Toprak: “Salgını fırsat bilen İktidar ‘ayrıştırma-kamplaştırma’ siyasetine ara vermiyor”

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.

Ülke gündeminde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.

Toprak; “Salgını fırsat bilen İktidar, kendi partisi ve kadroları dışındaki hemen tüm kesimlere ve kurumlara karşı ayrıştırıcı, yasaklayıcı, cezalandırıcı politikalarını sürdürüyor! Her gün yüzden fazla yurttaşımızın hayatını kaybetmesinin rutine dönüştüğü, milli birlik, beraberlik ve karşılıklı dayanışma ve paylaşmaya en çok ihtiyacımız olan bugünlerde bile “ayrıştırma-kamplaştırma” siyaseti üzerinden ayakta durma planlarına ara vermiyor” dedi. 

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, sokağa çıkma kararını “talimat” doğrultusunda aldığını ilan eden İçişleri Bakanı’na karşılık bir gün sonra, 6 gün önceden 18-19 Nisan sokağa çıkma yasağını duyurdu! Aslında bu senaryo; sistemin yürümediğini, tek adamla ülkenin yönetilemediğini, bir kişinin devlete hâkim olamadığını, sistemin yara aldığını ve milletin mağdur edildiğini gösterdi! Nitekim gerçeğin en yetkili ağızdan itirafına mecbur bıraktı!” ifadelerini kullandı.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. Toprak her hafta yayımladığı değerlendirmesini İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıkları altında kamuoyuna sundu.

 

İÇ POLİTİKA

  1. İktidar, ayrıştırıcı, yasaklayıcı, cezalandırıcı politikalarını sürdürüyor!
  2. Gece yarısı “istifa senaryosu” sahneleyen iktidar, takdir ve terfi yolunu seçti!
  3. İktidarın salgın sürecinde hazırladığı Fırsat Paketi, hayata geçti!

DIŞ POLİTİKA

  1. Türkiye’nin Yemen’de yeni girişimler başlatması Mısır ile karşı karşıya gelinmesi ihtimalini güçlendirdi! 5. Mısır, iktidarın Yemen’deki Islah Partisi üzerinden yürüttüğü girişimlere karşı, diğer bölge ülkeleriyle Türkiye karşıtı ittifak oluşturuyor! 6. Suriye, Libya, Mısır! Bu sürece Yemen’in de eklenmesi ülkemiz açısından ciddi ekonomik yükleri beraberinde getirecektir. 7. ABD-ÇİN arasında, COVİD-19 tartışması şiddetlendi!

EKONOMİ

  1. İktidar, sessizce Sermaye Kontrolü’ne geçti. 9. FATF’ın internet sitesinde sadece “dijital kimlik” uygulaması, yer alıyor! 10. Salgında “tam karantina” başarısı bilimsel çalışmalarla ortaya konuldu. 11. Yapılan araştırmaları ve olası maliyetleri görmezlikten gelmek, dürüst ve samimi bir tavır değildir. 12. 2020 bütçesi 3 ayda iflas etti, hedef ve öngörüleri anlamını yitirdi! 13. Mevcut salgın koşulları Mayıs ya da Haziran sonunu işaret ederken kimi tahminler daha da ileri ayları içeriyor.  Acil olan insani yardım!  14. Piyasalardaki gelişmeler MB’nin Nisan Ayı Beklenti Anketi’ne yansıdı! 15. Özel sektör döviz borçları 87,7 milyar dolar oldu.  16. IMF, küresel büyümeyi yüzde 3,3’ten eksi yüzde 3 olarak değiştirdi!
  2. Salgını fırsat bilen İktidar, kendi partisi ve kadroları dışındaki hemen tüm kesimlere ve kurumlara karşı ayrıştırıcı, yasaklayıcı, cezalandırıcı politikalarını sürdürüyor!

İktidar; her gün yüzden fazla yurttaşımızın hayatını kaybetmesinin rutine dönüştüğü, milli birlik, beraberlik ve karşılıklı dayanışma ve paylaşmaya en çok ihtiyacımız olan bugünlerde bile “ayrıştırma-kamplaştırma” siyaseti üzerinden ayakta durma planlarına ara vermiyor. 

Vatandaşları, belediyeleri, mahkûmları, medyayı, bankaları bile ayrıştırarak ülkeyi yönetme stratejisi, ülkemize ve insanlarımıza iyilik değildir. Hatırlanacağı gibi; genel seçimlerde muhalefet ittifakını “Zillet cephesi, terör kampı, ihanet ittifakı” diye nitelendiren, muhalefet liderlerini cezaevine atmakla tehdit eden iktidar; yerel seçimlerde de ülkeyi bir “beka sorunu” söylemiyle ayrıştırdı. 

Bu fırsatçılığın ve ayrıştırıcı söylemlerin ne kadar tehlikeli olduğu, yurttaşlar arasına ayrımcılığın hiçbir şekilde iyi niyetle izah edilemeyeceği ortadadır. Buna karşın iktidar, insanlığın derin yaralarla sarsıldığı salgın günlerinde aynı politikaları daha da şiddetlendirerek sürdürüyor! 

  1. Alınan yanlış bir kararla yüz binlerce insanı sokağa döken, virüsün bulaşmasına zemin yaratan iktidar, beceriksizliğini birinci kişinin ağzından teyit etti! Yanlışlara “ödül”, doğrulara “ceza” veriliyor!

10 Nisan’da gece yarısına 2 saat kala ilan edilen sokağa çıkma yasağının yarattığı kaos ve kargaşanın sorumlularına hesap sormak, bedel ödetmek yerine kamuoyu tepkisini ve halkın haklı isyanını söndürmek için gece yarısı “istifa senaryosu” sahneleyen iktidar, takdir ve terfi yolunu seçti. Bu işin sorumlusunun istifasını kabul etmeyip, boşalttığı makama geri tayin etti. 

CB Erdoğan, sokağa çıkma kararını “talimat” doğrultusunda aldığını ilan eden İçişleri Bakanı’na karşılık bir gün sonra, 6 gün önceden 18-19 Nisan sokağa çıkma yasağını duyurdu! Aslında bu senaryo; sistemin yürümediğini, tek adamla ülkenin yönetilemediğini, bir kişinin devlete hâkim olamadığını, sistemin yara aldığını ve milletin mağdur edildiğini gösterdi! Nitekim gerçeğin en yetkili ağızdan itirafına mecbur bıraktı!

… “Onurla yürüttüğüm İçişleri Bakanlığı görevimden ayrılıyorum. Gayretle ve titizlikle yürütülen süreçte, salgının önlenmesine yönelik sokağa çıkma kararınının uygulanmasının sorumluluğu, şahsıma aittir.”

Ayrıca “başarısız” olduğunu.. istifa mektubunda itiraf eden bir bakanın, övgü dolu resmi açıklamayla koltuğuna iade edilmesi, bakanlık koltuğuna yeniden oturması, halkıyla alay eden bir iktidarın “yetersizliğinin” görüntüsüdür.

Gerçekler halktan gizlenmediği takdirde; Virüsün 14 günlük üreme süreci düşünüldüğünde ay sonuna doğru ortaya çıkacak vaka patlaması, bu büyük sorumsuzluğun ve yönetim yanlışlarının sonucu olacaktır!

  1. İktidar, “Salgın” sürecini “Fırsat” biliyor; başta CHP’li Büyükşehir belediyeleri olmak üzere muhalefet belediyelerinin hizmetini, halkla kucaklaşmasını engelliyor! İşte iktidarın Fırsat Paketi!

31 Mart ve 23 Haziran Yerel Seçim zaferini içine sindiremeyen iktidar, muhalefet belediyelerini “yasak ve tehdit” ile susturmaya çalışıyor! 

 Nakdî bağış toplamasını yasakladı, paralar bloke edildi!

Muhalefet belediyelerinin bağış toplamasına yasak getirip toplanan paraları bankalarda bloke ettirdi, hayırsever vatandaşların yardımını engelledi. Oysa belediyeler, bağışları halka “nakit” ödüyordu!

 Aynî bağışlara, bedava Aş’a yasak getirdi!

Önce aşevlerini kapatan iktidar, fırınlara ekmek için koşan insanlarımıza pek çok belediye bedava ekmek dağıtırken, belediyelerin bedava ekmek dağıtmasını da yasakladı. Bedava sıcak aş veren yerlere yapılan ayni ve nakdi bağışların tümü engellenmiş oldu. Oysa belediyeler halka “ücretsiz aş” dağıtıyordu!

 Maske dağıtmasını yasakladı!

Her şehrin kılcal damarlarına kadar hâkim olan belediyelerin maske dağıtımını yasakladı ve maske mecburiyeti üzerinden 10 gün geçmesine karşın hâlâ milyonlarca kişinin sağlığı tehdit altında olmasına rağmen maske dağıtımını başaramadı! Oysa belediyeler halka “ücretsiz” maske dağıtıyordu.

 Başkanlara soruşturma başlattı!

İçişleri Bakanlığı Covid-19 bağış kampanyaları nedeniyle Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında soruşturma başlattı. İşleri başlarından aşkın belediye başkanlarını Mülkiye Müfettişleri’nin sorgusuna almak hangi akla, hangi vicdana sığar!

 Muhalif Medyayı Susturuyor!

İktidar, sözde özerk RTÜK ile FOX TV, Halk TV, Tele1’e cezalar yağdırıyor. Independent Türkçe, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu'nun (BTK) idari tedbir kararıyla erişime kapatılıyor! Gazeteciler tutuklanıyor!

 Belediye, medya derken sıra Bankalar’a geldi!

İnfaz yasası adı altında çıkartılan af yasasında suçlar, cezalar, hükümlü ve tutuklular arasında en ağır insani ayrımcılığı yaparak adaleti siyasetin maşası haline getiren iktidarın ayrıştırma stratejisi son olarak bankacılık sektörüne sıçradı! BDDK tarafından yapılan düzenleme ile özel bankalar yeni kredi vermeye mecbur edilip, aksi halde cezayla tehdit edilmeye çalışılıyor. Kamu bankalarının kayıp ve zararlarını “görev zararı” adı altında hazineye ve milletin sırtına yıkan iktidar, özel bankaları da “batarsanız batın” diyerek zorluyor!

SONUÇ: “Önce-Sonra” bunları yapan aynı iktidar, aynı tek adamdır!

Önce maskeyi mecbur kılan, sonra Ticaret Bakanına maskelerin 5 TL’ye satılacağını açıklatan, tepkiler üzerine maskelerin bedava dağıtılacağını ve maske satışının yasak olduğunu ilan eden tek kişilik iktidarın 24 saat içinde art arda gelen karar değişiklikleri, ülkeyi yönetememenin aczidir. Bedava maskelerin önce PTT tarafından dağıtılacağını açıklayan, PTT sitesi çökünce edevlet şifresiyle dağıtım duyurusu yapan, sonra eczanelerden bedava maske dağıtımına geçip, cep telefonlarına çağrı kodu gönderme kararı alan da aynı iktidar, aynı tek adamdır!

Ayrıştırma-kamplaştırma, kendisi gibi düşünmeyenleri yok sayma anlayışını politikalarının temel ilkesi haline getiren iktidarın kendi yanlışlarını örtmek için kullandığı tüm stratejiler çökmeye mahkûmdur ve iktidarın kendisini tüketecektir!

  1. İktidarın Yemen’de İhvancılar ile işbirliği yapması, Mısır ile yeni bir gerilimi başlattı. Libya ve Suriye’den sonra ağır bir faturanın önümüze çıkartılmasına zemin hazırlanıyor!

Türkiye’nin Yemen’de, özellikle Şiilerle Suudi destekli Sünni gruplar arasındaki çatışmaların yoğun olduğu ülkenin güney bölgesinde yeni girişimler başlatması Mısır ile karşı karşıya gelinmesi ihtimalini güçlendirdi.

 Libya’da Müslüman Kardeşler çizgisindeki Trablus yönetimine destek veren iktidar, Tobruk yönetimi ve Libya Ulusal Ordusu’nun başındaki Mareşal Halife Hafter ile karşı karşıya!

İktidarın Yemen’de yine Müslüman Kardeşler’in bu ülkedeki siyasi yapılanması olan Islah Partisi üzerinden yürüttüğü bazı askeri ve parasal yardım girişimlerinin gerek Yemen’de gerekse Mısır’da rahatsızlığa yol açtığı kaydediliyor.

 1990 yılında kurulan Müslüman Kardeşler’in Yemen’deki kolu Islah Partisi’nin Türkiye’nin destek ve yardımlarıyla güçlendiği ve ülke siyasetinde etkinliğini artırarak öne çıkmaya başladığı belirtiliyor!

Yemen’de Suudi yanlısı Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih, 2012 yılında Arap Baharı’nda halk ayaklanması ile devrilmişti. Salih’in ardından görevi üstlenen Rabbo Mansur, 2015’te İran destekli Şii Husiler tarafından devrildi. O tarihten bugüne ülkede mezhep eksenli iç savaş sürüyor. 

Suudi Arabistan liderliğinde aralarında Mısır, BAE, Sudan, Somali gibi ülkelerin askeri desteğiyle oluşturulan Arap Koalisyonu ile İran destekli Şii Husiler arasında iktidar mücadelesi devam ediyor. İç savaş nedeniyle oluşan yönetim boşluğunda Müslüman Kardeşler’in Yemen Kolu Islah Partisi, güç kazandı ve halen Aden’de hükümetin başında bulunan Başbakan Maen Abdulmalik Said’in koalisyon hükümetinde de yer alıyor. 

Islah Partisi yöneticileri ile hükümetteki bazı bakanların, Müslüman Kardeşler bağlantılı diğer Yemenli yerel yetkililerin daha önce Ankara’ya gelerek hükümet yetkilileriyle görüşmeler yaptığı, Türkiye’nin, başta ulaşım ve limanlar konusunda Yemen’e destek ve yatırım sözü verdiği belirtiliyor.

Hatırlanacağı gibi; Ocak ayında İçişleri Bakan Yardımcısı İsmail Çataklı, Yemen’in başkenti Aden’de Başbakan Said’le görüşmüştü. Bu ziyaret öncesinde, Yemen hükümetinin Islah Partili Ulaştırma Bakanı Salih el Cabvani Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı ve diğer hükümet yetkilileriyle görüşmüş; limanların inşası, yönetimi ve mali destek konusunda temaslar yürütmüştü.

Son dönemde Müslüman Kardeşler üzerinden sağlanan desteklerle Yemen’de Türkiye’nin etkinliğinin arttığı ayrıca İhvan çizgisindeki bazı yerel insani yardım kuruluşlarının, siyasi ve ekonomik etkinliklerinin iktidar tarafından desteklendiği belirtiliyor!

  1. Kızıldeniz ve Aden bölgesine askeri yığınak yapıp, deniz ve hava üsleri kuran Mısır, iktidarın Yemen’deki Islah Partisi üzerinden yürüttüğü girişimlere karşı, diğer bölge ülkeleriyle Türkiye karşıtı ittifak oluşturuyor!

Türkiye’nin Süveyş Kanalı güzergâhında Körfez petrolünün taşındığı Babül Mendeb Boğazı çevresinde siyasi ve lojistik etki alanını genişletmesi, bu bölgedeki limanların imarı ve inşasına destek vermesi, tedirginlik yarattı. Başta Mısır olmak üzere, Suudi Arabistan, BAE gibi körfez ülkeleri ve Aden körfezine kıyısı olan diğer Afrika ülkelerinin Türkiye karşıtı ittifaka yönlendiği birkaç ay önce Riyad’ta yapılan toplantı ile somutlaştı. 

Suudilerin ve Mısır’ın öncülüğünde oluşan Aden Körfezi Birliği ekonomik işbirliği amaçlı görünse de siyasi ve askeri işbirliğini de dışlamayan bir yapılanma. Dolayısıyla iktidarın Yemen’deki İhvan destekli hamlesi hemen tüm bölge ülkelerinin Türkiye’nin karşısında yer almasına zemin hazırlıyor! 

Mısır’da Sisi yönetiminin kontrolündeki devlet medyasında Türkiye aleyhine yayın kampanyalarının arttığı gözlenirken; “Türkiye, Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki limanlarını kontrolüne alarak Mısır’ı kuşatmayı hedefliyor” şeklinde yorumlara yer veriliyor. Türkiye’nin Cibuti'de askeri üs kurduğu, Savakin Adası’nı Ömer el Beşir döneminde kiraladığı gündeme getirilerek, Türkiye’nin Kızıldeniz’de güç olmaya yöneldiği, tezleri dillendiriliyor. [El Beşir ile CB Erdoğan arasında imzalanan Savakin Adası Mutabakatı, el Beşir’in darbeyle devrilmesi sonrasında başa geçen Mısır-BAE-Suudi destekli yeni yönetim tarafından askıya alınmış ve süreç belirsizliğe bürünmüştü.]

Ayrıca Mısır yönetimi, terör örgütü kabul ettikleri Müslüman Kardeşler’e Türkiye’nin destek verdiğini, lider kadrolarının Türkiye’de barınması ve faaliyetlerine imkân sağladığını dile getiriyor. Libya-Yemen-Sudan ve Mısır, bu desteğin çeşitli yöntemlerle sürdürüldüğünü ve bunun Mısır’a karşı düşmanca bir tutum olduğunu savunuyor.

 Son gelişmeler ardından Mısır Hükümeti, Kızıldeniz'in güney girişinde ve kıyı bölgelerinde askeri varlığını artırma kararı aldı. 

Yemen sahili ve Bab el-Mandeb Boğazı yakınlarına askeri yığınak yapmaya başladı. Kızıldeniz'de Sudan sınırına yakın bölgede deniz ve hava üssü inşasını hızlandırdı. 

 Mısır Cumhurbaşkanı Abdel Fettah el-Sisi, 

Arap olmayan güçlerin Yemen'de konumlarını güçlendirmelerine izin vermeyeceklerini, ilan etti. Yemen'in Arap ülkelerinin güvenliğini ve istikrarını, Kızıldeniz ve Bab el-Mandeb Boğazı'nda deniz ulaşımını tehdit etmek için başka ülkelerin sıçrama tahtası haline getirilmesini kabul etmeyeceklerini, dile getirdi.

 Tüm bunlar yeni bir gerilimin işareti!

Bu açıklamaların hedefinin, Şii Husileri destekleyen Fars-İran ve Müslüman Kardeşler çizgisindeki Islah Partisi’ni destekleyerek, Yemen’deki girişimlerine hız veren Türkiye olduğu açık. 

Bu çerçevede Sisi Yönetimi’nin Aden hükümeti üzerinde baskı politikasına yönelmesi, her alanda zor durumdaki bu ülkeyi coğrafi avantajını kullanarak baskılaması, Türkiye ile ilişkilerini zayıflatmaya çalışması sürpriz sayılmamalı!

İktidarın İhvan endeksli dış politika yaklaşımıyla, Türkiye’yi Arap yarımadasının en güney ucunda, Kızıldeniz-Aden Körfezi ve Yemen çölünde sıkıntılı bir tabloyla karşı karşıya bırakması ihtimali, söz konusudur!

Suriye’de, Libya’da izlenen “yanlış” politikalar sonrasında üstlenilen ağır askeri, ekonomik ve insani maliyetlerin, şimdi Yemen’de İhvan’cılara verilen destekle katlanarak daha da ağırlaşması akılcı bir strateji, ülke çıkarlarına hizmet eden bir politika değildir! 

  1. Suriye, Libya, Mısır’da iktidarın günü birlik “Yanlış ve öngörüsüz” dış politikasının maddi faturası kabarıyor! Bu sürece Yemen’in de eklenmesi ülkemiz açısından ciddi ekonomik yükleri beraberinde getirecektir.

Birleşmiş Milletler’in ambargo ve yaptırım kararlarına rağmen şu ana kadar Libya’da Feyiz el Sarrac başkanlığındaki Trablus yönetimine sağlanan silah desteğinin, uluslararası raporlarda 20 milyar dolara ulaştığı dile getiriliyor! 

Suriye politikasının kabararak artan askeri faturasının tutarı tam olarak bilinmemekle birlikte mülteci kaynaklı insani harcama faturasının asgari 40-50 milyar dolar olduğu bizzat iktidar tarafından ifade edilmektedir. 2011’den bu yana Suriye kaynaklı ekonomik kayıplar ise 150 milyar doların üzerindedir.

Şimdi bunlara bir de Yemen’de nereye varacağı belirsiz bir maceracı politikaya girişmenin henüz hesap edilemeyen faturası eklenecektir. 

Böylesi bir salgın sürecinde kendi insanlarımızın en hayati gereksinmelerini karşılayacak kaynaklar doğru dürüst ortaya konulamayıp, millete “bağış çağrıları” yapılırken, Yemen çöllerine para dökmek Ülkemizin yararına değildir!

  1. ABD-ÇİN arasındaki ticaret savaşlarından sonra normalleşme sürecine girilmişken, salgın sonrası iki ülke arasında yeniden ve daha şiddetli bir şekilde “kim sorumlu?” mücadelesi başladı!

Küresel salgının sorumlusu konusunda ABD ile Çin arasında başlayan siyasi ve diplomatik mücadele, karşılıklı suçlamalarla giderek sertleşiyor. Salgına karşı küresel mücadelede işbirliğinin kaçınılmaz olduğu bir süreçte ABD Çin’i virüsü üretmek, salgının boyutlarını dünyadan gizlemek ve virüsü kasıtlı olarak dünyaya yaymakla suçluyor. 

Dünya Sağlık Örgütü’nü (DSÖ) Çin’in tarafında olmakla ve salgının gizlenmesinde işbirliği yapmakla itham eden Trump yönetimi, DSÖ’ye sağladığı parasal katkıyı kesme kararı aldığını duyurdu. Ancak bugüne kadar Fransa’nın Nobel ödüllü Virolog Bilim İnsanı Prof. Luc Montagnier dışında tüm bilim camiası Covid-19’un laboratuvarda üretilmesi ve insan yapımı olmasının imkânsız olduğu görüşünde. 

ABD Başkanı ve kurmayları, “Vuhan Viroloji Enstitüsü'nün canlı yabani hayvan pazarından yalnızca birkaç kilometre ötede olduğunu biliyoruz” diyerek virüsün Vuhan’da laboratuvarda üretildiğini iddia ediyor. 

 Buna karşılık Vuhan Viroloji Enstitüsü, 

Virüsün bulaşma mesafesinin ise 1,5-2 metre olduğuna dikkat çekerek, ABD iddialarının “asılsız ve kafa karıştırma amaçlı” olduğunu, söylüyor.

Son bir haftadır Trump yönetiminin farklı üst düzey isimleri tarafından sistematik bir şekilde “Virüsün dünyaya Çin‘in Vuhan kentindeki bir laboratuvar tarafından salındığı” söylemleriyle küresel algı yaratma peşinde olduklarını iddia eden Pekin yönetimi, suçlamalara sert bir açıklamayla karşılık verdi.

 Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhao Lijian, 

ABD'yi pandemi ile mücadeledeki beceriksizliğinin üzerini kapatmak için konuyu başka yöne çekmekle suçladı. ABD’nin “kamuoyunun kafasını karıştırmaya ve sorumluluktan kaçmaya” çalıştığını söyledi.

İki süper güç, dünyayı etkisi altına alan salgınla ilgili olarak birbirlerini suçlarken, virüsün kökeninin ne olduğuna ilişkin henüz somut bir bilgi ya da bulgu yok! Bilim insanlarının büyük çoğunluğu, insanlar arasındaki enfeksiyonun Vuhan’daki bir canlı yabani hayvan pazarında doğal olarak ortaya çıktığı yönünde ve virüsün insan yapımı olma ihtimalinin bulunmadığı görüşünde. Önümüzdeki günlerde ABD-ÇİN arasındaki KORONAVİRÜS kavgasının dozunun yükselmesi, karşılıklı suçlamaların daha farklı boyutlara ilerlemesi, beklenebilir. ABD’nin DSÖ’ye mali desteği kestikten hemen sonra Etiyopyalı doktor DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesu’un Çin lobisi tarafından desteklendiğine dair iddiaların gündeme getirilmesi, CIA belgelerinin sızdırılması dikkat çekici! Oysa DSÖ direktörünün seçilmesi örgütün en büyük finansörü ABD’nin desteği ve onayıyla gerçekleşmişti.

Daha önce de BM’ye mali desteği kesme tehditlerini dile getiren Trump, Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmişti. Şimdi DSÖ üzerinden seçim öncesi konumunu sağlamlaştırmaya, sorumluluğu DSÖ ve Çin’e atarak ABD’de tüm dünyayı geride bırakan vaka ve ölümlerin etkilerini hafifletmeye çabalıyor!

  1. İktidar, salgın bahanesiyle sessizce Sermaye Kontrolü’ne geçti. Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) onayını devreye sokması, yabancı yatırımcıyı kaçıracak, yerli tasarruf sahibini banka sistemi dışına çıkartacaktır!

Son birkaç haftadan bu yana döviz konusundaki sıkıntılı tablo genişleyerek endişeleri artırırken, iktidarın bu konuda hâlâ suskun kalması, ortaya somut bir plan, döviz piyasalarını rahatlatıp güven verecek bir program ilan edememesi önemli bir yönetim zafiyeti olarak karşımıza çıkıyor. 

 İktidar endişelerimi teyit eden bir adımı geçen hafta attı!

Önceki değerlendirmelerimde döviz konusundaki süreç nedeniyle iktidarın “kontrollü kambiyo rejimine geçmesi” ihtimalini gündeme getirerek böyle bir adımın Türkiye ekonomisine güveni derinden sarsabileceğini ifade etmiştim. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) bankalara gönderdiği bir genelge ile bankalardaki döviz mevduatı hesaplarından, tasarruf sahiplerince yurt dışına yapılacak döviz transferlerine bazı kısıtlamalar, bürokratik zorlaştırma mekanizmaları getirdi.

Geçtiğimiz hafta başında BDDK’nin Türk Bankaları’nın yurtdışı bankalarla swap yoluyla döviz/TL takası yapmasını engelleme kararı vermesinin ardından TBB’den gelen bu ikinci adım sermaye kontrolü söylemlerini ve uluslararası para piyasalarında Türkiye ile ilgili güven sorununu sorgulanma sürecine soktu.

TBB’nin bu genelgeyle uygulamaya koyduğu kısıtlama ve kontrol kararını Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) bünyesindeki kara para, kaynağı belirsiz servetlerin izlenmesini öngören Uluslararası Mali Eylem Gücü’ne (FATF) dayandırması kararı tartışmalı hale getirdi. Uluslararası piyasalarda ve bankacılık sektöründe “örtülü tehdit” olarak değerlendirilen, TBB’den bankalara yollanan genelgede şu yazıya yer verildi: 

“… bankalar nezdinde gerçekleştirecek işlemler normal akış süreci içerisinde devam edecek olup, herhangi bir kısıtlama ya da işlemlerin durdurulması söz konusu değildir. FATF'nin tavsiyesi kapsamında sadece gerçek kişi müşterilerin 1 milyon TL ve muadili döviz ve üzerindeki yurt dışına para transferlerinin MASAK Başkanlığı'na yapılmakta olan mutat bildirimleri bir gün öncesine çekilmiştir.”

Güncel döviz kurları dikkate alındığında 1 milyon TL karşılığı yapılacak yaklaşık 150 bin dolar ya da 130 bin euro tutarındaki para transferleri ancak MASAK kontrolü ve onayından sonra gerçekleştirilebilecek. Banka, transferi yapacak kişinin hesap bilgilerini transferden 1 gün önce MASAK’a iletecek, onay verilirse transfer bildirimden bir gün sonra gerçekleştirilecek. Yurt dışından Türkiye’ye yapılacak döviz transferlerinde MASAK onayı aranmayacak.

Alınan bu karar ile, rahmetli Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde, 1986 yılında serbest kambiyo rejimine geçilmesi, TL’nin konvertibl para ilan edilmesi ve uluslararası para transferlerinin, para dolaşımının serbest bırakılmasından 34 yıl sonra bir ilk yaşandı!

  1. FATF’ın resmi internet sitesinde, uluslararası para transferlerinde üye ülkelere yönelik yapılan tavsiyeler arasında sadece “dijital kimlik” uygulaması, yer alıyor!

1 Nisan’da FATF’ın resmi internet sitesinden yapılan para transferi konusunda üye ülkelere yönelik tavsiyeler arasında limit kısıtlaması, ön kontrol, 24 saat önceden bildirim, kara para incelemesi vb. öneriler yer almıyor. Uluslararası para transferlerinde dijital kimlik uygulaması tavsiye ediliyor. (https://www.fatfgafi.org/publications/fatfgeneral/documents/statement-covid-19.html)

Kaldı ki OECD bünyesinde 1989 yılında kurulan FATF’a Türkiye 1991’de üye oldu. Aynı zamanda hepsi OECD üyesi olan 39 ülkenin üye olduğu FATF’ın kararları bağlayıcı değil, tavsiye niteliğindedir. FATF’ın yegâne yaptırımı, kara paranın önlenmesi ve terörün finansmanı konusunda alınan önlem tavsiyelerine uymayan ülkelerin uyarılmasıdır. Uyarılara rağmen tavsiyeler yönünde adım atmayan üye ülkeler ise “kara listeye” alınıyor. 

İktidar 18 yıldır kara para aklama, kaynağı belirsiz servetler, kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflık ve denetim, rüşvet ve yolsuzluğun önlenmesi gibi konularda FATF’ın aldığı 11 tavsiye kararından 9’una uymadı. 2019 yılında hazırlanan FATF raporunda “uyarılan ülkeler” listesinde yer aldı. FATF’ın kararlarının neredeyse yüzde 95’ini dikkate almayan iktidarın, bir anda bu tavsiyeleri gerekçe göstererek yurt dışı para transferlerini MASAK onayına bağlaması, inandırıcı ve samimi görünmüyor!

Mevcut şartlarda zaten ülkeye sermaye ve döviz girişleri durma noktasına gelmişken, bu kararın iç ve dış piyasalardaki algısı “sermaye kontrolü ve yurt dışına para transferlerinin kısıtlanması” şeklinde oldu. 

İktidarın, dövizdeki sorunlara çözüm üretmekte aciz ve yetersiz kalmaktan ötürü aldığı anlaşılan MASAK izinli döviz transferi kararı; mevcut ekonomik koşullarda ve konjonktürde yanlış, döviz tasarrufu sahiplerini endişeye sevk edici, dövizdeki erimeyi hızlandırıcı bir adımdır!

  1. Salgında tam karantinanın başarısı bilimsel çalışmalarla ortaya konuldu. Ekonomik maliyet nedeniyle tam karantinadan kaçınılması süreci uzatacak, insani ve ekonomik bedeli daha da ağırlaştıracaktır!

Salgınla ilgili yapılan bilimsel çalışmalar ve salgın ekonomisi ile ilgili analizler, tam karantinaya geçilmedikçe salgını kontrol altına almanın zorlaştığını, sürecin aylarca uzadığını ortaya çıkardı! Çin, ülkenin en büyük sanayi-teknoloji-üretim bölgesi olan Hubei eyaletini ve Wuhan kentini tam karantinaya alarak adeta hayatı durdurdu. Buna karşılık ABD ve İspanya, İtalya gibi Avrupa ülkeleri bu yöndeki kararları almakta geciktikleri için salgının merkezi haline geldiler.

 Salgının kontrol süresinin uzaması ekonomide daha fazla küçülme, daha fazla işsizlik, borç yükünün ağırlaşmasını beraberinde getiriyor!

İktidar, ulusal karantina çağrılarına kulak tıkayarak deneme-yanılma yöntemiyle parça parça aldığı kararlarla salgını önlemede yetersiz kaldığını gösterdi. 

İstanbul’da 1000 odalı 2 salgın hastanesi inşasına başlanmış olması, salgının boyutlarının büyüyeceği endişesini akla getiriyor 45 günde tamamlanacağı açıklanan iki hastanenin aksaksız şekilde öngörülen sürede hizmete alındığı varsayılsa bile bu tarih en erken Mayıs sonu demektir.

İktidar, tam karantinayla ortaya çıkacak ekonomik maliyete katlanamayacağını açık açık gösterdi! CB Sözcüsü, “Uzun soluklu karantinanın ekonomiye maliyeti çok daha ağır olurdu. Bunlar keyfi olarak 'şöyle yapalım' denilip karara bağlanacak konular değil.” diyerek gerçeği itiraf etti! Oysa hiçbir ekonomik maliyet, insan hayatından daha önemli değildir ve insan yaşamıyla kıyaslanamaz!

  1. Bir yandan salgınla mücadele için Bilim Kurulu oluşturup diğer yandan salgını önleme yöntemleri konusunda yapılan araştırmaları ve olası maliyetleri görmezlikten gelmek, dürüst ve samimi bir tavır değildir.

Bir iktidar sözcüsünün Tam Karantina’nın ağır ekonomik maliyetlerini gündeme getirerek bu yönde bilimsel verilerin olmadığını söylemesi; bilimsel araştırmalardan habersiz olduğunu ve kıyaslama bilgisizliğini ortaya çıkardı!

 ODTÜ ve Bilkent Ekonomi Bölümlerinde başlatılan araştırmaların ilk sonuçlarına göre; 

Bu salgının uzun süre radikal tedbirler alınmadan zamana yayılması halinde; Türkiye ekonomisi 2022-2023’e kadar uzayacak ağır bir ekonomik kriz tablosuna girecektir. Aynı zamanda gelecek nesillere çok ciddi bir borç yükünün devredilmesini, bazı coğrafi bölgelerin ağır ekonomik-sosyal yıkıma uğramasını, bölgesel eşitsizliklerin sosyal tepkileri büyüterek derinleşmesini beraberinde getirecektir.

 Koç Üniversitesi ve University of Maryland tarafından ortaklaşa yürütülen çalışmanın sonuçlarına göre;

Tam karantina ve kısmi karantina uygulamaları arasında ekonomik kayıplar açısından çok ciddi farklılıklar ortaya çıkıyor. Buna göre iktidarın şu anda uyguladığı şekilde aralıklarla kısmi karantina uygulanması Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla’da (GSYH) yüzde 17’lik bir kayba neden olurken, toplam vaka sayısının 70 bine ulaştığı aşamada tam karantina ilan edilmesi durumunda, salgın 42 günde kontrol altına alınabiliyor ve GSYH’daki kayıp yüzde 7,8 düzeyinde kalıyor. Tam karantina uygulamasında her bir günlük gecikme GSYH’da yüzde 0,4 ilave kayıp doğururken, vaka sayısını en az 10 bin ve üzerinde arttırıyor!

İster kısmi ister tam karantina olsun insan yaşamı ile maliyet kıyaslaması yapılamaz. İktidarların görevi ve sorumluluğu; bilimsel, akılcı ve halk sağlığı için en elzem olan seçenek konusunda gereken adımı atmaktır. İşçi sağlığı, iş güvenliği yetersizlikleri, iş cinayetleri başta olmak üzere ülkemiz Avrupa’da birinci sıradadır. İktidar açısından ağır ekonomik maliyetler insan 

daha önemli olsa da hiçbir şey yaşamdan daha değerli ve önemli değildir.   

  1. 2020 bütçesi 3 ayda iflas etti, hedef ve öngörüleri tümüyle anlamını yitirdi. İktidarın TBMM’yi acilen toplaması ve yeni bir olağanüstü salgın bütçesi için TBMM’den yetki alması, anayasal gerekliliktir!

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı Mart ayı bütçe gerçekleşmeleri, üçüncü ayda 2020 bütçesinin tüm dengelerinin altüst olduğunu, bütün öngörülerin geçersiz hale geldiğini gösterdi. Sadece Mart ayında 43,7 milyar lira açık veren bir bütçenin bu yılsonunu getirmesi olanaksız. 

Mart’ta aylık açık tutarının 43,7 milyar TL olması, aynı zamanda tarihi bir rekor. Bilindiği gibi Şubat ayında 7,4 milyar TL açık verilmişti. Rekor seviyeye yükselen açığın bu kadar artmasının sebebi, korona salgınının Mart ayında Türkiye’ye ulaşması ve ilk resmi vakanın 10 Mart’ta açıklanmasının ardından gündeme gelen ekonomik sıkıntılar ile iktidarın buna karşı peyderpey aldığı önlemler. Nitekim rakamlara bakıldığında Mart ayında merkezi yönetim bütçe gelirleri 47,4 milyar TL olurken, giderler neredeyse ikiye katlanarak 91,2 milyar liraya ulaştı. Faiz harcamaları da bir ayda 11,4 milyar lira oldu. Böylece bütçe bir ayda 43,7 milyar lira açık verdi. Oysa Ocak ayında 21,5 milyar lira fazla, Şubat ayında 7,4 milyar lira açık verilmişti.

Ocak-mart döneminde bütçe gelirleri, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 17,2 yükselerek 255 milyar 749 milyon lirayı, bütçe giderleri yüzde 12,1 artarak 285 milyar 330 milyon lirayı buldu. Ocak-mart döneminde üç aylık bütçe açığı 29 milyar 581 milyon liraya ulaştı.

Ocak ayında fazla verilmesinde ve üç aylık bütçe açığını nispeten düşük kalmasında MB’nin 35,2 milyar liralık kâr payı avans tutarı ve 5,3 milyar liralık ihtiyat akçesi olmak üzere, bir ayda toplam 40,5 milyar TL’nin Ocak’ta bütçeye aktarılması etkili oldu. 2019 yılında da 40 milyar liralık MB ihtiyat akçesi bütçeye aktarılmıştı. 

Mart ayının ilk yarısında salgına karşı alınan önlemlerin yarattığı bu açık tablosu, Nisan ayıyla birlikte devletin ertelenen vergi ve vergi dışı gelirleriyle daha da yüksek tutarlara ulaşacaktır. Artık elde kullanılacak MB ihtiyat akçesi ve kâr payı da yok. 

Hazine ve Maliye Bakanlığı, açıklamasında “2020-2022 program döneminde bütçe açığının GSYH’ye oranının yüzde 3’ün altında kalması hedeflenmektedir” ifadelerine yer verse de ortada bir bütçe ve hedefin kalmadığı apaçık! Kaldı ki 2020-2022 bütçe hedefleri salgın öncesinde hazırlanan öngörülerdi!

Ya yeni bir bütçe yapılması ya da acilen bütçe revizyonuna gidilerek geçici bütçe hazırlanması gerekiyor. TBMM’nin toplantıya çağrılarak kamu harcamalarının şeffaflığı, kaynak tahsislerinin ve ödenekler arası aktarmaların yeniden yapılması, hazine borçlanma limitleriyle MB emisyon tutarlarının artırılarak, meclisten yetki alınması zorunludur!

  1. Bütçe açık verse de artık daha acil olan; halkın sağlığı, milyonlarca işsiz yurttaşımızın ve faaliyeti durdurulan işyerlerinin salgın sonrasına kadar ayakta tutularak, yaşatılmasıdır!

Mevcut salgın koşulları Mayıs ya da Haziran sonunu işaret ederken kimi tahminler daha da ileri ayları içeriyor. Bu durumda Nisan, Mayıs, Haziran hatta Temmuz aylarını ağır kayıp hanesine yazmak ve önlem almak durumundayız.  

 Acil ve hayati olmayan kamu harcamaları durdurulmalıdır! 

Büyük altyapı projelerine başlanmaksızın ihalelerin ertelenmesi, devam eden büyük projelere yönelik yatırım harcamalarının durdurulması şarttır.

 Acil ve hayati olmayan mal ve hizmet alımları ertelenmelidir!

Devletin yurt dışından yapacağı mal ve hizmet alımlarını ertelemesi, buralara ayrılan döviz kaynağını diğer hayati alanlara aktarması, gereklidir. Gerek yurt içi gerekse yurt dışı harcamalarından artırılacak ödenekler, ekonomiyi ve halkı ekonomik yıkımdan korumak için kullanılmalıdır. 

 KÖİ modelli projeler ve tesisler kamulaştırılmalı ya da döviz endeksli garantiler en az 2 yıl ötelenmelidir!

Başta şehir hastaneleri olmak üzere, havaalanı, köprü, otoyol, tünel vb. ulaşım ve enerji santralları gibi KÖİ modelli, dövize endeksli, hazine garantili, ülke kaynaklarını tüketen, ülkemizi ve toplumu gelecek yıllar boyu ağır borç yükü altına sokan tüm projeler ve tesisler kamulaştırılmalıdır.

Ya da Kamu-Özel İşbirliği kapsamındaki havaalanı, otoyol, tünel, köprü geçiş garantilerinde kur artışlarıyla kamunun olağanüstü boyutlara ulaşan dövize endeksli ödemelerden kaynaklı büyük zararlardan ötürü bu garantilerin en az 2-3 yıl ileriye atılması zorunludur.

Şehir hastaneleri, köprü, otoyol, havaalanı garanti ödemeleri için 2020 bütçesine konulan ödenek 18,8 milyar TL idi. Salgın ve döviz kurlarındaki hızlı yükselişten ötürü garanti ödemelerine ayrılan bu ödeneğin kat kat aşılacağı, kamu zararının katlanacağı apaçık ortadadır. 

Krizin etkilerinin azaltılmasında yegâne çözüm devletin harcamalarının ve yükümlülüklerinin artırılması ve kaynakların şeffaf biçimde doğru alanlara aktarılmasıdır. Aksi durumda salgın geçtikten sonra toplumun ve ekonominin içine gireceği enkaz tablosunun toparlanması çok uzun yıllar alacaktır! 

  1. TL/Döviz takası (SWAP) işlemlerine getirilen kısıtlama, döviz rezervlerini ve kurları kontrol altına almak için atılan adımlar umulan sonuçları vermedi, beklentiler kötüleşti!

ABD Doları, TL karşısındaki yükselişini hızlandırırken, Euro ve Sterlin bir haftada yüzde 10-12 arasında değer kazandı. Dolar, geçen haftayı 6,93 TL düzeyinde kapattı. Piyasalardaki gelişmeler MB’nin Nisan ayı beklenti anketi sonuçlarına da yansıdı. Gelecek 12 aya dönük beklentilerdeki endişe ve karamsarlık arttı!

Kurlardaki artış beklentisi belirgin hale gelirken büyüme hızı beklentilerinde de kötüleşme anket sonuçlarına yansıdı. Mart ayı beklenti anketinde yüzde 3,3 olan 2020 yılı büyüme beklentisi Nisan’da yüzde -0,6’ya geriledi.

Yine Mart anketinde yüzde 9,98 olan 2020 sonu tüketici enflasyonu (TÜFE) beklentisi, Nisan’da yüzde 9,76’ya geriledi. 12 ay sonrasına yönelik TÜFE beklentisi bir önceki ay yüzde 9,51 iken, Nisan’da yüzde 9,70 oldu.

Enflasyon beklentisindeki düşüş salgın nedeniyle perakende satışların, tüketim ve talebin sert biçimde gerilemesi, gıda, ilaç, hijyen malzemeleri dışındaki hemen tüm ürün ve hizmetlerde tüketici talebinin eksiye düşmesinden kaynaklanıyor.

MB beklenti anketindeki bu sonuçlar korona salgının henüz yeni tırmanışa geçtiği döneme ilişkin verileri yansıtıyor. Mayıs ayı beklenti anketinde bu endişelerin daha da derinleşmesi kaçınılmaz. Özellikle dövizde giderek artan belirsizlikler, iktidarın somut bir politika ortaya koyamaması, kurlarla ilgili yükseliş beklentisini ve dövize talebin artacağı düşüncesini öne çıkartıyor. MB rezervlerinin salgın öncesi aylarda kurları bastırmak için kamu bankaları üzerinden piyasalara satışıyla eritilmesi, MB’nin imkânlarını kısıtladı. İhracat ve turizmin salgın nedeniyle tıkanması döviz gelirlerinin ve girişlerinin durması anlamına geliyor. 

 İktidarın başta IMF olmak üzere uluslararası kuruluşlardan döviz likiditesi sağlama konusunda katı tutum takınması dövizdeki belirsizliği ve tıkanma endişelerini arttırıyor!

Açıklanan önlemlerin çözüm üretmekten ve sonuç vermekten uzak kalması, Türkiye’nin salgına ağır bir ekonomik kriz tablosunda yakalanması ekonomik beklentileri kötüleştirdi. İktidar ortaya somut bir program koyamadığı sürece beklentilerin önümüzdeki anketlerde daha da kötüleşmesi sürpriz sayılmamalı!

  1. Kısa vadeli dış borç 122,5 milyar dolara gerilerken, borçların ağırlıklı bölümünü oluşturan özel sektör döviz borçları 87,7 milyar dolar oldu. Devletin, hazinenin garantör-kefil olarak devreye girmesi gündeme gelebilir!

MB’nin Şubat 2020 dönemine ilişkin kısa vadeli dış borç istatistiklerine göre;

 Bankalar kaynaklı kısa vadeli dış borç stoku 57,1 milyar dolar,   Diğer sektörlerin kısa vadeli dış borç stoku 57 milyar dolar,   Bankaların yurt dışından kullandıkları kısa vadeli 6,8 milyar dolar,   Banka hariç yurt dışı yerleşiklerin döviz tevdiat hesapları 21,1 milyar dolar,   Yurt dışı yerleşik bankaların mevduatı ise yüzde 0,4 artarak 13,7 milyar dolar, düzeyinde gerçekleşti.

Borçlu bazında incelendiğinde, tamamı kamu bankalarından oluşan kamu sektörünün kısa vadeli borcu 2019 sonuna göre yüzde 5,6 artarak 26,4 milyar dolar, özel sektörün kısa vadeli dış borcu yüzde 2,8 azalarak 87,7 milyar dolar oldu.

2019 yılsonunda 67 milyon dolar olan kısa vadeli tahvil ihraçları iki ayda yüzde 37,3 artışla 92 milyon dolara yükseldi. Bu yılın şubat sonu itibarıyla kısa vadeli dış borç stokunun döviz kompozisyonunun; 

 Yüzde 48,8'ini Dolar,   Yüzde 29,6'sını Euro,   Yüzde 14,1'ini TL,   Yüzde 7,5'ini diğer döviz cinsleri, oluşturuyor.

Borçlu bazında değerlendirildiğinde, toplam kısa vadeli dış borç stoku içinde; 

 Kamu sektörünün payı yüzde 21,1,   Merkez Bankası'nın yüzde 5,   Özel sektörün payı ise yüzde 73,9 olarak belirlendi.

 Özel sektörün döviz borçlarıyla ilgili tablo ciddiyetini koruyor!

Özel sektörün döviz borçları artarken kur artışlarıyla birlikte riskler de büyüyor. Salgın nedeniyle içeride durağanlaşan ekonomik faaliyetler, bazı işyerlerinin faaliyetlerini durdurmak, üretime ara vermek zorunda kalması, özel sektör borçlarının çevrilmesi konusundaki sıkıntıları arttırıyor!

 Kısa vadeli tahvil ihraçlarının yükselmesi dikkat çekici!

Şubat ayı verilerinde kısa vadeli tahvil ihraçları iki ayda yüzde 38’e yaklaşan oranda artarak 92 milyon dolara yükseldi. Buna karşılık salgın sonrası ortaya çıkan ekonomik tabloda, özellikle yabancı sermayeli portföy yatırımcılarının satış ve çıkışlara hız vermesi, önümüzdeki aylarda yurt dışına kısa vadeli tahvil ihraçlarındaki bu tablonun tersine döneceğini, ihraçların gerileyebileceğini düşündürüyor! Böyle bir gelişmede ise gerek bankaların gerekse özel sektörreel sektör kuruluşlarının şirket tahvili ihracıyla dış kaynak temini kapıları iyice kapanabilir, vadesi gelen döviz borçlarının çevrilmesindeki sıkıntı büyüyebilir.

İktidarın bu gidişi görerek bugünden önlem alması, özel sektörün hayatiyetini ve dış piyasalara olan yükümlülüklerinin yerine getirmeyi sürdürebilmesi yönünde bir takım destek programlarını ilan ederek iç ve dış piyasaları rahatlatması gerekiyor. Aksi halde peş peşe kapanışlar, batışlar ve iflaslar yaşanabilir!

  1. IMF, daha önce yüzde 3 olarak öngördüğü Türkiye’nin büyüme hızını eksi yüzde 5 küçülme olarak revize etti. Küresel büyümeyi ise yüzde 3,3’ten eksi yüzde 3 olarak değiştirdi!

IMF, 2020 yılı Bahar Dönemi Dünya Ekonomik Görünüm Raporu'nda Korona salgınının yol açtığı krizin yarattığı ekonomik etkilerin bugüne kadar hiçbir ekonomik krize benzemeyen bir kriz ortaya çıkardığını belirterek hem küresel ekonomiye hem de ülke ekonomilerine yönelik tahminlerinde radikal biçimde aşağı yönlü revizyonlara gitti. 2019 raporunda küresel ekonominin 2020'de yüzde 3,4 büyüyeceğini tahmin eden ve Ocak 2020'deki raporunda bu tahmini yüzde 3,3 olarak revize eden IMF, bahar raporunda ise küresel büyümede aşırı belirsizlik süreci yaşandığını kaydetti.

IMF bir önceki raporunda Türkiye için bu yıl yüzde 3 olan büyüme beklentisini de yüzde 5 “küçülme” yönünde değiştirdi. 2021 yılında ise Türkiye ekonomisinin yüzde 5 pozitif büyümeye geçeceği tahmini raporda yer aldı.

Koronavirüs’ün yayılmasını engellemek için alınan tedbirlerin ekonomik aktivite üzerinde kısa vadede baskı yaratacağı, ancak bunların insani ve ekonomik sağlık için uzun vadeli yatırım olarak görülmesi gerektiği vurgulanan raporda, 2021 yılında ise küresel büyümenin yüzde 3,4'ten yüzde 5,8 seviyesine çıkacağı tahmin edildi.

Yılın ikinci yarısında koronavirüs salgınının kontrol altına alınacağı ve toparlanmanın şartlarının oluşturulacağı senaryosunu esas aldığını kaydeden IMF 2021 tahminlerini de bu yönde revize ederek gelecek yıl küresel ekonomi için daha önce yüzde 3,4 olan büyüme beklentisini yüzde 5,8'e yükseltti.

IMF’nin son raporu 1929 büyük ekonomik buhranından bu yana dünyanın daha da büyük ve bugüne kadar görülmemiş bir kriz dalgasıyla karşı karşıya olduğunu içeriyor. Bu dalgadan Türkiye’nin etkilenmemesi olanaksız!

Hep vurguladığım gibi bir kez daha, kriz sonrası döneme yönelik kendi içinde tutarlı, şeffaf, ülke kaynaklarının verimli şekilde krizden çıkmaya odaklı kullanımını içeren, kapsamlı bir ekonomik planı ve takvime bağlanmış programı ortak akılla hazırlamaya başlaması için İKTİDARA ÇAĞRIMI YİNELİYORUM!

ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU | 20 NİSAN 2020 4