Toprak: Tek kişi yönetiminin ülkeyi yönetmekte yetersiz kaldığı açığa çıktı!
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, her hafta rutin hale getirdiği ‘Haftalık Değerlendirme Raporu’nu yayımladı.
CHP'li Erdoğan Toprak’ın İç Politika, Dış Politika ve Ekonomi adı altında topladığı rapor şöyle:
İÇ POLİTİKA
- Salgın, siyasetin ve siyasi-toplumsal muhalefetin yeniden dizayn gereğini ortaya çıkarttı! 2. Tek kişiye endekslenen CHS’nin ülkeyi yönetmekte yetersiz kaldığı açığa çıktı!
DIŞ POLİTİKA
- İdlib’de göz ardı edilen gelişmeler, ülkemiz için yeni riskler doğurabilir! 4. ABD-İsrail, Türkiye’yi PYD-SDG ile masaya oturtmak istiyor! 5. Suriye’de koronavirüs salgını büyük bir tehdit oluşturuyor! 6. AB ve ABD, küresel salgında iyi bir sınav veremedi! 7. Salgının İtalya ve İspanya’da yüksek seyretmesinin nedenleri? 8. Salgın, dünyanın süper gücünün sağlık sisteminin üçüncü dünya ülkeleri düzeyinde olduğunu açığa çıkarttı! 9. Salgınla ortaya çıkan tablo: AB içinde bir birliğin olmadığını, her ülkenin öncelikle kendi çıkarını kolladığını gösterdi!
EKONOMİ
- İktidarın ekonomik önlemlerinin yetersizliği kısa sürede açığa çıktı! 11. Gerek bugün gerekse salgın sonrası döneme yönelik çok ciddi radikal adımlar atılması elzemdir! Devlet, Hazine’nin vereceği borçlanma senetleri üzerinden MB’den sağlayacağı kaynakla, tüm sektörler için “Nihai Alıcı” rolünü üstlenmeli, yurttaşlarına salgın sona erene kadar “aylık düzenli gelir” temin etmelidir. 12. Çin İhracat Sigortası Kurumu Sinosure ile TVF arasında 5 milyar dolarlık anlaşma imzalandı! 13. Ekonominin çarkları ağır bir durgunluğa girilebileceğinin işaretlerini veriyor! 14. IMF’den küresel ekonomiyi canlandırmak için “Koronavirüs” desteği!
- Salgın, siyasetin ve siyasi-toplumsal muhalefetin yeniden dizayn gereğini ortaya çıkarttı. İktidarların her önlemine koşulsuz uyma zorunluluğu salgın sonrası yeni sürece, bugünden hazırlanmayı gerektiriyor!
Koronavirüs Salgın, öncelikle toplumsal ve küresel sağlığa bir tehdit olarak karşımıza çıksa da sosyal, bireysel, siyasal yaşamın her alanında ortaya çıkan derin etkileri, başta siyasi ve toplumsal muhalefet olmak üzere yeni bir mücadele anlayışı ve strateji geliştirilmesi gereğini zorunlu hale getirdi! Salgın tehdidinin bertaraf edilmesi için gündeme gelen ve bilim insanlarınca da tavsiye edilen sosyal mesafe, bireysel ilişkilerin, karşılıklı diyalog, konuşma, tartışma, sosyalleşmenin geri plana atılması, yalnızlaşma anlamına geliyor. Bireylere dönük bu korunma önleminin yanı sıra kitleler için de öngörülen evlerde kalma, sokağa çıkmama, topluca bir arada olmama, toplumsal alanlardan, yer ve mekânlardan uzak durma kriterleri, toplumsal hareket ve muhalefetin de salgına önlem olarak pasifize olmasını beraberinde getiriyor. Ayrıca salgınla mücadelede iktidarların her kararına itirazsız-sorgulamasız uyulması mecburiyeti, giderek tek taraflı güç birikmesine, otoritenin pekişmesine zemin hazırlıyor, toplumu sağlığını ve yaşamını muhafaza uğruna seçeneksiz bırakıyor!
Şu ana kadar bilinen toplumsal muhalefet biçimleri, kitlesel protestolar, yürüyüşler, eylemler gündemden kalkmış durumda. Salgın atlatıldıktan sonra yeniden her şeyin eski normaline döneceği bu muhalefet biçimlerinin yeniden devam edeceği söylenebilir. Ancak mevcut şartlarda fiziki olarak bir araya gelmeleri, birlikte hareket edebilmeleri güçleşen hatta imkânsızlaşan insanlar, seslerini nasıl duyuracak? Salgın tehdidiyle, gerek siyaset alanında gerek parlamentoda, sivil toplum örgütlenmesinde en alt düzeye inmek zorunda kalan etkin ve uyarıcı muhalefet, yanlışların sergilenmesi, kitlesel çıkarların korunması, nasıl ve hangi yöntemlerle gerçekleştirilecek?
Bugün yaşananlar, salgın sonrasındaki toplumsal-siyasal muhalefetin yeniden biçimlendirilmesi, her ortamda hayatiyetini sürdürmesi için ne yapılması gerektiği konusunda model geliştirmemizi bir fırsat olarak önümüze koyuyor.
- Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin (CHS) karar alma-kriz yönetme mekanizmasını işletemediği ve yetersiz kaldığı açığa çıktı. CHS’nin ülke ve demokrasi önünde duvara dönüştüğünün, millete anlatılması gerekiyor!
İkinci yılına yaklaşan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin (CHS) ve tek kişiye endekslenen yönetim biçiminin ülkeyi yönetmekte, kurumsal organizasyon ve senkronizasyonda yetersiz kaldığı, sorun üretir hale geldiği salgın sürecinde bir kez daha açığa çıktı. Tüm devlet mekanizmasının tek kişiye kilitlendiği bu modelde kurumsal işleyiş, yetki-sorumluluk-yükümlülük süreçleri adeta dururken, karar alma süreçlerini hızlandıracağı öne sürülen bu modelin aksine hantal kaldığı açığa çıktı! Bu da toplumun öncelikleri, kitlelerin çözüm bekleyen sorunlarının dillendirilmesi ve iktidar erkinin çözüme zorlanarak yönlendirilmesi konusunda muhalefetin ağırlığının sergilenmesi, güçlü bir konumda olmasının gerekliliğini tümüyle yaşamsal hale getirdi.
Tek kişiye emanet edilen devlet gemisinin pek çok yerden su aldığı, kaçaklar ve sızmalar olduğu, kontrol-denetim-görev ve yetkilerin kullanımında asgari kusurla fonksiyonların yerine getirilmesinde ciddi aksaklıklar yaşandığı, giderek işleyişte tıkanmalar, yanlışlar, yanılgıların yığılmaya başladığı görüldü. CHS modelinde oluşturulan yönetim çemberinin civarındaki halkaların adeta uzayda kontrolsüz hareket eden göktaşları gibi kendi daireleriyle meşgul olduklarını gösteren en somut üç örnek son birkaç günde yaşandı.
İlki, hayali bir kanal projesi için ihale düzenlemek, milletin gündemiyle millet için var olan iktidar erkinin gündemi arasındaki derin uçurumu sergiledi.
İkincisi, millete karantina tavsiyelerinin yapıldığı, camilerin iktidar kararıyla toplu ibadete kapatıldığı bir aşamada, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi bünyesindeki Millet Camisi’nde, Cuma namazı kılarak, bunun televizyonlardan canlı yayınlanmasıydı. İnanç istismarından öte bir niteliği bulunmayan bu eylem, CHS modelindeki kayıp ve kaçakları, kontrolsüz dış çemberleri ve kontrol dışı güç odaklarını ortaya koyması açısından adeta turnusol kâğıdı niteliğindedir.
Üçüncüsü, tüm dünyada devletler vatandaşlarına evde kalmaları için gelir desteği sağlarken, ülkemizde iktidar vatandaşlardan gelir desteği sağlamak için kampanya başlattı!
Bugünkü salgın şartları iktidarlara itirazsız itaati, bireysel ve toplumsal hayatın kontrolüne sessiz kalmayı adeta zorunlu hale getirdi. Evde yaşamla birlikte, iş hayatı, evden çalışmaya, alışveriş online, iletişim, uzaktan ateş kontrolü, kargo ve kuryelerin hayatımızda artan önemi, yeni yaşam biçimlerini ve devlet kontrollerini ortaya çıkartırken, geleceğin sektörleri ve yaşam modelleri konusunda da ipuçları içeriyor. Devletlerin salgın tehdidi nedeniyle bireysel ve toplumsal yaşam üzerinde artan kontrol ve denetimi, küresel çapta da yayılıyor. Dünyanın neresinde kaç vaka ve ölüm olduğu, hangi ülkede en çok neye ihtiyaç duyulduğu, insanların demografik hareketleri an be an izleniyor, haritalara yansıtılıyor, tüm dünya tarafından bilinir hale geliyor.
Ulusal ve küresel tüm bu salgın önlemleri aynı zamanda tüm katılım mekanizmalarını, toplumsal hareketlenmeyi, bireysel-toplumsal-siyasal muhalefeti devre dışı bırakmaya doğru hızla yol alıyor. Sivil toplum örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri, kitle kurumları karar alma sürecinin ve sisteminin dışına atılıyor. CHS ile birlikte, ülkemizde parlamento da bu konumda. Bu nedenle yeni muhalefet stratejileri geliştirilmesi daha da acil hale geliyor.
Neredeyse zamlar, işsizlik- hayat pahalılığı, enflasyon, yoksulluk gündemden düşmüş halde. Yargı sisteminin işleyişindeki adaletsizlikler, salgına rağmen Danıştay’da başkanlık seçimi ertelenirken, Yargıtay’da bir günde seçimin yapılıp iktidar destekli yeni başkanın seçilmesi tartışılmıyor. Bilgi çağında ‘bilgisiz topluma’ dönüştürülüyoruz. Devlet her şeyi biliyor, paylaşmıyor. Bilmemizi istediği kadarını söylüyor ve bununla yetinmemizi istiyor.
Bilim insanları Koronavirüs sonrası dünya, devlet, yönetim, ekonomi ve yaşam biçimlerinin nasıl değişebileceği yönünde araştırmalara başlarken, salgının hayatımızda zorunluluk haline getirdiği mesafeli yaşam karşısında;
MESAFELİ MUHALEFET, MESAFELİ TEPKİ, MESAFELİ ELEŞTİRİ, MESAFELİ PROTESTO, vb. konusunda etkin yöntemler üzerinde yoğunlaşıp, milletin umudunu, gelecek beklentilerini canlı ve ayakta tutmak zorundayız. Bu görev ve sorumluluktan kaçamayız.
- İdlib’de 2. Türk-Rus devriyesi de cihatçıların saldırı olasılığı nedeniyle kısa kesildi. Rusya, Türkiye’nin bölgeyi cihatçılardan arındırma sözü verdiğini açıkladı. Göz ardı edilen gelişmeler, ülkemiz için yeni riskler doğurabilir!
Gündemi tümüyle kilitleyen Kovid-19 salgını nedeniyle İdlib’teki gelişmeler gerek insani gerekse askeri boyutuyla gündemin geri sıralarına itildi. Oysa ülkemizi yeni sorunlarla karşı karşıya bırakacak gelişmeler yaşanıyor.
Önceki hafta ilk kez cihatçılarla çatışmaya girişildiği, iki askerimizin ismi açıklamayan radikal cihatçı gruplar tarafından şehit edildiğini Milli Savunma Bakanlığı açıklamıştı. Ancak medyada yer bulamadığı gibi, iktidar sözcüleri tarafından da dile getirilmesinden kaçınıldı!
Geçen hafta ise ikinci Türk-Rus ortak devriyesinin de bölgedeki cihatçı örgütlerin saldırı olasılığı ve provokasyon girişimleri nedeniyle kısa kesilmek zorunda kaldığı açıklandı. Rusya’dan yapılan resmi açıklamada bu durum karşısında Türkiye’nin bölgeyi radikallerden arındırma sözü verdiği, bu girişimlerin sonuçlarının beklendiği duyuruldu. Rusya bir yandan da bölgedeki cihatçıların Türkiye ile ortaklaşa yok edilmesini önerdiklerini diğer yandan Türkiye’nin bu sorunu kendisi çözmeyi taahhüt ettiğini içeren bilgileri Rus medyasına aktarıyor.
Salgının hızla dünyayı tehdit ettiği bir süreçte, yine kritik bir gelişme yaşandı. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Heyet Tahrir Şam’ı (HTŞ) terör örgütü olarak tanıyan ABD'nin bu tutumunda bazı değişiklikler olduğunun ipuçlarını içeren açıklamalarda bulundu. Jeffrey, “HTŞ, El Kaide’nin bir koludur. Terör örgütü olarak kabul ediliyor ama öncelikle Esad rejimiyle mücadeleye odaklanmış durumda. Kendisi terörist değil, vatansever ve muhalif bir savaşçı örgüt olduğunu iddia ediyor. Gerçi biz bu iddiayı henüz kabul etmedik. Ancak bir süredir uluslararası tehditler ürettiklerini de görmedik.” diyor!
ABD’nin HTŞ’yi terör örgütleri listesinden çıkartma girişimi, ani değişim ve yumuşama, Türkiye ile Rusya-İran ve Suriye Ordusunu karşı karşıya getirme planlarının bir parçası olarak görülmelidir! Bu değişimi doğru okumak, ona göre tavır alıp politika belirlemek, önem kazanmaktadır!
- ABD-İsrail, İdlib’de Türkiye ile Rusya-İran-Şam’ı karşı karşıya getirmeye çalışırken, Fırat’ın doğusunda Özerk Kürt Bölgesi oluşumuna hız veriyor. Türkiye’yi PYD-SDG ile masaya oturtmak istiyor!
Bugüne kadar İdlib’de HTŞ ile karşı karşıya gelmeyen, Soçi mutabakatına rağmen cihatçılarla çatışmaya girmeyen TSK, şimdi ABD’nin HTŞ’yi terör örgütü tanımlamasından çıkartma yaklaşımından destek umuyor olabilir.
Suriye, Rusya ve İran’ın terör örgütü saydığı, Türkiye’nin de terör örgütleri listesine aldığı HTŞ konusunda ABD bir tutum değişikliğine girmeye yöneliyor. Belki de iktidar buradan yola çıkarak Moskova ve Soçi mutabakatlarında terör örgütlerini ayıklama taahhüdünden çıkış için kendisine bir yol bulmaya çabalıyor olabilir!
HTŞ, Moskova Mutabakatı’nı ve ateşkesi tanımadığını ilan etse de TSK’yı düşman görmediğini, önceliğinin Suriye hükümeti ile mücadele olduğunu söylüyor. HTŞ’nin ABD ve İsrail’den destek aldığı, El Kaide’den kopmanın bu çerçevede görüntüye yönelik olduğu biliniyor.
İsrail ve ABD, Fırat’ın doğusunda Kürt yapılanmasını sağlamlaştırmak için Suriye Ordusu, Rusya ve İran’ın İdlib ile meşgul olmasını kendi çıkarına görüyor. Onları bu sahada meşgul edecek olan ise ağırlıkla HTŞ!
ABD bu örgüte karşı tutumunu yumuşatırsa, Türkiye de bu tutumu benimserse bu durumda HTŞ ile mücadele yerine HTŞ’nin Suriye ordusu ile mücadele etmesine ve saldırmasına destek, gündeme gelebilir.
Böyle bir durumda ise İdlib’de Türkiye’yi Rusya ve İran ile karşı karşıya getirmek isteyen ABD ve İsrail’in planladığı şekilde, bu kez HTŞ üzerinden Türkiye ile Rusya, İran ve Suriye Ordusu karşı karşıya kalabilir! Soçi ve Moskova Mutabakatları rafa kalkabilir! Ülkemize yönelik bir salgın, mülteci akını tehdidine dönüşebilir!
Trump’ın FOX NEWS’te katıldığı programda Koronavirüs önlemlerini anlatırken sözü Türkiye’ye getirip, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Kürtlerle, YPG ile anlaşmaya ikna ettiğini ifade ettiği şu sözler dikkat çekici!
“… Bakın, bir örnek olarak, Suriye konusunda Türkiye'ye 'Kürtlerle anlaşma imzala, barış' demiştim. Erdoğan istemedi, onunla iyi bir ilişkim var. O, Türkiye'yi seven bir adam. Ona 'Barış imzala' dedim, istemedi. Kürtler de istemedi ve savaşmaya devam ettiler. Sonunda savaş şiddetlendi ve diğer ülkeler de dahil oldu, ben de 'Bir anlaşma imzalayın' dediğimde bu kez 'Tamam, anlaşma imzalayalım, süreye ihtiyacımız var' dediler.”
Trump’ın bu açıklamalarına, kullandığı ifadelere iktidar sözcülerinden ve Cumhurbaşkanlığından ne bir yanıt ne de bir yalanlama geldi!
Böyle bir senaryo, Suriye ordusunun HTŞ’ye karşı İdlib’te Rusya ve İran destekli misillemesini beraberinde getirecektir. Bu da özellikle koronavirüs salgını tehdidinin yakıcı hale geldiği bir süreçte, Türkiye sınırına doğru yeni bir mülteci dalgasının başlamasını tetikleyecektir. İdlib’de olası salgın riskini de eklediğimizde, sınıra sürülecek mültecileri korumak için ve salgını ülkemize yaymalarını önlemek gerekli tedbirlerin alınması çok daha zorlaşacak!
- Suriye’de koronavirüs salgın çok ciddi ve büyük bir tehdit oluşturuyor. Özellikle Türkiye, İdlib’te başlayacak bir salgının en fazla hasar vereceği ülkelerin başında sıralanıyor!
Geçtiğimiz hafta yaptığım değerlendirmelerde Suriye’de görülmeye başlandığı açıklanan ilk resmi koronavirüs vakasından sonra ülkenin tahrip olmuş sağlık altyapısı nedeniyle ülkemizin ciddi bir tehdit altında olduğunu gündeme getirerek önlem konusunda uyarıda bulunmuştum. BM ve Dünya Sağlık Örgütü’nden hafta içinde yapılan açıklamalar, Suriye’deki koronavirüs tehdidine dikkat çekerken, muhtemel salgının önlenmesinin savaş ortamı nedeniyle çok güç olacağı, yeterli malzeme, solunum cihazı, tanı kitinin olmadığı, sağlık çalışanlarının yetersiz sayıda olduğu vurgulanıyor. Özellikle cihatçıların kontrolündeki İdlib’in patlamaya hazır bir bomba olduğu salgının İdlib ve Türkiye sınırındaki mülteci kamplarında görülmeye başlanması halinde önüne geçilmesinin olanaksız hale geleceği, Türkiye başta olmak üzere İran, Irak, Lübnan ve Ürdün’ün böyle bir durumda çok uzun süre salgınla baş edemeyeceği belirtiliyor. Bölgedeki Rus askeri varlığı yanında ABD’lilerin de salgından etkileneceği, olası salgının tetikleyeceği bir mülteci dalgasının Avrupa’yı da ikinci salgın dalgası şeklinde vuracağı kaydediliyor.
Dünyanın dört bir yanındaki hükümetlerin, uçuşları yasaklayarak, sınırları kapatarak, ticareti askıya alarak ve sokağa çıkma yasağı uygulayarak koronavirüs saldırısına karşı tedbir aldıkları vurgulanan makalede, Kuzeybatı Suriye'de alınacak tedbirlerin bunların hiç birisine benzemeyeceği buranın bir “savaş bölgesi” olduğuna dikkat çekiliyor.
Daha önceki değerlendirmelerimde gündeme getirdiğim İdlib ve Suriye üzerinden ülkemize yönelik yeni bir salgın dalgası tehdidi, şimdi dünyanın önde gelen yayınlarında, uzmanlar tarafından ve BM, DSÖ gibi örgütlerce de dillendiriliyor.
O nedenle Türkiye’nin bu konuda acilen yeni önlemleri devreye sokması, sınır bölgelerinde karantina merkezleri ve sahra hastaneleri oluşturulması, sınır geçişlerinin her koşulda önlenmesi gerekmektedir.
Askerlerimizin bölgeden çekilmesi akılcı ve doğru bir seçenek olarak görülse de iktidarın böyle bir adım atacağına ihtimal vermemekteyim!
- AB ve ABD küresel salgında iyi bir sınav veremedi. Üyelerini salgınla mücadelede yalnız bırakan AB, muhtemelen bu salgın sürecinden en olumsuz etkilenerek çıkacak ve AB’den yeni kopmalar gerçekleşecek!
Kovid-19 salgınının merkezi haline gelen Avrupa, ülkeleri özellikle İtalya ve İspanya’nın karşı karşıya kaldığı ağır tabloda yardıma koşmak yerine sınırları kapatıp kendi içlerine kapanarak AB’nin geleceği adına iyi bir sınav veremediler. AB oluşumunun içinin boşaldığı bir süreç yaşanırken, siyasi ve iktisadi birliğin sadece iyi günde söz konusu olduğu, kriz durumunda her üyenin kendi sınırlarını koruma çabasına girişeceği ortaya çıktı. AB’nin yalnız bıraktığı İtalya ve İspanya’ya yardıma koşan ülkeler başta Çin olmak üzere, Rusya, Küba, Vietnam gibi dünyanın öbür ucundan gelen ülkeler oldu.
Aşı ve bulaşıcı hastalıklar konusunda özellikle Halk Sağlığı alanında dünyada farklı bir yere sahip olan Küba da “Devrimci Doktorlar” grubunu İtalya’ya gönderdi. Bir dönem Fransa’nın ardından ABD’nin yerle bir ettiği Vietnam bile Avrupa’daki AB üyesi bu iki ülkenin yardımına koştu. Gelinen noktada Avrupa’daki vaka ve ölüm sayısı Çin’i geçti.
Yine başlangıçta salgınla alay eden Avrupa’ya tüm uçuşları 30 Nisan’a kadar durduran ve salgının 3-5 kişiyle sona ereceğini öne süren Başkan Trump ve ABD oldukça zor durumda. New York, Washington gibi büyük kentler başta olmak üzere, Kaliforniya’da da vaka sayıları ve ölümler hızla artıyor. ABD yönetimi buralarda Ulusal Muhafızlar’ın sahaya inmesine izin vermek zorunda kaldı. Solunum cihazı yetersizliği konusunda Trump ve New York Valisinin tartışması ABD siyasetine damgasını vurmaya ve Trump’a tepkileri büyütmeye başladı.
Krizin başında uçuşları durdurma veya sınırları kapama önlemleri almakta geç kalan Avrupa ülkeleri, hastalık kıtaya yayılmaya başladıktan sonra ulusal çıkarlarını öne alan politikalara yöneldi. Almanya tıbbi maske ihracatını yasaklarken; Fransa, ülkedeki mevcut maske stoklarına el koydu.
- 2010’daki Euro Bölgesi ekonomik krizinden Yunanistan ile birlikte en çok etkilenen ülkelerin başında gelen İtalya ve İspanya o dönemde, sağlık sistemlerini neredeyse tamamıyla özelleştirdiler!
Salgının İtalya ve İspanya’da yüksek seyretmesinin nedeninin 19 Şubat’ta oynanan Atalanta-Valencia Şampiyonlar Ligi maçı olduğu kaydediliyor. Her iki ülkenin hükümetleri de salgına karşı ulusal tecrit ve sokağa çıkma yasaklarında geç kalırken, gerek maç sırasında topluca maç seyredenler gerekse maç sonrasında stattaki on binlerce kişi ilk kez çeyrek finale kalmanın sevinciyle Bergamo ve Milano sokaklarında birlikte eğlendiler. Virüs yayıldı!
Ancak daha da önemlisi 2010’daki Euro Bölgesi ekonomik krizinden Yunanistan ile birlikte en çok etkilenen ülkelerin başında gelen İtalya ve İspanya o dönemde AB ve IMF’nin sağladığı mali destek karşılığında öne sürdüğü ağır koşullar nedeniyle sağlık sistemlerini neredeyse tamamıyla özelleştirdiler. Sağlık alanındaki devlet katkısı hemen hemen sıfırlandı. Kamu hastaneleri ya kapatıldı ya da parasal destek sağlanmaksızın kaderlerine terk edildi.
İtalya ve İspanya’da gerek hükümetlerin ihmalleri ve önlem almakta geç kalmaları gerekse salgının yayılmasını kontrolde başarısız olmaları yanında sağlık sisteminin 2010’dan bu yana ihmal edilmesi ve ağırlıkla özelleştirilmesi kayıpları artıran en önemli etkenler arasındadır.
- ABD’de özel sağlık sigortalarına endeksli sağlık sektörü, parası olmayanlar için neredeyse hizmet üretmiyor. Salgın, dünyanın süper gücünün sağlık sisteminin üçüncü dünya ülkeleri düzeyinde olduğunu açığa çıkarttı!
Eski Başkan Obama döneminde çıkartılan ulusal sağlık sigortası ve dar gelirlilerin sağlık giderlerine devlet katkısı sistemine geçişi öngören “Obamacare” yasası, Trump yönetime geldikten sonra “devlete çok ağır yük getirdiği” gerekçesiyle yürürlükten kaldırdığı düzenlemelerden birisiydi.
Dünyanın en önemli kentlerinden New York’ta, ABD’nin başkenti Washington’da bile hastanelerin döküldüğü, yeterli solunum cihazı olmadığı açığa çıktı. Kaliforniya valisi, Trump yönetiminden destek bulamayınca Çin’den yardım istedi. Çin tarafından gönderilen yüzlerce drone ile Kaliforniya’da sokağa çıkma yasağını ihlal edenler havadan denetlenerek Ulusal Muhafızlar tarafından engelleniyor. Ayrıca salgın ABD sağlık sisteminin yetersizliği yanında sağlık çalışanları ve doktor yetersizliğini de açığa çıkarttı. ABD’deki başta Harvard olmak üzere çok sayıda üniversite son sınıf öğrencilerini doktor unvanıyla bir yıl erken mezun etme kararı alarak diploma vermeye başladılar. ABD salgından sonra Avrupa’ya kapılarını kapatırken şimdi çok daha ağır seyreden koronavirüs tehdidiyle karşı karşıya!
ABD Dışişleri Bakanlığı, resmi web sitesinde ilan vererek dünya çapında ABD’de çalışmak isteyen özellikle salgın hastalık deneyimli doktorların, ABD elçilikleri ve konsolosluklarına başvurmaları halinde kendilerine çalışma ve oturma izni, vize verileceğini duyurdu!
- Salgınla ortaya çıkan tablo, aslında AB içinde bir birliğin olmadığını, her ülkenin öncelikle kendi çıkarını kolladığını gösteriyor. Birliğin sorgulamasını ve yaşayıp yaşamayacağı sorularını beraberinde getiriyor!
Şimdi kanımca AB’nin önünde iki seçenek var; birincisi, ya bu salgın krizi sürecinden dersler çıkartıp, birliği güçlendirici, dayanışmayı artırıcı mekanizmalar oluşturmak. Sadece Avrupa Merkez Bankası üzerinden para politikaları değil, maliye politikaları, sağlık ve sosyal güvenlik politikaları alanlarında da ortak stratejiler üretip, tüm üyeleri aynı düzeye ve standartlara kavuşturmak.
İkincisi; salgın krizi sonrasında Brexit benzeri ayrılma süreçlerinin artması. İtalya, İspanya gibi ülkeler yalnız bırakıldıklarını gördükten sonra, Euro bölgesinden ayrılıp ulusal paralarına ve ulusal maliye politikalarına, sağlık politikalarına dönmek isteyebilirler. İtalya ve İspanya’nın Euro’dan kopması, Avrupa Merkez Bankası etki alanından çıkması, küresel anlamda Euro krizini, domino etkisiyle Euro’da çözülmeyi tetikleyebilir.
Nitekim İspanya ve İtalya’da sağlık sektörünün, tüm hastanelerin devletleştirilmesi girişimleri gündeme geldi. İtalya’ya gelen Rus ordu birlikleri, seyyar yoğun bakım ve test ünitelerini taşıyan askeri araçlar gittikleri her yerde İtalyanlar tarafından Rus bayrakları ve sevgi gösterileriyle karşılandı. Kübalı doktorlar adeta havaalanında omuzlarda taşındı.
Güney Avrupa ve Akdeniz bölgesinin iki büyük ülkesinde ortaya çıkabilecek böyle bir kopuş AB’nin dağılma sürecini hızlandırabilir ki; koronavirüs sonrası dünyada gelişmeye başlayan “ulus devlet algısı” ve “ulusal sınırların korunması” yaklaşımı kopma ve dağılma sürecini hızlandırabilir.
- İktidarın ekonomik önlemlerinin yetersizliği kısa sürede açığa çıktı. Gerek bugün gerekse salgın sonrası döneme yönelik çok ciddi radikal adımlar atılması elzemdir!
Türkiye gerek sağlık gerekse insani, toplumsal ve ekonomik açıdan çok yönlü ve çok boyutlu ağır bir kriz sürecine girmiş bulunmaktadır.
Bu konuda devletin her alanda aktif bir şekilde devreye girmemesi durumunda eninde sonunda atlatılacak bu sürecin sonunda uzun yıllar toparlanamayacak şekilde hasara uğramış bir konuma gelinmesi kaçınılmazdır.
İktidarın açıkladığı Ekonomik İstikrar Kalkanı önlemlerinin yüzeysel bazı borç, kredi, vergi ertelemelerinin ötesine geçmediği, kriz sonrası döneme yönelik herhangi bir öngörü ve düzenleme içermediği gibi gerek iş dünyasının gerekse toplumun tüm kesimlerinin beklenti ve acil ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olduğu açıktır.
Bugün dahi vergisini, kredi taksitini, SGK primini ödeyemeyen işletme, işyeri, esnaf, çiftçi vb. kesimlerden üç aylık erteleme dönemi sonunda zaten hiçbir şey kazanamadan geçireceği bir dönemin ardından önceki ve şimdiki borçlarını ödemesini istemek, hayatın gerçeklerine ve içinde bulunduğumuz zorlu koşulların yarattığı atmosfere aykırıdır. Tüm dünya ülkeleri ve dünya ekonomisinin olağanüstü bir süreçten geçtiği bu dönemde önlemlerin de olağanüstü olması gerekli ve zorunludur.
Şu dönemde hemen tüm ülkelerin aldıkları önlemler, parasal ve mali genişlemeyi öngörmektedir. Merkez Bankaları bu noktada ön plana çıkmakta, uygulanacak önlem planlarının finansmanı konusunda her türlü imkânı yönetimlerin kullanımına sunmaktadır.
- Türkiye’de ivedilikle yapılması gereken parasal ve mali genişleme ile bu çerçevede yaratılacak kaynağın akılcı, şeffaf ve programlı bir şekilde ülke ekonomisinin ve istihdamının ayakta kalması, üretimin sürdürülmesi, tedarik ve bağımlılık zincirinin kopmamasıdır!
(Modelleme Milli Gelirin %10’u 75,3 milyar dolar, 495,5 milyar TL üzerinden yapılmıştır)
2001 krizi sırasında başarıyla uygulanan ve iki yıl içinde ülke ekonomisinin normalleşmeye ve hızlı büyümeye geçmesini sağlayan programın bir benzeri bu kapsamda uygulamaya konulmalıdır.
O dönemde onlarca bankanın batmasına ve buna bağlı olarak binlerce şirketin işletmenin darboğaza girmesine, insanların işini kaybetmesine karşı alınan önlem çerçevesinde;
Hazine tarafından ihraç edilen DİBS’ler (Devlet İç Borçlanma Senedi) MB tarafından satın alınarak Hazine’ye kaynak yaratılmış, hazine de bu kaynakla onlarca bankanın yükümlülüklerini üstlenerek milyonlarca kişinin ve şirketin mağduriyetinin önüne geçmiştir. Bir anlamda MB’nin para basarak hazinenin kendisine vereceği kâğıtları satın alması yoluyla sağlayacağı parasal genişlemeye dayalı finansman, Hazine ile MB’nin üzerinde anlaşacağı makul bir faiz üzerinden asgari beş yıllık bir dönemden sonra geri ödemeye başlanması kaydıyla, hazinenin MB’ye borçlandırılması yoluyla sağlanacaktır.
Açıklanan 100 milyar TL tutarlı paketin finansmanının nasıl sağlanacağı belirsiz ve bütçenin durumu ortada iken yapılması gereken; kaynağı belli, nereden geleceği açık ve ne için kullanılacağı kesin kurallarla belirlenmiş bir programı finanse etmek üzere bu kaynağın kullanımıdır. Ekonominin şu dönem atlatıldıktan sonra enkaza dönüşmemesi için önemli olan, süreç atlatılana kadar işletmelerin, tesislerin, işyerlerinin ayakta kalması istihdam ve üretimi sürdürmesi, çalışamadıkları için gelirlerinden mahrum kalan milyonlarca kişiye ve haneye gelir desteği sağlanmasıdır.
Burada Devlet, Hazine’nin vereceği borçlanma senetleri üzerinden MB’den sağlayacağı kaynakla, tüm sektörler için “Nihai Alıcı” rolünü üstlenecek, yurttaşlarına da salgın sona erene kadar geçecek sürede, aylık düzenli gelir temin edecektir.
Bunun öncelikli ön koşulu istihdamın garanti edilmesi, sağlanacak kaynağın başka alanda kullanılmayacağının taahhüt edilmesi ve sağlanan kaynağın nerede kullanıldığının şeffaf şekilde belgelenmesidir.
Örneğin en ağır hasara ve istihdam kaybına uğraması kaçınılmaz görünen hizmetler sektörüne, turizm alanına sağlanacak destekle önümüzdeki üç ay boyunca tüm otel, tatil köyü, konaklama tesisi, tur otobüsleri, acentelerin kayıpları devlet tarafından üstlenilecektir.
Tüm tesisler doluymuş gibi, devlet tarafından boş yataklar rezerve edilecek, parası işletmelere ödenecektir. Nihai alıcı olarak devletin tüm boş yatakları satın almasıyla otel, motel tatil köyü işletmeleri böylece olağan dönemdeki gibi hem kendileri asgari düzeyde ayakta kalarak faaliyetini sürdürecek hem de tedarik zinciri çerçevesinde kendisine gelene kadar faaliyet gösteren hizmet aldığı acentelerin, operatörlerin, personelin, gıda tedarikçilerinin ödemelerini aksatmadan yapacaktır.
Şehirlerarası seyahat yasağı seyahat yasağı süresince, salgın bitene kadar tüm otobüs firmalarının boş koltuklarının biletleri devlet tarafından satın alınacak hem firmaların ayakta kalması hem de on binlerce şoför, muavin, bilet gişesi, çağrı merkezi vb. hizmetleri verenlerin gelirleri garanti altına alınarak, işlerini kaybetmemeleri sağlanacaktır.
Benzer uygulama havayolu şirketleri için; uçaklardaki tüm boş koltukların satın alınması suretiyle devletin nihai alıcı rolü çerçevesinde, havayolu şirketlerinin yer hizmeti aldıkları kuruluşlara, bilet acentelerine, diğer yan hizmet verenlere, catering şirketlerine ödemelerini aksaksız yapmalarını sağlayacak, asgari düzeyde faaliyetle işten çıkartmaların, kapanmalarının önüne geçecektir.
Bunu diğer sektörlere de farklı modellerle yaymak, üretimin asgari seviyede sürdürülmesiyle istihdamın garanti altına alınmasını sağlamak, işletmeleri ayakta tutmak 3-4 ay sonra kalınan yerden devam etmelerini mümkün kılmak söz konusu olacaktır.
Çok ciddi parasal ve mali genişlemeyi beraberinde getirecek bu programla birlikte, 3-4 ay süresince toplumun işsiz, sosyal güvencesiz, günü birlik çalışan, üretici, çiftçi, küçük esnaf vb. kesimlerine de gelir durumuna bakılmaksızın aylık düzenli gelir desteği sağlanarak, ülke ekonomisinin ayakta tutulması, talebin canlı kalması sağlanacaktır.
Burada en önemli nokta bu programın açık-şeffaf bir şekilde yürütülmesi, ödeme yapılan işletme ve işyerlerinin izlenmesi, istihdam garantisinin sürdürülmesi, programın tüm kesimleri kapsayacak şekilde ortak uzlaşıya dayalı biçimde yürütülmesidir.
Son açıklanan verilerle milli gelirin 2019 yılında yaklaşık 753 milyar dolar olduğu anımsandığında, bunun yüzde 10’u düzeyinde 75 milyar dolarlık (yaklaşık 500 milyar TL) bir tutarla bu programın finanse edilmesi olanaklıdır. Bu tutarın MB üzerinden beş yıllığına sağlanarak kullanılması, ülkemizin bu dönemi dayanışma, sosyal barış, istikrar içinde ve kimsenin mağdur olmadan geçirmesini sağlayacak, sonrasında da ekonominin süratle toparlanıp ayağa kalkması olanağı elde edilecektir.
ABD’nin 2,2 trilyon dolarlık, Almanya’nın 1 trilyon Euro’luk paketleri devreye soktuğu, pek çok ülkenin tüm yurttaşlarına 3-6 ay boyunca düzenli aylık gelir desteği sağladığı bir olağanüstü süreçte Türkiye de, milli gelirin yüzde 1015’inden tüm ulus adına feragat etmeyi, bu parayı 83 milyon için harcamayı gündemine almalıdır!
Eş zamanlı olarak devletin her şeyi üstlendiği bu program sürecinde, devlette de yaygın bir tasarruf politikasına girilecek, israfa son verilecek, tüm harcamalar şeffaf ve hesap verilebilir olacaktır. Ne ülkenin ne de milletin gündeminde bulunmayan, hiç bir aciliyeti söz konusu olmayan Kanal İstanbul gibi hayali projeler, ihaleler gündeme alınarak, kaynak akıtılarak Ulusal Ekonomik Kurtuluş Programı’na ve uygulamaya yönelik inanç ve güven zedelenmeyecektir.
Vakit geçirilmeden devlet aklı seferber edilip, tüm kesimlerle bir araya gelinerek bugünü ve ülkenin geleceğini gözetecek bir planlamayla Ulusal Ekonomik Kurtuluş Programı ya da iktidarın kendi seçeceği isimle bir çözüm ve ayağa kalkma amaçlı program devreye konulmalıdır.
Zaten swap, kamu bankalarına döviz sattırma ve benzer arka kapı uygulamalarıyla MB’ye dolaylı şekilde para bastırarak kullanan iktidarın bu dönemde yapması gereken bu uygulamayı yasal kriterlere bağlayan bir düzenlemeyi süratle TBMM’ye getirip sınırlı-süreli olarak hazinenin çıkartacağı 500 milyar TL tutarlı Özel Tertip Korona Tahvilleri’nin MB tarafından satın alınması suretiyle para basılarak likidite sağlanmasıdır.
İktidara açılan bu kredinin karşılığında meclisin ve 83 milyonun beklentisi tahsis edilecek bu kaynağın, adil, şeffaf, amaca uygun ve ülkenin, ekonomimizin çıkarlarına hizmet edecek şekilde, yandaş-muhalif ayrımı yapılmaksızın, şatafat ve israfa izin verilmeksizin kullanılması ve sürecin bitiminde, salgın tehdidinin atlatılması sonrasında TBMM’ye her kuruşun hesabının millet önünde verilmesidir.
- Salgın nedeniyle küresel ekonominin ağır hasar aldığı bugünlerde; Çin İhracat Sigortası Kurumu Sinosure ile TVF arasında 5 milyar dolarlık anlaşma imzalandı. Kamu ve özel sektörde el değiştirmelere tanık olabiliriz!
Hatırlanacağı gibi daha önce de TVF, Çin piyasalarından 1 milyar Euro tutarında bir borçlanma gerçekleştirmiş, buradan gelen kaynak ile İstanbul Finans Merkezi (İFM) yapımını üstlenen iktidara yakın üç müteahhitlik şirketinin payları satın alınarak, hem müteahhitler kurtarılmış hem de TVF, İFM’nin büyük ortağı olmuştu.
Şimdi de Çin İhracat Sigortası Kurumu Sinosure’nin Türkiye pazarı için Çinli şirketlere 5 milyar dolarlık bir finansman desteği sağlamak üzere TVF ile anlaşmaya varması, Çinli şirketlerin önümüzdeki dönemde Türkiye’de oldukça aktif bir girişim sergileyeceğini göstermektedir.
İki ülke arasındaki ekonomik, ticari ve yatırım iş birliğini artırmak üzere imzalanan 5 milyar dolarlık mutabakatla Sinosure, TVF’nin portföyündeki ve gündemindeki enerji, petrokimya, madencilik projelerine ilgi duyan Çinli şirketlere ve yatırımcılara Sinosure finansman ve ihracat sigorta desteği sağlayacak.
TVF kısa süre önce yaptığı açıklamada enerji, petrokimya, madencilik ve lojistik sektörlerine yönelik yatırımlara, projelere, altyapı yatırımlarına katkıda bulunmayı hedeflediğini duyurmuştu.
Anlaşıldığı kadarıyla bu sektörlerde gerek TVF bünyesindeki kamu şirketlerinin gerekse iktidara yakın bazı özel sektör şirketlerinin projeleri, yatırımları, Çinlilerle birlikte gerçekleştirilecek ya da Çinliler ortak edilecek. Sinosure de bu aşamada devreye girip Çinli müteahhit ve yatırımcılara finansman ve kredi garantisi, ihracat kredi ve yatırım sigortası sağlayacak.
Çinlilerin manyetik hızlı tren raylarından, kimya ve ilaç endüstrisine, tarımsal üretimin artırılmasında kullanılan bor katkılı doğal gübrelerden, ulaşım, köprü, bina inşaatlarında kullanılan bor katkılı çimento, otoyolların ömrünü uzatan borlu dayanıklı asfalt vb. daha pek çok alanda kullanılan bor türevlerine ilgisi ve Türkiye’nin en büyük bor ithalatçısı olduğu biliniyor.
Bu açıdan Eti Maden’in projelerine, TCDD’nin demiryolu yolcu ve yük taşımacılığının özelleştirilmesi hazırlıklarına, TVF bünyesindeki PTT’nin dağıtım, bankacılık, kargo vb. hizmetleriyle lojistik alanlarına, Çin’de hızla yaygınlaşan drone taşımacılığıyla online ticaret ve kargo taşımacılığı alanlarına bu mutabakat çerçevesinde müteahhitlerini, şirketlerini yatırım ve ortaklıklara, satın alma ve devralmalara yönlendirmesi beklenebilir. Hatırlanacağı gibi KÖİ modelli ve 10 yıl 2 ay işletme süresince döviz üzerinden hazine geçiş garantili Yavuz Sultan Selim (YSS) Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu’nda İtalyan ortak Astaldi ekonomik darboğaza girip projedeki hisselerini satma kararı alınca geçtiğimiz Aralık ayında bu projenin yüzde 51 hissesi 6 Çinli müteahhitlik şirketinin oluşturduğu konsorsiyum tarafından 688,5 milyon dolara satın alındı. Rekabet Kurulu da bu hisse satışını onayladı.
Çinli şirketlerin İstanbul Havaalanı, 1915 Çanakkale Köprüsü, gibi daha birçok ulaşım ve altyapı projelerine de ilgili olduğu biliniyor. Özelleştirilen termik santralların yanı sıra limanlar, hızlı tren projeleri de Çinli müteahhitlerin ilgi alanında.
Yeni İpek Yolu ve Bir Kuşak-Bir Yol projesine yüz milyarlarca dolar ayıran Çin’in Türkiye’yi, Balkanlar, Doğu ve Orta Avrupa, Ortadoğu, Orta Asya, Kuzey Afrika’ya yönelik kara-deniz-demiryolu ulaşım stratejilerinin, yatırım ve yeni pazarlara erişim planlarının orta koridoru olarak gördüğünü, uzun vadeli siyasi ve ekonomik planlar yaptığını biliyoruz. Küresel ekonomi durgunluğa girerken, sermaye kaçışları hızlanırken, Çin devletinin Çinli şirket ve müteahhitlere İhracat Sigortası Kurumu üzerinden finansman ve kredi garantileri vererek, TVF ile mutabakat imzalayarak 5 milyar dolarlık bir kaynağı Çinli şirketlerin arkasına koyup, Türkiye pazarına sürmesinin hedefi bellidir.
Önümüzdeki aylarda ve süreçte Çin kökenli şirket ve müteahhitlerin Türkiye’deki satın almalarının arttığına, TVF bünyesine alınan bazı kamu şirketleri ve hisselerinin de Çinlilere satıldığına ya da devredildiğine, Çin’in Türkiye pazarında, piyasalarında etkinliğini genişlettiğine tanık olacağımızı bugünden öngörmekteyim.
- Perakende, hizmetler ve reel sektör genelindeki güven endekslerinde görülen düşüşler, önlem alınmazsa önümüzdeki aylarda ekonominin çarklarının ağır bir durgunluğa girilebileceğinin işaretlerini veriyor!
TÜİK’in mart ayına ilişkin sektörel güven endeksleri verisine göre hizmet sektörü güven endeksi şubat ayında 98,5 iken martta yüzde 6 azalarak 92,5'e geriledi. Hizmet sektöründe bir önceki aya göre, son 3 aylık dönemde iş durumu yüzde 4,8, hizmetlere olan talep yüzde 5,6 ve gelecek 3 ayda hizmetlere olacak talep beklentisi yüzde 7,6 azaldı. Perakende ticaret sektörü güven endeksi de mart ayında şubata göre yüzde 1,2 azalarak 101,7'ye düştü.
Koronavirüse yönelik önlemler henüz tam olarak hayata geçirilmeden önce yapılan bu ölçümler hizmet ve perakende ticarette tablonun zaten kötüleştiğini ortaya koyarken Nisan ve izleyen aylarda durumun daha da kötüleşeceğini öngörebiliriz.
İnşaat sektöründe ise endeks yükselmesine karşılık alt endekslere bakıldığında faaliyetleri kısıtlayan en önemli temel faktörler arasında finansman sorunları yüzde 42 ile ilk sırada. Faaliyetleri kısıtlayan diğer temel faktörler ise yüzde 31 ile talep yetersizliği, yüzde 11,2 ile de hava şartları şeklinde sıralanıyor.
İktidarın açıkladığı 21 maddelik Ekonomik İstikrar Kalkanı önlemleri arasında 500 bin liraya kadar olan konut satışlarında kredilendirmenin yüzde 80’den 90’a yükseltilmesi, peşinatın yüzde 10’a düşürülmesine karşılık ekonomik faaliyetlerin en alt düzeye indiği, sokağa çıkmama çağrılarının yoğunlaştığı bir süreçte, inşaat-konut sektörüne sağlanan bu desteğin ciddi bir katkısı olmayacaktır.
Diğer yandan reel sektörün tümünü kapsayan Reel Kesim Güven Endeksi (RKGE) ise mart ayında 7,2 puan birden düşerek 99,7’e indi. Şubat ayında RKGE 106,9 puan düzeyindeydi. Endeksi oluşturan anket sorularına ait veriler incelendiğinde, endeksi artış yönünde etkileyen tek veri mamul mal stokuna ilişkin olumlu değerlendirmeler. Reel sektörde önümüzdeki üç aylık döneme ilişkin olarak yaygın bir karamsarlığın, beklentilerde ciddi bir kötüleşmenin oluştuğunu, satışlardan ihracata, istihdamdan siparişe kadar hemen tüm beklentilerin umutsuzluk yansıttığını söyleyebilirim.
Nitekim mevsimsellikten arındırılmış reel kesim güven endeksindeki (RKGEMA) düşüş bu gerçek tabloyu daha met bir şekilde ortaya koyuyor. RKGEMA’da bir önceki aya göre düşüş 8,1 puan ve endeks 98,6 seviyesine inmiş durumda.
Son 3 aya yönelik değerlendirmelerde, üretim hacmi ve ihracat sipariş miktarında bir önceki ayda artış beklentisini dile getirenler, mart ayında bu beklentilerini azalış şeklinde değiştirmiş görünüyorlar.
Mevcut toplam siparişlerin mevsim normallerinin altında olduğu değerlendirmeleri güçlenirken, gelecek 3 aya yönelik değerlendirmelerde de, üretim hacmi, iç piyasa sipariş miktarı ve ihracat sipariş miktarında artış bekleyenler azaldı. Ülke ekonomisinin ve üretimin motoru konumundaki reel kesim güveninde ve beklentilerindeki bu kötüleşme aynı zamanda üretim birim maliyetlerinin artacağı endişesini de içeriyor.
İktidarın açıkladığı önlemler, uygulamaya koyduğu erteleme, öteleme paketlerinin de bu algıyı değiştirmediği, reel kesime güven vermediği, karamsarlığın hemen tüm sektörlerde derinleştiği TÜİK ve MB’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği güven endeksi anketlerinde görülüyor.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) Koronavirüs krizi için 1 trilyon dolara varan bir fon kaynağını başvuruda bulunacak üye ülkelere destek için hazır tuttuğunu açıkladı. Şu ana kadar IMF’ye başvuran ülke sayısı 80!
IMF tarafından yapılan değerlendirmede koronavirüs salgını nedeniyle küresel ekonominin resesyona girdiği belirtilerek aralarında Türkiye’nin de yer aldığı gelişmekte olan ülkeler için toplamda 2,5 trilyon dolar düzeyinde bir mali destek gerekeceği hesaplandı. IMF Başkanı Kristalina Georgieva, salgın nedeniyle durma noktasına gelen küresel tedarik ve ticaret zincirlerinin, ağırlıkla hizmet sektöründe ortaya çıkan büyük çöküşün küresel ekonomiyi büyük bir sıkıntıyla karşı karşıya bıraktığını belirterek, dünya ekonomilerini 2009’daki küresel finans krizinden daha kötü bir sürecin beklediğini duyurdu. IMF’nin olası gelişmeler için 1 trilyon dolarlık bir fon kaynağını hazırda tuttuğu, IMF Başkanı’nın da İcra Direktörleri Kurulu’ndan acil durumlarda dağıtılan 50 milyar dolarlık “hızlı fon” tutarının artırılmasını talep ettiği kaydedildi.
Gelişmekte olan ülkelerden son birkaç haftada 83 milyar dolar sermaye çıkışı olduğu, bu ülkelerin şimdilik bu durumla baş edebileceği ancak çoğu gelişmekte olan ülkenin iç kaynak yetersizliği ve ağır borç yükü sorunuyla karşı karşıya olduğu belirtildi.
Dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerin kendi rezervleriyle bu krizi atlatmakta yetersiz kalacağı mutlaka ilave kaynak ve dış desteğe ihtiyaç duyacağı öngörülüyor.
IMF fonlarından yararlanmak için şu ana kadar başvuran ülke sayısı 80 olarak açıklandı. IMF’ye 5 milyar dolarlık kredi desteği için ilk başvuruda bulunan ülke Venezuela oldu. Ancak IMF yönetimi Venezuela’nın başvurusunu geri çevirdi, kaynak talebini reddetti.
ABD yönetimi küresel salgın tehdidinin tüm dünyayı kasıp kavurduğu bir süreçte bile hâlâ ekonomik yaptırım ve ambargo gücünü Venezuela, İran, Suriye gibi ülkelere karşı kullanmayı sürdürüyor. Bu ülkelerin bankalardaki kaynaklarına, petrol gelirlerine el koyan, özellikle İran ve Venezuela’nın yegâne gelir kaynağı olan petrol ihracatlarını ve her türlü mal ticaretini yasaklayan, bu ülkelere mal satan ülke ve firmaları da ambargo ve yaptırım kapsamına alan ABD’nin IMF üzerindeki gücünü de kullanarak devam ettirdiği görülüyor.
Türkiye’nin de mevcut koşullarda kuruluştan acil fon desteği talep etme hakkı bulunuyor. Ancak bu aşamada iktidarın bu yönde bir eğiliminin olmadığı anlaşılıyor.
Ayrıca IMF’den talep edilecek bir kaynağın kullanılması durumunda, harcamaların denetimi ve şeffaflığı, kullanılacak kaynak konusunda IMF’nin ortaya koyacağı koşulların ve alınmasını isteyeceği ivedi önlemler, yapısal reformlar iktidarın işine gelmeyeceğini söylemek yanlış olmaz!
İktidarın sorunlar daha da ağırlaşıp, tümüyle çözümsüz bir noktaya gelmeden IMF’den kredi, ya da mali yardım ve destek talep etmesini öngörmüyorum.
Önümüzdeki süreçte daha da ağırlaşacağı somut ve net biçimde görülen, enkaza dönüşme olasılığı büyüyen ekonomik gidişatın iktidarı IMF ve Dünya Bankası’na başvurmaya mecbur etmesi seçeneğini de gözden uzak tutamayız!
Yeni Soluk
Yorum Yap