Antik Çağ'da Devlet Yapısı

Başta Yeni Soluk ailesi olmak üzere yazılarımı değer verip okuyan saygıdeğer okuyucularımdan özür dilemek isterim. Birkaç haftadır yazı paylaşamadım malum ikinci dönem doktora dersleri hızla başladı. Tüm bu koşturmaca içerisinde laptop şarjımın bozulması ile yazılarım sekteye uğradı. Antik dönemden beri neredeyse her inanışta yeri olan Nazar veya kem göz ( devil eye) diyelim..

Bu hafta lisans bitirme tezimin konusu olan Antik Çağ'da Devlet Yapısından bahsetmek istiyorum sizlere. Aslında Antik Çağ çok genel bir anlam ifade ediyor çok geniş bir kronolojik süreci kapsamakta. Bu noktada hem konuyu daha iyi anlayabilmek hem de bölümüm dolayısıyla çerçeveyi biraz sınırlandırmak zorundayım. Burada bahsedeceğimiz Devlet kavramının kökenine ilişkin görüşlerden bir derleme sunmak ve Tunç Çağı sonrası devletçilik anlayışı ve Kıta Yunanistan ve Anadolu’nun M.Ö 900-800 sonrası kent devlet oluşumu üzerinden bir değerlendirme yapacağım.

  • Devlete İhtiyaç Nasıl Doğdu?

Devlete ihtiyacın nasıl doğduğu sorusuna verilebilecek en doğru yanıt aslında ortada çözülecek bir soru ya da problemin var olmadığıdır. Devlet oluşumunun her ne kadar tüm toplumlarda genel hatları ile benzer bir gelişme gösterdiği genel kabul görse bile devlet kurumunun oluşumunun toplumdan topluma farklılık gösterdiğini ve tek düze bir gelişim sürecinden geçmediği gözler önüne serilir. Her toplumun devlet yapısı kendi içerisinde farklı bir gelişim süreci göstermektedir.

Devlet ile ilgili iki temel yaklaşım söz konusudur:

  1. a) Devlet Kurumu toplumsal yaşamın başladığı an itibariyle mevcuttur. Devlet kavramı aslında, eski çağlarda ilk toprağa yerleştiği andan itibaren bir toplumda sömüren sömürülen olduğundan beri vardır. Bu bağlam içerisinde Marx Ve Engels’e göre günümüze kadar tüm toplumlarda yöneten yönetilen sömüren sömürülen hep var olmuştur. [1]
  2. b) Bugünkü anlamıyla tanıdığımız devlet, belirli ölçüde sanayi devrimi sonrasında oluşmuş olan modern toplumlarda söz konusudur; daha önceki toplumlarda devletten söz edemeyiz. Bir devletin olabilmesi için topraktan çok gelişmiş sanayi devrimi yapmış toplumda en üst kademeden en alt kademeye kadar örgütlenmiş karmaşık bir toplumsal yapı içerisindeki devletten söz edebiliriz..[2]

Devlet kurumunun yapısını ve oluşumunu açıklarken diğer sosyal kurumların kökenlerinin de açığa çıkarmanın zor olduğunu unutmamak gerekir çünkü yeterli yanıtlara ulaşılamadığı için teorilerden yola çıkarak açıklamalar yapılmaktadır. Yönetimin her birine toplumsal bir evrim aşamasının denk düştüğü üç evreden geçtiği ileri sürülür:  1. Adetlerin belirleyici olduğu dönem bu dönemde bir yönetim faaliyeti yoktur; 2. Farklı törelere ve ritüellere sahip toplulukların gruplar arası çatışma ve bir grubun diğeri fethedip boyun eğdirdiği dönem- devletin ilk ortaya çıktığı dönem tartışma ve uzlaşma sonucu ortaya çıktığı, politik gelişmenin en yüksek biçimidir. 3. Tartışma Dönemi, bu dönem devletin daha da belirginleştiği dönemidir politik gelişmelerin en yüksek olduğu bölümdür. Bu görüşler ön varsayım olarak kabul edilirse bazı evrelerden bahsetmemiz gerekir, bu evreler şunlardır: 1. Kabilesel gruplar organize olmamış, sürüler halindedir ve hiçbir yönetim söz konusu değildir; 2. Askeri fetih ve yenilenlerin boyun eğdirilmesi, güçlü liderler ve er geç kalıtımsal krallar tarafından devletlerin örgütlenmesine yol açar; 3. Endüstriyel ve ekonomik etkilerin askeri faaliyetlerin yerini almaya yöneldiği zaman ortaya çıkar. Devlet, toplumun kendisi gibi kaba ve basit bir evreden gelişkin evreye doğru bir evrim sürecinden geçer ve devletin hala bir evrim süreci içinde olduğunu en son evreye ulaşıldığında  ancak barış ve uyumlu gelişmenin hüküm süreceğine inanılır. [3]

           Yukarıda bahsettiğimiz üç dönemi tarihsel süreç içerisinde dönemlere ayırmak gerekir: [4]

1) Paleolitik devir dahil insanın var olmaya başladığı andan itibaren olan ilkel dönem.  

2) “Barbar” Neolitik Dönem ve Tunç Çağını kapsayan dönem

3) 1789 Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi ile birlikte Ulus- devlet modeline giden Endüstriyel toplum modeli ve devlet anlayışının olduğu dönem.

Günümüzde de devletin basit bir şekilden karmaşık bir şekle doğru aşamalı olarak gittiğine inanılır. Bu görüş uygarlık tarihinde insanlığın gelişimini basitten karmaşığa doğru giderek geliştiğini gösterir. Bugün bile farklı toplumlarda farklı gelişim evrelerine ulaşılır (örneğin, Yeni Gine’deki kabileler gibi).

Devletin aileden ve özellikle ataerkil bir aileden geldiği düşünülmektedir.[5] Fakat Engels ve Marx devlete olan ihtiyacı reddeder ve hatta devleti insanın ilerlemesine bir engel olarak görürler.[6] Devletin toplumsal ve sınıfsal bir bölünmenin sonucunda oluştuğunu savunurlar. Engels, sınıfların ilkçağlardan beri ortaya çıktığını ve ortadan kalkmasının da kaçınılmaz olduğunu düşünmektedir; onlarla birlikte devlet de ortadan kalkacak, hatta devletin ileride müzelerde tunç balta ve çıkrık makinesinin yanına konulacağını ifade etmektedir.[7]

Amerikalı bir sosyal bilimci’ye  göre devletin kökeni özel mülkiyeti denetlemek için sınıflar arası çatışmadan doğduğu ve hatta çocuklar ve kadın özel mülkiyet olarak görüldüğü için ataerkil ailede, aile devletin asıl çekirdeğini oluşturur.[8] Daha farklı bir bakış açısıyla yaklaşan antropolog  Morgan, siyasal kökenlerin anaerkil ailede bulunabileceğini öne sürer.[9] En çok da kabul gören görüşlerden biri de devletin mücadelenin çatışmanın bir sonucu olarak doğduğu görüşüdür. Spencer ve Bagehot da bu sınıflar arası gruplar arası mücadele olduğunu savunmuştur. Ortaçağ Arap felsefeci ve sosyolog olan İbn-i Haldun’da devletin kökeninin bir topluluğun, diğer bir topluluk tarafından ele geçirilmesi olduğunu savunur. Devletin kökenine ilişkin bu çatışma teorisinin en sıkı savunucularından biri de Ludwing Gumplowicfz, Ratzenhofer ve Oppenheimer’dır. Oppenheimer, devletin dışarıya karşı ve ülke içinde yerine getirdiği koruma işlevi, üst sınıflardan devraldığı, onların tahakküm etme ve gelir elde etme haklarını korumaya yönelik bir görevi olup, bu niteliği, bir sınıf devleti olma niteliğinden sonra geldiğini savunur.[10] Devlet koruma işlevini gerçekleştirmek için oluşmaz; aksine devlet, daha öncede vardı koruma işlevi devletin bir amacı olarak sonradan ortaya çıkmıştır. Ona göre devletin kökeni çatışma ile açıklanabilmektedir. Ama burada dikkat edilmesi gereken onun bahsettiği bir etnik çatışma mücadele değil ekonomik mücadeledir. Bu çatışmanın birincil etkenidir. Galiplerin mağlupları ekonomik olarak sömürmesi devletin başlangıcına işaret eder. Ve yöneticilerin buyruklarına sürekli itaat ve sömürmeyi devam ettirmek için kurdukları mekanizma devletin daha da gelişmesine olanak tanır.[11] Tarihte her devlet sınıflar devletidir ve en üstün ve en aşağı sosyal grupların örgütlü bir gücü olan devlet katman veya mülkiyet ayrımına dayanır. İlk ortaya çıkışında, özellikle varoluşunun ilk aşamasında sosyal bir kurumdur. Zafer kazanan grubun mağluplara güç kullanmasıyla, galip grubun ezilenlere sadece kendi egemen düzenlerini dayatmasıyla ve dışarıdan gelen saldırılara ve iç ayaklanmalara karşı kendini korumasıyla oluşmaktadır. Oppenheimer’a göre devlet, ekonomik nitelikte olan mücadelenin belirlediği bir dizi evrenden geçer. En son evrede grupların ve onların değişik kültürel özelliklerinin birbirine karışmasıyla devletin oluşumu tamamladığını düşünür.[12]

Örgütlenmelerinin en aşağı basamağında gruplar akrabalık bağı ile bağlı ve onları akrabalık bağı bir arada tutar ( Kabile yapısında bunu görüyoruz) ve o grup barış içinde yaşar. Zamanla farklı gruplar arasındaki uyuşmazlık çatışma ile noktalanır. Gruplar arası çatışma, güçlü olan zayıf olanı ezinceye baskı altına alıncaya dek devam eder. İlk başta galip olanların amacı mağlupları yok etmektir fakat bu amaç daha sonra onları köleleştirmeye yönelir. Böylece sömüren sömürülen ve yöneten yönetilen kavramları ortaya çıkar ve fethedenler bir takım düzenlemeler yapılarak üstün statülerini sürdürdüler. Daha sonra bir hak haline gelen imtiyazlar vererek yöneticiler halkın desteğini alırlar bu da savaşlara girmelerine olanak sağlar. Devletler böylece kaçınılmaz olan heterojenlik kazanmış olur. Zamanla bu farklı etnik gruplara sahip olmasından doğan heterojenlikle bu gruplar birbirlerinin içine karışırlar buradan da yola çıkarak hiçbir devletin kökeni itibariyle etnik heterojenlik olmaksızın gelişmediğini ve birliğin sosyal evrimin sonucu olduğunu ifade edilir. Bu birlik bir uyum olduğu anlamına gelmez, çünkü devletin içinde grup ve sınıflar arasındaki mücadele durmaksızın devam eder. Grup içi çatışmaların yerini gruplar arası çatışma alır. Bu çatışmada güç ve etki arayışı gibi etmenler önemli rol oynadığı halde, doğası itibariyle çatışma esas olarak ekonomik bir çatışmadır. Çeşitli çıkar grupları arasında ebedi bir çatışma – devlet içinde ve devletlerarası çatışma vardır. Bu tür çatışma ilerlemeye yol açar. Devlet mücadelelinin bir sonucudur fakat bu çatışma gruplar arası olmaktan çok kişiler arasıdır. Çünkü kişilerin çıkarı daima çatışır ve bu durum kişilerin kendi çıkarlarını grubun çıkarları şeklinde gruba özümsetmesi şeklinde gelişir, bunun sonucunda da yabancıların tecavüzüne karşı koyma isteği, anlamında ortak çıkarlar paylaşırlar. Benzer grupların, hem çıkarlarını korumak hem de zenginlik ve refahlarını arttırmak için, komşularına egemen olmaya çalışırlar. Devletin ortaya çıkmasına neden olan işte bu grup çatışmasıdır. Ayrıca devlet içinde her grup avantaj elde etmek için çabalar. Ratzenhofer, Gumplowicz’den farklı olarak devlet içindeki bu çatışmanın farklı grupların çıkarlarının uzlaşmasıyla hafifleyeceğini hatta duracağını ve kültür devletine döneceğini savunur.[13]

Devletin kaynağının çatışma olduğunu ileri süren teori aşırıya kaçmadığı sürece ciddi anlamda bir gerçekçiliğe sahiptir. Tabi ki bir tek bu teoriden yola çıkarak devletlerin kökenini aydınlatmak mümkün değildir. Çünkü farklı uygarlıklarda farklı şekilde devletin köken ve gelişimi olduğu görülmekte birçok örnekte sempati(duygudaşlık hissi), karşılıklı yardım, işbirliği gereksinimi, liderlik, alış-veriş; ticaret gibi mücadeleye barışçıl etkenlerde girmiş ve bu anlamda belirleyiciliği vardır. Örneğin Comte, bu görüşten etkilenmiştir. Ona göre; kişinin doğal toplumsallığı ve diğer barışçıl etmenler devleti yaratmak için belli bir güçle çalışırlar.

Devlet, nicelik ve nitelik bakımından kamusal kurumların en önemlisidir. Başka bir deyimle devlet mekanizması bilinmedikçe din ve toplum münasebetlerinin sosyolojik yönleri eksik kalır. İlkel devlet sisteminde yüksek kültür hayatına geçişin ayırıcı niteliğinin iktisadi bir üretim aracı olan sabanın kullanılması olduğu iddia edilir. Bu konuda henüz bir görüş birliğine varılmamıştır. Bundan dolayı devletin kurulması için genel olarak temel görülen unsurları belirtmekle yetinilmektedir. Bir devletin var olması için ülke yeterli sayıda bir insan topluluğu (nüfus) ve egemen bir yönetim temeli şarttır. Bu duruma göre, devlet belli bir ülkede yaşayan, üstün ve egemen bir otoriteye bağlı bir insan topluluğunun meydana getirdiği devamlı, siyasi ve hukuki bir bütündür. Egemenlik ilkeleri topluluklarda bile vardır. Toplumların ve dini cemaatlerin siyasal ve toplumsal gelişmesi ele alınacak olursa, bazı grupların yalnız akrabalık bağına, bazılarının tarihi bitişikliğe, bazılarının ortaklaşa bir tarih ve geleneğe ve hatta bazılarının da tek bir yönetim altında yaşama olayına dayandığı görülür. Göçler, savaşlar ve zorunlu boyunduruklar vb. birçok gelişmeler devletlerin doğuşuna siyasal yapının kurulmasına hizmet eder. Kuzey Amerika’daki birçok kabile ahenkli olarak birbirlerine bağlanmışlardır. Fakat hiçbir şekilde teşkilatlı bir bütün olamamışlardır. O kadarki bunlar için devlet deyimini kullanmak çok güçtür.

MacLeod, devletten önce gelen iki teşkilat tipini incelemektedir. Bunlardan birisi Kuzey Amerika yerlilerinden Yurok Kabilesinde uygulanmakta olan anarşi. Diğeri ise Afrika Kabilelerinde Bantular arasında rastlanan ihtiyarlar idaresi. Bunlara benzer Kuzey Amerika’nın İrovkalar birliği veya Natschez teşkilatına devlet sıfatı vermeyi haklı gösterecek bir sebep yoktur. Fakat gerek Aztek gerek Peru hükümdarlıklarına pekâlâ devlet adı verilebilir.[14]

Devlet üç unsurdan meydana gelir (ülke, egemenlik, insan topluluğu)bunlardan insan topluluğu ve ülke maddi unsurdur. Bunlardan daha önemli bir unsur vardır ki manevi nitelikte olan devlet otoritesi veya egemenliktir. Bir insan topluluğunun bir ülke üzerinde yerleşmesi devletin bir başlangıcı sayılabilir. Fakat devletin kurulması için toplumun hücreleri sayılan birliklerin bir amacı gerçekleştirme uğrunda kaynaşmaları rütbeler düzeninde bağlanmaları gerekir. Bu ise ancak devlet gücü denilen egemen bir erkin (iktidarın) varlığı ve baskısı ile olur. O halde devletin en önemli unsuru, bu kaynaşmayı sağlayan ve mertebeler düzenini kuran egemen bir devlet gücüdür. Bu temel unsur yanında ikinci derecede bir unsur daha vardır. Bunlar birlik-beraberlik ve devamlılıktır. Bir ülkede yerleşen insanlar arasında bu unsurlar varsa orada zorunlu olarak devlet de vardır.

Siyasi kurumların gelişme ve ilerlemesi belirli bir düzen ve yol izlemediği için, devletin belli bir sıraya göre evriminden söz etmek gerçeğe aykırıdır. Bununla birlikte birçok devlet tipleri inceleme konusudur bunlarda tarihsel devirler ayırıcı özellik taşırlar.

Medeniyetin en belirleyici ölçütü kent değil devlettir. Genelde yiyecek üretimi için toprak işleyenler ile köylüler arasındaki geçiş noktasını belirleyen şey devletin ortaya çıkmasıdır.[15]

Devlet,  Yunanlılarda polis (πολίς) olarak geçer. Bu terim hem devleti hem de kenti ifade etmektedir. Çünkü devletin ülkesi sitenin genişlemiş bir şekli sayılır.[16]

Devletin Oluşumundaki faktörler:

  1. Din:

 Toplumların ilkel biçimlenişleri sırasında siyasal iktidarın belirgin olmayışına karşın, dinsel iktidarın kesinlikle varlığını ve zaman zaman bu iktidarın yönetici rol oynadığı bilinmektedir. Çok tanrılı dönemlerde rahiplerin siyasal yapının en üstün iktidarını simgelediği, tüm toplumsal yapının dinsel kurallara göre oluştuğu bilinen bir gerçektir. Küçük siteler, genellikle dinsel bir kuruluş olarak kabul edilmiş siyasal iktidar-dinsel yapı ayrımı bile düşünülmemektedir. Kesin bir teokratik yapının var olduğu siyasal kuruşlarda, o siyasal oluşum tanrısal bir iradenin ürünü olarak benimsenir. Birçok tarihsel- siyasal yapının kökeni “efsanelerle” karışık bir biçimde belirmesinde dinsel yapı ile siyasal yapı arasındaki kaynaşmayı ortaya çıkarır. Tarihin her döneminde, biçimi ne olursa olsun, iktidarlar, iktidarlıklarını, kural koyma yetki ve haklarını kişilerin üstünde bir değere dayandırmaktadırlar. Bu gerçek günümüzde de değişmiş değildir. Belirtilen gereksinme, devletlerin doğumuyla ortaya çıkmış ve sonsuz bir süreç içinde gelişmektedir.

İlk çağlarda devlet birliğini sağlamak küçük insan topluluklarının birleştirmek, daha otoriter ve daha dinsel bir iktidar türünü gerektirdiği için, din kuralları,  hukuk kuralları olarak da geçerlilik kazanır. Bu açıdandır ki, ilk çağ devletlerinde, genellikle “Başkan”, Tanrı ya da “Tanrı iradesi” ile eş anlama gelerek dinsel ve siyasal iktidar kaynaşmaktadır.[17]

Mezopotamya’da devletin oluşumundaki din faktörü ; Mezopotamya’nın elverişli toprakları, açık olan topografyası ve kıtalar arası göç yolları üzerinde konumlanmış olması, bölgeyi bir cazibe merkezi haline getirmektedir. Sürekli istilalara uğraması da bu nedenledir. Sık sık istilalara uğraması bölgedeki istikrarsız ve parçalı siyasal yapının temel sebebidir. Ayrıca coğrafi açıdan bir engel olmamasına rağmen, kent-devletleri arasında bir siyasal birliğin bulunmayışı, bunun sebebinin farklı alanlarda aranmasını gerektirir. Bu anlamda dinsel inançların, önemine dikkat çekmek gerekir. Kentler arasında aşılması dağlardan daha güç olan bir engel vardır, bu da dindir. Her kentin diğerlerini yabancı olarak görmesine neden olan kendine özgü kutsallığı, tanrıları ve tapınışlarıdır. Mezopotamya’daki yerel kent-tanrıları da Antik Yunan polis devletlerinde olduğu gibi, birbirine rakip, küçük, bağımsız siyasal birliğe yanaşmayan ve sürekli savaş halinde olan kent- devletlerin temel varlık sebebidir.

 Eski Mezopotamya’da bir egemenin en üstün güçle donatıldığını ispatlama çabası ya da diğerleri tarafından meşru bir kişilik olarak kabul görmek istemesi hiç kuşkusuz onun kendisinin bir tanrı veya tanrıça temsilcisi olduğu yönündeki iddialarıyla yakından ilgilidir. Antik Çağın dünya görüşüne göre temelde olayları var eden ve ona yön veren tanrılardır. Bu sebeple o dönemde dinsel bir tarih anlayışı mevcuttur. Olayların istenilen şekilde ilerlemesi veya kötü sonuçların doğması tanrılar ile krallar ve insanlar arasındaki ilişkilerin gidişatıyla ilintilidir. Tanrılar ile iktidar arasındaki anlaşmanın bozulması, olayların istenmeyen şekillerde sonlanmasına yani bir tür tanrılar tarafından cezalandırmaya maruz kalınmasına neden olmaktadır. Sümer, Akad, Asur ve Babil insanı yeryüzünün sahibi tanrılara karşı büyük teslimiyet halindedir çünkü insanların yapıp ettiklerinin denetimi tanrıların elindedir. Her şeyin sahibi ve sorumluluğu, olan ve olacakların tek nedeni ve yapılacaklara ve yapılması gerekenlere karar veren tanrılar, insanların yapıp etmelerine yön vermeye ve bunları denetim halinde tutumuyla, büyük bir teslimiyeti kendi lehlerine teminat altına almışlardır. Antik çağ insanları tanrıların kendilerini izlediklerini ve her yaptıklarından dolayı onları ödüllendireceklerini veya cezalandırılacaklarını düşünmektedirler. Evren ve yeryüzü tanrısal düzenin, hukukun, düzenlemelerin ve hükmün egemenliği altındadır. İnsanın tek yaradılış amacı tanrılara hizmet etmek olduğu düşüncesi söz konusudur. Krallar atacakları siyasi adımlarda halkın karşısında bir tanrının temsilcisi olarak, Tanrı isteğiyle ve onun adına hareket ettiklerini yazıtlarında sık sık dile getirirler. Bu sebeple krala karşı herhangi bir muhalif yapılanma, tanrıların emir ve isteklerine, diğer taraftan ayrıca evrenin düzenine ve mutlak hakikatine karşı gelinme anlamına gelmektedir. Kral bu yukarıda bahsettiğimiz özelliklerinden dolayı vasfının gereğini ve sorumluluklarını yerine getirme çabasından ötürü kendisine ve kendi hakimiyeti altında olan bölgelere karşı gelenler üzerinde gücünü ve hakimiyetini göstermektedir. Böylece doğrudan doğruya hukuku, düzeni, birlik ve beraberliği askıya alacağı bir istisna hali yaratarak  “sorunlu “ bölgeler üzerinde “ olağanüstü hal” ilan ederler. Bu olağanüstü hal ilanından sonra krallar kimi zaman düşman üzerine şiddetli savaşları tercih etmektedirler, kimi zaman da ilgili bölge, halk ya da kişiler üzerinde kendi güçlerini lehine olacak şekilde yönlendirirler. Tanrılardan aldığı güç ve yetki temelinde hareket ederler kendi yazıtlarında da bu referans noktasından hareketle muhatapları (kralın otoritesini sorgulayan herhangi bir zümre vb.) üzerinde onları öldürme ve yaşatma hakkı gibi mutlak anlamda söz sahibidirler.

Eski Mezopotamya da kralların tanrıların yeryüzündeki temsilcileri rollerinden dolayı kitleler üzerindeki otoriter saygınlıkları ve bizzat iktidarın dünyevi temsilcisi özelliklerinden dolayı talepkar ve itaatkâr beklentileri, siyasal hâkimiyetlerini güçlendirmek ve devamlılığını sağlamak adına bir takım uygulamaları devreye sokmalarını zorunlu kılmaktadır. Fakat bu zorunlu kılma durumu kralları her şeyden önce uhrevi ( manevi dünya) ve dünyevi bilgiye sahip olmaları ön koşulunu gerektirmektedir. Krallar siyasi, iktisadi, toplumsal ve dinsel güç alanlarına dair her tür bilgiyi kendi iktidarına katkı sağlayacağını düşündüğü ölçüde kullanım alanına dâhil etmektedir.  Özellikle ilahi düzenin dünyevi koruyucu ve sürekliliğini sağlayıcı rollerinden dolayı krallar ile tanrılar arasında bir tür bilgi aktarımı söz konusudur. Tanrılar ve krallar arasındaki bilgi aktarımı temeline dayanan bir ilişki kimi zaman rüyalarda meydana gelmektedir. Bu aktarım üstü örtük, gizli ve sadece iki kişi arasında olması önemlidir. Çünkü bu türden bir bilgiye sahip olan krallar tanrılar veya tanrıçalardan gelen mesajlar doğrultusunda hareket ettiklerinde uygulamalarına hiçbir şekilde başkaları tarafından büyük bir karşı çıkış söz konusu olamamaktadır. Tanrılar ve tanrıçalar rüyalarda çoğu kez rüyayı gören kralı koruyacağını, onu kötülüklerden uzak tutacağını ve kendisinin güzel işler başaracağını söyleyerek ona destek verirler. Ayrıca onlara tapınaklar inşa etmelerini ve adaklarda bulunmalarını da söylerler. Bu mesajların içerikleri hem dini hem de siyasi çevrelerde yorumlanır ve çoğu kez de kralların yapacakları icraatlar için en güvenilir kanıtlar olarak sunulur. Krallar rüyalarındaki mesajları, yaptıkları siyasi ve dini eylemlerinde temel alarak hareket ederler. Böylece de bilgiyi elde ederek dini ve siyasi hâkimiyetlerini ve meşruluklarını sağlama almaya çalışırlar. Bu durumda yapacaklarının bilgisini tanrıdan alan kral için yapacaklarının sorgulanması ve olumsuz karşılanması pek mümkün olmamaktadır. Bilgiye ve dolayısıyla da güce sahip olan ve bu güç ile herkesi kuşatan iktidarının hakimiyeti altına alma amaçlı taktiklerini büyük ve ciddi bir strateji ve planlama olarak algılamadığı takdirde arzuladıklarını elde etmesi herkesi ve her şeyi denetim altında tutmayı başarması mümkün değildir. Bundan dolayı denetim mekanizması başkalarının sahip olmadığı veya olamayacağı bilgilere sahip olmakla gerçekleştirmek durumundadır. Dolayısıyla iktidar kendisine meşruiyet ve etkinlik kazandırarak hâkimiyetini tebaa üzerinde mutlaklaştıracak olan bilgiye gereksinim duymaktadır.[18]

           Mısır Devlet yapısında Dinin Rolü; Mısır da ise çağdaşı Mezopotamya’nın tam tersi olarak; katı merkeziyetçi üniter bir devlet yapısı mevcuttur. Bu durum salt Mısır’ın coğrafi elverişsizliği ile açıklanamamaktadır. Mezopotamya ve Mısır devletleri arasında bu idari, toplumsal ve politik farklılığın temeli de yine tanıdık bir olgudur: Din. Çok tanrılı bir dinsel panteon’u bulunan Mezopotamya kent-devletleri yerel tanrıları ile özdeşleşmektedirler. Hâlbuki Mısır da tek tanrılı bir dini hayat vardı. Uhrevi hayat güneş tanrısı Ra’nın oğlu, Mısır hükümdarlarının ( firavun) vücudunda hayat bulmuştu. Bu sav;

           Tek tanrılı dinsel hayat                  Üniter devlet (Siyasal Birlik)

          Çok –Tanrılı Dinsel Hayat        Parçalı Devlet ( Merkezi otoritenin bulunmadığı Kent- Devleti  -Polis.

Şeklinde formüle etmek mümkündür. Mısır’da olduğu gibi tek tanrılı dinler, üniter devletlerin kurulmasına düşünsel ve sosyal bir zemin yaratırken, yerel karakterli ve çatışan tanrılardan oluşan bir dini hayatın egemen olduğu Mezopotamya gibi ülkelerde de bu dinsel ahengin olmayışı bu bölgelerde istikrarlı bir siyasal birliğin kurulmasını zorlaştırmaktadır.[19]

Toplumların dinsel kurallara göre biçimlenme gerçeğini Mısır tarihinin değişik dönemlerinde de gözlenebilmektedir. Mısır’ın tarihsel kökeninde neolitik dönemde “ Saru” diye adlandırılan kişilerin yönetiminde kurulduğu ”totemik klanlar” görülmektedir. Göçebelik dönemini izleyen yerleşik düzende Nom Spat denilen toplumsal birliklerin dinsel birleşmeler olduğu bilinmektedir. Nom’ların birleşmesi ile kurulan siyasal birlik içinde yöneticilerin dinsel nitelikleri ve toplumsal yapının dinsel kurallara dayanması gerçeği gözlemlenebilir. Mısır tarihinin değişen dönemlerinde değişmeyen en önemli olgu, siyasal yapının teokratik niteliğidir. Dinsel üstünlüğü elinde bulunduran “rahipler” her dönemde ekonomik gücünde sahibidirler. Krallar da, özellikle “TİNİT KRALLIĞI” Döneminde dinsel lider, tanrı Mobus’un yeryüzündeki temsilcisi olarak görülmüştür. Memphis krallığı döneminde ise, Kral, Mobus’un yeryüzündeki görüntüsü olarak kabul edilmekteydi. Kralın ölümü ise Tanrı olarak gökyüzüne dönmesi anlamını taşımaktaydı. Tanrı-kralın kişiliğinde kaynaşan siyasal yapı anlayışı, bir ölçüde, Orta tep döneminde değişmiş, teokratik yapı varlığını sürdürmekle birlikte, siyasal yapı Kralın dışında bir oluşum olarak görülmeye başlanmıştır.[20]

Tanrı düşüncesi ile birlikte, kutsal devlet ve otorite anlayışı, kadim örf, mülk tanrı yaklaşımı ve savaşçılığa dayalı üretim tarzı, birbirleriyle bağlantılı ve birbirini besleyen faktörler olarak Mezopotamya- Akdeniz havzasının tarihsel düzenini oluştururlar. Bu düzenin içinde ise birey yoktur. Çünkü kolektif akıl tanrı otoritesi ve bunun somut karşılığı olarak da Devlet, öznel aklı sindirmiş ve buna karşı çıkmayı ve savaşmayı da tanrısal düzenle savaşma anlamına geleceği için yadsımaktadır. Olaylara bu denli mitik içerikli dini yaklaşım ise; teokratik kökenli bir yönetsel bir örgütlenmeyi de realize etmektedir. Aşağı Mezopotamya ‘da yönetim seçkinleri katmanı, klan tipi bir toplumsal yapıda yüksek konum sahibi büyük ailelerin içinden çıkmaktaydı ve bu klan tipi yapıda yüksek katmanlar topluluğu geri kalanı üzerinde politik ve dinsel egemenliği öncelikle ellerine geçirmekteydiler.[21]

 

  1. b) Yazı :

Yazının keşfedilmesiyle krallar (yöneticiler) yazıyı,kendi niyetlerine göre kullanma keyfiliği gösterir ve  muhatapları karşısında bir tür baskı siyaseti olarak bunu kullanırlar. Eski Mezopotamya ‘da yazı temsil etme, yansıtma, iletme ve karşılığını oluşturma özellikleriyle kralların ve onun bürokrasisinin ayrılmaz bir parçası olarak siyasi otoritenin elinde etkin bir güç aracıydı. Yazmak; kayda geçirmek, güvenceye almak, belgelemek, denetlemek, hâkim olmak, düzenlemek ve kodlamak anlamına gelmektedir. Bir kralın elinde büyük bir güç alanının temel belirleyeni olan yazı “iktidarın yönlendirme aracı ve emir iletme organı olarak karşı taraf üzerinde kesin bir bağlayıcılığa sahiptir. Yazı kralların elinde kasıtlı bir niyetin taşıyıcılığını yaptığı anda muhataplar üzerinde denetim kurmakta ve onları yönlendirmekte, zihinlerindeki gerçeklik alanını biçimlendirmeye çalışmaktadır. Siyasi amaçlar ve gönderimler için bir tür iletişim sağlama işlevi görmektedir. Bilgiye dolayısıyla onu aktaran dile hâkim olmakla büyük bir gücü elinde tutan tanrıların yeryüzündeki temsilcisi ve dünyevi iktidarın başı olan krallar böylece devletin her türlü uygulamalarında, yani genel olarak dünyevi ve uhrevi bağlamda kitleleri harekete geçirme ve yönlendirme ve onları kuşatıcı, kapsayıcı bir donanıma sahip olmaktadırlar.[22]

  1. c) Nüfus:

 Belli bir bölgedeki nüfus hacminin toplumsal karmaşıklığın ön habercisi olması bölgenin nüfus hacmi ile toplum türü arasındaki bu kaba bağışıklığın yanı sıra, bütün bu kategorilerin her birinin içinde, nüfus ile toplumun karmaşıklığı arasında bir eğilim vardır; örneğin nüfusu kalabalık şefliklerin ( Yeni Gine vb.) en merkezi, en katmanlı, en karmaşık olması. Bölgesel nüfus hacminin ya da nüfus yoğunluğunun karmaşık toplumların oluşmasıyla güçlü bir ilişki içinde olduğunu gösterir. Bütün devletler vatandaşlarını yiyecek üretimi ile beslerler; bölgesel nüfus hacimleriyle toplumsal karmaşıklık arasındaki nedensel ilişkiler konusunda sonu gelmez bir yumurta tavuk tavuk yumurta tartışmasına yol açar. Yoğun yiyecek üretimi mi nüfus artışını tetikler ve böylece karmaşık ve çok yapılı sınıflı bir toplumun yolunu açar? Yoksa büyük hacimli nüfuslar ile karmaşık toplumlar mı bir şekilde yiyecek üretiminin artmasına neden olur? Yoğun yiyecek üretimi ile toplumsal karmaşıklık birbirini ateşlediler, birbirlerini hızlandırdılar. Yani, nüfus artışı toplumsal karmaşıklığa yol açar, daha sonra toplumsal karmaşıklık da yoğun yiyecek üretimine ve giderek nüfus artışına. Karmaşık merkezileşmiş toplumların ( sulama sistemleride içinde olmak üzere) kamu görevlerini, uzak yerler ile ticareti (çiftliklerin tahılları ile çobanları beslemek çobanların hayvanlarını saban hayvanı olarak çiftçilerin kullanmasını sağlamak gibi )  farklı ekonomik uzmanlık gruplarının etkinliklerini düzenlemektedir. Merkezileşmiş toplumlarda bütün bu olanaklar tarih boyunca yiyecek üretiminin artmasına, bunun sonucunda nüfus artışının hızlanmasına yol açar.[23] Buna ek olarak yiyecek üretimi karmaşık toplumların belli yönlerine en azından  üç şekilde katkıda bulunur;

  1. a) Mevsimsel olarak emek girdisinin armasına neden olur. Merkezileşmiş siyasal otorite ürün kaldırıldıktan sonra çiftçilerin emek gücünden istediği gibi yararlanabilir; ( Mısır piramitleri gibi) devletin gücünü gösteren kamuya ait yapıtların inşasında kullanılabilir ya da daha büyük siyasal birimler oluşturmak için fetih savaşlarına gönderilebilir
  2. b) Yiyecek üretimi, depolanmak üzere yiyecek fazlası yaratacak şekilde düzenlenebilir, bu durumda ekonomik uzmanlaşmaya ve toplumsal tabakalaşmaya olanak sağlar. Ürün fazlası karmaşık bir toplumun bütün tabakalarını beslemek için kullanılabilir. Şefleri, bürokratları zanaat grubu vs.
  3. c) Son olarak yiyecek üretimi insanların yerleşik hayatı benimsemelerine izin verir ya da bunu zorunlu kılar, bu durumda büyük miktarda kişisel eşyaya sahip olma anlamına gelir, ileri teknoloji ve el sanatları geliştirmenin, kamuya ait yapılar inşa etmenin ön koşuludur.[24]

Nüfus hacminin büyümesine neden olan yiyecek üretimi aynı zamanda karmaşık toplumların pek çok belirleyici özelliğini kazanmasına da yol açmaktadır. Yiyecek üretimi, toplumlar arasındaki yarış ve yayılma, en sonuncu nedenlerden olarak, farklı olarak hepsi de büyük hacimli yoğun nüfuslar ve yerleşik yaşamla ilişkili nedensellik zincirleri aracılığıyla, fetihlerde etkili olan en yakın nedenlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Yazı, teknoloji, merkezi siyasal örgütlenme, bu nedenler farklı kıtalarda farklı şekillerde geliştiği için fetihlerde etkili olan öğelerde bu şekilde gelişir.

 

 Devlet Yapısının gelişimi ve değişimi her toplum yapısına göre farklılık göstermekte ve devletin ortaya çıkışına ilişkin hala standart bir formülleştirme yapılamadığı gözler önüne serilir. Bunun nedeni her toplum yapısının farklı dinamiklere sahip oluşu gerek cografi, gerek etnik, gerek artı ürünü elde ediş şekli, bu toplumsal artıyı kullanış şekli veya içerisinde bulunduğu Sosyo-ekonomik şartlar  devlet yapısının niteliklerini ve neden ortaya çıktığını veya neden çöktüğü anlamındaki farklılaşmanın nedenlerini gözler önüne sermektedir. Devletin oluşumuna ilişkin Oppenheimer gibi çeşitli Sosyolog, antropolog veya tarih bilimciler farklı teoriler ortaya koymaktadır. Belki bunların içerisin de en gerçeğe yakını Oppenheimer’ın görüşüdür. Yinelenmeye değer bu görüşe göre “devletin dışarıya karşı ve ülke içinde yerine getirdiği koruma işlevi, üst sınıflardan devraldığı, onların tahakküm etme ve gelir elde etme haklarını korumaya yönelik bir görevi olup, bu niteliği, bir sınıf devleti olma niteliğinden sonra gelir, devlet koruma işlevini gerçekleştirmek için oluşmaz; aksine devlet, daha öncede vardır koruma işlevi devletin bir amacı olarak sonradan ortaya çıkar, ona göre devletin kökeni çatışma ile açıklanabilmektedir.” Ama burada dikkat edilmesi gereken onun bahsettiği bir etnik çatışma değil ekonomik çatışmadır. Bu çatışmanın birincil etkenidir. Galiplerin mağlupları ekonomik olarak sömürmesi devletin başlangıcına işaret eder ve yöneticilerin buyruklarına sürekli itaat ve sömürmeyi devam ettirmek için kurdukları mekanizma devletin daha da gelişmesine olanak tanır. Tarihte her devlet sınıflar devletidir ve en üstün ve en aşağı sosyal grupların örgütlü bir gücü olan devlet katman veya mülkiyet ayrımına dayanır. İlk ortaya çıkışında, özellikle varoluşunun ilk aşamasında sosyal bir kurumdur. Zafer kazanan grubun mağluplara güç kullanmasıyla, galip grubun ezilenlere sadece kendi egemen düzenlerini dayatmasıyla ve dışarıdan gelen saldırılara ve iç ayaklanmalara karşı kendini korumasıyla oluşmaktadır. Oppenheimer’a göre devlet, ekonomik nitelikte olan mücadelenin belirlediği bir dizi evrenden geçer. En son evrede grupların ve onların değişik kültürel özelliklerinin birbirine karışmasıyla devletin oluşumunu tamamladığını düşünür. Zamanla farklı gruplar arasındaki uyuşmazlık çatışma ile noktalanır. Gruplar arası çatışma, güçlü olan zayıf olanı ezinceye baskı altına alıncaya dek devam eder. İlk başta galip olanların amacı mağlupları yok etmektir fakat bu amaç daha sonra onları köleleştirmeye yönelir.    Çeşitli çıkar grupları arasında ebedi bir çatışma  devlet içinde ve devletlerarası çatışma vardır. Bu tür çatışma ilerlemeye yol açar. Devlet mücadelelinin bir sonucudur fakat bu çatışma gruplar arası olmaktan çok kişiler arasıdır. Çünkü kişilerin çıkarı daima çatışır ve bu durum kişilerin kendi çıkarlarını grubun çıkarları şeklinde gruba özümsetmesi şeklinde gelişir, bunun sonucunda da yabancıların tecavüzüne karşı koyma isteği, anlamında ortak çıkarlar paylaşırlar. Benzer grupların, hem çıkarlarını korumak hem de zenginlik ve refahlarını arttırmak için, komşularına egemen olmaya çalışırlar. Devletin ortaya çıkmasına neden olan işte bu grup çatışmasıdır. İlk devletli toplumlarda seçkinlerin nüfusun geri kalan  bölümü üzerinde yürüttüğü egemenliğin toplumsal,ekonomik veya politik niteliği, en eski  hiyerarşik toplumlardaki ekonomik ilişkiler konusunda sağlam bir bilgi bulunmaması yüzünden gerektiği şekilde ele alınamamaktadır. İlkel Devlet denilen kavram tam olarak eskiden kalma bir politik güç ile yeni bir ekonomik gücün sentezinden oluşur. 

 

 

[1] Engels 2012, 25 -32.

[2]Taplamacıoğlu 1963, 95-104.

[3]Koenig 2000, 95-96.

[4] Childe 1974, 11-39.

[5]Koening 2000,97.

[6] Marks ve Engels 1974,64.

[7]Marks ve Engels 1974,64.

[8] Koening 2000, 95-114.

[9] Koening 2000, 96-114.

[10] Oppenheimer,27-41.

[11]Koening 2000, 94-114.

[12]Oppenheimer 2005,27-104.

[13]Koening 2000,99-101.

[14]Koening 2000, 99-101.

[15]Wolf  2000,29.

[16]Toplamacıoğlu 1963, 95-96.

[17]Toplamacıoğlu 1963,95-104.

[18]Kağnıcı G.,2013, 306-309.

[19]Ateş H.,2004, 32-33.

[20]Özek Ç. 1963,19-25.

[21]Frangıpane,2002,228. 

[22]Kağnıcı G., 2013, 306-310.

 

[23]Diamond 2010,380-382.

[24]Diamond 2010,383-386.