Toprak: "Erdoğan’ın siyasi yasağının kaldırılması da dahil, yarışmasının yanında olduk"
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, Haziran ayının ilk 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.
Toprak raporunda, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi yasağının kaldırılması da dahil, bugüne kadar hep demokratik siyasetin, demokratik temsilin, seçmen iradesinin özgürce tecellisinin, tüm siyasi partilerin seçime girmesi ve yarışmasının yanında olduk, yolu açtık. İktidar ise demokratik siyasetin önünü kesme, yollarını kapatma, muhalefetin hareket alanını kuşatma peşinde!” ifadelerini kullandı.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın Haziran ayının ilk 'Haftalık Değerlendirme Raporu şöyle:
İÇ POLİTİKA
- İktidar hazırladığı yasa değişiklikleri ile siyasi, toplumsal, mesleki muhalefeti kuşatmayı hedefliyor! 2. İnternet ve sosyal medya yasakları tekrar TBMM’ye getiriliyor!
DIŞ POLİTİKA
- Libya’da Trablus yönetiminin askeri kazanımları hızlandı!
- Türkiye, Rusya’yı Libya’da “işgalci” olarak nitelendirebilir!
- Libya’da NATO’nun tekrar devreye girmesi girişimleri gündemde!
- Kuzey Suriye’de ABD-Fransa-İsrail girişimleri, ilk sonuçlarını verdi!
- Fransa, Libya’da daha aktif bir politikaya yöneliyor!
- ABD-Çin arasında korona nedeniyle yaşanan gerilim sertleşti!
- Trump Hong Kong üzerinde Çin ile ikinci bir gerilim alanı oluşturup genişleterek ikinci kez seçilme şansını artırmaya çalışabilir!
- ABD-ÇİN geriliminin tırmanması, ülkemizi ve diğer pek çok ülkeyi de olumsuz etkileyecektir!
- ABD, İran’ın sivil nükleer programlarına tanınan muafiyetleri kaldırma kararı aldı.
EKONOMİ
- MB’nin açıkladığı raporda işsizliğin ve batık kredilerin artacağı, bütçe açığının büyüyerek belirginleşeceği kaydedildi! 13. 2020 yılının 2’inci çeyreğinde yüzde 10-20 arasında eksi büyüme gerçekleşebilir! 14. İkinci çeyrekte olası eksi yüzde 10 ve üzerinde bir daralmanın telafi edilebilmesi için ekonominin adeta uçuşa geçmesi gerekiyor! 15. Nisan ayı dış ticaret verileri olağanüstü düşüş gösterdi! 16. Gümrük ve kambiyo vergileri artışı, kontrollü-kapalı ekonomiye dönüş tartışmalarını alevlendirdi! 17. Döviz ve altında getirilen 5 kat vergi artışı, yabancı sermayenin ülkeden çıkışına yol açacaktır!
- İktidar hazırladığı yasa değişiklikleri ile siyasi, toplumsal, mesleki muhalefeti kuşatmayı hedefliyor. Siyasi ahlâk, düşünce ve ifade özgürlüğü bahanesine sarılarak, samimiyetsizliklerini gösteriyor!
Bir anda Sivil Toplum Örgütleri ve Meslek Kuruluşları, Barolar, Mühendis Mimar Odaları ve Tabip Odaları yasalarında değişiklik planlayan iktidar partileri, siyasi ahlâk, demokrasi, seçmen ve sandık iradesini savunma bahanesiyle, Seçim ve Siyasi Partiler Yasasında, TBMM İçtüzüğünde, Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında kendilerine göre düzenlemelere gitme hazırlığındalar!
İktidar, Milletvekillerinin parti değiştirmelerini “siyasi ahlaksızlık” diye nitelendirip yasaklamayı amaçlıyor. Ancak siyasi tarihimizin en büyük milletvekili transferlerini daha kurulduğu gün gerçekleştiren Ak Parti’nin şimdi böyle bir hazırlığa girişmesi çok büyük bir çelişki! AK Parti’nin mazisi, 15 Ağustos 2001’de kurulduğu gün ve ertesi iki günde 50’den fazla vekili transfer edip meclise girmesiyle başlamıştı. İktidar ortağı MHP’nin yanı sıra DYP, ANAP, HAS Parti, DSP, ÖDP ve daha birçok partinin genel başkanı da dahil en zengin transfer albümüne sahip partinin kendileri olduğunu biliyorlar. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden sonra 5 Belediye Başkanı ve en az 100 başkan transfer edeceklerini ilan eden de AK Parti idi.
Şimdi “siyasi ahlaksızlık, seçmene saygısızlık” dedikleri bu süreçlerin en hızlı ve baş uygulayıcısı olan iktidarın, neden böyle bir değişikliğe ihtiyaç duyduğu apaçık ortadadır. AK Parti’den kopan yeni kurulan partilerin mecliste temsilini engellemek, seçim yasası değişiklikleriyle olası bir seçime girebilmelerini imkânsıza dönüştürmek başlıca amaçları. Bunun yanı sıra hızla erime sürecine giren partilerindeki ve iktidarlarındaki çözülmeyi, kopuşları, yasaklarla frenleyebileceklerini düşünüyorlar.
ERDOĞAN’IN SİYASİ YASAĞININ KALDIRILMASI DA DAHİL, YARIŞMASININ YANINDA OLDUK, YOLU AÇTIK.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi yasağının kaldırılması da dahil, bugüne kadar hep demokratik siyasetin, demokratik temsilin, seçmen iradesinin özgürce tecellisinin, tüm siyasi partilerin seçime girmesi ve yarışmasının yanında olduk, yolu açtık. İktidar ise demokratik siyasetin önünü kesme, yollarını kapatma, muhalefetin hareket alanını kuşatma peşinde!
- Koronaya karşı ekonomik önlemler arasında Torba Yasa’ya sıkıştırmaya çalışıp 1,5 ay önce geri çektikleri internet ve sosyal medya yasakları tekrar TBMM’ye getiriliyor!
İktidarın küçük ortağı tarafından TBMM’ye verilen değişiklik teklifinde, internet ve sosyal medyaya girişlerin ve kullanıcıların TC Kimlik Numarasıyla (TCKN) yapılması mecburiyeti getiriliyor. Sosyal ağ sağlayıcılarına Türkiye’de temsilcilik açma mecburiyeti yanında düzenlemelere uyulmaması halinde ağır idari para cezaları içeren değişiklik tekliflerinin sadece muhalefeti susturmak, eleştirel paylaşımları engellemek ve kişileri fişlemek amaçlı olduğu görülüyor!
Bir yandan sosyal medya etik ilkeleri ilan edip, bu ilkeleri kabul ettiğini beyan eden yandaşlarına yeşil noktalı hesaplar açtıran iktidar, en ağır küfür ve hakaretler bu hesaplardan yapılınca suspus oluyor! Cumhurbaşkanı İletişim Başkanı, bir başka sosyal medya etik denetim sistemi kurup, kendince muhalefeti, eleştirel paylaşımları denetliyor, damgalıyor, kontrol edip onaylıyor! Tamamıyla siyasi hırsla davranıyorlar, muhalif gördükleri hesapları kontrole alma, hesap sahiplerini TCKN’leri üzerinden gözaltına alıp tutuklamadan öte bir düşünceleri yok!
Öyle ki 7 yıl önce yapılan, o dönemde 18 yaşından küçük olduğu için cezai ehliyeti olmayanların paylaşımlarını, 7 yıl sonra suç ve Cumhurbaşkanına hakaret davası, gözaltı ve tutuklama gerekçesi yapmaya çalışıyorlar. Bu da şu anda bile herkesin hesabının iktidar tarafından kontrol altında olduğunu, paylaşımların duruma ve konjonktüre göre daha sonra dava ve ceza konusu yapılmak üzere muhtemelen iktidarın bilgisi dâhilinde geriye dönük taranarak bir yerlerde depolandığını gösteriyor.
İnternet ve sosyal medya platformlarına TCKN ile giriş koşulu getirerek herkesi fişlemeyi, hesapları kontrolüne almayı hedefleyen iktidar partisi, bu verilerin Amerikalı youtube, zoom, skype, spotify, facebook, twitter, whatsapp, instagram, vb… sosyal medya platformlarına verildikten sonra milyonlarca yurttaşın bilgilerinin bu kuruluşlarca hangi amaçla kullanıldığını nasıl denetleyeceğini düşünemiyor!
- Libya’da Trablus yönetiminin askeri kazanımları hızlandı. Rusya, Halife Hafter’e bağlı güçlerin gerileme sürecine girmesi ardından, Libya’da sahaya inmeye hazırlanıyor!
Türkiye destekli Trablus yönetimine bağlı askeri birliklerin Türk subaylar yönetiminde yürüttüğü operasyonlarda Tobruk yönetiminin desteklediği Halife Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu (LUO) önemli mevzilerini kaybetti. Bunlardan birisi de en önemli stratejik hava üssü sayılan Watiye hava üssü. Hafter birliklerinin geri çekilmeye başlaması üzerine batı Libya’daki, Tunus sınırına yakın bölgelerdeki pek çok yerleşimin kontrolü Trablus yönetimine ve UMH Başkanı Feyiz el Sarrac’a geçti.
Uluslararası medyada Hafter’e bağlı LUO tarafından yapılan son açıklamalarda Türk hedeflerine karşı yakında yoğun bir taarruzun ve hava saldırılarının başlatılacağı duyuruldu. Dışişleri Bakanlığı, Türk hedeflerine saldırıda bulunulması halinde Tobruk yönetimi ve Hafter güçlerinin “meşru hedef” haline geleceği, en sert şekilde karşılık verileceğini bildirdi.
ABD Afrika Güçleri Komutanlığı (AFRICOM) tarafından resmi twitter hesabından yapılan paylaşımda Rusya’nın Libya’ya 14 savaş uçağı gönderdiği belirtilerek, uçakların uydudan çekilmiş fotoğraflarına yer verildi. Halife Hafter'in yeni bir hava operasyonu başlatacaklarını ilan etmesinden sonra yaşanan bu gelişmeler ve Rus uçaklarından oluşan bir filonun yeniden boyanıp silahlandırılarak Tobruk yönetimi kontrolündeki üslere konuşlandırılması Libya’da yeni bir aşamaya geçileceğini gösteriyor.
RUSYA’NIN GÖNDERDİĞİ SAVAŞ UÇAKLARI LİBYA GÜNDEMİNİ DEĞİŞTİRDİ
Türkiye’nin Sarrac yönetimi ile geçtiğimiz yıl Kasım ayında imzaladığı askeri işbirliği anlaşmasının ardından Trablus yönetimine silah, mühimmat, zırhlı araç, İHA ve SİHA göndermeye hız vermesi, Suriyeli cihatçılardan oluşturulan paralı milis birliklerinin sayısının 10 bini aşması sahada dengeleri değiştirdi. Tobruk yönetimi ile destekçileri Mısır, BAE, Suudi Arabistan, Fransa ve Rusya’nın Hafter’i tasfiye ederek yerine alternatif bir askeri lider getirmek konusunda müzakerelerde bulundukları dile getirilmesine karşılık Rusya’nın gönderdiği savaş uçakları Libya gündemini değiştirdi.
Rusya’nın Libya’da ağırlığını artırma girişimleri sadece sevk edilmeye başlanan savaş uçağı filolarıyla da sınırlı değil. Rusya, iktidarın izlediği yöntemi izleyerek Suriye’de eğittiği paralı askerleri Libya’ya sevk etmeye başladı. Rusya her ne kadar resmi olarak kabul etmese, sürekli şekilde Libya’da müdahil olduğunu reddetse de son gelişmeler artık bu tavrın değiştiğini, doğrudan sahaya inme aşamasına geçildiğini ortaya koyuyor.
ABD yönetiminin Libya konusunda genelde suskun kalmayı tercih etmesine karşılık son günlerde peş peşe açıklamalar yapması, Rusya’nın Libya’da faaliyetlerini artırdığının teşhir edilmesi ABD’nin de Rusya’nın Libya’da sahaya inmesinden endişe duymaya başladığının göstergesidir!
- Suriye’nin aksine Libya’da karşıt taraflarda yer alan Rusya ve Türkiye, karşı karşıya gelmemenin yollarını arıyor. Türkiye, Rusya’yı Libya’da “işgalci” olarak nitelendirebilir!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son birkaç hafta içinde Rusya Devlet Başkanı Putin ile telefon trafiğindeki artış ve görüşmelerde Suriye’nin yanı sıra Libya’nın da ele alındığının dile getirilmesi bu konuda iki ülke arasında yeni bir pazarlık olduğunu gösteriyor. Rusya sık sık Suriye’de yasal olarak bulunan tek gücün kendisi olduğunu, Suriye yönetimi ile arasındaki Savunma ve Askeri İşbirliği Anlaşması’na dayanarak Şam yönetiminin davetiyle Suriye’de bulunduğunu vurguluyor. Dolayısıyla diğer güçlerin uluslararası hukuka aykırı şekilde ve Suriye’nin egemenlik hakkını ihlâl ederek orada olduğunu savunuyor. Şam yönetimi Türkiye’yi BM’ye şikâyet ederek topraklarına izinsiz girdiğini, işgalci olduğunu dile getiriyor. Şimdi Libya’da roller değişiyor. Türkiye BM’nin Libya’nın resmi yönetimi olarak tanıdığı Trablus Yönetimi ve UMH ile yaptığı Askeri İşbirliği Anlaşması’na dayanarak Libya’daki varlığının yasal olduğunu dile getiriyor.
ABD, KADDAFİ’NİN DEVRİLMESİ SÜRECİNDEKİ GİBİ NATO’YU DEVREYE SOKMA YOLUNA GİDEBİLİR!
İleriki aşamalarda olası bir karşı karşıya gelme durumunda Rusya için aynı tezi Türkiye öne sürebilir ve Rusya’yı Libya’da “işgalci” olarak nitelendirebilir. ABD, Türkiye’yi Libya’da Rusya’nın varlığına ve etkinliğini artırmasına karşı bir set olarak gördüğü için doğrudan beyan etmese de destekliyor.
- ABD, Rusya’nın daha etkin konuma gelmesi halinde Libya’da doğrudan sahaya inme ya da Kaddafi’nin devrilmesi sürecindeki gibi NATO’yu devreye sokma yoluna gidebilir!
Önümüzdeki günler Libya’da oldukça karmaşık ve sıcak gelişmelerin yaşanabileceği bir sürece doğru ilerliyor. Rusya’nın Libya’da Hafter’in kazanımlarına destek vermesi ve ABD’nin Suriye’de Kürtlerle yaptığı gibi, Libya’nın petrol sahalarını petrol sahalarının kontrolünü Hafter ile birlikte ele geçirmesi ABD’yi endişelendiren ihtimallerin başında geliyor. Nitekim geçtiğimiz ay NATO Genel Sekreteri gelişmelere göre Libya’da rol üstlenebileceklerini açıklamıştı. Ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile NATO Genel Sekreteri Stoltenberg arasında bir gerçekleşen telefon görüşmesinde Libya konusunun ele alındığı açıklanmıştı.
AFRICOM 30 Mayıs’ta yaptığı açıklamada Rusya’nın Libya’da kalıcı bir askeri üsse sahip olması ve buraya uzun menzilli füzeler yerleştirmesi durumunda bunun Avrupa ve NATO açısından farklı bir güvenlik konseptini gündeme getireceğini belirterek Rusya’yı uyardı. Libya’daki faaliyetlerinden rahatsızlık duyduklarını vurguladı.
2011’de BM Güvenlik Konseyi Kararı ile Libya’ya yönelik olarak başlatılan NATO operasyonunun komutanı Amiral James Stavridis, Libya’daki tablonun bir iç savaştan ziyade bölgede petrol ve jeopolitik güç mücadelesi yürüten tarafların savaşı olduğunu öne sürdü. Stavridis’in kaleme aldığı makalede; “Zalim bir diktatörden kurtulayım derken bir iç savaşın içine düşmek 6 milyon Libyalı açısından çok üzücü. NATO, ABD ve Avrupa'nın, onlara barış yolunu bulmaları için yardım etmesi sadece insani bir görev değil doğrudan bir sorumluluktur.” demesi, NATO ve batının Libya’ya müdahale hazırlığının habercisi olarak görülmelidir!
Libya’da ortaya çıkan son manzara, her an patlamaya hazır bir barut fıçısını andırırken, bir yandan da tarafları ateşkese ve siyasi çözüm masasına oturtma girişimleri devam ediyor. Türkiye, Hafter’i masaya oturtarak Trablus yönetiminin meşruluğunu kabul ettirmek, Hafter’i meşru yönetime karşı isyankâr konumunda uluslararası kamuoyuna sergilemek istiyor!
- Kuzey Suriye’de Özerk Kürt Bölgesi oluşumu ve Kürt siyasetçilerin tek çatı altında Cenevre’deki Anayasa görüşmelerine katılmasını sağlamaya yönelik ABD-Fransa-İsrail girişimleri, ilk sonuçlarını verdi!
Kuzey Suriye’de ABD-Fransa-İsrail tarafından Kürt gruplarını ve partilerini bir araya getirme, Bölgede Kuzey Irak modeli bir özerk Kürt Federasyonu oluşturma girişimleri hızlandı. Türkiye gerek Astana müzakerelerinde gerekse yeni Suriye Anayasası ile ilgili olarak Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde yürütülecek Cenevre müzakerelerinde Kürtleri temsilen PYD’nin yer almasını bugüne kadar veto ederek engelledi. ABD-Fransa ve İsrail bu engeli aşmak, PYD ve SDG’nin de masada temsilini sağlamak üzere yoğun bir görüşme trafiği yürütüyor ve tüm Suriye Kürtlerini tek çatı altında bir araya getirmeye Cenevre’de de bu şekilde masada yer almalarını sağlamaya çalışıyor.
Oluşuma katılan partiler ve siyasi gruplarla, siyasi hareketler arasında yerel Arap ve Süryani siyasi yapıları da bulunuyor. Arap ve Süryani oluşumları 2014’te Suriye’nin kuzeyinde ilan edilen özerk bölgeler ve kantonlarda da PYD ile işbirliği yaparak yönetime katılıyorlardı.
Irak’taki Erbil merkezli Barzani partisi Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ve Süleymaniye merkezli Talabani kontrolündeki Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) arasında bugüne kadar zaman zaman silahlı çatışmalara kadar varan siyasi ayrılıkların benzerleri Suriye’deki Kürt siyasi partileri ve oluşumları için de söz konusu. ABD ve Fransa o yüzden bir anlamda Irak deneyiminin Suriye’de yaşanmaması için Kürtlerin tek siyasi çatıda bir araya gelmeleri ve ortak hareket etmelerinde ısrarlı bir tutum sergiliyor.
PYD-ENKS YAKINLAŞMASI, MÜZAKERELERİN İLERİ BİR NOKTAYA GELMESİ OLDUĞU ANLAŞILIYOR.
Türkiye destekli ve Türkiye’nin kontrolünde olduğu gerekçesiyle diğer Kürt partilerinin mesafeli davrandığı Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) 2011’den bu yana Kürtlerin temsilcisi olarak hareket ediyordu. Son girişimlerde ENKS ile PYD’nin de aynı çatıda buluşmaları konusunda ciddi aşama kaydedildiği belirtiliyor. Dolayısıyla 25 Kürt partisini tek çatı altına toplayan oluşumun kurulmasında en etkili faktörlerden birisinin de PYD-ENKS yakınlaşması, müzakerelerin ileri bir noktaya gelmesi olduğu anlaşılıyor.
PYD Eski Eş Başkanı Salih Müslim, tüm Suriyeli Kürtleri temsil edecek demokratik bir yapı oluşturma konusunda önemli mesafe kat edildiğini bu doğrultuda temsil heyetlerinin oluşturulacağını açıkladı. Omurgasını PYD’nin silahlı kolu Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) oluşturduğu ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) başındaki Mazlum Kobane, Kuzey Suriye Kürtleriyle ilgili son siyasi gelişmeler ardından bir açıklama yaparak yakında “tarih yazacaklarını” söyledi. ABD, gelinen aşamayı büyük memnuniyetle karşıladığını, sürecin başarılı sonuçlara ulaşması için her türlü desteği vereceğini duyurdu.
Kuzey Suriye’de yaşanan bu gelişmeler Cenevre Anayasa Müzakereleri sürecinde bugüne kadar PYD’nin masada yer almasını engelleyen Türkiye’nin izlediği politikalar açısından önem arz ediyor.
Kürtlerle uzlaşması için Şam yönetimini ikna etmeye çalışan ve yeni anayasada Kürtlerin statüsü için Esad yönetimine baskı uygulayan Rusya, muhtemelen Kürt Ulusal Birliği Partileri’ne destek verecektir. Bu noktada Kürtlerle ilgili izlenecek politika konusunda Türkiye’nin destek alabileceği tek ülke İran olarak görünüyor. Ancak Rusya, Esad’ı Kürtler konusunda ikna ederse, en baştan itibaren Suriye’de Esad’ın yanında duran İran’ın da buna itiraz etmesi söz konusu olmayabilir ve Türkiye yalnız kalabilir.
Türkiye’nin Kuzey Irak’ta yakın diyalog içinde olduğu Barzani yönetimi de Suriye Kürtlerinin tek çatı altında toplanması ve Kuzey Suriye’de özerk Kürt Bölgesi kurulmasına destek veriyor. ENKS üzerinde de etkili olan Barzani yönetiminin bu açıdan ENKS-PYD müzakerelerinin olumlu sonuçlanmasını, Cenevre’de tüm Suriye Kürtlerinin tek çatı altında ve daha güçlü şekilde temsilini istediği söylenebilir.
Fırat’ın batısında İdlib’de cihatçılarla mücadele yükümlülüğünü üstlenen Türkiye açısından Fırat’ın doğusunda ortaya çıkan bu yeni tablo, yeniden iki yönlü siyasi ve askeri mücadeleyi gündeme taşıyabilir. Son dönemde İdlib’de TSK’ya yönelik cihatçı saldırılarının artması yeni şehitlerin gelmesi bu bölgedeki ateşkesin yürütülmesi ve cihatçıların tasfiyesi konusunda zorlu bir sürecin yaklaştığını işaret ediyor!
- Fransa, Libya’da daha aktif bir politikaya yöneliyor. Fransa-Tunus Ortak Askeri Komitesi’nin kurulması, Tunus ile Libya konusunda ortak hareket etme kararı almaları, önemli bir gelişme!
Fransa, Türkiye destekli UMH’ye bağlı cihatçı milislerin son dönemde Libya’nın batısında elde ettiği askeri başarılardan sonra Libya’nın komşuları ve eski Fransız sömürgeleri Tunus ve Cezayir’i yanına çekmek üzere harekete geçti.
Fransa Dışişleri Bakanı John-Yves Le Drian geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada Libya’daki durumu ve son gelişmeleri “çok rahatsız edici” olarak nitelendirdi ve “Libya'da bir Suriye senaryosu oynandığını” öne sürdü. Bu açıklamaların ardından Tunus Savunma Bakanı Imed Hazgui’nin de Fransız mevkidaşı Florence Arley ile bir telefon görüşmesi yaparak Libya'daki durumu ele aldıkları açıklandı. Tunus Savunma Bakanı ülkesinin Libya'da her türlü yabancı müdahalesine karşı olduğunu vurguladı, çatışmaların durdurulması için siyasi çözümü çağrısında bulundu.
Fransız-Tunus ortak Askeri Komitesi'nin Paris’te toplanması çağrısı yapan Fransa Savunma Bakanı Arley Tunus, Savunma Bakanını Fransa’ya davet etti. Tunus-Fransız askeri işbirliğini güçlendirme adımlarının atılacağını duyurdu. 2011'de Libya’da iç savaşın başlamasından bu yana askeri gücünü artırma arayışına giren Tunus, ABD’nin yanı sıra Türkiye’den de silah ve savunma malzemesi alıyor. Fransa, Türkiye-Tunus arasındaki bu savunma ticaretinden rahatsızlığını sıklıkla vurguluyor.
SURİYE’DEN PARALI CİHATÇI MİLİSLERİ LİBYA’YA TAŞIMASI, TUNUS’TA KAYGILARI BÜYÜTMÜŞ GÖRÜNÜYOR.
Tunus’un stratejik konumu ve Libya ile Mısır’dan sonra en uzun sınıra sahip olması bu ülkenin Libya’daki gelişmelerden etkilenme endişesini artırıyor. Kaddafi devrildikten sonra ülkede IŞİD etkinliğinin gündeme gelmesi, Tunus’ta IŞİD tarafından gerçekleştirilen katliamlarda onlarca yabancı turistin öldürülmesinden bu yana Tunus’ta cihatçılara karşı siyasi ve askeri hassasiyet arttı. Bu yüzden Trablus’ta İhvancıların ve Cihatçıların etkin olduğu Sarrac yönetimi yanında savaşın şiddetlenmesi ve Türkiye’nin Libya’ya doğrudan müdahil olması, Suriye’den paralı cihatçı milisleri Libya’ya taşıması, Tunus’ta kaygıları büyütmüş görünüyor.
Fransa, eski sömürgeleri Tunus ve Cezayir üzerindeki siyasi ve ekonomik etkisini kullanarak Libya’daki Türkiye etkisini azaltmaya bu ülkeleri kendi yanına çekmeye çalışıyor. Fransa bu çerçevede Yunanistan ile birlikte Libya'ya silah sevkiyatını durdurmak ve silah taşıyan gemileri engellemek üzere AB tarafından oluşturulan ortak deniz gücünü ve başlatılan IRINI Operasyonu’nu yönlendiriyor.
Türkiye’nin NATO’yu yeniden Libya’ya çekme girişimleri başlattığını savunan Fransa, NATO nezdinde de Yunanistan ile birlikte Türkiye’yi engellemeye Libya’ya olası bir NATO müdahalesinde veto hakkını kullanmaya hazırlanıyor.
Türkiye destekli Sarrac yönetimi ise Fransa'yı bir yandan Türkiye’nin silah sevkiyatını AB organizasyonu ile engellemeye yönelirken diğer yandan da Hafter güçlerine silah desteği vermekle suçluyor.
Fransa 2010 yılında, Libya’nın batısındaki Nalut sahasında keşfedilen zengin doğal gaz rezervlerinin işletme imtiyazı için Kaddafi yönetimiyle anlaşma imzalamıştı. Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy’nin de seçim kampanyası için Kaddafi’den milyonlarca Euro destek aldığı, rüşvet pazarlıkları yaptığı ortaya çıktı. Sarkozy’nin davası hâlâ sürerken 2011’deki iç savaş öncesinde Fransız Total’in Nalut sahasındaki gaz imtiyazının bir kısım hissesini Katar Devlet Gaz Şirketi’ne satması üzerine Kaddafi Total’in imtiyaz sözleşmesini iptal etmişti. Kaddafi’nin devrilmesi ve NATO’nun Libya’ya müdahalesi için rol alan Fransa’nın bu imtiyazın iptali nedeniyle Kaddafi’nin devrilmesine destek verdiği öne sürülüyor. Sarrac yönetimi ise Kaddafi’nin iptal ettiği bu imtiyazın yenilenmesini isteyen Fransa’ya ret yanıtı verdi. Fransa şimdi petrol ve doğal gazda Sarrac yönetiminin Türkiye’ye imtiyazlar vereceğini iddia ederek uluslararası alanda Türkiye’yi yalnızlaştırmaya, sıkıştırmaya çabalıyor.
Dolayısıyla bir yandan sahada Rusya ile karşı karşıya gelme ihtimali artarken diğer yandan da Fransa’nın AB, NATO ve Libya’nın komşuları nezdinde Türkiye karşıtı girişimleriyle karşı karşıya kalınması söz konusu olabilir!
- Çin Yönetimi’nin Hong Kong için çıkarttığı yeni yasa ile ABD-Çin arasında korona nedeniyle yaşanan gerilim sertleşti. Trump, Çin yöneticilerine ve şirketlerine “yaptırım” uygulayacaklarını ilan etti!
Geçmişte Çin İmparatorluğu’na ait olan ancak İngiliz işgaliyle 156 yıl boyunca İngiltere’nin yönetimi altında bulunan Hong Kong, Çin ile İngiltere arasında 1984’te varılan anlaşmayla 1 Temmuz 1997’de Çin’e devredildi. Çin yönetimi Hong Kong’un içişlerine ve yönetimine karışmamayı taahhüt ederken “İki sistem tek ülke” ilkesi üzerine kurulan mutabakat hayata geçirildi.
Ancak geçtiğimiz yıl Çin ile Hong Kong yönetimi arasında suçluların iadesi anlaşmasının gündeme gelmesi üzerine, Hong Kong’da Çin’e karşı aylar süren yoğun protestolar başladı. Çin hükümeti Hong Kong’u Çin’den kopartmak için, batılı ülkelerin provokasyon ve terör eylemlerine, Çin’e karşı ayrılıkçı hareketlere destek verdiklerini öne sürdü. Protestolar sonrası askıya alınan bu düzenlemeden sonra, bu kez Çin’in en yüksek yasama organı Ulusal Halk Kongresi, Hong Kong Özel İdari Bölgesi’nde uygulanacak Ulusal Güvenlik Yasası’nı kabul etti.
Kabul edilen Ulusal Güvenlik Yasası, Çin merkezi hükümetine “isyana teşvik, vatana ihanet, terör ile ulusal güvenliği tehlikeye atan fiil ve etkinliklerin” yasaklanması yetkisini verirken, yasanın Hong Kong yerel meclisinin onayı gerekmeksizin yürürlüğe girmesini öngörüyor.
Hong Kong'daki muhalifler ve Batılı ülkelerin karşı çıktığı Ulusal Güvenlik Yasası, Çin yönetimi ve devlet medyası tarafından “vatan hainleri” olarak nitelendirilen muhalif gazetecilerin, iş insanlarının, aktivistlerin ulusal güvenlik gerekçesiyle yargılanabilmelerinin önünü açıyor.
ÇİN’İN TAAHHÜTLERİNİ YERİNE GETİRMEDİĞİNİ İDDİA EDİYOR.
Batılı ülkelerin sert tepki gösterdiği yeni yasayla ilgili olarak ilk açıklama ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’dan geldi. Pompeo yasayı kınadıklarını belirterek, Hong Kong’un kendi yasama konseyi olduğunu ve bu yasanın Hong Kong halkının istek ve arzularına rağmen ve bunlara aykırı olarak çıkartıldığını öne sürdü.
ABD yönetimi, yasanın Hong Kong’un Çin’e devri için imzalanan mutabakat ve ortak deklarasyonun içeriği ve ruhuyla bağdaşmadığını, Çin’in taahhütlerini yerine getirmediğini iddia ediyor.
Çin yönetimi, Hong Kong’ta giderek arttığını öne sürdüğü terörizm, dış müdahale, ayrılıkçı hareketler, ulusal marşa saygısızlık gibi faaliyetlere karşı böyle güvenlik bir yasasına ihtiyaç olduğunu savunuyor. Kabul edilen yasayla Çin yönetimine Hong Kong’da askeri yığınak yapma, istihbarat faaliyetlerini genişletme imkânı da sağlanıyor. Çin, geçen yıl suçluların iadesi yasasına karşı başlatılan kitlesel gösterilerin batılı ülkeler ve istihbarat örgütleri tarafından organize edilerek desteklendiğini ve finanse edildiğini öne sürüyor.
Çin, Hong Kong’da son dönemde sayıları hızla artan “sivil toplum kuruluşu” ya da “dernek” adı altında kurularak faaliyete başlayan organizasyonların, bazı batılı ülkelerin istihbarat örgütlerinin desteği ve yönlendirmesiyle hareket ettiklerini iddia ediyor.
ABD Başkanı Trump, kabul edilen yeni yasaya tepki göstererek Çin yönetiminin, Hong Kong'un 1984'te Ortak Deklarasyon ile edindiği idari özerklik ve özgürlüklere zarar veren eylemlere kalkıştığını dile getirdi.
Trump, “Çin'in son adımları göstermiştir ki Hong Kong artık yeterince otonom bir bölge değildir. Çin, 'iki sistem, tek ülke' formülünü, 'tek ülke tek sistem' olarak değiştirdi. Bu nedenle, ABD tarafından Hong Kong'a verilen politika ve ekonomi ayrıcalıklarının kaldırılması talimatını veriyorum.” dedi.
ABD ile Çin arasında şiddetlenen tartışmalar ve korona virüs salgınıyla ilgili karşılıklı suçlamalar, “Hong Kong Krizi” ile yeni bir boyuta taşındı. Hong Kong’un otonomisine zarar veren uygulamalara girişen, bu kararları alan Çin ve Hong Kong’lu yetkililere yaptırım uygulanması için gerekli adımlar başlatıldı. ABD tarafından yaptırıma tabi olacak çinli kişi-yönetici ve kuruluşların isimleri çok yakında ilan edilecek.
- Trump, Hong Kong üzerinde Çin ile ikinci bir gerilim alanı oluşturup genişleterek hatta soğuk savaşa dönüştürerek siyasi konumunu toparlamaya ve ikinci kez seçilme şansını artırmaya çalışabilir!
HONG KONG, DÜNYANIN EN BÜYÜK RE-EXPORT MERKEZLERİNDEN BİRİSİ.
Uluslararası bir finans merkezi olan 7,5 milyon nüfuslu Hong Kong, Çin yönetimine geçmesine rağmen Küresel Ekonomik Özgürlük Endeksi’nde yıllardır ilk sıralarda. Hong Kong, Çin ve İngiltere’nin imzaladığı, Birleşmiş Milletlerin tasdik ettiği ortak deklarasyonla siyasi ve hukuki açıdan yarı özerk, pek çok alanda Çin’den oldukça geniş bir otonomiye sahip.
Ortak deklarasyonda 50 yıllık bir geçiş dönemi öngörülürken bu süre 2047’de doluyor. Deklarasyona göre Hong Kong’da hukukun üstünlüğüne dayalı serbest piyasa ekonomisi uygulanmaya devam edecek, İngiliz ve ABD’li yatırımcılar da böylece faaliyetlerini herhangi bir kısıtlamayla karşılaşmadan güvence altında sürdürebilecek. Hong Kong, dünyanın en büyük finans, ticaret, ihracat üssü olmanın yanında önde gelen re-export merkezlerinden birisi.
Başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere pek çok ülke Çin’e yönelik ihracatlarını Hong Kong üzerinden gerçekleştiriyor. Bu ülkelerden Hong Kong’a ithal edilen ürünler, Çin ve diğer uzak doğu ülkelerine Hong Kong tarafından yeniden ihraç ediliyor.
2018-2019 döneminde ABD’nin tek başına Hong Kong ile ticaret fazlası 297 milyar dolar. Burada faaliyet gösteren ABD’li, İngiliz, Avrupalı ve dünyanın dört bir yanından merkezini buraya taşıyan ihracatçı, üretici, imalatçı şirketlerin, bankaların sayısı on binlerle ifade ediliyor.
Şimdi birdenbire Başkanlık seçimleri yaklaşırken ABD Başkanı Trump’ın, Hong Kong’un özel statüsünü kaldırma ve Çin’e yaptırım hazırlıkları, yeni bir dış düşman yaratma hamlesi olarak da değerlendirilebilir. Bu şekilde Trump, siyasi konumunu güçlendirmek, yeniden seçilme şansını artırmak, istiyor. Ülke içinde siyasi puanı hızla gerileyen, 100 bini aşan can kaybı ve dünyada salgınla mücadelede en başarısız yönetim olarak nitelendirilen Trump yönetimi, ülke çapında yaygınlaşan protestolar, yağmalar, şiddet olaylarıyla karşı karşıya!
Trump’ın seçimlere kadar Çin’e karşı tutumunu daha da sertleştirmesi beklenebilir. Hong Kong Krizi’nin yanı sıra ABD yönetimi, Çin’i aşırı silahlanmakla, Güney Çin Denizi’nde ve Pasifik’te oldubittiler yaratmakla, teknoloji casusluğuyla suçluyor.
ABD yönetimi Çin’in yapay zekâ ve 5G teknolojisinde hızla ilerlemesi karşısında, kendi teknoloji şirketlerine Çin’le işbirliğinde kısıtlamalar getirirken, bir yandan da Çin’in küresel teknoloji ve iletişim şirketi Huawei’ye parça satışlarına yasaklama getirdi.
Hatırlanacağı gibi ABD Dışişleri Bakanı Pompeo İsrail’e ani bir ziyaret gerçekleştirerek İsrail bilişim ve teknoloji şirketlerinin Çin ile işbirliği ve ortak projeleri bırakmaları konusundaki ABD taleplerini iletmişti. İsrail Hükümeti’nin bu baskılara boyun eğip eğmeyeceği yakında görülecek.
Trump’ın Hong Kong krizini, Çin’in atılımlarını engellemek, siyasi ve ekonomik baskıları, yaptırımları artırarak, içeride kendisine dönük giderek tırmanan tepkileri, eleştirileri ve protestoları gündemin dışına itip, kamuoyunu bir dış düşmana odaklamak açısından iç politika malzemesi yapabileceği bir fırsat olarak gördüğünü öngörmekteyim.
ABD-ÇİN GERİLİMİ ÜLKEMİZİ VE DİĞER PEK ÇOK ÜLKEYİ DE OLUMSUZ ETKİLEYECEKTİR!
- ABD-ÇİN geriliminin tırmanması, bunun küresel siyasete ve ekonomiye de yansıması sadece bu iki ülkeyi değil ülkemizi ve diğer pek çok ülkeyi de olumsuz etkileyecektir!
Güneydoğu Asya’da ve Pasifik bölgesinde siyasi tansiyonu yükselten bu gelişmeler, ABD’nin Çin ve Hong Kong’a yaptırım kararı alması, Hong Kong’a tanınan siyasi ve ekonomik ayrıcalıkların kaldırılması, küresel düzeyde çok ciddi etkileri ve sonuçları olabilecek adımlar.
Salgın nedeniyle gerek ülke ekonomileri gerekse küresel ekonomi ve ticaret sert biçimde daralırken, şimdi dünyanın en büyük iki ekonomik ve askeri gücü arasında, küresel ticaretin, finansın, borsaların önemli merkezlerinden Hong Kong’u da kapsayacak şekilde yeni bir gerilim dalgasının yayılması, çok daha büyük küresel tahribatlara zemin yaratacaktır.
Avrupa ve tüm dünyanın yıllardır suskun kaldığı Çin’in Şincan-Uygur özerk bölgesindeki Uygur Türklerinin karşı karşıya bulunduğu asimilasyon ve baskı uygulamalarının şimdi ABD yönetimi tarafından gündeme getirilmeye başlanması dikkat çekicidir!
Çin yönetimini siyasi ve insan hakları yönünden sıkıştırmak üzere Uygur sorununu dillendirmeye başlayan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ve Trump yönetimi, bu doğrultuda Türkiye’den de bazı taleplerde bulunabilir. Çin’e karşı bazı adımlar atmasını, ilişkilerini gözden geçirmesini, ABD politikalarına destek vermesini isteyebilir, baskıda bulunabilir.
Yeni İpek Yolu - Bir Kuşak Bir Yol Projesi’nin önemli kavşak noktalarından birisi olan ve Çin sermayesinin yatırım hedefleri arasında yer alan Türkiye, bu ihtilafta taraf olmamalıdır. Çin, ABD ve Hong Kong ile ilişkilerin normal seyrinde sürdürülmesi, Türkiye’nin çıkarları adına “doğru ve akılcı” olandır.
- ABD Başkanı, İran’ın sivil nükleer programlarına tanınan muafiyetleri kaldırma kararı aldı. Almanya, Fransa ve İngiltere ortak bildiri yayınlayarak tepki gösterdi. Merkel G-7 zirvesi davetini reddetti!
Eski Başkan Obama döneminde BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ve Almanya ile İran arasında 2015 yılında imzalanan Nükleer anlaşmayla kaldırılan İran yaptırımları, 2016’da Başkan seçilen Trump’ın ABD’yi anlaşmadan çekme kararıyla yeniden devreye sokuldu.
Nükleer Anlaşmadan çekilen Trump’ın bu tavrı, o dönemde de tepki çekmişti. Ancak İran’ın sivil nükleer faaliyetlerini muafiyet kapsamında tutmaya devam edeceklerini açıklayan Trump, sivil nükleer muafiyetleri de kaldırdığını ve İran’a ambargoları genişleteceğini ilan etti.
ABD’nin bu kararı, Avrupa ülkelerinde tepkiye neden oldu. Çok sayıda Avrupalı şirket, İran’ın sivil nükleer faaliyetlerinde makine, teçhizat, imalat açısından ciddi tutarlarda satışlar yapıyorlar. ABD’nin yaptırım kararı üzerine İngiltere, Fransa ve Almanya Cumhurbaşkanı ve Başbakanları ortak bir bildiri yayınlayıp karara tepki gösterdiler.
Angela Merkel, Boris Johnson ve Emmanuel Macron ortak bildiride ABD’nin bu kararından “derin bir üzüntü duyduklarını, İran’ın sivil nükleer faaliyetlerine muafiyetin kaldırılmasının bu ülkeye karşı atılan yanlış bir adım olduğuna inandıklarını” duyurdular.
2015’teki Nükleer Anlaşma kapsamında yürürlükte tutulan sivil nükleer faaliyetlere dönük muafiyetler çerçevesinde Avrupa ülkelerinin yanı sıra Rusya ve Çin de enerji üretimi ve sivil amaçlı ağır su nükleer reaktörlerinin işletilmesi, malzeme tedariki gibi alanlarda İran ile ticari ve teknolojik işbirliği programları yürütüyordu.
ABD’nin kararıyla kaldırılan muafiyetler ve uygulamaya konulacak yaptırımlar, bu ülkelerin İran ile işbirliği yapan şirketlerini de yaptırım kapsamına sokacağı için İran’daki faaliyetlerine, malzeme satışlarına son vermek zorunda kalacaklar.
İRAN’I DA YENİ YAPTIRIMLARLA TEHDİDE YÖNELMESİ, AVRUPALI LİDERLERİN TEPKİSİNE NEDEN OLUYOR.
Almanya Başbakanı Angela Merkel, 10-12 Haziran’da ABD Başkanı Trump’ın davetiyle Washington’da yüzü yüze yapılması planlanan G-7 liderler zirvesine katılmama kararı aldı. ABD Başkanı Trump, bu gelişmeler üzerine G-7 zirvesini Eylül’e ertelediğini, gruba Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’nın da ilave edilmesi gerektiğini açıkladı. Küresel salgın sürerken ABD başkanının sürekli şekilde uluslararası alanda gerilim politikasına ağırlık vermesi, Çin’in yanı sıra İran’ı da yeni yaptırımlarla tehdide yönelmesi, Avrupalı liderlerin tepkisine neden oluyor.
Tıpkı bizde iktidarın yaptığı gibi; ABD Başkanı Donald Trump içeride köşeye sıkıştıkça çıkış yolunu “yeni düşmanlar” yaratmakta buluyor. Kavga ve gerilim politikasını sürdürüyor. Twitter’ı tümüyle kapatma yolu arıyor. Göstericileri “terörist” ilan edeceğini ve ulusal muhafızlara “ateş emri” vereceğini duyuruyor!
Daralan küresel ekonomik tabloda ABD Başkanı’nın iç politik hesaplarla aldığı kararlar ve yaptırım tehditleriyle pazar kayıplarının büyümesi endişesi taşıyan Avrupa Liderlerinin ortak yazılı açıklama dışında daha başka karşılık verme yol ve yöntemlerini bulmaları elzemdir!
- MB’nin açıkladığı ilk çeyrek döneme ilişkin Finansal İstikrar Raporu’nda işsizliğin ve batık kredilerin artacağı, bütçe açığının büyüyerek belirginleşeceği kaydedildi!
MB tarafından açıklanan 2020 yılının ilk Finansal İstikrar Raporu, iktidarın ve ekonomi yönetiminin söylemlerinin aksine krizin salgınla birlikte derinleşmesinin olumsuz etkilerini sıralıyor. Aslında bilinen ve beklenen gelişmelerin yer verildiği rapor, hem iktidarın hem de ekonomik kurumların birbiriyle iletişimsizliğini, sorunların tespiti ve çözümündeki akıl karışıklığını sergiliyor. MB’nin Finansal istikrar Raporu’nda öne çıkan tespitlerden aşağıda sıraladığım bir bölümündeki değerlendirmeler ve öngörüler iktidarın söylemlerini tekzip ediyor: İktisadi faaliyet, salgınının dış ticaret, turizm ve iç talep üzerindeki etkilerine bağlı olarak mart ayı ortalarından itibaren zayıflamaya başlarken, enflasyon beklentileri, toplam talep koşulları ve emtia fiyatlarındaki gelişmeler enflasyon görünümünü olumlu etkiliyor. Salgına ilişkin gelişmeler ve belirsizlikler küresel risk iştahının gerilemesine, uluslararası piyasalarda oynaklığın artmasına ve küresel finansal koşulların sıkılaşmasına neden olurken, bu dönemde gelişmekte olan ülkelerden yüksek miktarda portföy çıkışları yaşandı. Bütçe açığının özellikle 2020 yılının ikinci çeyreğinde belirgin olmak üzere artacağı öngörülüyor. Salgının etkilerinin yılın ikinci yarısına uzaması, varlık kalitesi, banka karlılıkları ve sermaye yeterliliği üzerinde aşağı yönlü ciddi riskler oluşturabilir. Salgınının yol açtığı belirsizlik ortamının, yatırımları bir süre daha erteleyebileceği öngörülüyor. Üç kamu mevduat bankasının çekirdek sermayelerine Türkiye Varlık Fonu tarafından toplam 21 milyar lira aktarılması sektörün görünümünü destekliyor.
YABANCI PARA AÇIK POZİSYONUNDAKİ GERİLEME DEVAM EDİYOR
Son dönemde salgınının istihdam piyasasını olumsuz etkilemesiyle işsizlikteki yaşanacak artışın takip eden dönemde tahsili gecikmiş alacaklara (TGA-Batık krediler) yansımalarının olması bekleniyor. Hane halkı borçluluk oranı, gelişmekte olan ülkeler ortalamasının altındaki seyrini sürdürüyor, reel sektörün yabancı para borçluluk oranındaki ve yabancı para açık pozisyonundaki gerileme devam ediyor. MB tarafından atılan kapsamlı likidite adımları ve yapılan faiz indirimleri, salgının finansal koşullara olumsuz etkilerini sınırlayıp borçlanma maliyetlerini geriletti. Sunulan teşvikler ve alınan politika önlemlerinin önümüzdeki dönemde kredi büyümesini desteklemeye devam edeceği değerlendiriliyor.
Özetle MB diyor ki;
Salgında milyonlarca kişi işsiz kaldı yüz binlerce iş yeri kapandı dolayısıyla geniş bir kesim gelirini kaybetti. Bu nedenle bankaların kredi alacaklarını tahsil etmeleri zorlaştı, batık krediler artabilir ve bu da bankaları zorlayabilir. Ayrıca bütçe ilk üç aydakinden daha fazla ve daha büyük tutarlarda olmak üzere ikinci çeyrekte de ciddi açıklar vermeye devam edecek. Yani bütçe giderek geçersiz ve anlamsız hale geliyor, buna bir çözüm bulun. Varlık Fonu’nun üç kamu bankasından hisse alıp 21 milyar lira sermaye aktarması olumlu bir adım aksi halde kamu bankalarının kaynakları kurumuştu. Şimdi bu sermayeyi de kredi olarak dağıtırlarsa nispeten ekonomide bir canlanma olabilir.
Buna rağmen iktidarın bu yönde bir adım atmaya niyetinin olmadığı, ekonominin gerçek tablosunu görmekten kaçındığı, kendi kurguladıkları hayal âleminde dolaşmaya devam ettiği gözleniyor. Hazine ve Maliye Bakanı, Haziran’dan itibaren salgın önlemlerinin büyük ölçüde gevşetilmesi ve normalleşmeye geçişle birlikte ikinci yarıyılda “değişim-dönüşüm ve toparlanma” yaşanacağını 2020 sonunda pozitif büyüme yakalanarak Türkiye’nin tüm dünyada pozitif ayrışacağını, söylüyor. Pek tabii söylediklerine ne halkımız ne de kendisi inanıyor!
- 2020 yılının ilk çeyreğinde yüzde 4,5 büyüme korona salgını öncesi döneme ait ve içinde bulunduğumuz reel durumu yansıtmıyor. 2’inci çeyrekte yüzde 10-20 arasında eksi büyüme gerçekleşebilir!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2020 yılı Ocak-Mart dönemi ilk çeyrek Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) verilerini açıkladı. Buna göre bu yılın ilk üç aylık döneminde, geçen yılın aynı döneminde göre ekonomik büyüme yüzde 4,5 oldu. Beklentiler ise ağırlıkla yüzde 5-6 düzeyindeydi. 2019’da üççeyrek eksi büyüme ve daralma yaşayan Türkiye ekonomisi ancak son çeyrekte pozitif büyümeye geçmişti. 2020’nin ilk çeyreğinde yüzde 4,5 pozitif büyüme sürdü. Bu büyüme rakamlarının geçen yıl Ocak-Mart dönemindeki eksi yüzde 2,3 oranındaki negatif büyüme karşısında önemli ölçüde baz etkisiyle sağlandığını göz ardı edemeyiz.
Ocak-Mart dönemi için salgının negatif ekonomik yansımaları görülmedi. Sokağa çıkma yasakları, işletmelerin kapatılması, ekonomik faaliyetin neredeyse büyük ölçüde durdurulmasının başlangıcı Nisan ayı. Bu etki Mayıs ayında da kesintisiz devam etti. Her ne kadar 1 Haziran’dan itibaren hızlı bir normalleşme sürecine geçiş kararı alınsa da tıpkı ilk çeyrekte Mart ayında olduğu gibi ikinci çeyrekte de Haziran ayında normalleşmenin pozitif etkilerinin hemen yansıması mümkün olmayacak. Dolayısıyla Ağustos ayında ikinci GSYH verileri açıklandığında en az yüzde 10-20 arasında eksi büyüme şaşırtıcı olmayacaktır.
İlk üç aylık büyüme verisinin ayrıntılarına bakıldığında yukarıda değindiğim gibi geçen yılın aynı dönemine kıyasla ve baz etkisiyle yüzde 4,5 olan oran, bir önceki çeyreğe, yani 2019’un son üç ayındaki büyümeye kıyasla çok daha düşük ve yüzde 0,6 oldu. Oysa 2019’un dördüncü çeyreğinde bir önceki çeyreğe kıyasla büyüme hızı yüzde 1,9 artmıştı. Bu iki kıyaslama çeyrekler arası büyüme hızının yavaşladığını gösteriyor. 2020 ilk üç ayında devletin nihai tüketim harcamaları geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 6,2 bir önceki çeyreğe göre ise yüzde 11,1 artmış. Hane halkı (bireylerin) nihai tüketim harcamalarının ise geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 5,1, bir önceki üç aylık döneme göre ise yüzde 3 arttığı gözleniyor.
Özellikle devletin tüketim harcamalarındaki bu oran 2008’den bu yana en yüksek artış oranı. Salgından önce iktidar hem bütçedeki kaynakları hem de MB’den aktarılan yaklaşık 40 milyar liralık yedek akçeyi, kâr payını bol keseden tüketime, alımlara harcamış. Büyümeye en büyük katkı devletin ve bireylerin tüketim harcamalarındaki artıştan gelmiş!
Tabii burada iktidarın kamu bankalarına verdiği talimatla dağıtılan düşük faizli konut, tüketim kredilerini, eski kredilerin ertelenip yapılandırılarak yenilenmesini, kredi kartı harcamalarının teşvikini de anımsamak durumundayız. Yine ilk üç ayda mal ve hizmet ithalatı yüzde 22 artarken ihracat yüzde 1 gerilemiş. Diğer deyişle büyümeye dış ticaretten en büyük katkıyı ithalat vermiş. Nisan ayı dış ticaret istatistiklerine baktığımızda ihracatın yüzde 41,1 ithalatın ise yüzde 25 düştüğü, dış ticaret açığının bir ayda yüzde 67 arttığını görüyoruz. Bunun anlamı ikinci çeyrek büyüme verisine dış ticaretten oldukça ağır bir darbe geleceği, büyümeye negatif yansımasının çok yüksek olacağı!
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açıkladığı turizm verilerinde Mart’ta yüzde 77,7 düşen gelen turist sayısı ve turizm gelirleri, Nisan’da yüzde 99 geriledi. Sanayi üretimi, kapasite kullanımı, güven endekslerindeki yüksek oranlı sert düşüşlerin etkileri ikinci çeyrek büyüme hızında görülecek!
- İkinci çeyrekte olası eksi yüzde 10 ve üzerinde bir daralmanın 3 ve 4’üncü çeyrekte telafi edilebilmesi için yüzde 15-18 arası bir pozitif büyüme sağlanması, ekonominin adeta uçuşa geçmesi gerekiyor!
İktidarın Haziran’dan itibaren salgın bitmiş gibi tümüyle açma kararı aldığı ekonomik faaliyetlerle ilgili kararların arkasında “çaresizlik” yatıyor. Bir anlamda ekonominin enkaza dönüşmesiyle halk sağlığı arasında tercih yapma noktasına gelen hükümet, siyasi tercihini ekonomiyi tümüyle açmaktan, faaliyete geçirmekten yana kullandı.
Bunu yaparken hazırlandığı ifade edilen destek paketleri ise yine her zaman olduğu gibi kamu bankaları tarafından başlatılacak konut kredisi, beyaz eşya, mobilya, otomobil ve tatil kredisi kampanyaları.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
Yaklaşık 3 aydan bu yana gelirini, işini kaybeden milyonlarca kişi, geri ödeme dönemi gelen borçların üzerine, yeniden borçlanmak ister mi? İktidar, akılcı ve kalıcı çözümler bulmak yerine kamu bankalarından kredi dağıtarak üç ayda harcamaları artırıp, pozitif büyüme sağlayarak kâğıt üzerinde başarılı görünmek istiyor. Mevcut ekonomik çöküş tablosunda oldukça güç görünen bu durum, elde kalan son kaynakların geri dönüşü olmayacak şekilde tüketilmesinden başka bir şey değildir!
Oysa yapılacak ilk şey kredi dağıtmak yerine, mevcut borçların silinip, tertemiz bir sayfa açılarak, salgın sonrası her şeyin sıfırdan başlatılmasıdır. 1 Haziran’da mücbir sebep sona erdi diye 3 aydır hiçbir şey kazanamayan kişi-kurum ve kuruluşlardan ertelenen borçlar faiziyle talep edilmeye başlanacak. Ne olacak, yine ödenemeyecek! Kaldı ki bu kadar hızlı ve geri dönüşü öngörülemeyen normalleşme “NORMAL” değildir.
- Nisan ayı dış ticaret verileri olağanüstü düşüş gösterdi. İhracat yüzde 41,4, ithalat yüzde 25 azalırken, dış ticaret açığı 17 milyar 543 milyon dolara yükseldi, yüzde 67 artış yaşandı!
İhracat 2020 yılı Nisan ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 41,4 azalarak 8 milyar 990 milyon dolar, ithalat yüzde 25 azalarak 13 milyar 553 milyon dolar tutarında gerçekleşti. Ocak-Nisan döneminde dört ayda ise ihracat yüzde 13,7 azalırken, ithalat sadece yüzde 1 arttı. Nisan ayında dış ticaret açığı yüzde 67 artarak 2 milyar 732 milyon dolardan, 4 milyar 564 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı da 2019 Nisan ayında yüzde 84,9 iken, 2020 Nisan ayında yüzde 66,3'e geriledi. 2020 yılı Ocak-Nisan döneminde ise dört aylık dış ticaret açığı yüzde 102,3 artarak 8 milyar 671 milyon dolardan, 17 milyar 543 milyon dolara yükseldi. Ekonomik faaliyetlere göre ihracatta, 2020 Nisan ayında imalat sanayinin payı yüzde 92,7, tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün payı yüzde 4,2, madencilik ve taş ocakçılığı sektörünün payı yüzde 2,7 oldu. İktidarın peş peşe aldığı kararlarla yüksek gümrük vergileri getirdiği ara mallarının toplam ithalattaki payı, Nisan ayında yüzde 73,8 oldu
Dış ticaret verileri aynı zamanda ekonomik daralmanın yaygınlaştığını gösteriyor. Mayıs ayında bu tablonun ağırlaşarak sürmesi kaçınılmazdır. Haziran ayında da Nisan ve Mayıs tablosunun benzerinin görüleceğini şimdiden söyleyebilirim. İktidarın ihracatı ve üretimi desteklemeyi önceleyen ve ekonomide yeni bir aşamaya geçileceğini belirttiği Yeni Paradigma Modeli’nin (YPM) ne olduğu ve nasıl işleyeceği meçhul! Ticaretin ağırlıkta olduğu ülkelerle yerli paralar üzerinden ticaret devreye sokulacak ama ABD, AB’nin dolar ve Euro yerine TL ile ticarete nasıl ikna edileceği bilinmiyor! Kaldı ki Rusya ve Çin ile ulusal paralar üzerinden ticaret anlaşmaları müzakere edilmesine karşılık hâlâ hayata geçirilemedi. YPM’nin salgın sonrası ekonomik kriz tablosunun üzerini örtmek için ortaya atıldığını, içeriğinin boş olduğunu öngörmekteyim.
İhracata dönük sanayinin yeniden tam kapasite çalışır hale gelmesi, lojistik sektörünün aynı yönde ilerleyebilmesi Temmuz-Ağustos aylarını gösteriyor. Dış ticarette, sanayide ve ekonominin genelinde toparlanma beklentisinin en erken sonbaharda hayata geçebilmesi mümkün olacaktır.
- Gümrük ve kambiyo vergileri artışı, kontrollü-kapalı ekonomiye dönüş tartışmalarını alevlendireceği gibi yabancı sermaye girişlerini durduracak, sermaye kaçışlarını beraberinde getirecektir!
İktidar koronavirüs salgını nedeniyle oluşan kaynak açığını ve zayıflayan döviz rezervlerini peş peşe uygulamaya koyduğu yeni vergilerle kapatmaya çalışırken kambiyo ve dış ticarete getirilen ilave vergiler ülkemizin serbest piyasadan kapalı ekonomiye dönüş izlenimini güçlendirmektedir. Buna paralel olarak sermaye kontrolleri konusunda özellikle uluslararası piyasalardaki algı giderek yaygınlaşmaktadır. Ramazan Bayramı öncesinde 5 binden fazla ürünün ithalatına yüzde 30 ve üzerinde ek vergi getiren iktidar, bayramın ilk gününde resmi gazetede yayınlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile vatandaşların döviz ve altın alımlarında alınan kambiyo vergisini 5 kat artırdı. Atılan bu adımlar, uluslararası yatırımcılarda ‘sermaye kontrolü' endişelerini arttırdı. Bu düzenlemeyle vatandaşlar tarafından satın alınan her 100 doların 1 doları, her 100 gram altının 1 gramı vergi olarak devlete aktarılacak!
Ayrıca finansman bonolarında da bireysel yatırımcılar için yüzde 10 olan stopaj oranı yüzde 50 artışla yüzde 15'e yükseltildi. İktidarın art arda yürürlüğe koyduğu yeni vergi artışlarının asıl amacı dövize olan talebi frenleyerek boşalan bütçeye taze vergi geliri temin etmek.
Binlerce ithal ürüne ek gümrük vergilerine karşılık Türkiye ekonomisi ve sanayisi üretim ve ihracat yapabilmek için ara malı, hammadde, yarı mamul madde ve parça ithalat etmek zorunda. Dolayısıyla gümrük vergisi artışı kararları asıl etkisini ihracat üzerinde gösterecek. Kaldı ki Türkiye ekonomisi dışa açık ve ihracata dayalı büyüme modelini uyguluyor. Büyüme hızının en yüksek düzeylere ulaştığı dönemlere bakıldığında bunların aynı zamanda en yüksek ithalatın yapıldığı dönemler olduğunu görüyoruz. Tabii ki tamamını yerli olarak üretip ihraç etme olanağımız olan mal ve ürünlerin ithaline koruma amaçlı vergi artışı, kısıtlama getirilebilir. Ancak bunları üretmek için gerekli malzeme ve parçanın ithalini pahalı hale getirdiğiniz zaman, ihracata sekte vurulacağı gibi ihraç mallarımız pahalı hale geleceği için dış pazarlarda rekabet gücünü kaybedecektir.
Bir yandan ekonomide ihracat ve üretimi, yatırımı destekleyecek Yeni Paradigma Modeli’ne (YPM) geçildiğini ilan edip diğer yandan ihracata dönük üretimin ara malı, yatırım malı, hammadde ithalatına ek vergiler koyarak caydırıp, pahalılaştırmak yerli sanayiyi, üretimi, ihracatı baltalamaktır. Tarımda samana, pirince, buğdaya, pamuğa, ete ithalat kapılarını ardına kadar açıp gümrük vergilerini sıfırlayarak yerli tarım ve hayvancılığı bitiren iktidar, şimdi de yine yanlış kararlarla ihracata dönük üretim amaçlı ithalat duvarlarını yükselterek, bu kez ülke sanayiini bitme noktasına getirecektir.
Sektörlerle, sektör kurullarıyla görüş alışverişinde bulunulmadan alınan bu kararların, daha önce sıkça yaşandığı gibi bir süre sonra yeniden değiştirildiğini görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Bu, mevcut yönetim sisteminin, tek kişilik karar mekanizmasının her alanda ülkemize ödettiği bedellerden sadece birisidir.
- Döviz ve altında getirilen 5 kat vergi artışı, sermaye kontrolü endişesiyle döviz ve altın varlıklarının ekonomiden çekilmesine, yastık altına kaçmasına, yabancı sermayenin de ülkeden çıkışına yol açacaktır!
Peş peşe faiz indirimleri ve enflasyonun altında negatif faizle TL’yi yatırım ve tasarruf aracı olmaktan çıkartan iktidar, şimdi bu adımlar sonrasında vatandaşların TL’den kaçıp döviz ve altına yönelişini, vergi artırarak caydırma çabasında! Bu kararlardan sonra da döviz ve altın hesaplarının çekilmeye başlanması, evlere, özel kasalara dönmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
İktidar hâlâ vatandaşların, tasarruf sahiplerinin, döviz ve altına yönelmesinin ardındaki ana etkenin uygulanan ekonomi politikalarına ve iktidara olan güvensizlikten kaynaklandığını görmek istemiyor. Yabancı yatırım sermayesinin, portföy yatırımcısının, iktidara, her saat değişen kararlara, yargıya güvensizlikten dolayı Türkiye’den kaçtığını, 4 ayda 10 milyar dolardan fazla parasını alıp gittiğini görmezlikten geliyor. Vergi artışıyla, kısıtlamalarla, BDDK ve MASAK kararlarıyla parayı, dövizi, altını kontrol etmeye çalışıyor.
Makine Sanayicileri ve İş Adamları Derneği (MAKSİAD) iktidardan makine parçaları ithaline getirilen gümrük vergisi artışlarının gözden geçirilmesini, geri çekilmesini istiyor. Çünkü komple makine ithalatında gümrük vergisi artışı yapılmazken, Türkiye’de bu makineleri daha ucuz ve kaliteli üreterek ihraç eden sanayi kuruluşlarının, imalatta kullandığı malzeme, yedek parça ve aksama en az yüzde 30 gümrük vergisi getirilmesinin kendilerini bitireceğini dile getiriyorlar.
Tüm bunlar iktidarın siyasette olduğu gibi ekonomide de baskıyla, vergi tehdidiyle, serbest ticaret ve serbest kambiyo sistemini kontrolüne almaya çalışmasından, vatandaşların da güvensizlik ve tasarruflarını kaybetme korkusundan kaynaklanıyor. Bu da söz konusu kararlar alınırken ilgili sektörlerin hiç birisiyle görüşülmediğini, sanayici, üretici ve ihracatçıların bu kararları herkes gibi sabah kalkınca resmi gazeteden öğrendiğini gösteriyor. Böyle bir ülke ve ekonomi yönetimi olmaz!
ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU | 01 HAZİRAN 2020 24
Yeni Soluk
Yorum Yap