Bazı insanlarla aynı masaya oturulmaz.
Aynı fotoğrafa girilmez.
Aynı cümlede bile yan yana gelinmez.
Çünkü bazı dönemler gelir, insanın ne düşündüğü değil, neye ortak olduğu önem kazanır.
Bugün CHP’de yaşanan meseleye “hukuki süreç” deyip kenara çekilen, seçilmişlerin iradesine yapılan müdahaleyi fırsata çeviren, halkın kararını yok sayan her kim varsa; bizim mahallemizin insanı değildir.
Akraba olabilir.
Eski dost olabilir.
Yıllardır tanıdığımız biri olabilir.
Hiç fark etmez.
Bazı çizgiler geçildiğinde kan bağı da anlamını yitirir, eski hatır da.
Çünkü mesele kişisel kırgınlık değil.
Mesele millet iradesidir.
Mesele seçilmiş insanların yanında durup durmamaktır.
Mesele 47 yıl sonra CHP’yi birinci parti yapan Özgür Özel ve yol arkadaşlarının halktan aldığı meşruiyeti, koridor hesabıyla yok saymaya çalışanların karşısında nerede durduğumuzdur.
Ben durduğum yeri biliyorum.
Milletin iradesinin yanındayım.
Seçilmişlerden yanayım.
Özgür Özel’in, Ekrem İmamoğlu’nun, mücadele eden belediye başkanlarının, cezaevinde bedel ödeyenlerin, ailesiyle sınananların, sokağın sesine kulak verenlerin yanındayım.
Bunu büyük bir kahramanlık cümlesi olarak söylemiyorum.
Zaten olması gereken bu.
Ama memlekette bazen normal olanı söylemek bile radikal görünüyor.
Çünkü bazıları normalini kaybetmiş.
Utangaç butlancılar işte tam burada sahneye çıkıyor.
Açık açık konuşacak cesaretleri yok.
Halkın karşısına çıkıp “ben seçilmiş iradenin karşısındayım” diyemiyorlar.
Ama içten içe hesap yapıyorlar.
Kim atanacak?
Kim görevden alınacak?
Hangi makam boşalacak?
Genel merkezden hangi bütçe gelir?
Hangi belediyede hangi kapı açılır?
Yakın olduğum siyasi figür bir makama gelirse bana ne düşer?
Bütün meseleleri bu.
Ne demokrasi.
Ne halk.
Ne emek.
Ne ilke.
Ne Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihi.
Ne sandık.
Ne seçmen.
Aklın fikrin küçük bir odada, küçük bir masada, küçük bir makamda.
Siyasette yıllardır başarısız olmuş, halkta karşılık bulamamış, seçim kazanamamış, bulunduğu yerde iz bırakamamış ne kadar isim varsa şimdi bu boşluğa göz dikmiş durumda.
Halkın açmadığı kapıyı butlan açar sanıyorlar.
Milletin vermediği yetkiyi karar masasından devşiririz sanıyorlar.
Sanıyorlar da sanıyorlar…
Ama yanlış hesap bu kez yalnızca sandıktan dönmeyecek.
Toplumdan dönecek.
Sokaktan dönecek.
Aile sofralarından dönecek.
Selamdan sabaha kadar dönecek.
Çünkü bazı tercihlerden sonra insan eski yerine geri dönemez.
Dün “solcuyum” diyenlerin bugün milli mutabakat hükümetine eklemlenme hayali kurmasını izliyoruz.
Dün “devrimciyim” diyenlerin bugün en risksiz koltuğun hesabını yaptığını görüyoruz.
Dün “halk” diyenlerin bugün halkın verdiği kararı yok sayan bir düzene göz kırpmasını izliyoruz.
Bunların tamamı kayda geçiyor.
Kimse unutulmayacak.
Kimse “ben o sırada yoktum” diyemeyecek.
Kimse “yanlış anlaşıldım” diye kenara çekilemeyecek.
Çünkü bazı dönemlerde sessizlik de imzadır.
Beklemek de imzadır.
Temkin de imzadır.
Güç dengesi gözetmek de imzadır.
Ve bu imza, insanın alnında kalır.
Bu yüzden utangaç butlancılara yapılacak şey bellidir.
Normalleştirmemek.
Meşrulaştırmamak.
Gülümseyip geçmemek.
Aileden biri diye susmamak.
Eski dost diye görmezden gelmemek.
“Zamanla düzelir” deyip aynı sofraya oturmamak.
Çünkü bunlar küçük siyasi hatalar değil.
Bunlar karakter kayıtlarıdır.
Bugün “bize de bir şey düşer mi” diye kapı aralığında bekleyenler, yarın o kapı suratlarına kapandığında toplumun içine dönmeye çalışacak.
Dönemesinler.
Bu kadar basit.
Bir insan, millet iradesinin gasp edildiği yerde kendi ikbalini düşünüyorsa, artık o insanın bizimle konuşacak ortak bir zemini kalmamıştır.
Varsın gitsin yeni makamının gölgesinde otursun.
Varsın yeni efendilerine bağlılık bildirsin.
Varsın kendisine dağıtılan kırıntıyı zafer sansın.
Ama bilsin:
Milletin arkasına alamadığı hiçbir yapı ayakta kalmaz.
Halkın gönlüne giremeyen hiçbir makam kalıcı olmaz.
Ve utangaç butlancıların sonu da tam olarak budur:
Bir gün ellerinde ne makam kalacak, ne itibar, ne de dönebilecekleri eski bir sofra.