Sevda devrimcidir, aşk ise devrim

Bir devrimcinin sahip olduğu

en önemli özellik aşktır.”

Hakkında çok şey söylenen ve daha da söylenecek olan aşkın devrimciliğinden asla şüphe duymadım; “Küçük burjuva sapması takıntısı” itirazlarına(?) rağmen…

Aşk önemli, hatta çok önemlidir. Çünkü “Ambalaj kültürünün göbeğinde yaşıyoruz. Evlilik sözleşmesi aşktan daha önemli, cenaze ölümden, elbise bedenden… daha önemli. Ambalaj kültürü içerikleri hor görüyor”ken;[2] bir direnç hattına, devrimci olan her şeye daha sıkı sarılmak elzem oluyor.

Aşkı önemsizleştiren, sıradanlaştıran, silikleştirenler devrime/ devrimciliğe, hayata karşı olanlardır.

Örneğin Lev Tolstoy’un, “İnsanlar, aşk üzerindeki görüşlerini değiştirmelidir. Kadınla erkek, cinsel aşkı şimdi olduğu gibi şiir havasına büründürmekten kaçınmalıdır. Bunun yalnızca insanı alçaltan hayvanca bir iş olduğu kabul edilmeli”…

Oscar Wilde’ın, “Aşk bile salt fizyolojik bir sorundur. Bizim öz irademizle hiç ilişiği yoktur. Gençler sadık kalmak isterler, kalamazlar; yaşlılar sadakatsizlik etmek isterler, edemezler. Söylenecek söz bundan ibaret”…

Milan Kundera’nın, “Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. Aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur”…

Charles Bukowski’nin, “Aşk, gerçekliğin ilk ışığında yok olacak bir sistir.” “Yeterince dürüstsen, fazlasıyla aşıksan, gerçekten iyi biriysen, hazırsın, artık mutsuz olabilirsin!”…

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki, eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde. Fakat daima ödersiniz”…

Oğuz Atay’ın, “Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi, boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna”…

Orhan Pamuk’un, “Aslında en iyi aşk, değil tanımak, hiç görmediğin kişiye duyulan aşktır. Körler iyi aşık olurlar mesela”…

Louis de Bernieres’in, “Aşk bir akıl hastalığıdır”…

William Faulkner’in, “Belki de aşkı kitaplara dökmekte haklılardı. Belki de aşk başka hiçbir yerde yaşayamazdı,” ifadelerindeki şey değildir.

Siz bakmayın onlara! Aşk ne bir libido, ne bir mutsuzluk, ne bir beklenti, ne platonik bir saplantı, ne bir akıl hastalığı, ne imkânsız bir sanrı ya da vb’leriyle açıklanamaz.

Aşkı biz seçeriz, aşk bilinçli bir tercih ya da göze alma, göğüsleme cüretidir insan(lık)ın...

* * * * *

Alphaville Filmi’nde (1965) Jean-Luc Godard’ın “Peki öyleyse aşk nedir? Sesin, gözlerin...” betimlemesiyle malûl “Aşk bir lahza süren sonsuzluk” ya da insani bir isyandır, dayatmalardan, egemen güçten çok daha güçlüdür. Bir deyişle onun kanatları ateş, gövdesi alev rengidir.

O, sipariş edilebilen, bulunabilen, “hazır”, paketlenmiş bir şey değildir.

Kalbinin peşinden giden, ancak beynini de yanında götüren bir tutku olarak aşk, hayata dokunmak, ondan vazgeçmemek anlamında her gün, her saat sürekli olarak yeniden yaratılması/ daima diriltilmesi, teyit edilmesi gereken devrimci praksistir.

“Tutku” dedim, hani Tomris Uyar’ın, “Söz vermeye, vefaya, şövalye ruhuna aşık olduğumu kavrıyorum. Soyu tükenmeye yüz tutmuş dinozorlara, kişiliklerinde, yaşamalarında tutarlı kalmayı başaran geniş ciğerli insanlara. Dipleri ve dorukları tanıyanlara...” diye tarif ettiği ve Gabriel García Márquez’in de, “Hiç şaşmaz yüreği, ona karanlıkta yol gösteriyordu,” notunu düştüğü hakikâtten söz ediyorum…

* * * * *

Aşkı ulaşılmaz bir şeymiş gibi mistifiye falan ettiğim yok… Çünkü, dertsiz, belasız aşk, gerçek değildir.

Aşk soru(n)larıyla daima kendisi gibi olan bir sonsuzluktur.

Yeri geldi, belirtmeden geçmeyelim: “Aşka yapılan en büyük hakaret karşıdakini belli şartlar dahilinde sevmektir -yani aşka koşullar dayatmak. Düşmanlığa (savaş, dava vesaire) kurallar dayatmak gerekir, çünkü o kederli bir hâldir ve ona dayatılacak her kural meselenin çözümüne yardımcı olur; oysa aşka kurallar dayatmak insan budalalığının ta kendisidir.”

Sınırlanmamış özgürlüğüyle iki kişinin aşkı, yeterli bir çoğunluktur. Ondan korkmak, yaşamdan korkmak demektir; “Aşkta iki tür sadakat vardır. Birincisi, sevdiğimize aşık olmak için durmadan yeni nedenler keşfetmekten kaynaklanır; ikincisi ise, aşkı korumayı bir onur sorunu olarak görmekten,” diye uyarır François de la Rochefoucauld.

O, iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır. Çünkü onsuz hayatta eksik olduğumuz aşk, yerkürenin en nitelikli, incelikli gücüdür.

Özetin özeti: Can Yücel’in dizeleriyle, “Öyle ‘seviyorum’ diyerek/ Aşk yaşanmaz./ İcraat göstereceksin.// Elini tuttuğunda,/ Herkese meydan okuyacaksın./ Zamanım yok diye,/ Sevmekten kaçmayacaksın./ Aşk istiyorum diye dolaşmayacaksın./ Önce ‘aşk yaşayacak kadar yürekli misin?’ diye,/ Kendine soracaksın./ ‘Seni seviyorum’ demek,/ Artık çocuk oyunu./ Gözlerine bakarak,/ ‘Birlikte ölelim mi?’ diyecek kadar/ Yürekli olacaksın// Sevmek öyle basit değil”ken; uyarır Özdemir Asaf, “Aşk öyle haindir ki;/ nerde imkânsız varsa gider onu sever.”

* * * * *

Ya sevda mı? Anlamak, bağlanmak sevdanın olmazsa, olmaz kuralıdır. Sevdasız anlamak, bağlanmak, hasılı hayata dokunmak mümkün değildir.

Sevdayla yaşamak, hayattaki en büyük meydan okumadır; “Sevmek, sahiplenmenin en güzel yoludur herhâlde; sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu,” diye uyarır hepimizi José Saramago…

Çünkü İnsan sadece sevdasıyla gerçekleşebilirken; o, birisi gelip anlam katıncaya dek, bir sözcükten ibarettir sadece.

Kolay mı? Ne denli sevdalıysanız, -yol ne kadar sarp ve dik olsa da!- yaşam yolculuğunu o denli yaşamaya değerdir. Kendini bulmak, gerçekleştirmektir. Emma Goldman’ın deyişiyle, “Sevmek, birini bulmak veya kazanmak değil… Bir başkasında kendini bulmaktır…”

Oruç Aruoba’nın ifadesiyle, “Kendi olarak sana gelen, sana gereksinimi olmadan seni isteyen, sensiz de olabilecekken senin ile olmayı seçen, kendi olmasını seninle olmaya bağlayan O”, aktifliktir; yaşamın içinde olmaktır. Çünkü sevda, özgürlüğün çocuğudur. Tamamlayandır, bütünlendiğimizdir. Hasılı; “Asıl gerçek, sevginin esinlendiği gerçektir.”

İş bu nedenle sevdasızlık, insan(lık)ın en büyük yoksunluğu/ yoksulluğudur.

* * * * *

Aşk, sevda önemlidir. Çünkü…

“Sevgi emretmez, rica eder,” diyen Ludwing Feuerbach’a göre sevmek yalnızca bir duygu deneyimi değildir, o aynı zamanda varlığı ve bilmeyi açıklayan bir tür anahtar görevi görür.

“Kendini düşünmek kendini üretmektir. Evreni düşünmek evreni yaratmaktır. İlk düşünsel edim ise sormak ve cevaplamaktır.”

Filozofa göre düşünmek iki kişiyi gerektiren bir faaliyettir. Akıl ancak insanın insanla konuştuğu yerde ortak bir edim olan diyalogda oluşur.

“İnsan yalnızca başkasında kendini anlar ve kendinin bilincine varır. Sadece insanın insana çarptığı ve sürtündüğü yerde nükte ile keskin zekâ alevlenir.”

Sevgi, “ben” ile “sen” arasında doğar. Sevmek, insanı tanrı, tanrı’yı insan yapan şeydir. Zayıfı güçlendiren, güçlüyü zayıflatan sevgi yüksektekini indirir ve alçaktakini yükseltir. Filozofa göre sevgi maddeden dolayı maddenin feshedilmesidir.

“Sadece sevgi, bülbülü şarkıcı yapar. Sadece sevgi, bitkileri çiçekle taçlandırır. İnancın, mezhebin, kuruntunun ayırdığı şeyi sevgi birleştirir.”

Sevgi olmadan insan kendisiyle karşılaşamaz. Sevmek insanı tutup kendi karşısına çıkarır ve onu özüyle uzlaştırır.

Sevgi, insanı kökten özgürleştirmeyi vaat eden yegâne şeydir.

Burada sözü, “Devrimden başka bir hayat yoktur,” ifadesiyle müsemma Ernesto Che Guevara’ya bırakıyorum:

“Biliyorum, bu sözlerimi birileri yanlış yerlere çekecek hatta gülecekler. Lakin bu bir gerçektir; devrimci olabilmek için sevmesini bilmelisin.”

Gerçek devrimciyi yöneten büyük aşk duygularıdır.”

“Sevgili dediğin güzelliğiyle seni kendine aşık eden değil, sana kendin olabilme şansını verendir.”

İçindeki sevgiyi kaybetmeden mücadeleye devam edebilmeli insan.”

Ya “Aşk bir tutumdur, bir kişilik yapısıdır.” “Aşk insanı yeniden insan yapıyor,” diyen ustamız Karl Marx?

O da şunların altını da çizer: “Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bencilliktir.”

* * * * *

Bu meselenin sonu yok. İyisi mi, bir virgül koyup, üç dizeyi aktarayım:

İlki Turgut Uyar’dan: “İnsan sevdikçe iyileşiyor, artık anladım!”

İkincisi Hasan Hüseyin Korkmazgil’den: “vaktimiz var güzelim/ ateşi ellemeye/ gülmeye, ağlamaya, acı çekmeye/ ve yeniden yapmaya/ yıkıp-yıkıp güzelim/ sen de ey benim ateş kuşum!/ yüreğim, çılgınım/ koru kendini!

Üçüncüsü de Cahit Külebi’den: “Seni, geceyi ve bulutları seviyorum.”

TEMEL DEMİRER