Edebiyatın -“sihirli”- gücü

“Söz sanatı insanî değerlerin

her zaman başında gelmiştir.”

Albert Camus’nün, “Nerede varsa, orada umut vardır”; Murathan Mungan’ın, “Aşkın en büyük sığınağıdır,” diye tarif ettikleri edebiyatın -“sihirli”- gücüne inanlardanım.

Gregory Jusdanis’in ifadesiyle, “Edebiyatın neden önemli olduğunu sormuştunuz. Bu konuda alışılagelmiş cevaplar, edebiyatın bizi daha iyi insanlar yaptığıdır ya da okullardaki edebiyat dersleri sayesinde öğrencilerin kendilerini ifade etme kabiliyetlerinin geliştiğidir. Bu cevapların günümüzde edebiyatın neden önemli olduğu sorusuna karşılık veremediğini düşünüyorum. XX. yüzyıldaki savaşlara ve felaketlere baktığımızda roman okuyup iyi insan olmak biraz naif kaçıyor. Bence edebiyatın önemi başka bir yerde yatıyor. Edebiyat; hayal gücü, yaratım ve olasılıkların alanıdır. Bu alanda şimdi sahip olmadığımız şeyleri hayal edebiliriz, ayrıca bu alan bize toplumu anlama, eleştirme ve değiştirme olanağı sunar. Yani edebiyat sayesinde bugün eksikliğini duyduğunuz şeyleri hayal edebiliriz.”

“Edebiyatın arındırıcı ve iyileştirici bir etkisi vardır.” Yazarını iyileştiren her metin, okuyanı da iyileştirirken; edebiyattaki hayallerin bir işlevi de sonsuzlu üretmesidir. Ki edebiyatın da, sanatın da böyle bir işlevi; insanı insan kılan gücü vardır.

Ve bir sanat dalı olarak edebiyat açısından aslolan anlatmaktır. Bir şey söylemek, bir durumu ifade etmek, bir şeyi işaret etmek, bir çağrıda bulunmak sanatın doğasına mündemiçtir. Malum: “Sanat, hayatı sadece yansıtmaz, ona şekil de verir.”

Edebiyat başlı başına anlatmaktır; “aktarmak” yani davet etmektir. O, temelde bir söyleme tarzıdır, dahası bir söyleme meramı ve arzusudur. İnsanı, yaşamı anlatan edebiyatın gücü hayatı sarıp sarmalamasıyken; anlatmak, asıl ve temeldir.

Kolay mı? Edebiyat insan(lık)ın yüzüne tutulmuş bir aynadır. Renkliliklere, farklılıklara karşın aynada görülen insan(lık)ın aksidir.

Yüksek anlatım yeteneğidir; insan(lık)a yapılan yolculuktur O.

Görünmeyeni gösteren edebiyat, hayatı mümkün olduğu kadar gerçek kılma aracıyken; hakikâtleri hayalle süsler.

“Yazı yaşamdan üstündür,” demesem de; edebiyat zihnimizi dekore ederken; toplumun çöktüğü ve düşüşe geçtiği, insanlarda ahlâk ve değerin kalmadığı zamanlarda hurufat her zaman ruha iyi gelir.

Korkusuz edebiyat karanlığı takmazken; kelimelerin ve edebiyatın iyileştirici gücü sınıf mücadelesi açısından çok önemlidir. Çünkü Murathan Mungan’ın ifadesiyle, “Yazar olmak aynı zamanda mimar olmaktır. Kelimelerle inşa etmek… Edebiyatın gücü budur. Yazar, mimariyi, kelimelerle öyle bir inşa edecek ki Eyfel Kulesi’ni hiç görmeyen birinin bile gözünün önüne getirecek,” der.

Bunların yanında edebiyat taraf ola(bile)n tanıklıktır; hayatı anlamanın/ anlatmanın yoludur; eleştiridir, öğretici bir belgedir; dünyaya meydan okuma yoludur.

Veya kuşun kanatları gibidir; hayatın yetmediği yerdedir ve onu taklit etmeyip, biçimi verir. En önde gidendir, edebiyat.

Edebiyat insan(lık)ı özgürleştirir; insan(lar)ın düş gücünü harekete geçirip, en yalın hareketlere olmadık anlamlar yüklemesine sebep olur.

Gerçek yaşamdan damıttığı ve düş gücü ile yaratıcılığın imbiğinden geçirdikten sonra yaşama armağan ettiği kahramanlar yolumuzu açarken; sahibinin hikâyesini aşan edebiyatın gücü; fikirleri bilincimizde de yaşanır kılar.

Hayatın en geniş bilgisini taşır o; ve insan(lar)ın düş gücünü harekete geçirir.

Tam da bunun için “Hayal gücü, analiz, analiz edilen hayal gücü. Sosyoloji ve edebiyatın ortak alınyazısı işte bu”dur.

* * * * *

Buraya dek ifade ettiklerime ilişkin en iyi örnek Suat Derviş’tir…

1901’de dünyaya gelen Ona Hatice Suat ismini verdiler. Suat, mutlu anlamına geliyordu ama, erkek ismiydi.

Suat erkek ismi olduğu gerekçesiyle, nüfus memurlarını ikna edemediler, kimliğine kaydettiremediler, Hatice Saadet olarak çıkarabildiler.

Kitap kurduydu, okuma tutkusu zamanla yazma tutkusuna dönüştü, şiirler, öyküler kaleme almaya başladı.

Nâzım Hikmet hem komşuları, hem çocukluk arkadaşıydı, Suat’ın anlatım tarzını çok beğeniyor, onu yüreklendirmek istiyordu, henüz 16 yaşındayken yazdığı “Hezeyan” isimli şiirini Suat’a haber vermeden masasından aldı, Alemdar gazetesinde yayımlattı.

Suat böylece Babıali’ye adım atmış oldu.

Kaleminin gücü kadar güzelliği de dillere destandı, lacivert gözlü, etrafına ışık saçan bir kadındı. Üç kez evlendi, üç kez boşandı.

‘Son Posta’, ‘Resimli Ay’, ‘Tan’ gibi sol görüşlü gazetelerde çalışmaya başladı, Tan gazetesindeyken Sovyetler Birliği’ne gitti, dönüşte kaleme aldığı dizi yazıyla “komünist” damgası yedi.

Yeni Edebiyat dergisinde iş buldu, o derginin çatısı altında Sabahattin Ali, Abidin Dino, Orhan Kemal, Attila İlhan’la birlikte çalıştı.

Reşat Fuat’la orada tanıştı.

Berlin’de kimya mühendisi olmuş, sonra Moskova’ya giderek Lenin Akademisi’nde okumuştu, Türkiye Komünist Partisi genel sekreteriydi, yasaklıydılar, yeraltında faaliyet gösteriyordu, Yeni Edebiyat dergisinde takma isimle yazılar yazıyordu.

Suat nihayet aradığı aşkı bulmuştu. Bir yıl kadar arkadaşlık ettiler, sonra da evlendiler.

Aranan eşini saklamak suçundan (!) dokuz ay hapis yattı, çıktı.

Reşat’a yedi yıl vermişlerdi. Suat’ın geçimini sağlamak için tek çaresi yine kalemiydi.

Fosforlu Cevriye’yi o dönemde yazdı.

Bir sokak kadınının yaşadıkları üzerinden, İstanbul’un arka sokaklarına ittirilen talihsiz hayatları anlatıyordu, raconlarıyla, argosuyla, sefaletiyle, trajedileriyle, toplumun suratına patlayan “sosyal gerçekçilik” tokadı gibiydi.

“Komünist” damgası yediği için, “vatan haini” muamelesi gördü, edebiyatının önemli kalemlerinden biri olmasına rağmen, basın camiasında sakıncalı kabul edildi, ambargo uygulandı.

Dayatmalara direndi. Görüşlerinden vazgeçmedi. Tehditlere pabuç bırakmadı. Paraya pula, asla teslim olmadı. İnsan onurunu hep önde tuttu.

Şişli’de kirasını zor ödediği, izbe bir evde kalıyordu, bir zamanlar eşi Reşat Fuat’ı sakladığı gibi, devrimci gençleri koruyor, kolluyor, saklıyordu, evinde kalan gençlerden biri Deniz Gezmiş’ti.

‘Kara Kitap’, ‘Ne Bir Ses Ne Bir Nefes’, ‘Hiçbiri’, ‘Ahmet Ferdi’, ‘Behire’nin Talipleri’, ‘Fatma’nın Günahı’, ‘Ben mi’, ‘Buhran Gecesi’, ‘Gönül Gibi’, ‘Emine’, ‘Hiç’, ‘Çılgın Gibi’, ‘Yalının Gölgesi’, ‘Ankara Mahpusu’, ‘Fosforlu Cevriye… gibi ardında bıraktığı yapıtlar edebiyatın ne olduğunu ve gücünü yeterince net anlatmaktaydı.

* * * * *

Tabii bir de “hayata dokunamayanlar” var.

“Mutsuz ailelerde büyüyen gençler için edebiyat zaten en güzel sığınaktı,” diyen Elif Şafak’ın “intihal”lerle bezeli eserleri, örneğin…

Toplumcu gerçekçiliğe sırt dönen “içe dönük kurmacalar”ın açmazı Elif Şafak’tan Oğuz Atay’a herkesin malumudur. Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’dan sonra kaleme aldığı ikinci eseri ‘Tehlikeli Oyunlar’da, bireyin toplum ve kendisi ile soru(n)larını irdeleyişinde olduğu üzere!

“James Joyce’un “Ulysses”i kadar okunması zor bir roman” olarak ‘Tehlikeli Oyunlar’da “tutunamayan” birinin yaşamı konu alınırken; okurun karşısına yeni boşanmış ve mutsuz bir adam olarak çıkar Hikmet Benol… Başkahramanın kişiliği bakımından ‘Tutunamayanlar’ ile aynı düzlemde ve tekrarla ilerleyen roman, bu yönüyle Atay’ın “anlaşılamama” kaygısını net biçimde ortaya koyar.

Oğuz Atay’dan Orhan Pamuk’un post-modern romanlarından soru(n)larla bezeli yazın türünün “Herkes Hababam Sınıfı’nı bilir de, yazarını bilemez” notu düşülen 1940 kuşağının önemli temsilcilerinden Rıfat Ilgaz’ın kalıcılığının kenarından bile geç(e)mediği herkesin malumudur.

Rıfat Ilgaz’ın son dönemlerinin en yakın şahidi Süleyman Salcı, namı diğer Minibüscü Süleyman’ın ifadesiyle, “Para pulla işi olmazdı, evinde son derece mütevazıydı ama dışarı çıktığında, kahvede ya da lokantada tartışmalara kızardı. Hele hele okumamış ama parası olup da konuşana hiç tahammül edemezdi.”

Varın bir de zamane post-modernlerini düşünün!

* * * * *

Asla hayata dokunamayanların, Muzaffer İlhan Erdost’un çok yönlü kişiliğinin bir yansıması olarak değerlendirilmesi mümkün ‘Sosyalizmi Seviyorum’ kitabını anlaması veya “Yasaklı Dil”in yazarı Mehmed Uzun’un, “Benim ilk zorlandığım husus dildi, en çok zorlandığım husus yine dildi. Benim dönemime kadar Kürtçe yazılan şeyler kısa metinlerdi, azdı. O zamana kadar Kürtçe uzun bir eser yazmamıştım. Doğrusu uzun bir eser yazabilir miyim yoksa yazamaz mıyım bilemiyordum. En büyük zorluk buydu. İkinci zorluk da roman alanında hiçbir deneyimim yoktu. Aslında böyle bir gelenek de yoktu,” satırlarındaki sancıyı duyumsayabilmeleri mümkün mü?!

Hayata dokunamayanlar edebiyatın gücüne yabancı olanlardır!

Hayata dokumak “Ne” mi?

“Bize bizi anlattı… Hayatımıza dokundu…” denilen Umur Bugay buna bir örnektir.

‘Kapıcılar Kralı’, ‘Çöpçüler Kralı’, ‘Pisi Pisi’, ‘Yoksul’, ‘Davacı’ ve ‘Düttürü Dünya’ adlı senaryoları kaleme alan O, “Seslerin, doğal diyalogların, gerçek karakterlerin yazarıydı. Yazdığını yaşadı, yaşadığını yazdı.”

* * * * *

Yeri geldi aktarayım: Edebi anlatı sizi bir sesten diğer seslere taşır. İyi bir edebiyatçı ise her şeyi gören, hissedendir. Yani yazar, insansız hiçbir şey olmaz diyendir. Onun/anlatısının var olduğu dünya, hayata ve hayatına dair her şey anlatısının dokusunu var eder.

“Sesin sessizliğindeki anlatıcı” olarak Ferit Edgü de bunlardan birisidir.

“Yaralı Zaman”ların yazarı olarak Onun temel özelliği “Yalınlık, doğallık ve… gerçeğin içindeki düşü aramak”tır.

“Ben toplumun yazgısını, yazgım olarak gören kuşaktan geliyorum.” “Beni yazmaya iten okuma oldu. Okumaya itense yalnızlık, mutsuzluk.” “Yazar elbette ki bir yalnızlık içinde yazar,” diyen O, ‘Hakkâri’de Bir Mevsim’, ‘Kimse’, ‘Ah Minel Aşk; Ders Notları’, ‘Abidin’, ‘Doğu Öyküleri’, ‘Nijinski Öyküleri’, ‘Van Gogh-Yüz Yıl Sonra-’, ‘Biçimler Renkler Sözcükler’, ‘Kaçkınlar’, ‘Yazmak Eylemi (Bir Siyasal/ Toplumsal Olay Üzerine 101 Çeşitleme)’, ‘Şimdi Saat Kaç’, Leş (Toplu Öyküler)’, ‘Yaralı Zaman (Bir Doğu Yolculuğundan Notlar)’, ‘Sözlü /Yazılı’, ‘Buluşmalar’ıyla Sennur Sezer’e “edebiyatın cehennemini seçtiğiniz için kutluyorum,” dedirtmiştir.

Tıpkı “Kürtleri anlatan hiçbir romanın Hakkâri’de Bir Mevsim kadar başarılı olduğunu düşünmüyorum” veya “O, yazarlığının bireysel tadını çıkarmakla yetinmeyen iyi bir yazardır,” dedirttiği gibi…

* * * * *

Ve anlatmaya gayret ettiklerimin özeti olarak Gassan Kanafani…

O, Filistin edebiyatının önemli seslerinden biri kabul edilir; sömürgecilik karşıtı mücadelenin de.

İsrail gizli servisi Mossad tarafından 1972’de katledilen Gassan Kanafani, Filistinli direniş gruplarından biri olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) -Arapların yenilgisiyle sonuçlanan ve İsrail’in topraklarını üç katına çıkardığı Altı Gün Savaşı’nın hemen ardından kurulan Marksist-Leninist bir örgüt - sözcülüğünü yaptı.

Silahlı ve ideolojik mücadeleyi birleştiren FHKC, işgale karşı olduğu gibi gerici Arap güçlerine (feodal veya kapitalist) de karşı olduğunu gösterdi. Elindeki tüm imkânlarını kullanarak Filistin sorununu sahiplenmeyi ve nihayetinde tarihi Filistin topraklarında iki halkın eşit yurttaş olduğu, laik ve sosyalist bir devlet kurmayı amaçladı

8 Temmuz 1972’de Beyrut’ta, Kanafani ile 17 yaşındaki yeğeni Lemis Necim, bindikleri arabaya Mossad tarafından yerleştirilen bombanın patlatılmasıyla katledildiler. Ayrıca bu suikast için Lübnanlı yetkililerin İsraillilerle gizli anlaşma yaptıkları da iddia edildi.

Kanafani’yi “devrimci yazar ve gazeteci” olarak tanımlama eğilimi olabilir, ancak bu sıfatların arasına virgül konulmaması tesadüf değildir. Bir keresinde kendisi bu durumu şöyle ifade eder:

“Politik duruşum, romancı olmamdan kaynaklanıyor. Bana göre, siyaset ve roman bölünmez bir bütündür ve kategorik olarak şunu söyleyebilirim ki roman yazdığım için siyasete dâhil oldum, tam tersi değil…”

Edebiyat ve gazetecilik çalışmaları konusunda da kafasında hiçbir ayrım yoktur; fakat her şeyin arka planında Filistin ve Filistin davası vardır. Kanafani, edebiyatın ve genel olarak sanatın bir direniş biçimi olduğu anlayışıyla “direniş edebiyatı” terimini ortaya atar. Bir keresinde, Filistinli yazarların “Filistin için kanlarıyla yazdıklarını” söyler, fakat daha sonra bu ifade birçok kez şiddet çağrısı yapmak için çarpıtılarak kullanılmıştır.

Yine de Kanafani’nin hikâyeleri siyasi broşür gibi okunmamaktadır. Onlar, karakterleri gerçek insanlar olan gerçek hikâyelerdir, Hollywood kahramanlarınınki değil. Romanlarında işgal altındaki yaşam ya da genellikle sürgün ve mülteci kamplarındaki sıradan Filistinlilerin trajik hikâyesi anlatılmaktadır. Mülteci kamplarında büyüyen Kanafani’nin kendi tecrübeleri, ana karakteri sefalet ve geçmişe özlem içerisinde büyüyen ve Filistinli kimliğini arayan Filistinli bir çocuk şeklinde hikâyelere yansımaktadır. Pek çok kısa hikâye ve roman, fedailere katılan genç erkeklere odaklanmıştır. Bu eserler zayıf iradeli Arap devletlerinin vaatlerini neredeyse 20 yıl boyunca dinledikten sonra, kendilerine “kampların çocukları” diyen genç kuşağın işgale direnmek için doğrudan harekete geçtiği bir dönemde yazılmıştır.

Kanafani, çoğunlukla edebi eserleri ile tanınırken, aynı zamanda çok sayıda çizim ve resim yapan başarılı bir sanatçıdır. Filistin direniş edebiyatı, Siyonist edebiyat hakkında makaleler yazmış ve Siyonist projenin İngiltere desteğiyle daha açık hâle geldiği 1936-39 arasında Filistin’de İngiliz sömürgeciliğine karşı başlatılan isyanı belgelemiştir.

FHKC’nin 1969’da yayımladığı “Filistin’in Kurtuluş Stratejisi” belgesinde Marksist bir perspektifin benimsendiği açıkça görülmektedir:

“Anavatanımızdaki emperyalist müdahaleyi ortadan kaldırmak için kitlelerin yürüttüğü gerçek bir kurtuluş savaşında, devamı emperyalizmin varlığına bağlı olan ve dolayısıyla kitlelerin yanında yer alamayacak olan Arap gericiliği yalnızca kendi çıkarlarının yanında olabilir.

“Arap gericiliğini düşmanlardan biri olarak sınıflandırmak son derece önemlidir, çünkü bu gerçeğin farkına varamamak, önümüzde net bir vizyona sahip olmamak demektir. Bu sınıflandırmanın yokluğu pratikte, düşman kampın aramızda yaşayan, kitleler önünde savaşın gerçeklerini gizleyen ve fırsat ortaya çıktığında devrimi gafil avlayacak ve ona yenilgiye götüren bir darbe indirecek olan gerçek üslerini ve güçlerini hesaba katmada başarısızlık anlamına gelir.”

FHKC bu nedenle Vietnam’daki gibi devrimci hareketleri açıkça destekleyen ve bu düşünceyi Filistin davasına da uygulayan enternasyonalist bir bakış açısı benimsemiştir. Kanafani bu konuda şunları söylemektedir:

“Filistin davası yalnızca Filistinlilerin değil, çağımızda sömürülen ve ezilen kitlelerin davası olarak nerede olursa olsun her devrimcinin davasıdır.”

Kanafani’nin ölüm ilanında, “silahı kalem ve savaş alanı gazete sayfaları olan”, “hiç ateş etmemiş bir komando” olduğu yazılmıştır: “Ve düşmana bir komando birliğinden daha fazla zarar vermiştir.” Açık olan şu ki, Kanafani’nin yazıları ve düşünceleri bugün de güncelliğini korumaktadır, dünyadaki tüm ilerici ve devrimci hareketler için bir ilham kaynağıdır ve çağımızın en haklı davası olan Filistin’in kurtuluşu için verilen mücadelede bir referanstır.

“Bu dünyada tek bir şey hariç her şey soyulabilir ve çalınabilir; bu tek şey, bir insandan bir inanca veya davaya olan bağlılığa doğru yayılan sevgidir.”

Ali Çakmak’a göre, Kanafani’nin edebiyatı bir ‘direniş edebiyatı’dır ve bu ölçüde onun yazınsal konumu Edward Said ve Mahmut Derviş’le aynı düzlemde yer alır. Ona göre Kanafani’nin öyküleri ile kendi hikâyesi örtüşür ve Filistin’in tarihiyle iç içe geçer. ‘Düşmanlıklar zamanı’ derken, mağlubiyet ve yoksulluğun örtüşmesini kasteder.

Kanafani’nin edebiyatının ayırt edici özelliği yenilgi, sürgün, yerinden edilme, elinden alınan evine yerleştirilenlerle yüzleşmek sorunsalını dile getirmesinde ortaya çıkar.

Kanafani’yi ve Filistin direnişindeki yerini en iyi anlatan bir arkadaşının sözleridir: “Kanafani Filistin’in hikâyesini yazdı ve sonra da o hikâye tarafından yazıldı.” Hayatı mücadelesiyle özdeşleşen pek çok kişi için yapabiliriz bu benzetmeyi. Kanafani için çok anlamlı, çünkü yazdıklarıyla Filistin’in parçalanmış hikâyesini bir araya getiriyordu.

* * * * *

Henri Barbusse’ün, “İnsanın kendini ifade etmesinin en kusursuz yoludur edebiyat,” uyarısını unutmayın.

“Edebiyat” deyince “Yazmak kendini keşfetmektir de. Yaşama yolculuğunuzda kılavuz arıyorsanız, yazmayı deneyin… Yazınca görmek… Evet, yazınca görürüz. Buna inanın, inandırın kendinizi. Yazmayı ayin yaparcasına hayatınıza yerleştirirseniz, inanın hiç yanılmayacaksınız!

Parayı öne alırsanız, yazamazsınız. Yazsanız da kaleminiz başkaları için çalışır. Kendiniz olarak yazmak istiyorsanız, kaleminizin başka şeye ihtiyacı yoktur…”

O hâlde dediklerimi “Dixi et salvavi animam meam/ Söyledim ve ruhumu kurtardım,” vurgusuyla ve Yannis Ritsos’un, “dünyanın bütün sabahlarında aşk vardır,/ kendi yüreğinin güneşini görebiliyorsan...” dizeleriyle noktalarken; edebiyatın -“sihirli”- gücünün, edebiyatı edebiyat yapan şey olduğunu bir kere daha ifade edeyim.

TEMEL DEMİRER