilişkin söylemler ve terör olayları üzerine beklenen zeminin oluştuğunu, tepkilere karşı istenen konjonktürün sağlandığını düşünerek 9. Yargı Paketi’ne etki ajanlığı düzenlemesini eklemekte sakınca görmedi. Savunma Sanayiini Destekleme Fonu (SSDF) için ek vergi ve katılım payı teklifinde benzer güvenlik tehditleriyle kamuoyunun ikna edileceğini düşünmeleri gibi şimdi de etki ajanlığı için aynı gerekçeler öne sürülüyor. SSDF’ye ek vergilere karşı itirazlar sonrası yasa teklifini gelecek yıla ertelemek zorunda kalan iktidarın etki ajanlığı ve yeni tip casusluk suçlarıyla ilgili siyasi baskı hesapları da kabul görmeyecektir. 

23 maddelik yasa teklifinin 16. Maddesinde Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) ‘Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk’ bölümünde değişikliğe gidilerek; ‘Devlet güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda suç işleyenler hakkında 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası verilir’ hükmü ekleniyor. Bu suçlar savaş sırasında veya askeri operasyonları tehlikeye sokacak bir süreçte işlenirse ceza 8-12 yıla çıkıyor. Söz konusu suçlamalardan dolayı soruşturma açılması Adalet Bakanlığı iznine bağlanarak olağanlık görüntüsü veriliyor. 

Türkiye’deki tüm basın meslek kuruluşları ve gazeteci cemiyetleri yayınladıkları ortak açıklamada baskı ve sansürü genişleten bu değişikliği kabul etmeyeceklerini duyurdular.

İktidar 4 ay önce geri çektiği bir düzenlemeyi şimdi tekrar yasalaştırmaya çalışarak, siyasi baskıyı artırmayı, sivil toplumu, medyayı, muhalefeti, bilim insanlarını, sosyal-siyasi ve ekonomik kamuoyu araştırmaları yapan kurumları, dijital mecralar üzerinden yayın yapan kontrol edemediği yeni medyayı tamamıyla susturmayı hedefliyor. Bunu yapabilmek içinde yine siyasi amaçları için kullandığı yargıyı devreye sokmayı amaçlıyor. Daha önce önüne geleni ‘hain-terörist’ diye itham edip yargıyla göz dağı veren iktidar, şimdi buna ‘etki ajanı, yeni tip casus’ suçlarını ekleyip baskı çemberini genişletmeyi istiyor.

22 yıldır kurmaya çalıştığı baskıcı otokrat tek adam rejimi için her yolu mubah sayan iktidar, bir kez daha hukukun üstünlüğü, özgürlük ve adalet talepleriyle örülen demokrasi duvarını aşamayacak, hüsrana uğrayacaktır.

Kamusal hizmetlerin satılması politikalarıyla, halkın en temel ihtiyaçları piyasaya ve serbest ticarete teslim edildi. Türkiye sağlıktan eğitime, iletişim ve teknolojiden yüksek öğrenime kadar her alanda geriledi!

Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) yayınladığı son raporlarda Türkiye sağlık hizmetleri ve kişi başına sağlık harcamalarında, kişi başına adalet hizmetleri harcamasında sonuncu sırada. Yüksek öğrenimde öğrenci başına eğitim, barınma ve beslenme harcamasında, üniversitelerdeki bilimsel araştırma çalışmalarına ayrılan bütçede de sonlarda. Emekli maaşlarının düzeyinde ise dünya sıralamasında 1,4 milyar nüfuslu Hindistan’ın bir sıra önünde, sondan ikinci konumda.

Yılbaşı ve yıl ortası olmak üzere yılda iki kez yapılan ve takvimi belli olan maaş zamlarına rağmen her gün memur emekli maaş artışı, asgari ücret artışı haberlerinin medyada ilk sayfalarda yer alması, yılbaşına üç ay olduğu halde her gün yeni bir ‘uzmanın’ ekranlara çıkıp olası maaş ve asgari ücret artışı hesapları yapması kitlesel yoksullaşmanın, umutla haber bekleyişlerin sonucu.

Muhtemelen dünyada yılın 12 ayı, 365 günü memur, emekli, asgari ücretli maaş zamlarının haber olduğu, ekranlarda saatlerce tartışıldığı başka bir ülke yok. Türkiye’nin bu noktaya gelmesinin temel nedeni iktidarın 22 yıldır uyguladığı sosyal devleti dışlayan, sadece bir avuç iktidar yanlısının çıkarlarını ve refahını gözeten politikalarıdır. Kamusal hizmetlerin ve kamu varlıklarının satışı, piyasa kurallarına tabi kılınıp ticarileştirilmesi Türkiye’nin en az 50 yıl geriye gidişinin, ekonomik, sosyal, insani kriterlerde en alta inmesinin ana unsurlarının başında gelmektedir.

İktidara geldiğinden bu yana kamu hizmetlerinin satışı uygulamalarıyla 70 milyar doları aşan özelleştirme yapan iktidar satacak bir şey kalmayınca kamu arazilerini, ormanları, sahilleri, zeytinlikleri satmaya başladı. Anayasa ve sosyal devlet ilkesi uyarınca devletin asli görevi olan ve tüm yurttaşlara ücretsiz sunulması gereken kamusal hizmetlerin satışı ve ticarete konu olmasının sonucunda sağlıktan eğitime, yüksek öğrenimden gıda ve beslenmeye, iletişim ve haberleşmeden teknoloji ve bilimsel araştırmalara kadar her alanda gerileyen Türkiye, bebekleri öldürüp devletten para kazanan özel hastanelerin çeteleştiği bir ülkeye dönüştü.

Adliyelerde rüşvetle mahkeme kararı çıkartan organizasyonlar hüküm sürerken, devletin temel kamusal görevi olan eğitimde fırsat eşitliğinin yerini özel okullar, özel üniversiteler, özel dershaneler aldı. Vatandaşlar, geçmedikleri paralı otoyollara, köprülere, tünellere, havaalanlarına her yıl milyarlarca lira garanti bedeli ödemek zorunda!

Kamusal hizmet, kurum ve denetim mekanizmalarının etkisizleştirilmesi Türkiye’yi dünyada örneği olmayan olayların sıradanlaştığı bir ülke haline getirdi. Maliye Bakanlığının ‘Vergi Yüzsüzleri’, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ‘Gıda Yüzsüzleri’, Sağlık Bakanlığının ‘Bebek, yaşlı hasta istismarcıları’ listesi yayınladığı bir ülke olmak içimizi acıtıyor!  

Geçen yılın haziran ayından bu yana uygulanan ekonomik programın başarılı olduğu yönünde iktidar ve ekonomi yönetimi tarafından yapılan açıklamalara karşılık bu programın perde gerisindeki mimarı IMF, elde edilen sonuçları başarısız buldu. Daha sıkı ve radikal adımlar atılmasını istedi!

IMF’nin ilkbahar ve sonbahar olmak üzere yılda iki kez yayınladığı ‘Küresel Ekonomik Görünüm’ raporunun Türkiye bölümünde; bugüne atılan adımların ve yapılan düzenlemelerin bazı alanlarda ‘zayıf ve yetersiz’ kaldığı vurgulanarak ‘gereken düzeltmeler süratle yapılmazsa başta enflasyon olmak üzere sorunların ağırlaşarak kalıcı hale geleceği’ vurgulandı.

Geçen hafta Washington’da gerçekleştirilen IMF-Dünya Bankası yıllık toplantıları vesilesiyle açıklanan ikinci raporda küresel büyüme tahminini bu yıl için yüzde 3,2 olarak yer alırken önceki raporda yüzde 3,3 olan 2025 yılı küresel büyüme hızı 3,2’ye düşürüldü. IMF, gelecek yıl küresel ekonomik büyümenin yavaşlayacağını öngörüyor. Küresel enerji piyasalarında petrol fiyatının yüzde 0,9 artarak varil başına 81 dolarla bu yılı kapatacağını öngören IMF’nin bu projeksiyonu Türkiye’nin enerji faturasının kabaracağı anlamına geliyor. Türkiye’deki gıda enflasyonunun artmasına karşılık IMF raporunda küresel gıda fiyatlarının bu yıl yüzde 5,2, 2025’te yüzde 4,5 düşmesi bekleniyor.

  • Bu beklentinin gerçekleşmesi durumunda Türkiye’deki gıda enflasyonunda ve ithal gıda fiyatlarında düşüş söz konusu olabilir.

IMF’nin Türkiye ekonomisiyle ilgili tespit ve beklentileri ise sürdürülen programın başarısızlığını teyit ediyor. IMF Nisan raporunda Türkiye ekonomisinin 2024 büyüme hızını yüzde 3,6 olarak öngörürken, yeni raporda 3’e düşürdü. 2023 yılında yüzde 5,1 olan büyüme hızının 2025’te bunun yaklaşık yarısı düzeyine gerileyerek yüzde 2,7’ye ineceğini açıkladı. IMF’nin Türkiye için 2029 büyüme beklentisi bile yüzde 3,9 olurken, iktidarın öngördüğü yüzde 5’lik hedefin çok altında. Merkez Bankası (MB) ve Orta Vadeli Program (OVP) hedeflerinin aksine IMF’nin bu yılsonu enflasyon beklentisi yüzde 43, 2025 içinse yüzde 24. MB ve OVP hedefleri 2024 sonu için yüzde 36, 2025 içinse yüzde 17,5 olarak açıklanmıştı. IMF, enflasyonla mücadele için halen yüzde 50 olan politika faizinin daha da artırılması görüşünde. Eylüldeki Türkiye raporunda asgari ücretin ‘yılda bir kez ve hedeflenen enflasyon oranında artırılmasını’ isteyen IMF, son raporunda da aynı görüşte ısrarcı oldu. IMF, ücretlere yüksek zam yerine dar gelirli kesimlere sosyal destek sağlanmasının yeterli olacağını öneriyor.

2025 yılında iktidarın IMF’ye verilen sözler doğrultusunda maaş zamlarını düşük tutacağı anlaşılıyor. Kaldı ki 2025 bütçesinde personel maaşları için ve SGK’ya ayrılan ödeneklerdeki artış oranları asgari ücret, memur ve emekli maaş artışlarının yüzde 15-21 arasında tutulmasının planlandığını gösteriyor. Bu tablo; 2025’in çalışan, emekli, dar gelirli, asgari ücretli ve geniş kitleler için bu yıldan daha zor geçeceğini gösteriyor!

Eylül sonu itibarıyla Merkezi Yönetim Kamu Borç Stoku 9 trilyon liraya yaklaştı. Borçlanmaya hız veren iktidarın uygulamaları gerek hazinenin gerekse kamu kurumları ve Merkez Bankası’nın borçlarını kritik seviyelere yükseltti. Borç stoku içinde dövize ve TÜFE’ye endeksli olan tutarın büyümesi riskleri de beraberinde getiriyor!

Ocak-eylül arası 9 ayda geçen yılın aynı dönemine kıyasla oransal olarak yüzde 28,4, parasal olarak ise 1 trilyon 913 milyar lira artış gösteren kamu borç stoku tutarı 8 trilyon 649 milyar liraya ulaştı. Borç stokunda geçen yılın eylülünden bu yılın eylülüne bir yıllık artış oranı ise yüzde 42,5 olurken, borçlardaki parasal artış 2 trilyon 579 milyar TL olarak gerçekleşti. Beş yıl önce 2019 sonunda toplamı 1,3 trilyon TL olan kamu borç stoku, 2020’de yüzde 36,4, 2021’de yüzde 51,6, 2022’de yüzde 46,9 artarken, geçen yıl yeni ekonomik programın uygulamaya konulması sonrası borçlanmaya hız verilmesiyle 2023’te yüzde 69,9 artış gösterdi. Bir yılda yaklaşık yüzde 70 artan borç stoku 2023 sonunda 6,7 trilyon TL’ye ulaştı. Kamu borç stoku temmuz sonunda 8 trilyon TL’yi aşarken, son açıklanan verilerle eylül sonunda 9 trilyon TL’ye yaklaştı. Hazinenin haftada en az 2, bazı haftalar 3 ayrı borçlanma ihalesi gerçekleştirdiği dikkate alındığında ekim-aralık döneminde de aynı hızla borçlanmaya devam edileceği anlaşılıyor. Hazinenin yurt dışından 10 yıl vadeli tahvil ihracıyla borçlanma programını devreye sokmasıyla eş zamanlı olarak iç borçlanmanın da aynı hızla sürdürülmesi, yılsonunda kamu borç stokunun 10 trilyon TL’yi aşması ihtimalini güçlendiriyor.

Merkezi yönetim borç stokunun 4 trilyon 374 milyar liralık bölümü iç borçlardan oluşurken, dış borçların TL karşılığı ise 4 trilyon 275 milyar lira. Yine iç borç stokunun 3 trilyon 559 milyar lirasını hazinenin bono ve tahvil ihraçlarıyla TL cinsinden yaptığı borçlanmalar, 815 milyar lirasını ise yurtiçinden dövize endeksli yapılan borçlanmalar oluşturuyor. Gerek borç stokundaki dış borçların gerekse yurtiçinden yapılan dövize endeksli borçların toplamı 5 trilyon 90 milyar liraya ulaşıyor. Bu da toplam kamu borç stokunun yüzde 59’unun doğrudan döviz cinsinden ya da dövize endeksli olduğu anlamına geliyor. 10 yıl önce 2014’te kamu borç stoku içinde döviz cinsinden olan borçların payı yüzde 32 idi. Bu oran 2022’de yüzde 65,5’a, 2023’te yüzde 64,2’ye yükseldi.

Son bir yılda politika faizinin yüzde 8,5’tan yüzde 50’ye yükseltilmesi, TL faizlerinin artması ve baskılanmış kur politikası sayesinde aylardır dolar/TL kurunun 34 lirada tutulmasıyla eylül sonunda yüzde 59’a inmiş görünüyor. Toplam stok içindeki payı geçen yıla kıyasla azalmasına rağmen hâlâ döviz cinsi borçların yüzde 59’luk bir oranda olması göz ardı edilemeyecek bir tehdit ve risk oluşturuyor.

Yüksek faizin ekonomide küçülmeye ve daralmaya yol açtığı açıklanan verilerde net biçimde görülüyor. Aylardır politika faizini yüzde 50’de sabit tutan Merkez Bankası’nın Cumhurbaşkanının talimatıyla faiz indirimlerine başlaması halinde TL cinsi yatırım araçlarına yönelen tercihler tekrar dövize kayabilir. Döviz talebi yükselişe geçtiği takdirde mevcut kamu borç stokunun üçte ikisini oluşturan döviz cinsi borçların TL karşılığı ve toplam borç stoku yükselişe geçebilir!

Ekonomideki daralma ve küçülme eğilimi, motorlu kara taşıtlarına ilişkin rakamlarda kendisini gösteriyor. İnsan, mal, ürün taşımacılığında ve üretimde ekonomik ve ticari faaliyetlerin ana unsurları arasında yer alan otobüs, kamyon, kamyonet, minibüs, traktör satışları dibe vurdu. Artış yaşanan tek araç motosiklet oldu!

Ekonomik yavaşlama, daralma ve küçülme eğiliminin en somut göstergesi Motorlu Kara Taşıtları Eylül 2023 fiyat ve satış rakamlarında ortaya çıktı. İç talep ve tüketimdeki gerilemenin yanı sıra tarımda ve sanayideki üretim düşüşü, kapasite kullanımındaki azalma, seyahat ve lojistik hizmetlerindeki yüksek maliyet artışları bu alanlarda kullanılan motorlu kara taşıtlarına olan talebi en dip noktaya indirdi. Binek otomobil fiyatları ve araç kredisi faizlerindeki yükseliş talebin kısılmasında ana unsurların başında gelirken yolcu ve mal taşımacılığında kullanılan motorlu kara taşıtlarının satışındaki düşüş ise fiyat ve kredi maliyeti artışlarının yanı sıra ekonominin genelindeki yavaşlama ve küçülmeden kaynaklandı. Geçtiğimiz hafta itibarıyla en düşük taşıt kredisi faizi yüzde 43-55 seviyesinde değişirken, TÜİK’in son beş yılda otomobil fiyatlarındaki TÜFE fiyat artışı oranları da motorlu taşıtların geniş kesimler için nasıl erişilemez noktaya ilerlediğini gösteriyor. Eylül 2019-Eylül 2025 dönemi beş yılda sıfır kilometre motorlu kara taşıtlarının fiyat artışları dizel motorlu olanlarda yüzde 508, benzinli araçlarda yüzde 489 oranında gerçekleşirken, motosikletteki beş yıllık TÜFE fiyat artışı yüzde 412 oldu.

Sıfır araçlardaki bu fiyat artışları ikinci el araç fiyatlarını yukarı çekerken, ikinci el piyasasında sıfır araç düzeyine yaklaşan fiyatlara karşı alınan önlemlerle bu piyasa nispeten kontrol altına alındı. TÜİK verileriyle toplam taşıt sayısındaki artış ortalaması yüzde 21 olarak belirlenirken binek otomobil sayısındaki artış yüzde 24 düzeyinde kaldı. Buna karşılık trafiğe kaydı yapılan motosiklet sayısındaki artış, genel ortalamanın ve binek otomobillerin üç misline ulaşarak yüzde 60,16 seviyesine yükseldi. Eylül itibarıyla trafiğe yeni kaydedilen veya kaydı silinen motorlu kara taşıtlarıyla ilgili rakamlar ekonomik faaliyet, üretim ve ticari amaçlı taşıtlarda düşüş yaşandığını sergiliyor. Özel binek otomobil sayısı yüzde 16,47 artarken, ticari minibüs sayısındaki artış yüzde 6,70’te, şehir içi ve şehirlerarası yolcu otobüsü sayısındaki artış yüzde 2,05’te, ticari taşımacılıkta kullanılan kamyonet sayısındaki artış yüzde 12,98’de, kamyon sayısındaki artış yüzde 11,88’de ve traktör sayısındaki artış yüzde 10,93’te kaldı. 2023-2024 Ocak-Eylül döneminde trafiğe kaydı yapılan araçlarda kamyon, kamyonet ve traktör sayıları azaldı. Kaydı yapılan toplam motorlu kara taşıtında 9 aylık dönemde geçen yıla göre ortalama artış yüzde 14 oldu. Geçen yılın ocak-eylül dönemine göre bu yılın aynı döneminde trafiğe kaydedilen kamyonet sayısında yüzde 6, kamyonda yüzde 2, traktörde yüzde 12 azalma gerçekleşti.

Tarımsal üretimde temel araç olan traktörde yüzde 12’lik gerileme, üretimden vazgeçmenin, sürülmeden-ekilmeden boş bırakılacak toprakların, tarlaların artacağını gösteriyor. Büyüme, üretim, daralmayı apaçık gösteren bu tablo; ekonomik gidişattaki olumsuzluğun kalıcı ve belirgin hale geldiğinin, krizin ağırlaştığının acil sinyallerini veriyor!

Kadın Çiftçiler Günü’nde Türkiye’deki kadın çiftçilerin durumu tarıma ve kadına bakışın karanlık yüzünü açığa çıkartıyor. Tarım ve Orman Bakanı, TZOB Başkanı sözde kadın çiftçileri övüp değişimden söz ederken, üretimde ve yönetimde kadınları yok sayıyor!

Dünya Kadın Çiftçiler Günü nedeniyle ülke çapında ve Cumhurbaşkanlığı Sarayında bir haftaya yayılan kutlama ve etkinliklerde ortaya çıkan tablo, Türkiye’de kadın çiftçilerin ayrımcılığa uğradığını, üretimde ve yönetimde söz haklarının olmadığını tüm gerçekliğiyle gözler önüne serdi. Ülke nüfusunun yüzde 50’sini oluşturan kadınların istihdamda sadece yüzde 30 düzeyinde yer alması, ülke kalkınması ve refahında neden geri kalındığının en somut göstergesidir. Milyonlarca kadının iş ve sosyal hayattan dışlanması, genç işsizler ve üniversiteli işsizlerin yüzde 70’inin kadınlardan oluşması ülkenin sosyal ve ekonomik geleceği adına çok acıdır.

Tarım ve hayvancılıkta da yüzde 50’yi aşan faal kadın nüfusa karşılık üretimin yapılmasından planlanmasına, pazarlanmasına, yönetilmesine kadar her alanda kadın çiftçilerin geri planda tutulması, tarım bürokrasisi ve çiftçi örgütlerinde kadınların sesinin kısılması kabul edilemez bir yaklaşımdır. Gerek Tarım ve Orman Bakanlığı gerekse Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) verileri en çok ezilen, sömürülen, haksızlığa uğratılan kesimlerinin başında kadın çiftçilerin, kadın üreticilerin geldiğini gösteriyor.

Kadın Çiftçiler Günü kutlamaları bu yıl Cumhurbaşkanlığı Sarayı Millet Kütüphanesinde yapıldı. Türkiye’nin dört yanından AKP örgütlerince seçilerek Saraya davet edilen kadın çiftçiler ‘Toprağa İz Bırakan Kadınlar’ toplantısında bir araya geldi. Emine Erdoğan, Türkiye’deki tarımsal üretimin yarıdan fazlasını kadınların yaptığını belirterek, 2017’den bu yana sandıklarda saklanan 1537 çeşit ata tohumunun kadın çiftçiler sayesinde tarıma kazandırılıp, gen bankalarında korumaya alındığını ifade etti. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı da bakanlığın kadın çiftçiler ve kadın çalışanlara ‘pozitif ayrımcılık’ yaptığını dile getirip tarımsal ve hayvansal üretim yerine kadınların el sanatlarındaki başarılarından söz etti. 

Kadınlara pozitif ayrımcılık yaptıklarını vurgulayan Bakan Yumaklı’nın bu sözlerine karşılık Tarım ve Orman Bakanının 4 Bakan Yardımcısı erkek. Bakanlık bünyesindeki 21 Genel Müdürlük içinde Su Yönetimi Genel Müdürü dışında 20’sinin Genel Müdürü erkek. Tarımsal Üretim Planlaması Kurulu’nda kadın üye yok. 101’inci yılını kutladığımız Cumhuriyet dönemi boyunca hiç kadın Tarım Bakanı olmadı. Sadece resmi bürokraside değil, tarım ve çiftçi örgütlerinde de kadın üye ve kadın üreticiler temsil edilmiyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü tarımsal üretimde fırsat eşitliği ve kadın çiftçilerin desteklenmesi ile küresel gıda üretiminde 1 trilyon dolarlık ilave artış sağlanacağını açıkladı. Ancak hem iktidar hem TZOB, ne yönetimde ne üretimde ne planlamada ne sosyal güvencede kadınları önemsemedikleri gibi adeta onları yok sayan politikalar izliyorlar.

İsrail’in İran’a saldırısı bölgede tansiyonu yükseltti. ABD Başkan Joe Biden’ın talimatıyla İsrail’e konuşlandırılan THAAD hava savunma sistemleri ve ABD askeri personeli, İran saldırısında vurulursa ABD bunu İran’a savaş açma gerekçesi sayacak!

Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından İsrail’e hipersonik füze saldırısı gerçekleştiren İran’ın, İsrail’in Demir Kubbe hava savunma sistemini delerek Tel Aviv’de can kayıplarına ve hasara yol açması, İran’a yanıt vermeyi planlayan İsrail’i ABD’den daha fazla destek istemeye yöneltti. İsrail, 1 Ekim’deki İran saldırısının hemen ardından sert karşılık verileceğini açıklamasına karşın üç hafta sonra Tahran’daki askeri tesislere sınırlı bir saldırı gerçekleştirdi. ABD’nin İsrail’e gönderdiği uyarı mektubu saldırının planlanmasında ABD ile ortak hareket edildiğini gösteriyor. Başlangıçta İran’ın nükleer ve petrol tesislerini vurma hedefini açıklayan İsrail, ABD’nin uyarısıyla bundan vazgeçirildi. ABD’nin nükleer tesislere saldırının çok ciddi sonuçları olacağı uyarısı yanında petrol tesislerine saldırının da küresel petrol ve enerji piyasalarında, ABD ve AB ekonomilerinde olumsuzluklara neden olacağını içeren mektubu Netanyahu yönetimine iletildi. Bunun üzerine İsrail Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığının başka stratejik hedeflere yoğunlaştığı anlaşılıyor.

ABD-İsrail arasındaki temaslar sonrası Biden yönetiminin İsrail’in İran’a saldırısı için tüm olanakları seferber etmesi dikkat çekiyor. İran’ın Tel Aviv ve Hayfa saldırılarına İsrail’in yanıtının 3 hafta gecikmesi, İran’ın elinde nükleer başlıklı füzeler bulunduğu endişesinin yanında ABD destekli saldırı hazırlıklarının tamamlanmadığını gösteriyordu. İsrail, İran saldırısında Demir Kubbe hava savunma sisteminin yetersiz kalması üzerine ABD’den THAAD (Terminal High Altitude Area Defense) hava savunma bataryaları ve bunları kullanacak Amerikan askeri personeli talep etti. İsrail ordu radyosu, THAAD talebinin karşılandığını ve İsrail’e konuşlandırıldığını duyurdu. Beyaz Saray, üç THAAD bataryasının ve sistemi kullanacak Amerikan askeri personelinin İsrail’e gönderildiği teyit etti.

Bu gelişme İsrail’in 26 Ekim gecesi Tahran’a saldırısına İran’ın karşılık vermesi durumunda yaşanabilecek süreci farklı bir boyuta taşıyor. Şayet İran, İsrail saldırısına karşılık verirse ve bu esnada İsrail’de konuşlandırılan THAAD bataryalarını ve buradaki ABD askerlerini vurursa ABD bunu kendisine saldırı sayıp İran’a savaş açmak için ‘haklı gerekçe’ ilan edecek. Nitekim İran Dışişleri Bakanı Seyid Abbas Arakçı, ABD’nin İsrail’e THAAD sistemlerini yerleştirip Amerikan askerlerinin hayatını riske attığı konusunda uyardı. Her bir THAAD sistemi 95 personel tarafından işletiliyor. Bu da şu anda yaklaşık 300 ABD askerinin THAAD sistemleriyle birlikte İsrail topraklarında bulunduğu anlamına geliyor.

İsrail’in ABD’yi savaşa çekme ve İran ile karşı karşıya getirerek desteğini alma planlarının yeni bir aşamaya geçtiğini gösteren gelişmeler, ABD’deki 5 Kasım seçimleri öncesinde Biden yönetiminin Trump’ın kazanma olasılığına karşı yeni hamlelere giriştiğini işaret ediyor. Biden yönetimi, seçim öncesi İsrail’in ABD’yi zora düşürecek ve ABD kamuoyunda tepkilere yol açarak seçim sonuçlarını etkileyebilecek girişimlerde bulunmasını önlemeye çalışıyor.

Kazan’da düzenlenen 16’ncı BRICS zirvesinde Türkiye’nin tam üyelik başvurusu için karar çıkmadı. BRICS üyeleri yeni katılımları ve genişlemeyi gündeme almadı. İktidarın dış politikayı iç politikaya malzeme yapma ve uluslararası ilişkilerde pazarlık kozu olarak kullanma stratejisi bir kez daha başarısızlıkla sonuçlandı!

Rusya’ya bağlı Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’da düzenlenen 16’ncı BRICS Zirvesi, yeni katılım başvurularını değerlendirmeye almadan sonuçlandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da davetli olduğu zirve öncesinde iktidarın son hamlesiyle Türkiye’nin BRICS’e tam üyelik başvurusunda bulunduğu uluslararası haber ajansları tarafından duyurulmuş, Rusya Devlet Başkan Yardımcısı Yuri Uşakov tarafından da doğrulanmıştı. Rusya, Türkiye’nin tam üyelik başvurusunun ‘değerlendirmeye alındığını’ açıklarken zirveye giden süreçte sonradan yapılan açıklamalar Türkiye’nin başvurusuna sıcak bakılmadığını, Kazan zirvesinden Türkiye’nin tam üyeliğe kabul edilmesi yönünde bir kararın çıkma ihtimalinin neredeyse hiç olmadığını gösterdi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye’nin NATO üyeliğinin yanı sıra AB ile tam üyelik müzakere sürecinde olmasını gündeme getirerek, BRICS’in ilke ve kriterlerine uyum vurgusu yaptıktan sonra Kazan zirvesinde yeni genişleme konusunun gündemde yer almadığını ifade etmişti. Rus Dışişleri Bakanı BRICS’e üyelik için başvuran ve beklemede olan ülke sayısının 30 dolayında olduğunu belirterek, tam üye konumundaki ülkelerin ve liderlerin bu aşamada yeni bir genişlemeye sıcak bakmadıklarını doğrudan dile getirdi. Dolayısıyla BRICS’e yeni üye kabulü için tam üye statüsündeki ülkelerin oy birliğinin şart olması, Türkiye açısından zaten olası bir vetoyu en baştan itibaren gündemde tutuyordu. Türkiye’nin BRICS’e üyelik başvurusuna sessiz kalmakla birlikte dolaylı açıklamalarla pek de sıcak bakmadıklarını ilan eden AB ve NATO sözcüleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu başvuruyu NATO, AB ve ABD’ye karşı ikili ilişkilerde pazarlık kozu olarak kullanma düşüncesini ısrarla vurguladılar.  Şayet başvuru kabul edilseydi Türkiye, siyasi ve ekonomik açıdan küresel rakip konumundaki AB ve NATO ile BRICS’e aynı anda üye olan ilk ülke olacaktı. Ortaya çıkan sonuç iktidar açısından tam bir siyasi ve diplomatik başarısızlıktır.

  • İktidarın dış politikayı iç politika malzemesi olarak kullanma stratejisi, önceki pek çok örnek gibi Kazan’da da başarısızlıkla sonuçlanarak uluslararası itibarın zedelenmesine zemin yarattı.

BRICS zirvesini yakından takip eden Avrupa medyası önce Türkiye’nin üyeliğini Hindistan’ın veto ettiği haberlerine yer verdi. Hindistan’ın veto kullandığı haberleri üzerine yapılan resmi açıklamada bunun doğru olmadığı, tam üye ülkelerin son toplantısının gündeminde genişlemenin yer almadığı vurgulandı.

Avrupa Birliği (AB) üyeliği 50 yılı aşkın süreden bu yana çeşitli gerekçelerle ertelenerek gerçekleşmeyen ve kapıda bekletilen Türkiye, siyasi ve diplomatik altyapısı hazırlanmadan alelacele girişilen BRICS’e tam üyelik başvurusunda da kapıda kaldı!