Toprak: Sezar Yasası Türk şirketlerini de olumsuz etkileyecek!
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.
Toprak açıklamasında, “Sezar Yasası yaptırımları öncesinde Suriye’de iç kargaşa ve politik kaos baş gösterdi! [ABD Parlamentosu’nda kabul edilen ve Suriye yönetimini insan Hakları İhlalleri yaptığına ilişkin fotoğraf ve mesajları paylaşan Suriyeli muhalifin adı verilen Sezar Yasası, Suriye yönetimiyle ticari ve finansal ilişkide bulunan şahıs, şirket ve ülkelere yaptırım uygulanmasını, hesaplarının bloke edilmesini, ticari faaliyetlerinin ambargoya alınmasını öngörüyor! 17 Haziran’dan ayından itibaren uygulanacak olan “Sezar Yasası” ile Suriye’nin yeniden inşasında pay sahibi olacak her ülke veya kurum Amerika’nın yaptırımlarına hedef olacak. Bu doğrultuda Suriye ve Suriye üzerinden Ortadoğu’ya ticaret yapan Türk şirketleri de bu yaptırımlardan olumsuz etkilenecek!]” ifadelerini kullandı.
Toprak'ın değerlendirme raporu şöyle:
İÇ POLİTİKA
- Normalleşmeyi hızlandırma süreci ülkemizi ve toplum sağlığını “yeni bir tehdit” altına soktu!
- LGS ve YKS Giriş sınavları ileri bir tarihe ertelenmelidir!
- İktidarın sosyal medyada kendi sahte hesaplarının afişe olması, başlı başına bir siyasi etik krizidir!
DIŞ POLİTİKA
- Sezar Yasası yaptırımları öncesinde Suriye’de iç kargaşa ve politik kaos baş gösterdi! [ABD Parlamentosu’nda kabul edilen ve Suriye yönetimini insan Hakları İhlalleri yaptığına ilişkin fotoğraf ve mesajları paylaşan Suriyeli muhalifin adı verilen Sezar Yasası, Suriye yönetimiyle ticari ve finansal ilişkide bulunan şahış, şirket ve ülkelere yaptırım uygulanmasını, hesaplarının bloke edilmesini, ticari faaliyetlerinin ambargoya alınmasını öngörüyor! 17 Haziran’dan ayından itibaren uygulanacak olan “Sezar Yasası” ile Suriye’nin yeniden inşasında pay sahibi olacak her ülke veya kurum Amerika’nın yaptırımlarına hedef olacak. Bu doğrultuda Suriye ve Suriye üzerinden Ortadoğu’ya ticaret yapan Türk şirketleri de bu yaptırımlardan olumsuz etkilenecek!]
- Suriye’nin ‘arka bahçesi’ konumundaki Lübnan’da ekonomik kriz yaşanıyor!
- İdlib’de paranın pula dönüşmesiyle birlikte, HTŞ karşıtı gösteriler başladı!
- İdlib'de askeri hareketlilik yaşanırken, ateşkesin sonlanması ihtimali büyüyor!
- ABD’nin Avrupa’daki asker sayısını hesaplı-planlı azaltma stratejisi!
- Libya’da ateşkes çağrısını Hafter kabul ederken, Sarrac reddetti!
- Karadeniz’de Rusya-NATO arasında yeni bir gerginlik ihtimali güçlendi!
EKONOMİ
- TES: 2022 yılından itibaren hayata geçirilecek yeni emeklilik sistemi!
- Salgın döneminde dünyada işsizlik artarken Türkiye’de azalıyor!
- OECD, olası ‘ikinci dalga’ salgının yaşanması halinde Türkiye ekonomisinin yüzde 8,1 küçüleceğini öngördü!
- Ödemeler Dengesi Bilançosu Nisan ayı verileri salgının etkilerinin giderek ağırlaştığını gösteriyor!
- İktidarın siyasi ve ekonomik sıkışmışlık sonucunda çaresizlikle aldığı anlaşılan ekonomiyi açma, normalleşmeyi hızlandırma süreci ülkemizi ve toplum sağlığını “yeni bir tehdit” altına sokmuş bulunmaktadır!
Korona salgınının başladığı ve vaka-vefat sayılarının hızla tırmandığı Mart ayı rakamlarının yeniden ve daha yüksek artışlarla gündeme gelmesi, 1 Haziran’da başlatılan normalleşme sürecinin yanlış bir karar olduğunu sergilemektedir! Vaka sayısındaki yükselişe karşın, vefat sayısının azalması ve iyileşen hasta sayısının artması, sevindiricidir.
Daha salgının en başında önerdiğimiz ülke çapında topyekûn üç haftalık karantina ve sokağa çıkma yasağı uygulansaydı bu noktaya gelinmeyeceği apaçık ortadadır. Buna rağmen toplum sağlığına yönelik tehdidin daha ileri gitmemesi aklıselim davranmayı ve önceliğin insan sağlığı olmasını gerektirmektedir.
1 Haziran’da siyasi olarak alınan erken normalleşme kararlarıyla 14 Haziran’da günlük vaka sayısı 1.562 oldu, salgının hızlı seyrettiği Mart ayını da aştı! 26 Mart verilerine göre 75 kişi hayatını kaybederken, 1.196 yeni vaka sayısı açıklanmıştı. Bu sayı Türkiye’nin o güne kadar ulaştığı bir gündeki en yüksek vaka sayısı olmuştu! Aylardır katlanılan bunca özveriden sonra bugün gelinen nokta vahimdir!
- Önümüzdeki iki hafta sonu milyonlarca gencin salonları dolduracağı Liseye Giriş ve Yüksek Öğretim Kurumlarına Giriş sınavlarının ileri bir tarihe ertelenmemesi, toplum sağlığı açısından büyük risktir!
İktidar, 26 Mart’ta günlük vaka sayısı henüz 1.196 iken aldığı Liseye Giriş Sınavı (LGS) ve Yüksek Öğretim Kurumlarına Giriş Sınavı’nı (YKS) 25 Temmuz tarihine ertelemiş, doğru bir adım atmıştı. Mayıs ayında ise aynı sınavların 27 Haziran’a çekildiğini duyurmuştu! Erteleme kararlarından vazgeçmekle yapılan yanlışlar ortadadır. İlk yanlış; ekonomiyi kurtarmak, tahribatı yavaşlatmak uğruna turizm sezonunu başlatmak ve turistik tesisleri açmaktı. İkinci yanlış ise salgının etkisi henüz geçmeden sınavların Haziran ayına çekilmesi, olmuştur.
Yanlışın neresinden dönülse kârdır. Bir an önce gelecek iki hafta sonunda yapılacak olan ve milyonlarca gencimizin, ailelerinin ülke çapında toplu taşıma araçları, sınav salonları, okul bahçelerinde toplanacağı LGS ve YKS sınavları derhal en erken Ağustos ayına ertelenmelidir. Böylece hem salgının yayılmasının daha da hızlanmasının önüne geçilecek hem de milyonlarca çocuk, genç, aile, anne-babaların yaşamı korunmuş, riske atılmamış olacaktır.
Gençlerin, ailelerinin neredeyse iki aydır sosyal medyadan bu konuda yürüttükleri kampanyaların, iktidara yönelik sınavın ertelenmesi çağrılarının görmezlikten, duymazlıktan gelinmesi siyasi iktidar sorumluluğuyla bağdaşmamaktadır!
- Sosyal medyaya istismar ve sahte hesaplar gerekçesiyle yasak getirme hazırlığındaki iktidarın kendi sahte hesaplarının afişe olması başlı başına bir siyasi etik krizidir!
Sosyal medya düzenlemelerini gündeme taşıyarak, sahte hesapların önlenmesi gerekçesiyle, paylaşımların kontrolünü hedefleyen iktidarın bizzat kendisine ait 7340 sahte trol hesabın twitter tarafından ifşa edilip açığa çıkartılarak iptal edilmesi, kanımca iktidar partisi açısından bir etik krizidir.
Siyasi Etik-Ahlâk yasası çıkartılmasını, Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarında, Meclis İçtüzüğü’nde değişikliğe gidilerek parti değiştirmenin, milletvekili transferlerinin “siyasi ahlâksızlık” olduğu gerekçesiyle men edilmesini gündeme taşıyan iktidarın tek merkezden koordineli bu etik dışı organizasyonunun açığa çıkması üzücüdür! Buna rağmen, Twitter’ı taraflı davranmak ve siyasi taraf olmakla itham eden iktidar sözcüleri, bu hesapların varlığının açığa çıkmasıyla kendilerini ve uygulamalarını sorgulayacak yerde yine CHP’yi itham etmeye yöneldiler. Bunu yaparken, yine twitterı kullanıp sahte-montaj görselleri paylaştılar. Bir anlamda kendi yaptıklarını teyit ettiler!
Dikkat çeken bir diğer önemli nokta Türkiye, Rusya ve Çin’de binlerce sahte ‘troll’ hesabı açığa çıkartarak iptal eden ve arşivlerini de afişe eden Twitter’a karşı ilk açıklamanın ve sahte hesaplarla ilgili savunmanın Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılması. Twitter’ın bir Amerikan Şirketi olduğunu ve her an kullanıcılarının bilgilerini başkalarına satabileceğini iddia eden bu açıklama oldukça manidar! [O zaman niçin Türkiye’de sosyal ağ kullanıcılarına TC Kimlik No ile üyelik ve giriş mecburiyeti getirmeye çalışıyorsunuz?]
Oysa iktidar ittifakı tarafından TBMM’ye verilen değişiklik teklifinde internet ve sosyal medyaya girişlerin TC Kimlik Numarası ile yapılması yer alıyor. Bunun kişisel verilerin gizliliğine aykırı olduğunu ve sosyal ağları kullananların kimlik ve diğer kişisel verilerinin böyle bir durumda çoğu ABD merkezli bu şirketlerin eline verilmiş olacağını dile getirerek değişiklik teklifinin yanlışlığını dile getiren ve iktidarı uyaran da yine ilk bizdik!
- ABD’nin Suriye’ye karşı 17 Haziran’da Sezar Yasası ile devreye sokacağı ekonomik yaptırımlar, ülkede çalkantıların başlamasına, yokluk ve kuyrukların oluşmasına Suriye poundunun değer yitirmesine yol açtı!
Suriye'de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaşta Rusya ve İran’ın desteğiyle ülkenin yüzde 70’ine yakın bölümünde kontrolü sağlayan Devlet Başkanı Beşşar Esad ve Şam Yönetimi, ABD’nin 17 Haziran’da uygulamaya koyacağı Sezar Yasası yaptırımları öncesinde yeniden bir iç kargaşa ve politik kaos görüntüsü vermeye başladı. Henüz uygulama başlamadan Suriye Poundu çok ciddi değer kaybına uğradı, İsrail sınırına yakın Süveyde kentinde ayaklanmalar ve Esad karşıtı gösteriler başladı. Bununla eş zamanlı olarak, ABD-İsrail-Fransa destekli yeni girişimin Esad’a alternatif olarak ortaya çıkarttığı iş insanı ve siyasetçi Fahd el Mısri Paris’te Elysee Sarayı’nda Macron ile görüştükten sonra özellikle Suriyeli Kürtlere seslendi ve Esad döneminin sona erdiği iddiasında bulundu.
Suriye’de bir başka önemli gelişme daha yaşandı. Esad, 2016’dan bu yana görevde olan Suriye Başbakanı İmad Hamis’i görevden alarak yerine Hüseyin Arnus’u atadı. Suriye devlet medyasında, görevden alma işleminin Suriye para biriminin hızla değer kaybetmesi, mal kıtlıkları ve kuyrukların başlaması nedeniyle artan ekonomik sıkıntılara hükümetin çözüm üretememesinden ötürü gerçekleştirildiği, yer aldı. Sezar yasası öncesinde bir dolar karşılığı 670 Suriye Poundu iken son birkaç günde değer kaybının hızla artmasıyla resmi piyasada Suriye Merkez Bankası’nın 740 pound olarak sabitlediği kur, karaborsada 3 bin poundun üzerine çıktı!
Tam bu aşamada ABD-İsrail-Fransa’nın Esad’a alternatif Devlet Başkanı adayı Suriye Vatanı Kurtarma Cephesi (SVKC) Başkanı Fahd el Mısri, Paris’te açıklamalarda bulundu. Esad döneminin bittiğini SVKC’nin Suriye’deki Kürtlerin özerklik ve anayasal haklarını en temel konuların başında gördüğünü dile getirdi. SVKC Lideri el-Mısri, Türkiye’ye de seslenerek Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyulmasını, Suriye’deki Kürtlerin durumunun farklı olduğunu ve Türkiye’nin bunları anlaması gerektiğini belirtti.
Rusya bu gelişmeleri yakından takip ediyor ve bir anda batılı ülkelerin desteğiyle Esad’a alternatif adaylar çıkartılmasını, ülke içinde ekonomik kriz, kaos ve kargaşanın alevlendirilmek istenmesini bazı kentlerde Esad’a karşı ayaklanmalar başlatılmasını dikkatle izliyor. [Daha önce aktardığım gibi Suriye’de yeni askeri üs hazırlıklarına hız veren Rusya bir yandan da Suriye ordusunu tahkim ederek yeni ve modern silahlarla donatma hamlesine hız verdi. BAE ve Suudileri de ekonomik açıdan devreye sokarak Şam yönetimine parasal-finansal destek sağlama girişimleri yürütüyor.]
İran’ın ABD yaptırımları nedeniyle Esad yönetimine yapabileceği ekonomik destek kalmadı sadece bedava petrol desteği verebiliyor.
Başbakan İmad Hamis’in İran’ın gönderdiği 4 milyar dolar değerindeki bedava petrolün yarısından fazlasını Türkiye’ye satarak parasını ekibiyle birlikte zimmetine geçirdiği için görevden alındığı haberleri Rus devlet medyasında yer aldı.
Askeri alanda mücadele yürütmek ve cihatçı örgütlerin elindeki yerleri geri almak çabasındaki Esad yönetimini, Sezar Yasası ile birlikte daha da ağırlaşacak ekonomik yaptırımların altından nasıl kalkılacağı zorluyor! Suriye ile ticari ve parasal ilişkide bulunacak ülkeleri ve şirketleri de kapsamına alan yaptırımlar, Şam yönetiminin destek alanını daraltıyor.
Ancak yıllardır ABD ambargosu altındaki İran’ın durumunu göz önünde bulundurduğumuzda Sezar Yasası yaptırımlarının bir şekilde dolaylı yollardan aşılmasının söz konusu olacağını ifade etmek mümkün. Kaldı ki İsrail ile olan anlaşmazlıkları ve Golan Tepesi savaşları nedeniyle 1979’dan bu yana ABD Suriye’ye farklı boyutlarda ekonomik yaptırımlar, ambargolar uyguluyor. Bu defakinin kapsamı daha geniş ve daha ağır olsa da aşma formüllerinin bulunabileceğini öngörmekteyim.
10’uncu yılına giren iç savaşta ağır yıkıma uğrayan Suriye’de şimdi iyice ağırlaşacak ekonomik tablo, yokluklar, ilaç ve gıdaya ulaşamama bir yandan Suriye halkını da cezalandırmak anlamına gelirken diğer yandan da Esad’a yönelik tepkilerin fitilini yeniden ateşleyebilir. Yaptırımlarla ilgili sıkıntıyı bu kez daha da büyüten gelişmelerin başında ise Lübnan’da yaşanan ekonomik çöküş ve kargaşa geliyor!
- Lübnan’da aylardır süren hükümet krizi, halkın sokaklara çıkarak işsizlik, hayat pahalılığı, enflasyon ve yolsuzlukların artmasına tepki göstermesi, Lübnan ekonomisini çöküşün eşiğine getirdi!
Bugüne kadar Suriye’nin ‘arka bahçesi’ konumundaki Lübnan, Suriye’deki ekonomik sıkıntıların aşılmasında, mal tedarikinde, Lübnan bankaları da Suriyelilerin paralarının muhafazası ve yurt dışından döviz transferinde önemli destek sağlıyordu. IMF ile anlaşma müzakereleri yürüten Lübnan, dış borç taksitlerini ilk kez ödeyemedi. Lübnan bankaları ve Merkez Bankası ağır borç yükü ve ödeme güçlüğü altına girdi. Bugüne kadar Suriye’ye yönelik ambargo ve yaptırımları, ticaret ve para transferlerini kara listeye girmemek için Lübnan şirketleri ve bankaları üzerinden yürüten şirketler için Lübnan piyasası ve bankaları da oldukça riskli! Suriye için Lübnan kapısı kapanmak üzere.
Şam yönetiminin göreve getirdiği yeni hükümet; döviz alım satımını, döviz üzerinden ticareti yasakladı ve ağır hapis cezaları getirdi. İthalatta gümrük duvarları yükseltildi ve binlerce mal ve ürünün ithalatı yasaklandı. Pek çok ürün karaborsaya düştü, etiketlerde saat başı değişen ikili-üçlü fiyatlar oluştu!
- Türkiye’nin kontrolündeki Afrin, Cerablus, Tel Afer gibi yerleşimlerde, Fırat Kalkanı, Barış Pınarı, Zeytin Dalı operasyon bölgelerinde kalan yerlerde Suriye Poundu yerine TL kullanılmaya başlandı!
İdlib’de paranın pula dönüşmesiyle birlikte kentte HTŞ karşıtı gösteriler başladı. ABD, 2015’ten bu yana Suriye’de sahada olan Rusya ve İran’ın bugüne kadar yaptıkları harcamalar yanında salgın döneminde dibe vuran petrol fiyatlarından ötürü azalan gelirleri nedeniyle Şam yönetimine daha fazla destek olamayacaklarını hesap ediyor. ABD, Sezar Yasası’nın Esad yönetimini ekonomik açıdan çökerteceğini, Rusya ve İran’ı da çıkış yolu aramaya sevk edeceğini öngörüyor.
Bu yolla Cenevre’deki Siyasi Çözüm ve yeni Suriye Anayasası müzakerelerinde Esad ve destekçilerini zayıflatarak tek çatı altında topladığı Kürtlerin taleplerini kabul etmeye, özerk Kürt Federasyonu’nun kuruluşunu hayata geçirmeye ikna etmenin altyapısını hazırlıyor.
ABD, Rusya ve İran’ın bu yeni ekonomik yıkım tablosunda Esad’ı çekilmeye zorlayarak 2021’de yapılması planlanan seçimlere kadar ortak bir geçiş hükümeti kurulması konusunda ikna etmelerini sağlamak, seçimle oluşacak yeni Suriye yönetimi üzerinde de ABD-İsrail ve Fransa’nın söz sahibi olmasını pekiştirmek senaryosunu Sezar Yasası üzerinden devreye koyuyor. SVKC Başkanı Fahd el Mısri’nin bu aşamada öne çıkarılmasını, Paris’te ağırlanmasını, öncelikle mesajlarını Kürt medyası üzerinden Suriye Kürtlerine vermesini kanımca bu yönde anlamlandırabiliriz.
ABD-İsrail-Fransa planı karşısında İran ve Rusya’nın hemen pes etmelerini beklemek Suriye’deki tüm hedeflerinden vazgeçmelerini ummak, gerçekçi bir beklenti olmaz.
Hele hele Putin, Esad’tan yeni hava, kara, deniz üslerinin pazarlığını yapıp sözünü aldığı, Suriye’ye, Doğu Akdeniz’e, Ortadoğu’ya iyice yerleşme, 900 kilometrelik Türkiye sınırı boyunca üsler inşa etmeye hazırlandığı bir aşamada, sahayı ABD ve ortaklarına bırakıp çekilmeyi kabul etmeyecek sonuna kadar kendi siyasi, askeri çıkarlarının peşinde olacaktır. Benzer tutumu ambargo altında olsa da İran için de öngörmekteyim. Suriye’de çok zorlu bir döneme girildiğini, ABD’nin Esad’ı ekonomik yıkımla götürme planının en ağır faturasını 10 yıldır iç savaşın acıları ve çileleriyle boğuşan Suriye halkının ödemek zorunda kalacağını söyleyebilirim.
Bu tablonun yeniden 2011 benzeri Esad karşıtı bir isyana ve ayaklanmaya dönüşmesi halinde ise sürecin nereye varacağı bugünden kestirilemez. IŞİD’in yeniden canlanması, katliamların genişlemesi iç savaş dalgasının yine yıllarca Suriye’yi ve güney sınırlarımızı ateş çemberine alması yadsınamayacak gerçekler olarak karşımızda duruyor.
Ülkenin yüzde 70’ini IŞİD ve cihatçı terör örgütlerinden kurtarıp askeri açıdan başarı sağlayan ve buralarda kontrolü ele alan Esad yönetimi, şimdi çok daha ağır koşullarda bir ekonomik savaş ile karşı karşıya. Bu noktada Esad yönetimi açısından bir takım radikal siyasi tavizler verme seçeneği gündeme gelmiş görünüyor.
- İdlib'de son dönemde giderek artan şekilde bir askeri hareketlilik söz konusu ve çatışmaların her an yaygın şekilde yeniden başlaması, 5 Mart Moskova Mutabakatı ve ateşkesin sonlanması ihtimali büyüyor!
Geçtiğimiz hafta Moskova Büyükelçimiz Mehmet Samsar’ın Rusya Dışişleri Bakanlığı’na çağrılması ve Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov tarafından Rusya’nın İdlib konusundaki rahatsızlıklarının ve Türkiye’nin yükümlülüklerinin hâlâ yerine getirilmemiş olmasından kaynaklı sıkıntıların hükümete iletilmesini istemesi kritik bir gelişme.
Bu gelişmelerin ardından Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı resmi Twitter hesabından “İdlib Türkiye için neden önemli?” isimli bir video yayınlanarak, “5 Mart'ta imzalanan Moskova Mutabakatı ile başlayan ateşkesin sona ermesi ihtimalinin her an gerçeğe dönüşebileceğini” içeren ifadelere ve mesajlara yer verildi. Bu iki sıcak gelişme Türkiye-Rusya arasında İdlib’de bir restleşmeye doğru gidilmekte olduğu şeklinde yorumlanabilir.
Rusya'nın son dönemde İdlib'e askeri sevkiyatını hızlandırması, İran destekli ve Suriye Ordusu yanında yer alan Şii milis güçlerinin bölgede yoğun şekilde konuşlanması, Suriye ordusunun bölgeye yığınaklarını artırması, Rusya’nın Suriye hava kuvvetlerine yeni savaş uçağı filolarıyla tank ve zırhlı araçların teslimini gerçekleştirmesi bölgedeki gerilimi iyice artırdı.
Türkiye’nin denetimi altında bulunan bölgelere askeri sevkiyatını artırdığı, gözleniyor. Rus savaş uçaklarının İdlib'in güneyinde keşif uçuşlarını artırdığı, Suriye ordusunun da operasyon hazırlıklarını hızlandırarak harekâta hazır hale getirildiği kaydediliyor. İdlib’in geniş çaplı bir çatışmaya sahne olmasının şaşırtıcı olmayacağı anlaşılıyor!
Türkiye ve Rusya’nın karşılıklı hamleleri ve resmi sosyal medya hesapları üzerinden paylaşılan mesajlarda her iki tarafın da geri adım atmama tavrı sergilediği görülüyor. Türkiye’nin bölgeye orta menzilli hava savunma sistemleri yerleştirmesinin ardından Rus Hava Kuvvetlerinin ateşkesten bu yana ilk defa bölgedeki cihatçı mevzileri yoğun bombardımanla vurmaya başlaması, Suriye Ordusu’nun 5 Mart mutabakatıyla ertelediği İdlib operasyonunun yakında başlayacağını sergiliyor!
- ABD’nin Avrupa’daki asker sayısını azaltma stratejisi çerçevesinde Almanya’daki üsleri boşaltmayacağı ancak Alman hükümetini Rusya ve Çin ile ilişkilerini gözden geçirmeye zorlayacağı anlaşılıyor!
ABD Başkanı Trump’ın Avrupa ülkelerinde ve özellikle Almanya’daki asker sayısını azaltma tavrına yönelmesi ve bu çerçevede 9 bin Amerikan askerinin Almanya’dan çekileceğinin duyurulmasını son dönemde Rusya ve Çin ile özellikle enerji, ekonomik ve teknolojik işbirliklerini genişleten Almanya üzerinden diğer Avrupa ülkelerine gözdağı olarak değerlendirmekteyim.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra soğuk savaş dönemi boyunca ABD Almanya’yı Sovyetlere karşı ön cephe ülkesi olarak kullandı. Bir dönem Almanya’daki ABD askerlerinin sayısı 250 binin de üzerindeydi. Son olarak 2016’da Almanya’daki Amerikan askerlerinin sayısı 35 bin olarak açıklanmıştı.
Trump’ın birden bire bu hamleyi gündeme getirmesinin arkasında Almanya'nın Rusya ile yürüttüğü ve inşaatı tamamlanmak üzere olan Kuzey Akım-2 doğal gaz projesine karşı uyguladığı yaptırımları sıkılaştırma Almanya’yı projeden vazgeçirme niyeti yatıyor. Kuzey Akım-2 konusunda ABD daha önce projeye katılan firmalara yaptırım kararı almıştı. Almanya ise bu kararı kabul etmediğini ilan etmişti.
Rusya ve Almanya enerji işbirliğinden vazgeçmeyeceklerini yakında boru hattından gaz akışının başlatılacağını duyurarak ABD’nin girişimine karşı çıkıyorlar. Rus gazının Avrupa’daki piyasaya dağıtılması ve Almanya’nın orta Avrupa’da stratejik olarak bir enerji merkezi haline gelmesinde Kuzey Akım 1 ve 2 boru hattı projeleri önemli role sahip.
ABD ise bu projeleri ve özellikle Kuzeyde Baltık Denizi üzerinden Almanya’ya ulaşan Kuzey Akım-2’yi kendi ulusal güvenliği için tehdit olarak nitelendiriyor. Almanya ise denizaşırı bir mesafeden Rus gazının ABD için bir güvenlik tehdidi olmasının mümkün görünmediğini belirterek gerek Rusya ile olan büyük boyutlu ekonomik-ticari ilişkilerinin gerekse doğalgaz enerji ihtiyacının karşılanmasının ulusal çıkarları ve güvenliği için önemli olduğunu, vazgeçmeyeceğini savunuyor.
ABD ile Rusya arasında denge politikası izlemeye çalışan Almanya diğer yandan da ABD’nin yaptırım tehditlerine direnmekle birlikte Ukrayna konusunda ve Kırım krizinde ABD ile aynı tarafta yer alıyor.
ABD’nin Almanya’nın üzerine böylesine gelmesindeki bir diğer önemli etken ise Almanya-Çin ilişkilerinde son dönemde artan yoğunluk ve her alanda ikili ilişkilerin ivme kazanması. Seçime gideceği 2020 Kasım’ına kadar olan süreçte Çin ile yeni gerginlik konuları ortaya atan Trump, Almanya’yı da Çin’le yoğunlaşan bağlantılarından ötürü baskılamaya çabalıyor.
Çin’e yöneltilen suçlamalara karşılık Almanya aynı dozda Çin’e yüklenmedi, ABD-ÇİN geriliminde doğrudan Trump’ın yanında yer almadı. Alman şirketlerine Çin’de sağlanan yatırım avantajları ve Çin’li şirketlerin Almanya’daki dev yatırımları ve sermaye akıtmaları ABD’nin baskısına rağmen Almanya’nın Çin’den uzaklaşmasını sağlamakta etkisiz kalıyor.
Almanya, ABD-ÇİN-RUSYA arasında kendi ulusal, siyasi, askeri, ekonomik çıkarlarına veren bir çizgide politika yürütüyor. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Çin’i gelecekteki süper güç olarak nitelendiren açıklamaları ve AB’yi Çin’e yönelik ortak bir kalıcı strateji oluşturmaya çağırması da bu yaklaşımın sonucu ve ilişkilerin daha da ileri boyuta taşınacağının mesajı.
Almanya ile ABD arasındaki bu yeni gerilim süreci ABD Başkanının sürekli dışarıda sorunlar yaratıp, içerideki konumunu toparlamayı hedefleyen siyasi yaklaşımının bir başka boyutu. Daha önce Çin, Hong Kong, Rusya, İran, Kuzey Kore ile benzer süreçleri ülkesinin ve dünyanın gündemine taşıyan Trump’ın şimdi de Almanya’yı hedefine alarak AB’nin lider lokomotif ülkesi üzerinden siyasi prim yapmaya çabaladığı görülüyor.
Korona krizinin yönetilmesinde ciddi başarısızlık sergileyen Trump yönetimi, uluslararası alanda ciddi güven ve saygınlık kaybına uğradı. Sürekli şekilde önüne gelen ülkeye yaptırım tehditleri savurma ya da yaptırım uygulama üzerine kurulu bu siyaset çizgisi ve “dış gerilim yaratarak içeride siyasi nema toplama” stratejisi artık eskisi kadar etkili olamıyor. Ne kendi ülkesinde ne de Almanya’nın son tavrında gözlendiği gibi dünya ülkeleri üzerinde, küresel düzeyde fazla karşılık ve yankı bulmuyor!
- Libya’da ateşkes çağrısını Hafter kabul ederken, Sarrac reddetti. BM Güvenlik Konseyi’nin Libya’daki yabancı savaşçıların ülkeyi terk etmesi kararı alacağı ve bu kararın ana hedefinin Türkiye olacağı anlaşılıyor!
Libya'da, Türkiye, Rusya ve Körfez ülkeleri dahil, Birleşmiş Milletler (BM) ile Avrupa'nın da dahil olduğu süreç özellikle Türkiye destekli Trablus yönetimi ve başında bulunan Feyiz el Sarrac’ın askeri yönden elde ettiği kazanımları büyütmesiyle yeni bir aşamaya geçti.
Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah el Sisi Libya’da kalıcı bir ateşkes ilan edilmesi, yabancı silahlı güçlerin silahlarını teslim ederek ülkeden ayrılması ve siyasi müzakerelere başlanmasını, Moskova ve Berlin Konferanslarında alınan kararların uygulanmasını içeren Kahire Girişimi Belgesi’ni açıkladı. Mareşal Hafter ve Tobruk Yönetimi Sisi’nin girişimini desteklediklerini ve ateşkesi kabul ettiklerini açıklarken Sarrac yönetimi ve Türkiye ret cevabı verdi.
Sisi’nin çağrısına Rusya, AB, ABD, Fransa, Almanya, İslam İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği, Afrika Birliği ve Birleşmiş Milletler’den de destek ve onay geldi. Sisi’nin girişimine bu çok geniş uluslararası destek karşısında Sarrac ve Türkiye, oldukça yalnız bir görüntü verdi.
Sisi’nin çağrısı sonrasında Putin ve Trump ile telefon görüşmeleri yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ele aldığı konular arasında Libya’nın da yer aldığı kaydedilirken Putin’in Sisi’nin ateşkes çağrısına olumlu karşılık verilmesini Cumhurbaşkanından istediği ifade ediliyor.
Mısır'ın inisiyatifindeki ateşkes girişimi, yabancı güçlerin ülkeden çekilmesini, paralı yabancı savaşçıların da silahlarını bırakarak Libya’dan ayrılmalarını öngörüyor. Mısır ordusu bu arada Libya sınırına inşa ettiği yeni üsse askeri yığınağa hız verdi.
Hatırlanacağı gibi; Ocak ayında Moskova'da gerçekleştirilen görüşmelerde Türkiye ve Rusya, Libya’da ateşkes ilan edilmesini sağlamış, Hafter anlaşmayı imzalamadan Moskova'dan ayrılmıştı. Sonrasında Berlin Toplantısı’nda Hafter yine barış anlaşmasını ve sonuç bildirisini imzalamadan Berlin'den ayrılmıştı.
Ardından Rusya, son hamlesinde Hafter yerine Tobruk’taki LUM Başkanı Akila Salih'i öne çıkartarak, Hafter’in 4 Nisan 2019’daki büyük saldırı öncesindeki sınırlara çekilmesini kabul ettirdi. Rus Wagner milisleri de bu doğrultuda Trablus kuşatmasından çekildi.
Hafter’in çekilmeye başlaması Türkiye'nin Sarrac'a verdiği yoğun destekle yerleşimlerin Sarrac kontrolüne devredilmesi ardından, petrol sahalarının kontrolü öncelikli hedef olmaya başladı.
Kahire’deki ateşkes çağrısının ve Sisi’nin başlattığı girişimin ardında Rusya’nın olduğu çok net anlaşılıyor. Kahire’nin hemen ardından Tobruk LUM Başkanı Akila Salih’in Moskova’ya davet edilmesi ve Putin ile görüşmesi bunu teyit ediyor.
Putin, hem Trablus hem Tobruk yönetimleriyle diyalogunu sürdürürken Tobruk yönetiminden de Doğu Libya’da Doğu Akdeniz’i kontrolü altına alabileceği bir askeri üs pazarlığında ciddi ilerleme kaydetti. Tüm bu süreçte kazanımlarını artırdı.
Şu anda ortaya çıkan tabloda; Kahire Girişimi ve ateşkes çağrısı ile ilgili olarak Türkiye ve Sarrac dışında hemen tüm ülkeler ve uluslararası kuruluşlar görüş birliğinde. O yüzden Türkiye’nin sergileyeceği ve Sarrac’a da telkin edeceği tutum, Libya’da yeni bir aşamaya geçilmesi açısından önem kazanıyor. Ancak Sarrac birliklerinin ele geçirdiği yerleşimlerde televizyonlara yansıyan yağma, yıkım ve saldırı görüntüleri, dünyada tepki çekmeye başladı.
El değiştiren yerleşim yerlerinden yoğun göç dalgası ve sivillerin kaçışlarının başlaması, bu görüntülerden Libya’ya götürülen paralı Suriyeli savaşçıların sorumlu olduklarının uluslararası medyada yaygın şekilde dillendirilmesi, giderek ucu Türkiye’ye dokunabilecek bir süreci gündeme getiriyor!
BM Genel Sekreterliği, Sarrac yönetimine soruşturma açılacağını bildirdi. Yapılacak incelemeler ve hazırlanacak soruşturma dosyaları sonrasında Suriye’den götürülen paralı cihatçıların tutumundan Sarrac yönetimi ve Türkiye sorumlu tutulabilir. Ülkemizi ciddi sıkıntılarla karşı karşıya bırakabilir ve kazanımların kaybına zemin hazırlayabilir!
- NATO’yu Karadeniz’de aktif konuma getirmeyi hedefleyen ABD planları devreye girdi. Karadeniz’de Romanya ve Rusya üzerinden RusyaNATO arasında yeni bir gerginlik ihtimali güçlendi!
Romanya hükümeti, 2020-2024 dönemi Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni parlamentoya sunarak onaylatmaya hazırlanırken söz konusu plana Rusya çok sert tepki gösterdi. Tepkinin nedeni ise planın Rusya’yı Romanya için ulusal tehdit sıralamasında ilk sıraya yerleştirmesi!
Romanya'nın ulusal savunma strateji belgesinde Rusya-NATO ilişkilerindeki bozulmanın Romanya'nın yanı sıra diğer AB ülkelerinin ve Karadeniz'e kıyısı bulunan NATO ülkelerinin de ulusal güvenliği için tehdit oluşturduğu belirtilerek Rusya tehdidinin bertaraf edilmesi gereğine ulusal güvenlik öncelikleri arasında yer veriliyor. Bunun için de Karadeniz’deki NATO varlığının daha da artırılması, Karadeniz’e kıyısı bulunan NATO üyesi ülkelerde NATO’ya ait deniz üsleri ve savaş gemisi filolarının oluşturulması, daimi devriye görevi ifa edecek filoların bulundurulması gerektiği vurgulanıyor.
Gelişmelere tepki gösteren Rusya Dışişleri Bakanlığı, Rusya’ya bir ulusal tehdit suçlaması yönetilebilmesi için ilişkilerdeki bozulmaya kimlerin yol açtığının açıkça ortaya konması gerektiğini belirterek, ABD’yi Romanya’yı Rusya’ya karşı kışkırtmakla itham etti. Rusya, bu adımın ABD ve NATO'nun Karadeniz'deki hedefleri doğrultusunda atıldığını öne sürerek; Romanya'nın yeni ulusal savunma stratejisinin ABD ve NATO'nun Karadeniz'deki askeri varlığının pekiştirilmesi için kullanılacağını, belirtti.
Karadeniz’de yeni bir gerilim sürecinin başlangıcı olabilecek bu girişim, Ukrayna’dan sonra Romanya ile Rusya arasında sorunların derinleşmesine neden olacaktır! Karadeniz’e en uzun kıyıya sahip ülkelerden birisi olan Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bu gelişmeler karşısında dikkatli ve sürecin takibinde olmak durumundayız.
Romanya ve Rusya ile yakın ilişkileri bulunan ve aynı zamanda önemli bir NATO üyesi olan Türkiye, Karadeniz’deki tansiyonun düşürülmesinde, karşılıklı güvenin sağlanmasında ve tarafların çıkarlarının korunmasında arabuluculuk üstlenebilir.
- 2022 yılından itibaren hayata geçirileceği duyurulan yeni emeklilik sistemi TES ile bugüne kadar emeklilikle ilgili düzenlemelerin yarattığı mağduriyetlere, hak kayıplarına bir yenisi daha eklenebilir!
Öncelikle söz konusu çalışmalarla ilgili olarak işverenleri temsilen sadece TOBB ve Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK), işçileri temsilen de Türk-İş ve Hak-İş’in davet edilmesi ve bilgilendirilmesi tüm tarafların temsili ve toplumsal uzlaşı konusunda ayrımcılık ve büyük eksikliktir. TÜSİAD, MÜSİAD, TESK, TZOB ve DİSK, vb.. dışlamak on milyonlarca kişiyi, geleceğini ve ailelerinin gelecek güvencesini ilgilendiren bu düzenlemede ortak aklı, demokratik tartışma zeminini dışlamaktır.
Yıllardır tüm sosyal tarafları çatısı altında toplayan Ekonomik-Sosyal Konseyi bile toplamaktan kaçınan iktidarın şimdi de dar kapsamlı bu toplantılarla kendi hazırladığı modeli kabul ettirerek hayata geçirmeyi hedeflediği anlaşılmaktadır. Her ne kadar Türk-İş ve Hak-İş kıdem tazminatına dokunulmaması gerektiğini, bunu kabul etmeyeceklerini dile getirseler de Cumhurbaşkanının açıklamaları iktidarın bu konuda uzlaşmadan yana olmayacağını göstermektedir.
Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) adı altında, SGK’ya paralel bir sosyal güvenlik ve emeklilik örgütlenmesine gidilerek, çalışanlara ikinci emekli emekli maaşı vaadiyle işçi ve işverenlerden kesilecek paraların toplanacağı bir fon kurulmakta, bu fonun kullanımı ve yönetiminin de yine iktidarda olması amaçlanmaktadır.
Cumhurbaşkanı, hayata geçirilecek karma modelle, işçilerin kazanılmış haklarının korunacağını söylerken TES ile emekli olanların ikinci bir maaş almasının sağlanacağını ifade ediyor.
Geçmişte Süper Emeklilik, Çalışanlara Zorunlu Tasarruf Hesabı, Çalışanları Konut Edindirme Hesabı, MEYAK, ÖYAK, İYAK, İLKSAN vb. adlarla yapılan düzenlemeler, çalışanlardan, memur ve işçilerden, öğretmenlerden toplanan milyarlar heba edildi, buharlaştı. Bu ödemelerin toplandığı, hesapların açıldığı Emlakbank battı, Ziraat Bankası’na devredildi. Süper Emeklilik’te ise milyonlarca çalışan, “iki misli emekli maaşı” vaadiyle mağdur edildiler!
Şimdi de iktidar, TES modeliyle bir başka Süper Emeklilik hayalini pazarlayarak işçi ve işverenlerden para toplamayı, Kıdem Tazminatlarını fon üzerinden bir kasaya akıtmayı, öngörüyor.
Mevcut sistemde, çalışanlar her yıl için 30 günlük brüt ücreti kadar kıdem tazminatı hakkı kazanıyor ve işten çıkartıldığında ya da emekli olduğunda bu birikimler hizmet süresi üzerinden toptan ve tek seferde kendisine işveren tarafından ödeniyor.
İktidarın TES planında ise çalışanların brüt ücretinin yüzde 3'ü her ay adlarına açılacak TES emeklilik hesabına aktarılacak. Brüt ücretin yüzde 5,33’üne denk gelen tutar ise işveren tarafından yatırılacak. Bu şekilde çalışan adına TES’de birikecek paraları hak sahibi çalışan işten çıkarılsa da 60 yaşına kadar kıdem tazminatı ödemesi alamayacak. Şayet ilk konut alımı, evlilik ve ağır hastalık gibi durumlar söz konusu olursa TES’de biriken parasının sadece yüzde 10’unu bu gibi olağanüstü haller için kullanabilecek.
Çalışan 60 yaşına geldiğinde ise TES’de biriken parasının yalnızca yüzde 25’ini tek seferde kıdem tazminatı olarak alabilecek. Geriye kalan tutar ise ikinci emekli maaşı olarak yaşadığı sürece aylık olarak ödenecek. Mevcut çalışanlar ve emekliliğine kısa süre kalanlar yeni sisteme dahil edilmeyecek.
Kıdem Tazminatı’nı TES’e aktarmak suretiyle paralel bir emeklilik sistemi ve fon oluşturmak çalışanları tamamıyla güvencesiz bırakacaktır. Ayrıca 60 yaşına kadar birikimlerini kullanamama, işten çıkarılsa bile TES’de biriken parasını alamama çalışan aleyhine bir düzenlemedir. 60 yaşını doldurduktan sonra birikimlerin sadece yüzde 25’inin toptan ödenmesi kalan tutarın aylık maaşa dönüştürülmesi, adil olmayan bir uygulamadır.
Kaldı ki işverenler açısından da çalışanına ancak işten çıkarıldığı ya da emekli olduğunda yaptığı bir ödemeyi yıllarca sermaye olarak kullanması olanaklı iken şimdi çalışanın brüt ücreti üzerinden aylık TES’e, iktidarın kuracağı bir fona ilave bir ödeme yükü getirilmektedir. İşverenlerin buna itirazları ve sisteme olumsuz yaklaşımları söz konusudur! Bu düzenlemenin şimdi gündeme getirilmesinin arkasındaki amaç sıkışan ekonomik tablo ve kaynak sorununu çalışanların ve işverenlerin üzerinden aşma yolları arayışıdır!
- Salgın döneminde dünyada işsizlik artarken Türkiye’de azalıyor. İşsizlik oranı ve işsiz sayısının düştüğünü açıklayan TÜİK’den sonra İŞKUR, kayıtlı işsiz sayısının 533 bin kişi azaldığını duyurdu!
TÜİK’in Mart ayı İstihdam ve İş Gücü istatistiklerine göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2020 yılı Mart döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 573 bin kişi azalarak 3 milyon 971 bin kişi oldu. İşsizlik oranı da 0,9 puanlık azalış ile yüzde 13,2 seviyesinde gerçekleşti.
Rakamları daha yakından ve ayrıntılarıyla irdelediğimizde çok ciddi çelişkiler ortaya çıkıyor. Dile getirilen eleştirilere, ortaya atılan sorulara ve rakamsal tutarsızlıklara rağmen TÜİK’in inandırıcı bir açıklama yapmaması dikkat çekiyor!
TÜİK rakamlarına yakından baktığımızda Türkiye’de 15 yaş üstü çalışma çağındaki kurumsal nüfusun geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 39 bin kişi arttığı belirtiliyor. Yani çalışabilir nüfus bu düzeyde artış göstermiş. O zaman işgücünün yani işgücüne dahil olanların da en az 1 milyon 39 bin kişi artmış olması lâzım. Geçmiş yıllardaki veriler genelde çalışma çağındaki kurumsal nüfus artışının aynı zamanda işgücü piyasasına dahil olanlarla aynı düzeylerde olduğunu gösteriyordu.
Oysa TÜİK verileri bunun tam aksine iş gücüne dahil olanların son bir yılda 2 milyon 235 bin kişi azaldığını söylüyor. Diğer deyişle 1 milyon 39 bin kişilik çalışma çağındaki nüfus artışıyla birlikte çalışabilecek durumda olduğu halde iş gücüne dâhil olmayanlar 3 milyon 274 bin kişi artmış.
Buna karşılık geçen yıl Mart ayında istihdam edilenlerin sayısı 27 milyon 795 bin kişi ve işsizlik oranı yüzde 14,1 ilen TÜİK rakamlarıyla bu yılın Mart ayında çalışan sayısı 26 milyon 133 bine düşmüş. Yani geçen yılın Mart ayına kıyasla istihdam edilenlerin sayısında bu yıl 1,7 milyon kişilik azalma var. Diğer deyişle 1,7 milyon kişi işini kaybetmiş. Yani hem 1,7 milyon kişi işini kaybetmiş ve çalışan sayısı azalmış hem de işsizlik oranı düşmüş, yüzde 13,2’ye inmiş!
Bu tablo akıl, mantık, istatistik ve ekonomi ile izahı mümkün olmayan, TÜİK’in mutlaka bu ‘mucize’ ardındaki gerçeği topluma izah etmesi gereken bir tablo.
TÜİK verilerine göre geçen yıl çalışabilecek durumda olduğu halde iş aramayanların sayısı 2 milyon 269 bin kişi iken bu yıl bu sayı yaklaşık 1,5 milyon kişi artarak 3 milyon 728 bine çıkmış. TÜİK işsiz oldukları halde son 4 hafta içerisinde kayıtlı iş arama girişiminde bulunmayan bu yaklaşık 4 milyon kişiyi “iş aramadıkları” için işsiz saymıyor. Aynı şekilde iş bulma umudunu yitirdiği için iş aramayan 1,2 milyon kişiyi de işsiz saymıyor.
Dolayısıyla TÜİK çalışmaya hazır olan, çalışma çağında olan ancak çeşitli nedenlerle iş aramayan bu kişileri iş gücüne dahil etmiyor. Oysa işgücü kapsamında olması gereken bu kişileri işgücüne ilave ettiğimizde iş gücüne dahil olan nüfus 33 milyon 832 bin kişiye yükseliyor. TÜİK’in açıkladığı 3 milyon 971 bin işsiz sayısına çalışmaya hazır olduğu halde iş aramayan ama gerçekte işsiz olan 3 milyon 728 bin kişiyi de eklediğimizde geniş tanımlı toplam resmi işsiz sayısı 7 milyon 700 bin kişiye varıyor.
Yani salgında işini kaybeden, işyeri kapanan ve kayıtlara tam olarak yansımayanların dışında TÜİK’in kendi verilerindeki resmi işsiz sayısı 7,7 milyondur ve bu işsiz sayısıyla da gerçek işsizlik oranı Mart ayı itibarıyla yüzde 13,2’nin üzerine çıkarak yüzde 22,7 düzeyine yükselmektedir. Aslında bu sayı da gerçek işsizlik tablosunu ve oranını yansıtmaktan uzaktır.
Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, işyeri kapandığı, işini kaybettiği için İşsizlik Sigortası Fonu’ndan 3 ay süreli kısa çalışma ödeneği ödemesi yapılanların sayısını ‘3 milyonun üzerinde’ olduğunu söyledi. İşvereni tarafından ücretsiz izne çıkarılıp, işsiz ve gelirsiz kaldığı için nakit ödeme desteği (günlük 37 TL) verilenlerin sayısını da 1 milyon kişi olarak ifade etti.
Yani TÜİK verilerinde yer almayan ancak işsiz kaldığı için kısa süreli olmak kaydıyla devlet desteği alan işsizler 4 milyon kişiyi bulmaktadır. Bu kişiler gerçek anlamda işsizdir ancak söz konusu İSF desteklerinden yararlandıkları için işsiz sayılmamaktadır.
Bunları da ilave ettiğimizde 7,7 milyon resmi TÜİK işsizlerinin 11,7 milyon kişiye, işsizlik oranının ise yüzde 29 düzeyine yükseldiğini, gerçek işsiz sayısı ile işsizlik oranının açıklanan resmi rakamların en az 2-3 katı olduğunu söylemek durumundayız.
Diğer yanda daha güncel verileri açıklayan İş ve İşçi Bulma Kurumu’na (İŞKUR) göre ise iş aramak için başvuran kayıtlı işsiz sayısı azalmış! İŞKUR’un Mayıs 2020 rakamlarında Nisan’a kıyasla 78 bin kişi düşüş gösteren kayıtlı işsiz sayısı 3 milyon 551 bin 231 kişiye inmiş. Geçen yılın aynı ayında 4 milyon 84 bin 951 kişiden oluşan kayıtlı işsiz sayısı İŞKUR verilerine göre bir yılda 533 bin 720 kişi azalmış.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (DİSK-AR) ise TÜİK’in verilerinin aksine geniş tanımlı işsiz sayısının 13 milyon kişiye ulaştığını, salgında en az 6 milyon yeni işsizin ortaya çıktığını belirterek gerçek işsizlik oranının yüzde 39’a yükseldiğini dile getiriyor.
Bütün bu tabloyu değerlendirerek büyük resme baktığımızda TÜİK ve İŞKUR verileriyle ilgili güvenilirliğin ve sorgulamaların gerçek boyutunun varlığını görüyoruz. Bu gerçek ise açıklanan rakamların işsizlik konusundaki sosyal yıkım aysberginin sadece suyun üzerinde görünen kısmı olduğu, derinlerde toplumsal anlamda çok insani, sosyal ve ekonomik ağır sorunların biriktiğidir.
- OECD, salgın nedeniyle küresel ekonomik tabloya ilişkin öngörülerini yeniden revize etti. Olası ‘ikinci dalga’ salgının yaşanması halinde Türkiye ekonomisinin yüzde 8,1 küçüleceğini öngördü!
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD), Türkiye'nin 2020 yılını eksi yüzde 4,8 ekonomik daralma ile tamamlayacağını duyurdu. Virüste ikinci salgın dalgasının yaşanması halinde ise Türkiye ekonomisinin yüzde 8,1 küçüleceği tahmininde bulundu.
OECD üyesi ülkelerin ekonomik durumlarını değerlendirerek öngörülerini güncelleyen kuruluş salgında ikinci dalga olmaması halinde Türkiye’nin 2021’de yüzde 4,3 büyüyeceğini, ikinci dalga olması halinde ise 2021 büyümesinin yüzde 2 düzeyinde kalacağını tahmin ediyor.
OECD’nin dünya ekonomisine ilişkin tahmini de bu yıl için yüzde 6 daralma yönünde. OECD koronavirüs salgınında ikinci dalga durumunda ise küresel ekonomik daralmanın yüzde 7,6’ya yükseleceğini açıkladı.
OECD’nin yanı sıra Dünya Bankası da geçen hafta açıkladığı son değerlendirme raporunda Türkiye ile ilgili tahminleri aşağı doğru çekti. Dünya Bankası salgın öncesi Ocak ayında yüzde 3 olarak açıkladığı Türkiye ekonomisi büyüme tahminini Nisan ayındaki raporunda yüzde 0,5 büyüme olarak revize etmişti. Geçen hafta açıklanan son raporda ise Dünya Bankası 2020 yılında Türkiye ekonomisinin eksi yüzde 3,8 daralma yaşayacağı tahmininde bulundu.
İktidar ve ekonomi yönetiminin ikinci yarıda ekonominin büyük canlanma yaşayarak yılı pozitif büyüme ile kapatacağı yönündeki açıklamalarına karşılık OECD ve Dünya Bankası’nın art arda açıkladıkları güncelleme raporlarında Türkiye için oldukça yüksek oranlı küçülme ve daralma tahmininde bulunması dikkat çekiyor. İktidarın aksini öne sürdüğü kritik bir çelişkiyi ortaya koyuyor!
Tabii ki beklentimiz Türkiye ekonomisinin bir an önce toparlanma sürecine girmesi, büyümeye geçmesi, üretim ve istihdamın, toplumsal refahın artmasıdır. Ancak iktidarın kendi açıkladığı resmi veriler bile böyle bir ihtimalin uzak olduğunu gösteriyor ve yılsonunda pozitif büyüme iddiasını teyit etmiyor!
- Ödemeler Dengesi Bilançosu Nisan ayı verileri salgının etkilerinin giderek ağırlaştığını gösterdi. Merkez Bankası (MB) rezervleri ise bir ayda 86 milyar dolar eridi!
Merkez Bankası tarafından açıklanan Nisan 2020 aylık Ödemeler Dengesi Bilançosu rakamları koronavirüs salgınının ekonomideki etkilerinin iyice ağırlaştığını ortaya koydu. Birkaç ay öncesine kadar “cari fazla” verilmesini başarı olarak sunan ekonomi yönetiminin tezleri açıklanan verilerle geçerliliğini kaybederken uzun bir aradan sonra ilk kez aylık cari açık 5 milyar doları aştı ve 5 milyar 62 milyon dolar düzeyine ulaştı.
MB anketlerinde Nisan ayında 4-4,5 milyar dolar arasında bir aylık cari açık beklentisi söz konusuydu. Nisan ayı verileriyle 12 aylık cari dengede fazladan açığa dönüşürken yıllık cari açık tutarı 3 milyar 291 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ocak-Nisan dönemi dört aylık cari açık toplamı ise 12 milyar 855 milyon dolar oldu.
Döviz gelirleri ile döviz giderleri dengesini gösteren ödemeler dengesi bilançosu cari açık ya da fazlasında, elde edilen döviz gelirleri ile döviz harcamaları arasındaki fark belirleyici oluyor. Bu yüzden de ülkemizin en önemli döviz geliri kalemleri ihracat ve turizmdeki yansımalar ile en büyük ithalat kaleminin oluşturan enerji ve sanayi üretimi için gerekli ithalat tutarlarındaki gelişmeler önem kazanıyor.
MB ödemeler dengesi verilerine göre Nisan ayında açığın bu düzeyde sert yükselmesinde dış ticaret açığının geçen yılın aynı ayına göre 2 milyar 279 milyon dolar artarak 3 milyar 810 milyon dolara ulaşması önemli etkenlerden birisi. Yine geçen yıl Nisanda 2 milyar 333 milyon dolar net fazla veren hizmetler dengesi bu yıl 240 milyon dolar net açık verdi. Turizm gelirleri ise ilk kez bilançoda “SIFIR” olarak yer aldı. Hatırlanacağı gibi ihracat Nisan ve Mayıs aylarında geçen yılın aynı aylarına göre yüzde 40 ve yüzde 41 düşüş göstermiş, turizm gelirleri ise geçen yıla göre Mart ayında yüzde 77,9, Nisan ayında ise yüzde 99,9 düzeyinde gerilemişti.
Cari açığın daha da büyümemesine olumlu katkı, salgın nedeniyle düşen küresel petrol ve emtia fiyatlarının inişe geçmesiyle Türkiye’nin enerji ve ithalat faturasındaki azalmadan geldi. Nisan ve Mayıs aylarında ithalatta da yüzde 25 düzeyinde düşüş gerçekleşmişti.
Buna rağmen altın ve enerji hariç cari işlemler hesabı ise geçen yıl Nisanda 3 milyar 257 milyon dolar fazla vermesine karşılık bu yıl 3 milyar 315 milyon dolar açık verdi.
Döviz çıkışları cephesinde özellikle doğrudan yabancı yatırım sermayesi ile yabancı portföy yatırımcılarının Türkiye’den çıkışları döviz giderlerini artıran bir etki yaptı. MB rakamlarına göre Nisan ayında doğrudan yatırımlarda 133 milyon dolar, portföy yatırımlarında ise 2,3 milyar dolar çıkış yaşandı. Mart ayında 5,4 milyar dolarlık sert bir yabancı yatırımcı portföy çıkışı olmuştu.
Verilere göre Nisan ayında Türkiye’nin döviz finansman açığı 3 milyar 543 milyon dolar olurken buna 5 milyar 62 milyon dolar tutarındaki cari açık da eklendiğinde 8 milyar 605 milyon dolarlık bir döviz açığının gerçekleştiği, bu tutarın da MB rezervlerinden finanse edildiği anlaşılıyor.
Dolayısıyla bu gelişme ödemeler dengesi verilerine de MB rezervlerinde bir ayda 8-6 milyar dolar tutarında erime olarak yansıyor. Mart ayında da 16 milyar 589 milyon dolarlık döviz açığı yine MB rezervlerinden karşılanmıştı. Nisan ayında döviz açığında nispeten gerileme yaşanmış olsa da iki aylık MB rezervindeki erime 25,2 milyar dolara ulaşmış durumda.
Özellikle Avrupa ve Rusya ayağında en önemli ihraç pazarlarının kapalı olmayı sürdürmesi, AB-Almanya ve Rusya’nın seyahat kısıtlamalarının süresini uzatması, ihracat ve turizmde yakın dönemde negatif tablonun değişmesinin ve döviz gelirlerinde bir hareketlenme yaşanmasının güç olacağını gösteriyor. Buna bağlı olarak da cari açıktaki yükselişin devam edeceği, döviz finansmanı açığının büyüyeceği ve bu açığın MB rezervlerinden finanse edilmesi uygulamasının devam edeceği görülüyor.
MB rezervlerinin hızla erime sürecinde olması, swap anlaşmalarından şu ana kadar Katar dışında sonuç alınamaması, yabancı sermaye ve yatırımcı çıkışlarının devam etmesi, döviz varlıklarının takviyesinde güçlüklerin söz konusu olduğunu, tıkanmaların yaşanabileceğini işaret ediyor.
Nisan ayı verilerindeki en önemli yansımalardan birisi ise Türkiye ekonomisinin yavaşlama ve daralma döneminde bile ciddi cari açık verebileceğinin görülmesi. Bunda ülkenin döviz kaynaklarının hesapsız bir şekilde kullanılarak tüketilmesi en önemli unsurdur!
Salgın öncesi dönemde zaten bir kriz sürecinde bulunan ekonomide kurların yükselişinin baskılanması amacıyla MB ve kamu bankalarının döviz rezervlerinin kullanılması, MB kârı ve yedek akçesinin daha Ocak ayında tamamının bütçeye devredilerek harcanması korona salgınında Türkiye’nin hazinesi ve MB kaynakları boşaltılmış bir halde yakalanmasının zeminini yarattı!
Salgın etkisiyle dış kaynak girişleri durup, ihracat ve turizm kapıları da kapanınca Hazine ve MB oldukça ağır bir kriz sürecine tamamıyla hazırlıksız yakalandı. İç kaynak krizini TL basarak ve Hazine borçlanmasında iki aydan bu yana aylık tutar bazında rekor kırarak çözmeye çalışan ekonomi yönetimi, dış kaynak-döviz kaynağı bulma konusunda ise sıkıntıya düştü!
ERDOĞAN TOPRAK,
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
Yeni Soluk
Yorum Yap