Toprak: "Erdoğan, Demokrasi ve TBMM tarihinde çok tehlikeli bir yolu açtı"
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.
Toprak. “Salgın nedeniyle 48 gün boyunca kapalı olan TBMM’nin açıldıktan iki gün sonra süratle gündemine aldığı işlemin üç üyesinin vekilliğinin düşürülmesi olması, önümüzdeki günlerin muhalefete topyekûn kuşatmanın daha da farklı yöntem ve usullerle sürdürüleceğinin ilk işaretidir” dedi.
Toprak Dış Politikaya ilişkin, “TSK’ya yönelik cihatçı saldırıların artmasının yanı sıra bölgede TSK destekli Suriye Milli Ordusu ve bünyesindeki cihatçı grupların; Türkiye’nin son dönemde ağırlığını Libya’ya verdiği, İdlib’i gözden çıkarttığı Rusya ve Suriye Ordusu’na İdlib’i teslim edeceği yönündeki değerlendirmelerle, TSK’ya karşı tavır almaya yöneldikleri bilgileri gelmektedir!” ifadelerini kullandı.
Toprak ekonomiye ilişkin ise: “İktidarın aldığı kararlar serbest piyasa, rekabet ekonomisi ve serbest para-kur rejiminden geriye gidişin, kapalı-kontrollü-kumanda ekonomisine geçişin ve özel sektörün baskı altına alınmak istendiğinin işaretleridir!” açıklamasında bulundu.
Toprak'ın 8 Haziran 2020 tarihli değerlendirme raporu şöyle:
İÇ POLİTİKA
- CHP ve HDP’den 3 milletvekilinin vekillikleri düşürüldü!
DIŞ POLİTİKA
- Suriye, İdlib’de yığınağını artırırken, Rusya cihatçı mevzilere hava saldırıları gerçekleştiriyor!
- BM, Libya’da ateşkes görüşmelerinin yeniden başlayacağını açıkladı!
- Hafter ateşkesi kabul etti, Trablus yönetimi ile barış görüşmelerine başlayacağını açıkladı.
- Libya’nın kaderini Trablus ve Tobruk yönetimlerinin arkasındaki ülkeler belirleyecek!
- Türkiye, Doğu Akdeniz’de sondaj faaliyetlerine başlayacağını açıkladı. İtalya, Fransa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tepkili!
- Rusya, Ortadoğu-Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını artırıyor!
- ABD’nin yürürlüğe koyduğu Sezar Yasası çok sert yaptırımlar getiriyor!
- Almanya 31 Avrupa ülkesine yönelik seyahat yasağını kaldırma kararı aldı ancak Türkiye’ye yer vermedi!
- 2019 yılında 16 bin Türk Alman vatandaşlığına geçti!
EKONOMİ
- İktidarın aldığı kararlar serbest piyasa, rekabet ekonomisi ve serbest para-kur rejiminden geriye gidişin işaretleridir!
- Kamu bankalarından düşük faizli kredi kampanyası başlatıldı!
- Yüzde 0,64 faizli konut, yüzde 0,78 faizli otomobil-tatil-ihtiyaç kredileri heyecan yarattı!
- Ekonomi “3 ay büyü 9 ay küçül” şeklindeki politikalarla nefes alamaz hale geldi!
- TÜFE yıllık yüzde 11,39, aylık yüzde 1,36 arttı! 16. İhracat, yıllık yüzde 41 düştü!
- İktidarın eriyen toplumsal ve siyasi desteğini muhafaza için muhalefeti kuşatma planının son adımı CHP ve HDP’den 3 milletvekilinin vekilliklerinin düşürülmesi oldu!
Salgın nedeniyle 48 gün boyunca kapalı olan TBMM’nin açıldıktan iki gün sonra süratle gündemine aldığı işlemin üç üyesinin vekilliğinin düşürülmesi olması, önümüzdeki günlerin muhalefete topyekûn kuşatmanın daha da farklı yöntem ve usullerle sürdürüleceğinin ilk işaretidir.
Bugüne kadarki teamüller, meclisin yazılı olmayan usulleri ve gelenekleri çerçevesinde 27. dönem sonuna kadar bekletilmesi söz konusu olan yargı kararları birdenbire genel kurulda okunarak vekilliklerinin düşürülmesi iktidarın toplum ve seçmen nezdinde siyasi desteğinin çözülüp tükenişini durdurabilmek için her yöntemi göze aldığını göstermektedir.
TBMM Başkanlığı söz konusu Cumhurbaşkanlığı tezkeresini genel kurulda okutmak suretiyle tek kişinin iradesinin 83 milyonu temsil eden TBMM iradesine üstünlüğünü kabul edip, bu talebe boyun eğerek Cumhuriyet, Demokrasi ve TBMM tarihinde çok tehlikeli bir yolu açmıştır.
Bu durum bir yanıyla TBMM üzerine tek kişinin vesayet gölgesinin düşmesi diğer yanıyla da Cumhurbaşkanlığı tezkerelerinin, haklarında savcılıklarca fezleke düzenlenen milletvekilleri üzerinde bir tehdit ve şantaj aracına dönüştürülerek iradelerinin gasp edilmesi yolunun açılmasıdır.
İktidar ittifakının TBMM dışında destekçisi olan bir partinin genel başkanı tarafından vekilliklerin düşürülmesi gerekçesiyle parti kapatma davası açılması yönünde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na çağrıda bulunulması zamanlama açısından manidar ve dikkat çekicidir!
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı seçiminin yapıldığı ve Cumhurbaşkanının en yüksek oyu alan ilk beş aday arasından sondan ikinci gelen dördüncüyü Başsavcılığa atadığı günlere denk gelen vekillik düşürme ve parti kapatma çağrıları, önümüzdeki günlerde muhalefete dönük karanlık planların ve ülkemizin huzuruna, toplumsal barışa yönelik bazı hazırlıkların yapıldığını akıllara getirmektedir!
- Suriye’nin İdlib’de yığınağını artırması, Rusya’nın Cihatçı mevzilere hava saldırıları gerçekleştirmesi 5 Mart Moskova Mutabakatı’nın her an sona erebileceğini, Türkiye’ye karşı yeni bir tutuma yöneleceğini gösteriyor!
Geçtiğimiz hafta İdlib’den gelen yeni şehit ve yaralı haberleri, ambulansımızın bombalanması ateşkes ihlallerinin sıklaşması dikkat çekici gelişmeler. Her ne kadar M4 karayolunun güvenliği için TSK-Rusya ortak devriyeleri aralıklarla sürdürülse de Mart’ta Moskova’da imzalanan mutabakattan bu yana M4’ün kuzey ve güneyinde 6’şar kilometrelik olmak üzere 12 kilometre genişliğindeki güvenlik koridoru oluşturulamadı. Bir başka önemli gelişme Türkiye’nin bölgedeki cihatçıları ayıklama ve tasfiye yükümlülüğünü üstlenmiş olmasına karşılık, bu konuda somut ilerleme sağlanamaması ve cihatçıların TSK’ya yönelik saldırılarının artması. Aynı zamanda Rusya’nın bölgede TSK’ya ve gözlem noktalarına rağmen doğrudan inisiyatif alarak Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ve El Kaide kolu Hurras ed Din mevzilerini havadan bombardımana tutması.
Rusya’nın bu tavrı Türkiye’ye “Daha önce Soçi mutabakatında olduğu gibi 5 Mart Moskova mutabakatında verdiğiniz taahhütleri yerine getirmiyorsunuz. Bu durumda Rusya ve Suriye Ordusu’nun her an İdlib’e kapsamlı bir nihai operasyona başlama hakkı saklıdır” mesajı olarak görülmelidir. Trablus’taki Sarrac yönetimine bağlı silahlı güçlerin Rusya, Mısır, BAE, Fransa, Suudi destekli Hafter güçlerine karşı elde ettiği kazanımlar ve Hafter’in geri çekilmesi Libya’da yeni bir tabloyu ortaya çıkarttı. Libya’da sahaya inme hazırlıkları yapan Rusya’nın, İdlib’de Türkiye’ye bir fatura çıkartmak isteyeceğini öngörmekteyim. Suriye Ordusu’nun Rusya destekli şekilde İdlib’e geniş çaplı bir operasyon başlatması durumunda yine TSK ile Rusya ve Suriye’nin karşı karşıya gelmesi, Moskova mutabakatının tümüyle rafa kalkması tablosu ortaya çıkacaktır. Böyle bir ihtimal çatışmaların yayılması, göç dalgası tehdidinin güncel hale gelmesi sonucunu doğuracaktır.
TSK’ya yönelik cihatçı saldırıların artmasının yanı sıra bölgede TSK destekli Suriye Milli Ordusu ve bünyesindeki cihatçı grupların; Türkiye’nin son dönemde ağırlığını Libya’ya verdiği, İdlib’i gözden çıkarttığı Rusya ve Suriye Ordusu’na İdlib’i teslim edeceği yönündeki değerlendirmelerle, TSK’ya karşı tavır almaya yöneldikleri bilgileri gelmektedir!
- BM, Libya’da ateşkes görüşmelerinin yeniden başlayacağını açıklanmasına karşın Sarrac ve Erdoğan, Hafter ile masaya oturmayacaklarını ilan etti. Süreç, ülkenin bölünmesine doğru ilerliyor!
Libya’da BM tarafından resmi hükümet olarak tanınan Türkiye destekli Trablus yönetimi Hafter güçlerine karşı Türkiye’nin askeri ve silah desteğiyle elde ettiği kazanımlarla Trablus ve çevresindeki stratejik üsleri, limanları, yerleşimleri kontrolüne aldı. Bu yeni durumun ardından BM tarafından Libya’da ateşkes görüşmelerinin başlayacağı açıklandı. Geçen hafta Ankara’ya gelen Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Feyiz el Sarrac Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştükten sonra yapılan ortak açıklamada Mareşal Halife Hafter ile masaya oturulmayacağı dile getirildi. Ülkenin Doğu ve Batı Libya olarak bölünmesi ihtimali güçlendi.
Feyiz el Sarrac'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü sırada Trablus yönetiminin Başkan Yardımcısı Ahmed Maitig ve Dışişleri Bakanı Muhammed el-Tahir Seyyale de Moskova’ya giderek Rusya Dışişleri ve Kremlin yetkilileriyle görüştü. Başkan Yardımcısı Maitig’in Putin’e ve Rusya’nın Libya’daki varlığına vurgu yapıp övgüyle söz ederek “Rusya barış yolunda bize yardım edecek” demesi, Trablus yönetiminin bir yandan da Hafter’i destekleyen ve sahada ağırlığını koymaya hazırlanan Rusya ile de ilişkileri düzeltmeye çalışıyor.
İtalya ve Fransa, Libya üzerinde farklı hesaplarla güç mücadelesi yürütüyor. İtalya Başbakanı Giuseppe Conte’nin, Libya'ya silah göndermeye devam eden yabancı güçler hakkındaki endişesini, cihatçı silahlı grupların Libya'nın komşularını ve Avrupa’nın güvenliğini tehdit ettiğini Sarrac’a ilettiği, bu durumun Libya’da iç savaşın uzamasına yol açtığını söylediği, belirtiliyor.
Conte’nin Sarrac ile görüşmede isim vermeden dile getirdiği güvenlik kaygılarının odağındaki “yabancı” ülkelerin Türkiye ve Rusya olduğu açık! İtalya ve Fransa hükümetlerinin Libya ile ilgili açıklamalarına göre; Türkiye ve Rusya’nın kendi aralarında anlaşarak Libya’yı birlikte kontrol etmeye başlamaları ve ülkenin zengin petrol ve doğal gaz varlıklarını paylaşmaları endişesinin ön planda olduğu görülüyor!
- Hafter ateşkesi kabul ettiğini ve Trablus yönetimi ile barış görüşmelerine başlayacağını açıkladı. 8 Haziran’dan itibaren ateşkes başlayacak ve yeni bir liderlik konseyi için seçimlere gidilecek!
Libya'nın doğu ve güneyini kontrol eden silahlı Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Lideri Mareşal Halife Hafter, Mısır'ın aracılık ettiği ateşkesi kabul ederek, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile barış görüşmelerine başlamayı kabul ettiğini açıkladı. Hafter ve Libya Temsilciler Meclisi Başkanı Akila Salih Kahire'de Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah Sisi ile biraraya geldi. Sisi'nin duyurduğu yeni girişime göre taraflar 8 Haziran'da ateşkese gidecek ve yeni bir liderlik konseyi için seçimlere gidecek. Ancak Trablus hükümetinden ateşkes ve seçim süreci ile ilgili henüz bir açıklama gelmedi. [Üst bölümde Trablus Hükümetin tavrını Ankara ziyaretiyle belirtmiştim.]
Kahire'de gerçekleştirilen görüşmeler sonrası yapılan açıklama Trablus merkezli UMH’ye bağlı güçlerin ülkenin batısında Hafter'in son kalesini de ele geçirmesinin ardından geldi. Hafter’in Trablus'u ele geçirmek için başlattığı askeri harekât ve kuşatma başarısızlıkla sonuçlandı.
Ocak ayında Rusya'da yapılan barış görüşmelerindeki anlaşmayı imzalamayı reddederek Moskova'yı terk eden Hafter bu kayıp sonrası, Tobruk Meclis Başkanı Akila Salih tarafından hazırlanan siyasi girişimi kabul etmek zorunda kaldı. Akila’nın teklifinde yeni bir anayasa hazırlamak için uzmanlar ve entelektüellerden oluşan bir komite kurulması ardından da başkanlık ve parlamento seçimlerinin yapılması bulunuyor. Buna göre geçiş sürecinde oluşturulacak başkanlık konseyinin liderliğini UMH Başbakanı Fayiz el Sarrac yapacak ve üyeler Libya'nın doğusu, batısı ve güneyinden temsilciler tarafından belirlenecek. Ayrıca tüm yabancı askerler ülkeyi terk edecek.
Türkiye destekli Sarrac yönetiminin bu teklife nasıl yaklaşacağı konusunda henüz ortaya konulmuş net bir tavır söz konusu değil. Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Lideri Mareşal Halife Hafter’i ateşkesi kabule ikna eden Sisi’nin karşısında Sarrac’ın tavrı konusunda da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trablus yönetimine telkinleri belirleyici olacak. Rusya ve ABD’nin tutumu da her iki açıdan önemli!
- Mevcut durum; Trablus ve Tobruk yönetimlerinin arkasındaki ülkelerin, Libya’nın ya birbiriyle anlaşmasını ya da ülkenin bölünmesine karar vermeleri seçeneklerini ortaya getiriyor!
BM gözetimindeki ateşkes müzakereleri öncesinde yine BM tarafından alınan kararla Libya’ya yönelik silah ambargosu bir yıl daha uzatıldı. Savaşan taraflara üçüncü ülkelerin silah ve teçhizat, mühimmat, malzeme göndermesiyle ilgili uluslararası yasağın devamı kararlaştırıldı. Ancak bu yasağın ve ambargonun pek de etkili olamadığı görüldü. Ateşkes müzakerelerinde somutlaşması beklenen tabloya göre; şayet iki taraf da askeri çözüm formülü ve mevcut kontrol alanlarının muhafazasında anlaşıp, onay verirse, Libya’nın ikiye bölünmüşlüğü tescillenerek dünyaya ilan edilmiş olacak. Sonrasında ise siyasi müzakerelerle muhtemelen bölünmenin sınırlarını çizecek ve yıllarca sürebilecek pazarlıklar yürütülecek. Şayet bir ateşkes ve uzlaşma sağlanamazsa çatışmalar yeniden şiddetlenerek artacak ve yaygınlaşacak.
Bu durumda Libya’daki askeri mevcudiyetini artıran, Watiyye başta olmak üzere önemli ve stratejik üsleri kontrolüne alan Türkiye, Libya iç savaşında doğrudan yer almaya başlayacak. Bu defa savaşın tarafları arasına Rusya’dan Mısır’a, İtalya ve Fransa’dan ABD’ye kadar katılımların olması, azımsanmayacak bir ihtimal olarak önümüze gelecek!
- Türkiye, Libya ile varılan Deniz Sınırlarının Belirlenmesi Anlaşması çerçevesinde Doğu Akdeniz’de sondaj faaliyetlerine başlayacağını açıkladı. İtalya, Fransa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tepkili!
Türkiye destekli Sarrac yönetiminin kontrolünü pekiştirdiği Trablus yakınındaki El-Feel Petrol Sahası ve Libya petrolüyle doğal gazını denizaltından İtalya’ya, İtalya üzerinden Avrupa’ya taşıyan Greenstream Boru Hattı’nın başlangıç noktası olan Al-Wafa Petrol Sahası da Trablus’un güneybatısında. Bir diğer büyük rezerv sahası olan Bouri Offshore ise Trablus’un hemen batısında 120 kilometre mesafede. Bu her üç dev petrol sahası da İtalyan devlet petrol ve enerji şirketi ENİ’nin işlettiği, çok büyük yatırım yaptığı sahalar. Bu sahalar şu anda Türkiye destekli UMH’nin ve Sarrac yönetimin kontrolünde!
Enerji Bakanlığı’nın Libya ile varılan Deniz Sınırlarının Belirlenmesi Anlaşması çerçevesinde Doğu Akdeniz’de yeni petrol arama ruhsat alanlarını ilan ederek iki-üç ay içinde Türkiye’nin bu ruhsat alanlarında sondaj faaliyetlerine başlayacağını açıklaması İtalya ve Fransa ile Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından (GKRY) uluslararası hukuka aykırı olarak nitelendirildi. Dolaylı olarak Rusya’nın da bu yeni ruhsat alanlarının ilan edilmesinden rahatsızlık duyduğu bölgede gerilimin artacağı endişesi taşıdığı kaydedildi. Türkiye’yi uluslararası hukuk ve deniz hukukuna aykırı hareket etmekle suçlayan Yunan Dışişleri Bakanı Dendias, sondajlara başlanması halinde, Yunanistan'ın hiçbir adımı atmaktan çekinmeyeceğini, belirtti. Yunanistan Savunma Bakanlığı, Türkiye ile savaşmaya hazır olduklarını açıkladı.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ise Libya ile yapılan anlaşma çerçevesinde BM’ye bildirilen Türkiye karasularında bulunduğunu, sondaj faaliyetlerine başlanmasında kararlı olunduğu bildirildi.
Türkiye destekli Trablus yönetimi ve Sarrac, önemli üsleri ve yerleşimleri geri almasıyla müzakere masasına 3-4 ay öncesine göre çok daha güçlü şekilde oturacaktır. Türkiye, gerek imzaladığı Deniz Anlaşması gerekse Libya’daki silah ve askeri varlığıyla Moskova ve Berlin Konferanslarına kıyasla masada daha etkili ve söz sahibi pozisyonunda olacaktır!
- Rusya, Suriye üzerinden deniz ve hava üslerine ilave olarak yeni üsler kurmak ve Ortadoğu-Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını artırma yoluna gidiyor. Güney sınırımızda Rusya ile komşu olma ihtimali yükseliyor!
Rusya Devlet Başkanı Putin’in 29 Mayıs’ta imzaladığı kararname ile Rusya Savunma ve Dışişleri Bakanlıklarına Suriye’de yeni kara ve deniz alanları tahsisi için Şam Hükümeti ile müzakerelere başlanması görevini verdi. Bu kararname Rusya’nın Suriye’deki askeri gücünü, kara, deniz ve hava kuvvetleri varlığını artırması, güney komşumuzun topraklarında daha kalıcı olması anlamına geliyor. Kuzey Suriye’de yeni üsler inşasının gündeme alınması güney sınırlarımızda artık Rusya ile kalıcı şekilde komşu olacağımızı gösteriyor.
Rusya’nın bu yeni hamlesi, Türkiye ve İran’a da Suriye’deki tek söz sahibinin kendisi olduğunu gösterme amaçlıdır. Suriye’nin Akdeniz kıyılarında yeni Rus deniz üsleri inşa etmek yanında Suriye’nin en uzun kara sınırına sahip olduğu Türkiye sınırları boyunca da kara üsleri inşa edilecek. Bu aynı zamanda iç savaş öncesi gündemde olan İran petrol ve doğal gazının boru hatları üzerinden Suriye’nin Akdeniz kıyılarına ulaşmasına Rusya’nın izin vermeyeceği anlamına geliyor. İlk andan itibaren Esad’ın arkasında duran İran'ın Suriye’deki varlığına aşamalı şekilde son verileceğinin ve Suriye'nin bölgedeki rolünü belirlemenin İran'ın değil, Rusya'nın elinde olacağının mesajı.
Suriye konusunda Rusya ve ABD arasında bir çeşit karşılıklı gizli anlaşma ve işbirliğinin de göstergesi olan bu hamleden birkaç gün sonra Trump’ın Suriye’ye yaptırımlar içeren Sezar Yasası’nı yürürlüğe koyması dikkat çekici! ABD, Suriye konusunda Rusya’yı İsrail ile işbirliğine zorlamaya çalışırken İran’ın dışlanmasının zorunlu olduğunu bildirdi. Suriye’de Esad ile kuzeni Rami Mahluf arasında patlak veren kriz ve Esad’ın servetinin tutarı bilinmeyen Mahluf’un tüm varlığına el koyma kararı bu gelişmelerle aynı anda yaşandı.
Esad ile Mahluf arasında patlak veren bu güç mücadelesini bir süre izlemekle yetinen Putin, 29 Mayıs kararnamesi ile tavrını Esad’tan yana koyduğunu işaret etti. Suriye’nin iktidar elitini oluşturan Alevi-Nusayri azınlık üzerinde büyük etkisi olduğu belirtilen Rami Mahluf’un henüz son hamlesini yapmadığı gözden kaçırılmamalıdır!
- ABD’nin yürürlüğe koyduğu Sezar Yasası, Suriye rejimi ve rejimle bağlantısı olan, destek veren herkese, ülkelere ve şirketlere çok sert yaptırımlar getiriyor!
Sezar Yasası’nın öncelikli amacı bugüne kadar ABD’nin Şam yönetimine yönelik yaptırım, savaş suçu, kimyasal silah kullanımı gibi iddialarının sürekli şekilde Rusya ve Çin vetolarıyla bertaraf edilmesine karşılık ABD’nin Rusya’ya karşı kendisine yeni bir alan açmak istemesi.
Sezar Yasası ilan edilmeden hemen önce 29 Mayıs kararnamesini yürürlüğe koyarak Suriye ile yeni üs anlaşmalarını devreye sokan Putin, böylece 2021’de yapılması planlanan yeni Suriye anayasası Referandumu ve seçimleri öncesinde Suriye’nin tek patronu olduğunu sergileyerek Esad’ı korumasına ve kontrolüne aldı.
Suriye’de iç savaşın başlamasından sonra 2015’te Suriye ile Savunma ve Askeri İşbirliği Anlaşması imzalayarak 2015 Eylül’ünden itibaren bu ülkeye doğrudan asker gönderip sahaya inen ve IŞİD’e karşı savaşa müdahil olan Rusya, bu çerçevede imzaladığı anlaşmalarla Hmeymim’deki hava üssü ve Tartus’taki deniz üssünün 49 yıllığına Rusya’ya tahsis edilmesini sağladı.
ABD destekli PYD-YPG ve SDG’nin bulunduğu, ağırlıkla Suriye Kürt nüfusunun yer aldığı bu bölgelere Rusya’nın yeni üsler inşa etmeyi hedeflemesi yanında, özellikle Kamışlı ve civarına konuşlanarak kalıcı şekilde askeri yerleşim planı, üzerinde durulması gereken bir nokta. Bölgede yeni kurulacak Rus hava ve kara üsleriyle Suriye ordusuna ait bölgedeki bazı üslerin Rusya’ya tahsis edilmesiyle birlikte artık Suriye sınırımızda Rus uçaklarının uçtuğunu, sınırlarımızda Rus askeri devriyelerinin dolaşmaya başladığını görebiliriz.
Rusya, bu üs anlaşmalarıyla Suriye'nin kuzeyinde Türkiye’nin güneyindeki sınır bölgelerine yerleşirken, İsrail'in Haziran 1967'den beri işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri'nin ilhak edilmesine de sessiz kalarak ABD-İsrail ile işbirliğine yeşil ışık yaktı. Bunda ABD’nin devreye koyduğu Sezar Yasası’nın etkisini göz ardı edemeyiz. Çünkü bu yasa sadece Suriye yönetimine değil Şam ile iş yapmak isteyen Rus, Çin ve Avrupalı şirketleri de yaptırımlar kapsamına alıyor.
- AB tarafından korona virüs önlemleri çerçevesine alınan seyahat kısıtlamaları uzatıldı. Almanya 31 Avrupa ülkesine yönelik seyahat yasağını kaldırma kararı aldı ancak Türkiye’ye yer vermedi!
Avrupa Birliği (AB) içindeki seyahat kısıtlamalarının bu ay sonuna kadar tümüyle kaldırılması kararlaştırıldı. Türkiye gibi AB üyesi olmayan ülkelerden gelenlere yönelik seyahat kısıtlamaları ise temmuz başına kadar sürecek. Daha sonra yapılacak değerlendirmelere göre Türkiye’ye yönelik seyahat yasağının devam edip etmeyeceğine karar verilecek. Temmuz ayından itibaren ise kısıtlamanın Avrupa ülkeleri arasındaki koordinasyon sonucunda kademeli olarak kaldırılabileceği belirtildi.
Buna karşılık gerek AB komisyonunun gerekse Almanya’nın sınır kontrolleri ve seyahat yasaklarıyla ilgili uygulamaları sadece AB üyesi ülkeler ve üye olmayan İzlanda, İsviçre, Norveç’i kapsayacak şekilde gündeme almaları AB üyesi olmayan ancak normalleşme aşamasına geçen Türkiye gibi ülkeleri dışarıda bırakmaları özellikle hükümetin turizm konusundaki beklentileri açısından umut kırıcı.
AB üyeliğinden ayrılan İngiltere ise Türkiye ile “seyahat koridoru” müzakereleri yürütüldüğünü belirterek Türkiye’ye turistik seyahatlere 15 Temmuz’dan sonra izin verilebileceğini duyurdu.
Aynı şekilde Rusya’nın da hâlâ yurtdışı uçuş ve seyahat yasaklarını sürdürüyor olması, bu ülkeden beklenen turist potansiyelinin de gerçekleşmesini zora sokacak. Tatil ve konaklama yerlerinin uğradığı kayıpların telafisi göründüğü kadarıyla giderek zorlaşacak.
Rusya ile birlikte Türkiye’ye en fazla turist gönderen iki ülkeden birisi olan Almanya’nın seyahat kısıtlamalarını kaldıracağını açıkladığı 31 ülke arasında Türkiye’ye yer vermemesi Temmuz ayı ve sonrası için dış turizmdeki canlanma beklentilerini boşa çıkarttı! Hemen hemen turizm sezonunun yarısının boş geçildiği süreçte temmuz sonrasında devreye girecek seyahat serbestisi bu yılın tümüyle kaybedilmesi anlamına geliyor!
- Alman vatandaşlığına geçen yabancılar arasında Türk vatandaşları ilk sırada. 2019 yılında 16 bin Türk’ün Alman vatandaşlığına geçtiği resmi olarak açıklandı.
İktidarın bir yıl önce ilan ettiği beyin göçünü tersine çevirme, yurt dışındaki Türk bilim insanlarına, araştırmacılara dolar ve Euro bazında maaşlar vaat ederek ülkeye dönemlerini sağlama kampanyası unutuldu. Bu kampanyanın sonuçlarının ne olduğu kaç kişinin döndüğü konusunda bir bilgi yok. Zaten anlamlı bir sonuç alınsaydı, muhtemelen her yerde anlatılırdı. Üç yıl önce 1 milyon dolarlık gayrimenkul alan yabancılara TC vatandaşlığı vaat eden iktidar, döviz darboğazına girince geçen yıl bu tutarı 250 bin dolara düşürdü.
Almanya Federal İstatistik Dairesi’nin sonuçlarına göre 2019 yılında Almanya’dan vatandaşlık alan yabancıların sayısı yüzde 15 artarken, Alman vatandaşlığına geçen 128 bin 900 kişi arasında Türkler 16 bin 200 kişi ile her yıl olduğu gibi yine birinci sırada yer aldı. En az 10 yıldır Almanya’da yaşayan ve vatandaşlık alma hakkı bulunan Türklerin başvuruları yüzde 1,2 düzeyinde kalırken vatandaşlık alan Türklerin büyük bölümünü başta siyasi nedenler olmak üzere Almanya’ya iltica eden Türk vatandaşları oluşturuyor.
Türklerden sonra Alman vatandaşlığına geçen yabancılar arasında ikinci sırada Birleşik Krallık (İngiltere) vatandaşları yer alıyor. Bunun da nedeni Brexit öncesi AB vatandaşlığı ve AB ülkelerinde serbest dolaşım, çalışma, işe girme olanağını kaybetmek istemeyen İngilizlerin başvurularında geçmiş yıllara göre gözlenen artış.
2019 yılı verilerinde Türklerin ardından ikinci sırada yer alan 14 bin 600 İngiliz de Alman vatandaşlığına geçti. Brexit tartışmalarının başladığı 2016 yılındaki referandumdan bu yana son dört yılda Alman vatandaşlığına geçen İngilizlerin sayısı böylece 31 bine ulaştı.
Alman vatandaşlığına geçen Türklerin neredeyse tamamına yakınının üniversite mezunu, eğitimli kişilerden ve gençlerden oluşuyor. Bu tabloyu ülkemizdeki mevcut siyasi ve ekonomik koşulların bir sonucu olarak görmek ve değerlendirmek yanlış bir yorum olmaz!
- İktidarın aldığı kararlar serbest piyasa, rekabet ekonomisi ve serbest para-kur rejiminden geriye gidişin, kapalı-kontrollü-kumanda ekonomisine geçişin ve özel sektörün baskı altına alınmak istendiğinin işaretleridir!
Altın ve döviz alım satımına getirilen yüzde 1’lik kambiyo vergisiyle serbest kur rejimi kontrol altına alınmaya çalışılırken diğer yandan da binlerce ürün ve mala ek gümrük vergileriyle serbest dış ticaret, dışa açık büyümeye vergilerle serbesti sınırlaması, denetim ve kontrol getirilmektedir. Meclis açılır açılmaz gündemin ilk sırasına toplumsal yaşamın kontrol ve denetimi için Çarşı ve Mahalle Bekçileri Yasası konulurken diğer yandan da aynı gün Rekabet Kanunu Değişiklik Teklifi TBMM Sanayi Komisyonu’ndan hızla geçirildi.
Değişiklik teklifi ile Rekabet Kurulu üyelikleri için TOBB, Yargıtay, Danıştay tarafından üye önerilmesi kaldırılarak tüm üyelerin tek kişi tarafından atanması uygulamasına gidiliyor. Bu düzenleme zaten BDDK, SPK, EPDK vb. gibi özerkliği artık sözde ve kâğıt üzerinde kalmış düzenleyici denetleyici kurullardan Rekabet Kurulu’nu da iktidarın emrine almaktır.
Aynı zamanda serbest rekabetin korunmasına da aykırıdır. Değişiklik teklifiyle şirket, işletme, holding ve grup şirketlerinin tüm defterlerinin, bilgisayarlarının, dijital verilerinin kopyalanması, yönetici ve ortakların cep telefonu imajlarının alınması öngörülmektedir. Bu ticari sırların, yönetim ve mali kararlarının sadece adı özerk doğrudan iktidara bağlı bir kuruluşun arşivine alınması bu sırların gerektiğinde ve yeri geldiğinde şirketin, sahip ve ortaklarının aleyhine farklı amaçlar için kullanılabileceğini düşündürüyor.
Her ne kadar iktidar sözcüleri ve Rekabet Kurulu yöneticileri böyle bir şeyin söz konusu olmayacağını düzenlemenin Kişisel Verilerin Korunması Kurulu’ndan görüş alınarak getirildiğini öne sürseler de bu samimiyetten ve inandırıcılıktan yoksundur.
Nitekim TÜSİAD, düzenlemeye karşı çıkarak böyle bir değişikliğin yanlış olacağını, ticari sırların Rekabet Kurulu bürokratlarınca kopyalanmasının serbest rekabet ve piyasa ekonomisiyle bağdaşmadığını belirterek bunun yabancı şirket ve yatırımcıları kaçıracağını dile getirdi.
Diğer yandan MB’nin faiz indirimleriyle tasarruf sahipleri negatif faize mahkûm edilerek banka sisteminden ve TL mevduat tasarruf etmekten soğutulmaktadır.
SPK tarafından yayınlanan serbest döviz fonlarının kuruluşu ve yatırım alanlarına yönelik tebliğ ile getirilen ilave vergiler ve kontrol mekanizmaları, döviz cinsinden menkul kıymet alım satımlarına kısıtlamalar da serbest döviz piyasasına ve döviz tasarruflarına yönelik bir başka müdahaledir.
Bankaları kredi vermeye zorlamak, bunun için yaptırımlar para cezaları ilan etmek serbest para piyasalarına müdahaledir. Hiçbir gelişmiş ekonomide bankaların para cezalarıyla tehdit edilerek Aktif Rasyosu formülleri icat edilerek krediye zorlanmasının hatta tehdit edilmesinin örneği yoktur.
Enerji Piyasaları Düzenleme ve Denetleme Kurulu (EPDK) akaryakıt şirketlerini fiyat indirmeye zorlamak için gerekirse tavan fiyat uygulamasına geçeceğini ilan etti. Akaryakıttan daha çok vergi alabilmek için benzine mazota haftada iki üç kez zam yapan iktidarın kendisi. Şimdi sözde özerk kurulu devreye sokarak şirketleri fiyat düşürmeye kârdan vazgeçmeye zorluyor. Yakında akaryakıt istasyonlarının da peş peşe kapandığını görürsek şaşırtıcı olmaz.
Son olarak kurulan Fahiş Fiyat Şikâyet Komisyonu sözde enflasyonu, fiyat artışlarını dizginlemek mal ve ürün fiyatlarını kontrol ve denetim altına alarak ucuzlatmak için görev yapacak. Fahiş fiyat uyguladığını tespit ettiklerine 50 bin liradan 500 Bin - 1 Milyona kadar para cezası kesecek.
Fahiş Fiyat’ın kime ve neye göre fahiş olduğuna kim karar verecek? Rekabet ekonomisini, rekabetçi piyasayı yok ederek kumanda-kontrol-baskın-ceza ile fiyat kontrolü sağlamaya çalışmak, geçmiş yüzyılın kapalı-kumanda ekonomilerine ait bir uygulamadır, sonuç vermeyecektir. Üretim ve girdi maliyetlerini düşürmeden, üreticinin, tüccarın, sanayicinin, toptancı ve perakendecinin üzerindeki kredi, faiz, borç, vergi, ceza, elektrik, doğal gaz, kira, ulaşım, akaryakıt, nakliye, SGK borcu vb. yükleri hafifletmeden fahiş fiyatla mücadele edileceğini ilan etmek gösterişten öte bir şey değildir.
Ayrıca faaliyetine izin verilen işletmeler, restoran, lokanta, AVM vb. için getirilen zorunluluklar, masalar arasında sosyal mesafe mecburiyeti, çalışanlara maske, işyerinde hijyen, dezenfektan, ambalaj, açıkta ambalajsız ürün satış yasağı, eldiven vs. uygulamalarıyla zaten aylardır kapalı olan işyerinin müşteri, masa kapasitesi yarıya düşmüşken bir de ilave salgın uygulamalarının maliyeti sırtına bindirilirken, bu insanlar bu maliyetleri nasıl karşılayacak? Tabii ki fiyatına yansıtacak, maliyetleri karşılamak için zam yapacak. Sonra da komisyon devreye girip bu işletmelere, esnafa, üreticiye, KOBİ’ye fahiş fiyat cezası mı kesecek? Hepsinden öte rekabetçi piyasa ekonomisinde kâr asıldır. Kâr etmeyen, kazanmayan bir işletme nasıl ayakta kalacak? Dünyada kamu yararına mal üreten, satan, hizmet veren bir özel sektör nerede var?
Kamu bankalarına bir yandan yüzde 0,64 faizli konut, otomobil, tatil, sosyal ihtiyaç kredi kampanyaları açtırılıyor diğer yandan da kamu bankaları kendilerinden ucuz kredi alıp sattığı ürüne ya da mala zam yapanları kredilerini kesmek ve geri almakla, kampanyadan atmakla tehdit ediyor. Kamu bankaları kredi verdikten sonra alanların peşine istihbarat elemanı takıp, krediyi nasıl kullandığını, sattığı mal ya da ürünün, hizmetin fiyat denetimini mi yapacak? Yoksa iktidar bunun için de ayrı bir izleme, takip, istihbarat birimi mi kuracak? Kaldı ki 15 yıl vadeli düşük faizli konut kredisi ilan edilir edilmez konut fiyatları yüzde 25 zamlandı. İkinci el otomobil fiyatları patladı.
Siyasi ve toplumsal hayatın her alanda baskılanıp kısıtlandığı bir ortamın ağırlığı artırılırken diğer yandan da ekonomik özgürlüklerin, yatırım, girişim, ticaret, faaliyetlerinin kısıtlanıp baskılandığı böyle bir modelde;
Kullandığı krediden, bankadaki hesabına, sattığı malın fiyatından, kâr marjına, şirketinin ticari sırlarına varana kadar her şeyin iktidar kontrolü, denetimi, tehdidi altında olduğu bir ekonomiye kim güvenir, yatırım yapar? Kim yabancı sermaye getirir?
- İktidar yine herkesin ezbere bildiği kamu bankalarından düşük faizli kredi kampanyası başlattı. Kendi kendini tekrar eden ve sonuç alınamayan bu kampanyalar, iktidarın tükendiğini gösteriyor!
Türkiye ekonomisinin her alanda ağır hasar altında olduğu salgın sürecinden çıkış için kapsamlı bir ekonomik program yerine iktidarın ortaya koyduğu çözüm geçen yıl ve her seçim döneminden önce ilan ettikleri kamu bankalarından kredi ve hayali istihdam kampanyasından öteye geçemiyor. Üç hafta önce Varlık Fonu’ndan kamu bankalarına 21 milyar sermaye aktarıp şimdi bunu düşük faizli kredi olarak dağıtarak ekonomiyi üç aylığına canlandırma kampanyası, iktidarın ekonomik çaresizliğinin somut kanıtıdır. Salgın krizi gündemde yokken çöken ekonomiyi toparlamak için ilan edilen paketler çözüm olsaydı, Türkiye bugün bu noktada olmazdı! TOBB ile birlikte ilan ettikleri 2,5 milyon kişiye yeni iş kampanyası ve İstihdam Seferberliği’nin fiyaskoyla sonuçlanması ve işsiz sayısının 3 milyon artmasından ders almaksızın şimdi ‘İstihdam Kalkanı’ diye yeni bir kampanyaya hazırlanıyorlar.
8-10 milyona ulaşan yeni işsizleri resmi verilerde gizlemek için İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) kısa çalışma ödeneğine başvuran yaklaşık 4 milyon kişiyle ilgili uygulamanın süresini 3 ya da 6 ay daha uzatacaklar. İSF’den günlük 37 TL ödemeyi devam ettirerek bu milyonlarca kişiyi işsiz tanımı dışına çıkartıp istatistiklerde yer vermeyecekler!
O dönemde TOBB üyesi her işyerinin 1 kişiyi ilave olarak istihdam etmesi durumunda önce 1 yıl, geçen yılki kampanyada ise 9 ay boyunca asgari ücret üzerinden maaş + vergi + SGK priminin devlet tarafından ödenmesi ve İSF’den işverenlere katkı sağlanması uygulamasına gidilmişti!
Şimdi de İstihdam Kalkanı diye ilan edilecek kampanya bunun bir benzeri olacaktır ve 3 ya da 6 ay gizleyecekleri gerçek işsiz sayısının en az 10-12 milyona ulaştığı eninde sonunda açığa çıkacaktır!
Çözüm: Kalkan, Seferberlik diyerek kampanya üretmek ve yandaşları kollamak değil kampanyalardan “zor” durumda olan herkesi yararlandırmaktır. Bankalara gidin sorun, araştırın. Zor durumdaki esnaf kredi alabiliyor mu? Sicil affıyla yaralı vatandaşın kredi talebi işleme bile alınmıyor!
- Yüzde 0,64 faizli konut, yüzde 0,78 faizli otomobil-tatil-ihtiyaç kredileri heyecan yarattı. Ancak bu heyecan konut, otomobil, beyaz eşya ve mobilya fiyatlarına yüzde 25-40 arasında zam olarak yansıdı!
Kamu bankalarına ilan ettirilen yüzde 0,64 faizli 180 ay vadeli, ilk 12 ayı ödemesiz konut, yüzde 0,78 faizli otomobil, tatil, sosyal ihtiyaç kredi kampanyaları inşaatçıları, otomobilcileri, otelcileri, beyaz eşya-mobilyacıları ve tüketicileri heyecanlandırdı. Ancak ucuz kredi kampanyasını ellerindeki ürünlere zam yaparak fırsata çevirenler, bu kredilerin avantajını ve heyecanını ortadan kaldırıyor! Kaldı ki faiz ne kadar düşük olursa olsun, 12 ay ödemesiz, % 10 peşinatlı, aylık 4-5 bin taksitli bir daireyi kim alabilir? (İlan edilen kampanyalarda peşinat % 5 iken konut müteahhitleri peşinatı hemen %10’a çıkardı!) Milyonlarca kişinin işini kaybettiği, gelirden mahrum kaldığı, 3-4 aydan bu yana kredi, kira, vergi, SGK borçlarının ertelenip biriktiği bir süreçte hangi cazip faiz ve vade koşullarında olursa olsun insanlara olmayan gelirleriyle 15 yıl daha borçlanmalarını “müjde” diye sunmak, neyin çözümü? Üç kamu bankasının talimatla başlattığı, ardından iki faizsiz kamu katılım bankasının da dahil olduğu kampanyaya şimdi özel bankaları da dahil etmek için 10 özel bankanın genel müdürleriyle toplantılar düzenleniyor. Mevcut kredi borçları, 3-6 ay ertelenen, kredileri yeniden yapılandırılan milyonlarca kişi, bu yeni cazip kredileri şayet alabilirse nasıl ödeyecek?
Resmen işşiz olan, İSF’den aldığı kısa süreli ödenekle yaşamını idame ettirmeye çalışan milyonlar, bu kredilere başvursa bile kamu bankaları onlara kredi verecek mi? BDDK verileriyle hızla yükselen batık kredilere bu kampanyalarla geri ödenmeyeceği bilinerek verilecek yeni kredilerle sırf ekonomi canlansın diye yeni batık krediler mi eklenecek? Kamu bankalarının MB faizinin de altında zararına faizlerle verdikleri bu krediler geri ödenmediğinde yine hazinenin sırtına “görev zararı” olarak yazılıp, bankalara ipotekli el konulan konutlar ve otomobillerle kamu bankalarının web siteleri kelepir konut ve otomobil satış ilanlarıyla mı dolup taşacak? Tatil ve sosyal ihtiyaç kredisi alıp ödeyemeyenler ise kanuni takip ve icralarla boğuşurken, Bankalar Birliği’nin ‘Kara Listesi’ yine kabaracak mı?
İşsizlere yeni milyonların katıldığı, yüz binlerce işyerinin kapandığı bir dönemde milletle alay eder gibi yeni kredi kampanyaları açmak akılcı ve ciddi bir ekonomi yönetiminin icraatı olamaz. Çünkü konut, otomobil, tatil, mobilya vs. talebi sadece kredi maliyeti ile ilgili bir şey değil. O krediyi ve taksitlerini geri ödeyebilecek gelire ve ödeme gücüne sahip olmakla ilgili.
Geliriniz yoksa, işinizi kaybetmiş iseniz, tüketim yapacak, harcayacak, yatırım ya da tasarruf yapacak gelirden yoksunsanız bu kampanyalar milyonlarca kişi için TV ekranlarında izlediği reklamlardan ibaret olacaktır.
- Orta ve uzun vadeli istikrarlı büyümenin zeminini hazırlamak yerine “3 ay büyü 9 ay küçül” şeklindeki politikalarla nefes almaya çalışan iktidar, gerçekte millete ödettiği ağır bedeli görmemeyi tercih ediyor!
2017 anayasa referandumundan bu yana uygulanan benzer politikalarla dağıtılan kredilerin büyük bölümü geri dönmedi. Hazine ve Kredi Garanti Fonu kefaletiyle verilen 300 milyarı aşkın batık kredi hazinenin, kamu bankalarının ve milletin üzerine yıkıldı. Bu dağıtılan krediler vaat edildiği gibi ne yatırıma ne üretime ne de istihdama gitti. Bu krediler dövize altına yatırılarak bankalarda döviz mevduatları patladı. Her seferinde kamu bankaları üzerinden dağıtılan paralarla kamu bankalarının sermayesi sıfırlandıkça hazineden, İşsizlik Fonu’ndan ve son olarak da ulusal varlıkların havuza toplandığı Varlık Fonu’ndan milletin, işsizin parasıyla, milli servetin kaynaklarıyla kamu bankalarına taze sermaye konuldu ve yine şimdi olduğu gibi kredi olarak dağıtılıyor. Kendi kendini tekrar eden bu kısır döngüyle iktidar destekçilerine sürekli şekilde servet aktarıyor. Millet yoksullaşırken milyoner sayısı en hızlı artan ülkelerin başında Türkiye geliyor.
Özel bankaların neden bu kampanyalara isteksiz olduğu, mesafeli durduğu iktidarın tüm baskısına rağmen direnmeye çalıştıkları açık. Ülkenin resesyona gittiğini verilecek kredilerin batacağını, dönmeyeceğini görüyorlar. Kamu bankalarının başındakiler verilen emri uyguluyorlar ve kendi paralarını değil milletin parasını kullanıyorlar. Özel yerli-yabancı bankalar ise kendi sermayelerini riske etmek istemiyorlar. O yüzden de iktidarın ve BDDK’nın ağır baskısına, yaptırım ve ceza tehditlerine maruz kalıyorlar.
Moody’s, Fitch bu yüzden Türk bankalarının kredi notunu düşürüyor, görünümlerini negatife çeviriyor. Moody’s raporunda Türk bankacılık sektörü ile ilgili görünümü negatifte tuttuklarını, çünkü korona virüsün ekonomide yarattığı aksama nedeniyle kredi alanların kredileri geri ödemekte zorlanacağını ve bunun Türk bankacılık sektöründe takipteki batık kredilerin artmasına neden olacağını açıkladı.
Yasasında görev ve yetkileri sıralanan, sektör ve şirketlere kredi vermesi kendi yasasına aykırı olan MB’nin aldığı bu karar artık her alanda keyfiliğin hüküm sürmeye başladığının son işareti. Mevduat toplamayan MB’nin kasasından vereceği 20 milyarlık kredinin yeni basılacak karşılıksız para olacağı apaçık ortada değil mi?
- Mayıs ayı TÜFE yıllık yüzde 11,39, aylık yüzde 1,36 arttı. Ekonominin açıldığı kur artışları ve gerçek maliyetlerin fiyatlara yansıyacağı önümüzdeki süreçte daha yüksek oranlı artışlar gündeme gelecektir!
TÜİK Mayıs ayında TÜFE’nin bir önceki aya göre yüzde 1,36, geçen yılın Aralık ayına göre yüzde 4,57, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 11,39 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 12,10 arttığını açıkladı. Anketlerdeki beklenti yüzde 0,60-70 arasında bir aylık artış yönündeydi.
Mayıs ayında henüz mağazalar ve AVM’ler sınırlı şekilde açılmışken giyimde yeni sezonun yüksek zamlarla başlaması en yüksek artışın bu alanda yaşanmasına ve enflasyonda beklentilerin aşılmasına neden oldu.
Petroldeki yükselişle benzin, LPG ve motorine gelen zamların yanı sıra otobüs seferlerinin de olağanüstü zamlı fiyatla başlaması, tavan fiyat uygulamasına geçiş zorunda kalınması enflasyonu arttırdı.
Mayıs sonunun ve haziran ayı başında havalardaki olağanüstü değişiklikler tarla ve bahçelerdeki pek çok ürünü olumsuz etkileyerek üreticinin ciddi kaybına neden oldu.
Salgından ötürü giyim ve ayakkabı sektöründe mağazaların kapalı olması perakendecilerin ciddi zararına yol açarken döviz kurunda da mayıstaki yüksek artış maliyetleri yukarı çekti.
Ev eşyası grubunda alışverişin yavaş yavaş hareketlenmesinin fiyatlara zam olarak yansıdığı görülüyor. Bu grupta fiyatlar aylık yüzde 1,15 arttı ve enflasyona 0,09 puanlık katkı yaptı.
Normalleşme süreciyle birlikte otobüs seferlerinin başlaması, biletlere yüzde 11,5 zam olarak yansıdı. Normalleşmenin ilk adımı olarak devreye giren berber ve kuaförlerin de ilk adım olarak ücretlerine yüzde 9,78 zam yapmaları yine çeşitli mal ve hizmet grubunun enflasyona katkısını artıran unsurlar.
Mayısta üretici enflasyonu (Yİ-ÜFE) da, nisana göre yüzde 1,54, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 5,53 artış gösterdi. Yİ-ÜFE artışının kur ve maliyet artışlarıyla önümüzdeki aylarda daha yukarı çıkması bunun da yapılacak zamlarla TÜFE’yi yukarı çekmesi beklenmeli.
MB’nin yüzde 8,25’e düşürdüğü politika faizine karşılık Mayıs itibarıyla yıllık enflasyonun yüzde 11,39 olması 3 puanın üzerinde negatif faiz anlamına geliyor. Bu da TL’den kaçışı döviz ve altına yönelişi hızlandırıyor. İktidar bu yanlışını görmek yerine döviz ve altın alım satımındaki kambiyo vergilerini artırarak bu gidişi engellemeye çalışıyor. Döviz ve altının kayıtlı ekonomiden yastık altı ekonomiye kaymasına zemin hazırlıyor!
- Nisan ayındaki yüzde 40’lık gerilemenin ardından Mayıs ayında ihracat, yıllık yüzde 41 düştü. AB’nin sınırları açmayı Temmuz başına ertelemesi Avrupa pazarlarının Türk ihraç ürünlerine açılmasını geciktirecek!
Nisan ayında yüzde 40 düzeyinde düşüş gösteren ihracat mayıs ayında yüzde 40,9 oranında gerileyerek 9 milyar 964 milyon dolar oldu. İhracat rakamları aylık bazda, bir önceki aya göre yüzde 10,84 artış kaydetti. Nisan ayında geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 25 düşüş gösteren ithalat mayıs ayında da geçen yılın aynı ayına göre yüzde 27,69 azalmaya devam etti, 13 milyar 406 milyon dolara geriledi. Böylece mayıs ayında aylık dış ticaret açığı 3 milyar 442 milyon dolar olarak gerçekleşirken dış ticaret hacmi de geçen yılın aynı ayına göre 23 milyar 370 milyon dolara indi.
Mayıs ayında en fazla ihracat yapılan ülkeler sırasıyla Almanya, ABD ve Irak olurken ithalatta ise ilk üç sırayı Çin, Almanya ve Rusya aldı.
Dış ticaretin toparlanması sadece Türkiye’nin alacağı kararlar, atacağı adımlarla, üretime hız vermesiyle bağlantılı değil. Küresel ekonominin bir parçası olan Türkiye ekonomisinin en önemli ticaret ortağı olan Almanya, Rusya ve AB pazarları kapalı iken, sınırlar kapalı, seyahatler, uçuşlar durmuş iken yakın dönemde süratli bir toparlanma mümkün görünmüyor.
Bunun yanı sıra son dönemde Türkiye ile Yunanistan arasında artan gerginlikler nedeniyle salgının en yaygın yaşandığı İtalya ve İspanya da dahil 29 ülkeyle seyahat yasağını kaldıran, uçuşları ve karayolu sınırlarından seyahatleri, geçişleri serbest bırakan Yunanistan Türkiye sınırını kapalı tutmaya devam edeceğini açıkladı. Türkiye ile seyahat yasağını da sürdüren Yunanistan’ın Temmuz sonundan önce kara sınırını açmayacağı belirtiliyor.
Bu durum Avrupa’nın en büyük TIR filosuna sahip Türkiye’nin Avrupa pazarlarına yönelik karayolu ihracatı ve taşımacılığının önemli geçiş kapılarından birisinin (Bulgaristan hariç) daha iki-üç ay boyunca kapalı olması anlamına geliyor.
Yunanistan Türkiye’de vakaların devam etmesini bu tutumuna gerekçe gösterirken asıl neden Şubat ayındaki gibi iktidarın Suriyeli ve diğer mültecileri Yunanistan sınırına yığması endişesi. Bu yüzden sınırına duvar örmeye başlayan Yunanistan bir yandan da sınır bölgesine ilave asker ve polis gücü takviyesi yapmayı sürdürüyor.
Kaldı ki ithalattaki gerilemenin son iki aydır art arda yüzde 25 ve 27 olması ihracata dönük sanayinin ara malı, hammadde, yatırım malı girdi ithalatının gerilediğini, yeniden tam kapasite üretime ve ihracata geçişin biraz daha zaman alacağını gösteriyor.
Geçen ay art arda yürürlüğe konulan yaklaşık 5 bin mal ve ürünün gümrük vergilerindeki yüzde 30’luk artışın getireceği ilave maliyet yükünü ve kur artışlarının etkisini de göz ardı etmemek durumundayız!
ERDOĞAN TOPRAK,
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
08 HAZİRAN 2020
Yeni Soluk
Yorum Yap