2007 yılı…
İstanbul’un yazı daha yeni başlıyor ama memleketin havası çoktan ısınmış.
Türkiye seçimlere gidiyor, hem de yaz ortasında.
27 Nisan e-muhtırası, 367 krizi…
Sokaklar kalabalık, meydanlar dolu, siyaset sert, tempo yüksek.
Dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın atışmaları mitinglere damga vururken, uzun süre Meclis dışında kalan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de meydanlardaki çıkışlarıyla gündemi zorluyor. Hatta o meşhur urgan sahnesi…
Televizyon karşısında saatler geçiriyorum.
Lise öğrencisiyim.
Siyasete ilgim yüksek; tarafım ancak taraf olmaktan çok anlamaya çalışıyorum. Mitingleri, kalabalıkları, söylemleri…
Cumhuriyet Gazetesi her gün elimde.
Yanında her görüşten başka gazeteler…
Harçlığım yettiğince, kim ne diyorsa okuyorum.
Ama asıl sahne meydanlar.
Erdoğan’ın mitingleri…
Bir sahne değil, bir organizasyon.
Ses sistemi, platform, renk, font, kamera…
Her şey düşünülmüş.
Her şey planlı.
Her şey profesyonel.
Ve bir hitabet.
Cümle kurmuyor, akış kuruyor.
Sadece konuşmuyor, sürüklüyor.
Rakibini kendi alanına çekiyor, orada dağıtıyor.
Bir münazara olsa, yoğurdun siyah olduğuna bile ikna eder dedirtiyor insana.
Sonra CHP mitingleri…
Aynı ülke, aynı seçim, ama bambaşka bir tablo.
Zayıf bir sahne, kötü bir ses, dağınık bir görüntü…
Ve kürsüde sürekli duran, arayan, “ııı…” diye boşluk dolduran bir lider.
Orada ilk kez bir şey oturdu zihnime:
Bu sadece siyaset değil.
Bu, vizyon meselesi.
Yıllar geçti.
Baykal gitti.
Kasetle, tartışmayla, kırılmayla…
Yerine yeni bir genel başkan geldi.
CHP değişmeye çalıştı.
Yeni dil, yeni temas, yeni arayışlar…
Kimi tuttu, kimi tutmadı.
Ama bir çaba vardı.
Fakat mesele sadece çaba değildi.
Mesele, o çabanın neye dönüştüğüydü.
2018…
Yer gök Muharrem İnce.
Meydanlar dolu.
Kalabalıklar coşkulu.
Uzun zaman sonra bir heyecan…
Ama yine eksik bir şey var.
Geç açıklanan adaylık…
“Gel buraya Muharrem” çıkışı…
Ve seçim gecesi…
Erdoğan yine kazanıyor.
İnce bir ivme yakalıyor ama sistem değişmiyor.
CHP içinde değişim talebi yükseliyor.
630 imza…
Ama kurultay yok.
İmzalar çekiliyor.
Kapılar kapanıyor.
Orada kırıldım.
Siyasete değil belki…
Ama sisteme.
“Benim ne iradem var?” dedim.
“Birileri karar veriyor, biz de peşinden gidiyoruz.”
Küstüm.
Yerel seçim mi?
“Banane” dedim.
“Ben yokum.”
Sonra bir adam çıktı.
Adını biliyordum.
Yerel siyasetten tanıyordum.
Ama mesele o değildi.
Ben adama değil,
sisteme umutsuzdum.
Sanki görünmeyen bir el vardı.
Ve o el, bizi sürekli kaybettiriyordu.
2007’yi hatırladım.
O meydanları…
O profesyonelliği…
O hitabeti…
Ve içimden geçen o cümleyi:
“Neden bizde böyle biri yok?”
O adam geldi.
Önce sahneye değil, sokağa çıktı.
Çarşıda, pazarda…
Teyzeye, amcaya…
Samimiyetle.
Zorlamadan.
Abartmadan.
Rol yapmadan.
Kendini sevdirdi.
Sonra sahne kuruldu.
Doğru kampanya…
Doğru dil…
Doğru ekip…
Erdoğan nasıl Erol Olçok gibi bir ustaya güvendiyse,
o da Necati Özkan gibi bir ustaya güvendi.
Ve sonuç:
31 Mart ve 23 Haziran’da üst üste iki zafer.
Sonra yine bir kırılma…
Kazanamayacak bir aday.
Boşa giden bir umut.
Ama bu kez bir fark vardı.
Ertesi gün biri çıktı ve dedi ki:
“Ayağa kalkacağız.”
Ve gerçekten kaldırdı.
2024’e doğru…
Arabayla gidiyorum.
A noktasından B noktasına…
Ama şehir tek bir cümle söylüyor:
“Tam Yol İleri.”
Her yerde aynı mesaj.
Afişler, ekranlar, şarkılar…
YouTube’da her yöreden bir ses. Biri hâlâ kulağımda çınlar: “Bir kerelik seçimi iki defa kazandı. Bu kadar haksızlığa Ekrem iyi dayandı. İstanbul’da hep alır İmamoğlu oyları. Başkan bize söyledi ula Tam Yol İleri.”
Televizyonda doğrudan temas.
Meydanlarda akış, ritim, plan…
Ve bir reklam filmi:
Gencinden yaşlısına, başörtülüsünden öğrencisine, işçisinden beyaz yakalısına kadar herkes metroyla, vapurla, otobüsle İmamoğlu döneminde açılan meydanlardan birine doğru akıyordu. O görüntülerde yalnızca bir seçim kampanyası değil, İstanbul’un bütün renkleri, bütün sınıfları, bütün hikâyeleri aynı karede buluşuyordu.
Ve o şarkı:
“Tüm tehditleri engelleri aşıyoruz
Biz İstanbul’un sevdasıyla yürüyoruz
Bu yol istiklal yolu, Mustafa Kemal dolu
Yok bu işin sağı solu
Aklın yolu İmamoğlu”
2007’de gördüğüm şey,
yıllar sonra başka bir cephede karşıma çıktı.
Bu bir tesadüf değildi.
Bu bir modeldi.
Ve doğru olan modeldi. Görünür olmak; her alanda görünür olmak…
Kaybedilen seçimler oldu.
Kırılan umutlar oldu.
Ama bu kez biri o umudu yeniden kurdu.
Ve şunu gösterdi:
Siyaset sadece kazanmak değildir.
Siyaset, kazanabilecek zemini kurmaktır.
İşte aklın yolu burada başlıyor.
Halkla doğru temas.
Güçlü hitabet.
Profesyonel kampanya.
Doğru ekip.
Doğru zamanlama.
Ve en önemlisi:
İnsanlara yeniden inanabilecekleri bir şey vermek.
Çünkü bu ülkede insanlar umudu kolay kaybetmez.
Ama geri kazanmak…
işte o, gerçekten bir akıl ister.
Ülkemizde mesele sadece haklı olmak değil, güçlü görünmek, doğru anlatmak ve insanı ikna edebilmektir. Yıllarca eksik olan buydu. 2019 ve 2024’te ise ilk kez, uzun zamandır karşı mahallede gördüğümüz profesyonellik ve siyasal akıl bu tarafta ete kemiğe büründü.
Belki de bu yüzden 2007’den 2024’e hafızamda kalan asıl şey yalnızca lider farkı değil, akıl farkıdır. Biri yıllarca bunu kurdu, diğeri yıllarca aradı. Sonunda aranan şey bulunduğunda ortaya çıkan tabloyu hep birlikte gördük.
O müthiş kampanya sonrası gelen zaferin ikinci yılında bir kez daha hatırlatmakta yarar var:
“Yok bu işin sağı solu, aklın yolu İmamoğlu”