Yılmaz Büyükerşen'le Pazar Sohbeti...
Münevver Metin’le Hafıza Günlerinin Konuğu DSP –CHP 1999’dan buyana Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen, DİSK önderliğinde gerçekleşen "Solda Birlik" toplantılarında ve diğer sol senaryolarında adı sık sık geçen, DSP eski Genel Başkanı Bülent Ecevit tarafından yapılan Genel Başkanlık teklifini geri çeviren, Cumhurbaşkanı adaylığı için ismi geçmiş, Kanal D'nin kurucularından, Türk akademisyen ve siyasetçi...
YENİ SOLUK-ÖZEL
Karşımda yıllardır tanımaktan onur duyduğum hocam, hocamın tabiriyle hadi Yörük kızı röportajımıza başlayalım diyor...
Samimiyeti, mütevaziliği röportajın her kelimesinde, yüreğinizde hissedeceğiniz tatta.
Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'den1976'da mezun olduğu akademinin başkanlığına seçilen,1982'de 1987 ye kadar Anadolu Üniversitesi rektörlüğü, iki dönem başkanlığını yürüten, 1994 yılında 3984 Sayılı Kanununun çıkarılmasıyla bu görevinden ayrılmak zorunda bırakılan, Türkiye’nin ilk Sinema ve Televizyon Okulu'nun kuruluşunu Eskişehir'de gerçekleştiren, Anıtkabir müzesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün balmumu heykelini birebir boyutlarda yapılmasını sağlayan, Türkiye’nin ilk balmumunu oluşturan, Eskişehir'de ikinci üniversitesinin kurulmasına ve Dünyada tek olan açık öğretim fakültesinin kurulmasına da öncülük eden, bir ömür ki ,ömrünü üretmeye adayan, ben siyasetçi değilim hizmetkarım diyen, nezaketiyle, samimiyetiyle, çözüm insanı, bulunduğu ortama ışık olan Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen namı diğer herkesin bilim ,irfan hocası...
Dürüstlük, ahlak, eşitlik, saygı, uzlaşı…
Klasik bir soru ancak siyasete nasıl ve neden başladınız?
Siyaset benim hayatımın hiçbir noktasında cazibeli bir çekim noktası olmadı. 1999’dan önce, akademisyenlik ve rektörlük dönemlerinde siyasete girmek için sayısız teklif aldım.
Rahmetli Süleyman Demirel, yine rahmetli Turgut Özal, rahmetli Bülent Ecevit bir çok kere milletvekili olarak siyasete girmem konusunda teklif ettiler ve hatta ısrarcı oldular. Ancak ben, bir eğitimciydim, hala da kendimi siyasetçi değil eğitimci addederim. Hatta insanlar, “size Başkanım mı diyelim, Hocam mı diyelim?” diye sorduklarında direk “Hocam deyin” diyorum. Eğitimci olarak daha verimli olacağımı, daha çok şey yapacağımı düşündüm hep. Teklifleri de nazikçe geri çevirdim.
1999 seçimleri için rahmetli Sayın Bülent Ecevit, Demokratik Sol Parti’den (DSP) Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmamı önerdi. Hatta hiç unutmam şunu da ekledi; “Sayın Büyükerşen kurucu rektörü olduğunuz Anadolu Üniversitesi için çok önemli ve hep örnek alınacak işler yaptınız. Ama artık sıra Eskişehir’de, gelin Eskişehir’e de bir el atın ve hep birlikte şehri kalkındıralım… ”Örnek alınacak bir belediyecilik yapınız”...
Açıkçası teklif beni cezbetmedi değil. Eskişehir’e hizmet etmek, projeler hazırlamak, şehirle ilgili çocukluğumdan bu tarafa hayal ettiğim ya da niye öyle olduğu konusunda üzüntü duyduğum birçok şeyi gerçekleştirebilirdim. Yine de siyaset uzak geliyordu bana, sevmiyordum.
Eğer aday olursam, alt belediye başkan adayları ile meclis üyelik adaylarını kendim belirlemek istediğimi söyledim. Kabul etmeseydi, ben de teklifi kibarca geri çevirmiş olacaktım.
Ama kabul etti. Öyle olunca benim de başka seçeneğim kalmadı ve Rahmetli Ecevit’in teklifini kabul ettim. İnanın, bu işe başlayalı 21 sene oldu, kendimi hala bir siyasetçi olarak görmüyorum. Yalnızca bu şehre bir şeyler kazandırabilmek amacıyla uğraşan bir hizmetkâr olarak buradayım.
Sayın Bülent Ecevit tarafından DSP genel başkanlığı teklif edildi, CHP genel merkez tarafından da Cumhurbaşkanlığı adaylığı teklif edildi. Neden kabul etmediniz?
Bundan da önce, rahmetli Ecevit mecliste yalnız AKP ve CHP dışında, diğer partilerin TBMM dışında kaldığı dönemde, (İtalya modelinde olduğu gibi) diğer partilerle seçim iş birliği yaparak meclise girip, içeride “Milli Koalisyon” kurmak düşüncesi vardı.
O planda: parti liderlerinin gölge kabine de görev alacakları, kurulacak ortak hükümetin başbakanlığına da benim getirileceğim ve Seçim Kanunu ile Partiler Kanunu değiştirilerek seçime gidileceği planı vardı. O planı gerçekleşmeyince, Bülent Ecevit tarafından DSP Genel Başkanlığı teklif edildi, hatta ısrarcı da olundu. Ancak rahmetli Ecevit’in aktif siyaseti bıraktığı 2004 Temmuz ayından önceki mart ayında yerel seçimler yapılmıştı.
Biz DSP olarak Eskişehir’de Büyükşehir Belediye Başkanlığını yeniden kazanmış olmamıza karşın iki alt belediye başkanlığı ile belediye meclislerinde çoğunluğumuzu kaybetmiştik.
Benim DSP Genel Başkanlığını kabul etmem demek, Büyükşehir Belediye Başkanlığından istifa etmem ve Eskişehir’i AKP’ye bırakmam demekti. Buna gönlüm razı olmadı. Gerekçemi söylediğimde Sayın Ecevit de beni haklı buldu.
Cumhurbaşkanlığı adaylığına gelince. 2014 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ismim gündeme geldi. Hatta kamuoyunda bu konuda ciddi bir algı ve ilgi de oluştu. O dönemde “çatı aday” gündemdeydi ve CHP, MHP ile birlikte bir aday üzerinde anlaşacaktı. O seçimde Bahçeli’nin ısrarı üzerine karar Ekmeleddin İhsanoğlu üzerinde oluştu.
2018 yılında ise ismim yine gündeme geldi. Partimin vereceği karara saygı duymakla birlikte, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanlığından ayrılmam gerekmesi ve Büyükşehir Belediye Meclisi’nde AKP üyelerinin çoğunlukta olmaları yüreğimi burkmuyor değildi. O seçimde de karar Muharrem İnce üzerinde oluştu.
Bir açıdan bakarsanız, bana doğrudan yapılmış açık bir teklif hiç olmadı. O nedenle ben kabul edip etmemek gibi bir karar verme aşamasında hiç olmadım. Size çok samimi bir itirafta bulunayım mı? Böyle bir karar verip vermeme noktasında kalmamış olmaktan hiç de pişman değilim.
Radyo Televizyon Yüksel Kurulu Başkanlığı yaptınız. Sizin dönemiz ile günümüzdeki basın özgürlüğü hakkında görüşünüz nedir?
1983-1994 yılları arasında kurul üyeliği ve iki dönem başkanlığını yaptım. Kamuran Gürün Radyo Televizyon Yüksek Kurulu’nun ilk başkanıydı. O ikinci dönem için aday olmayacağını açıklayınca üyeler arasından başkan seçme görevi Cumhurbaşkanına kaldı.
Ben en genç üyeydim. Hiç beklemediğim bir şekilde Cumhurbaşkanı beni atadı. Benim için sürpriz olmuştu. Ve bu görevim yeni RTÜK Yasasının çıktığı 1994 yılına kadar sürdü. O kurul anayasal ve özerk bir kuruluştu. Görevi TRT yayınları ile Polis ve meteoroloji radyolarının hedeflerini koymak ve denetlemek ile bu alanda kullanılacak ses ve görüntü cihazlarının tümünün TSE standartlarında olmaları sağlamaktı. Ayrıca TRT Genel Müdürü üye yönetim kuruluna atanacak isimleri belirleyip Cumhurbaşkanına sunmaktı.
12 Eylül darbesini takiben 1983 yılından sonra genel seçimlerin yapılmasıyla ülkede işler yeniden rayına oturmaya başlıyordu. O ilk yıllarda belli bir vesayetten belki yine söz edilebilirdi ancak günümüzdekiyle kıyaslamak mümkün değildir.
Hayatın giderek normalleşmesiyle basın özgürlüğü de yol kat ediyor ve pekişiyordu. Bizim görevimiz devlet kademesi ile basın arasında bir tür köprü olmak, bir tür uzlaşma sağlamaktı. Bunu da dengeli bir şekilde, iki tarafı da mağdur etmeden yapıyorduk.
1987 genel seçiminden sonra ülke önemli ölçüde normalleşmişti. Basın 1980 ve ilk yıllarına göre özgürdü. Gazeteler ve o dönemde yayına başlayan özel tv kanalları, belli kurallar ve yasalar çerçevesinde eleştirilerini yapabiliyorlardı.
Basında bugünkü gibi bir kümeleşmeden ya da ona ayrışma diyelim, söz etmek mümkün değildi. Basının ve basın özgürlüğünün bugünkü hali ile o günleri kıyasladığımda, hissettiğim tek şey üzüntü.
İleriye gidemedik aksine geriledik ve birçok kazanımı kaybettik basınla ilgili olarak.
Yapmış olduğunuz tüm görevlerde üstün başarılar sağlamışsınız. Bu başarının ana kuralı nedir?
Bu soruyla çok sık karşılaştığımı söylemeliyim. Hemen hemen hepsine aynı şeyi söyleyerek cevap vermeye başlıyorum. Bu başarının belli bir kuralı ya da sırrı yok.
Çünkü bu iş, kurallardan çok motivasyona bağlı. İşiniz veya göreviniz ne olursa olsun, onu seveceksiniz. İşi yaptığınız yeri seveceksiniz. İş yaptığınız, hizmet ettiğiniz insanları seveceksiniz.
Ben, ülkem ve insanlarımız için onları mutlu edecek projeler yapmaktan ve bunları hayata geçirmekten büyük keyif alıyorum. Eskişehir’i çok seviyorum. Aynı ölçüde Eskişehirlileri de çok seviyorum. Bu sevgiler karşılıksız olmayacak ama. Projelerimizi doğru seçiyoruz, aynı şekilde doğru ve yasalara uygun şekilde yapıyoruz.
Bu şehirde doğdum, büyüdüm, okudum.
Ailem, torunlarım hepsi bu şehirde. Onlar da bu şehri çok seviyor. Eskişehirliler derseniz, zaten bir şehri sevmek, içinde yaşayan insanları sevmekle doğru orantılıdır. E, onlar da beni seviyor. Yaptığım projeleri onaylıyorlar, sahipleniyorlar. Partizanlık yapmıyor, hemşerilerimi siyasi görüşlerine göre ayırıma tabi tutmuyorum. Bana güveniyorlar. 5 dönem üst üste seçmeleri de zaten bunu gösteriyor.
Size başka bir şey daha söylemek istiyorum; hani diyorsunuz ya, “ana kural nedir?”
Galiba ana kural, insanların sizi, sizin de insanları doğru anlamanız, tefrik etmeyip doğru işler yapmanız.
Demokraside yerel yönetimlerin önemini ve bozkır kenti olan Eskişehir’in kaderini değiştirirken neleri göze aldınız?
İşin en başından itibaren hiçbir zaman “seçilip seçilmemek gibi” bir kaygım olmadı. Hem de hiç. Temel felsefem hep,
“Eskişehirliler istiyorlarsa beni seçerler, istemiyorlarsa da seçmezler…”
Seçim sonuçlarının benim için anlamı bu ikisinden biridir. Ben hep, “seçilirsem neler yapacağım?” derdinde oldum. Kaybetmekten hiç korkmadım. İşimi doğru bildiğim gibi yaptım. Yapacağım şeylere “yaparım”, yapmayacağım şeylere “yapmam” dedim. Eskişehirlilere şirin görünmek için olmadık vaatler vermedim, süslü plan ve projelerle gözlerini boyamaya kalkmadım. Sonuç ortada.
Eskişehir, muhalefet belediyesi olarak bir yerel yönetimin neler yapabileceğini göstermesi açısından önemli bir örnektir. Yerel yönetimlerin, sınırlı ve kıt kaynaklarıyla neler başarabileceğinin canlı bir örneğiyiz. Bunu yalnızca biz ya da CHP değil, diğer birçok ildeki AKP, MHP belediye başkanları da söylüyor.
Meclislerinde azınlıkta olan, iktidar partisinden olmayan, durumlarından şikayet eden, yeterli desteği göremediklerinden yakınan belediye başkanlarına bizi örnek gösteriyorlar.
Eskişehir’in kaderini değiştirmek derseniz, işin o tarafı biraz muğlak sanki. 1999’dan bugüne Eskişehir’in böyle bir kaderle karşı karşıya kalacağıyla ilgili. Bu da bir nevi kader değil midir? Bence öyledir.
Galiba, Eskişehir’in kaderinde Yılmaz Büyükerşen, Yılmaz Büyükerşen’in kaderinde Eskişehir hep vardı zaten…
Yılmaz Büyükerşen kravatları çok sever. Bunun hikâyesini anlatır mısınız?
Ortaokulda erkekler takım elbise giyerler, kravat takarlardı. Babam küçük bir memurdu. Bana, diğer arkadaşlarımın babaları gibi yeni kravat alamazdı. Annem onun yıllarca taktığı eski kravatları tornistan yaparak kullandırırdı. Tabii kravat kumaşının tersini çevirince, rengi ve deseni anlamsız bir hâl alırdı. Bu nedenle yeni kravat alımı, elim para tutunca benim alışkanlığım oldu.
Belediyeciliğin önemini ve günümüzde 11 belediye kazanan CHP belediyeleri, meclis yetkisinin olmadığını bu nedenle sorun yaşadıklarını dile getirmekteler. Sizce belediye başkanları bu durumu nasıl aşabilir?
Öncelikle şöyle bir durum var. Bugün özellikle İstanbul ve Ankara’da CHP’li belediye başkanları olmasına karşın, Büyükşehir Meclislerinde AKP çoğunluğu var. Bu durumu biz Eskişehir olarak, 2004-2009 ve 2014-2019 dönemlerinde 10 yıl boyunca yaşadık.
O 10 yıl içinde çok şey de kaybettik. Daha doğru yapabileceğimiz birçok projeyi yapamadık. Meclisteki AKP çoğunluğu tarafından, projelerimizi gerekçesiz olarak reddediyor, iş yaptırmamayı kendileri için görev biliyorlardı. Sürekli engellendik. O nedenle sayın Ekrem İmamoğlu ile sayın Mansur Yavaş’ın sıkıntılarını en iyi anlayan başkanlarından biri de benim.
Onlara birinci tavsiyem şu olmuştur; bu tür engellemelerle karşılaştığınızda yargıya başvurun. Ayrıca kamuoyuna da açıklayın, anlatın, şikayet edin. Basın aracılığıyla, sivil toplum örgütleriyle, kanaat önderleriyle, meslek odalarıyla. İnsanlar, yapmaya çalıştığınız ancak yapımı engellenen projelerin aslında kendi yararlarına olduğunu anladıkları ve ikna oldukları zaman gerekli tepkiyi gösterirler. Tüm bunlar, tecrübeyle sabit.
Ancak son dönemde farklı bir yol daha izleniyor, engellemeler anlamında. Bunun en bariz örneklerini geride bıraktığımız 3 aylık pandemi döneminde daha sık görebildik.
İktidar partisi, 2019 yerel seçimlerinde özellikle İstanbul ve Ankara’yı, bunların yanında Antalya, Adana, Mersin gibi illeri de kaybedince çok ciddi bir travma içine girdiler. Yasaları değiştirmeye, başkanların yetkilerini kısmaya kalkıştılar.
Akla gelmedik düzenlemelere giriştiler. Son olarak da pandemi döneminde belediyelerin birçok çalışmasının resmen önünü kestiler. Bağış kampanyalarını yasakladılar. Aşevi hesaplarına el koydular. Halka ucuz ekmek dağıtılmasının bile önüne geçtiler.
Bunlar aşılmadı mı?
Evet bir şekilde aşıldı. Aşıldı aşılmasına ama birçok insan mağdur edildi, sıkıntı çekti. Adalet zamanında gerçekleşirse değerlidir ya, aynı şekilde bu yardım ve desteklerin de zamanında ve yerinde gerçekleşmesi önemliydi, bu engellendi.
Halkın taleplerini analiz ederken nelere dikkat ettiniz?
Bir kere talep edilen şeyden yararlanacak insanların durumu önemlidir. Talep edilen hizmetin ya da desteğin önceliği nedir, ülkenin koşulları içinde önceliği var mıdır? Ne kadar gerçek verilere dayanmaktadır? Ayrıca “Ortak Akıl Toplantıları” sonucunda çıkan fikirler önemlidir.
Bir aile aç yatıp uyurken, bitişiğindekinin daha iyi kaldırım ya da dahi iyi yol talebi varsa, öncelik hangisinde olmalıdır?
Hülasa benim için insanların o şeye ne kadar ihtiyaç duyup duymadıkları ve sayısal verilerden çok hoşlanmam ama ne kadar insanın yararlanıp yaralanmayacağı…
Toplumun değer yargıları erozyona uğruyor mu, uğruyorsa sizce nedeni nedir?
Değer yargıları, toplumun çoğunluğu tarafından doğruluğu kabul edilmiş ve dokunulmazlık mertebesine getirilmiş yaşam normlarıdır. Asında burada dikkat edilmesi gereken asıl mesele, bu değer yargıları zaman içinde değişiyor mu yoksa yok mu oluyor?
Yerine hiçbir yeni değer ikame edilmeden kayboluyorsa, bunu bir kayıp olarak görmek gerekir. Ancak zamana, teknolojiye, ihtiyaçlara göre değişiyor ve yerine başka bir şey geliyorsa, burada bir kayıptan değil, değişimden söz edilebilir. Ki, değişim kaçınılmazdır.
Size artık herkese son derece normal gelen bir örnek vermek isterim. İnternet ve sosyal medya örneği. Artık hiçbir bilginin gizli kalması mümkün değil. Özel hayatla ilgili bile olsa.
Burada bir erozyondan söz edebilir miyiz? Elbette edebiliriz. Ancak değişim bunun daha çoğunu kapsar. O zaman oturup burada yeni bir düzenlemeden, yeni bir alışkanlık edinmekten söz etmek gerekir.
Dürüstlük, ahlak, eşitlik, saygı, uzlaşı…
Eğer bunları değişmez temel değerler olarak kabul ederseniz, işte orada bir kayıptan değil, belki bir ölçüde değişimden söz edebilirsiniz.
Toplumun huzurunun en temel değeri sizce nedir?
Elbette güven…
Yeni doğan bir bebeğin bile aradığı ve istediği ilk şey, karnı acıktığında onu doyuracak, sancısı tuttuğunda sırtını ovalayacak, ona her daim göz kulak olacak biridir. Bu kimdir? Bu annedir. Bence anneye karşı sevgi, sempati ve bağlılık tüm bunlardan sonra oluşur.
İnsan da, toplum da öyledir. Dara düştüğünde, sıkıntı ya da çaresizlik yaşadığında güveneceği, ona yardımcı olacağına inandığı insan, kuruluş ve mekanizmalar olduğuna güvenirse kendini güvende hisseder. Bu güven de ona huzur verir. İnsan huzurluysa, toplum da huzurludur.
Hani hep söylenir ya, insan için her şeyin başı sağlıktır.
Toplum için de her şeyin başı güvendir.
Yasaya güvenmek, onun uygulayıcısına güvenmek, yargıya güvenmek…
Toplum huzurunun en temel değeri bence budur…
Böyle siyaset yapan insanların Melekler yüreğinden öpsün...
Sayın Büyükerşen’e teşekkür ederiz.
Yeni Soluk
Yorum Yap