Toprak: "Çocuk emeğinin sömürülmesinde yaş sınırı 5!"
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 27 Nisan 2020 tarihli ‘Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.
Toprak raporunda, “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı vesilesiyle her yıl 23 Nisan haftasında TÜİK’in açıkladığı “İstatistiklerle Çocuk 2019” Araştırması, gerçekte 18 yıllık AK Parti iktidarlarının söylediklerinin, çizdikleri pembe tabloların aksine ülkemiz çocuklarını her açıdan içine düşürdükleri içler acısı hali, kendi kurumlarının kendi resmi rakamlarıyla inkâr edilemez şekilde açığa çıkarttı” ifadelerini kullandı.
Toprak raporunda, “MB, politika faizini yüzde 9,75’ten 8,75’e indirdi. Dolar/TL kurunun yükselmesi, 7 TL’yi aşması sürpriz sayılmamalı” dedi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdiği raporun tamamı şöyle:
İÇ POLİTİKA
- TÜİK’in “İstatistiklerle Çocuk” araştırmasının ibret verici sonuçları: Çocuk emeğinin sömürülmesinde yaş sınırı 5!
DIŞ POLİTİKA
- 5 Mart Moskova Mutabakatı’na karşılık İdlib’te gelişmeler istenen yönde ilerlemiyor!
- İdlib gerilimini yeniden tırmandıran unsurlar: Suudilerin Şam yönetimine İdlib’e harekât başlatma baskısı ve Türkiye’nin HTŞ ile yürüttüğü müzakereler!
- Yakın dönemde Rusya, Türkiye’den İdlib konusunda cihatçılara karşı hamleye girişmesini “doğrudan ve resmen” isteyebilir!
- Libya’da Trablus ve Tobruk yönetimleri arasında çatışmalar şiddetlendi. AB, Türkiye’yi yasadışı faaliyetlerle suçluyor!
- AB, küresel salgına çözüm odaklı olarak bir Trilyon Euro’luk fonun hazırlıklarına başlıyor!
EKONOMİ
- Nisan Ayı TÜGE verileri salgın nedeniyle yaşanan ekonomik hasarın büyüklüğünü gösterdi! 8. Hizmet Sektörü Güven Endeksi’nde sert gerileme! Perakende Ticaret ve İnşaat sektörleri derin sarsıntı geçiriyor! 9. Reel Kesim Güven Endeksi son 11 yılın en düşük seviyesine indi! 10. Reel Sektör kan ağlarken ülkeyi algı psikolojisi ile yöneten iktidar sözcüleri, sadece laf üretiyor! 11. Nisan’da yüzde 61,6’ya inen kapasite kullanımı Mart ayına göre 13,7 puan azaldı! 12. TÜİK ve MB’nin açıkladığı anketler, araştırmalar, piyasalar, halkın gerçeği iktidarın çözüm üretmekteki yetersizliğini tescil etmiştir! 13. MB, politika faizini yüzde 9,75’ten 8,75’e indirdi. Dolar/TL kurunun yükselmesi, 7 TL’yi aşması sürpriz sayılmamalı!
- TÜİK’in “İstatistiklerle Çocuk” araştırmasının sonuçları, 18 yıldır ülkeyi yönetenlerin ülkemizi, aileleri ve çocuklarımızı hangi noktaya getirdiklerinin ibret verici resmi belgesidir!
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı vesilesiyle her yıl 23 Nisan haftasında TÜİK’in açıkladığı “İstatistiklerle Çocuk 2019” Araştırması, gerçekte 18 yıllık AK Parti iktidarlarının söylediklerinin, çizdikleri pembe tabloların aksine ülkemiz çocuklarını her açıdan içine düşürdükleri içler acısı hali, kendi kurumlarının kendi resmi rakamlarıyla inkâr edilemez şekilde açığa çıkarttı. İktidarın çocuk yaşta evlilikleri, her ailenin en az 3 çocuk daha sonra 4 çocuk sahibi olması çağrılarına, teşviklerine ve telkinlerine karşılık çocuk nüfusumuz hızla azalmaktadır. TÜİK’in araştırmasında;
0-17 yaş grubundaki çocuklar, 83 milyon 154 bin 997 kişilik Türkiye nüfusunun 22 milyon 876 bin 798’ini yani yüzde 27,5’ini oluşturmaktadır.
0-17 yaş grubundaki nüfus 1970 yılında Türkiye toplam nüfusunun yüzde 48,5'ini oluştururken bu oran 1990 yılında yüzde 41,8 ve 2019 yılında yüzde 27,5’a gerilemiş durumdadır. Bu tablonun en önemli nedenleri, halkı yoksullaştıran, işsizleştiren, yardıma muhtaç hale getiren iktidarın ekonomik ve sosyal politikaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocuk sayısındaki azalma ve ailelerin çocuksuzluğu ya da az çocuğu tercih etmelerinin nedenleri işsizlik, eğitim giderlerinin yüksekliği, ekonomik sorunlar nedeniyle boşanmaların artması vb. şeklinde sıralanmaktadır.
Rapordaki nüfus projeksiyonlarına göre; çocuk nüfus oranının 2023 yılında yüzde 27,0, 2030 yılında 25,6, 2040 yılında yüzde 23,3, 2060 yılında yüzde 20,4 ve 2080 yılında yüzde 19 olacağı öngörülmektedir. Bu veriler, ülkemizde yaşlı nüfusun artacağı, çocuk ve genç nüfusun azalacağını, göstermektedir.
5 yaşındaki çocuklar arasında okullaşma oranı yüzde 75,2’dir. Bu veri, 5 yaşındaki her dört çocuktan birinin eğitimden ve okuldan yoksun kaldığını göstermektedir!
Eğitim hizmetlerinden memnuniyet 2019 yılı verileriyle yüzde 54,8’dir. Bunun anlamı ailelerin, velilerin yarısına yakını çocuklarının eğitiminden memnun değildir ve yanlış, yetersiz olduğunu düşünmektedir.
Anayasamıza göre eğitimin parasız olması ve her bireyin bu haktan istisnasız eşit şekilde yararlanması gerekirken eğitimde en büyük sıkıntının eğitim masrafları olarak ilk sırada yer alması iktidarın ekonomi ve eğitim politikalarının ülkemizi getirdiği noktayı kendi resmi rakamlarıyla açığa çıkartmaktadır.
TÜİK araştırmasının en acı ve vahim sonucu çocuk çalışanlarla ilgili verilerde kendisini göstermektedir. Çocuk emeğinin sömürülmesinde yaş sınırı 5 yaştan başlamaktadır! Rakamlara göre ekonomik faaliyetteki çalışan çocuk sayısı 5-17 yaş grubunda 720 bin kişidir. 5-11 yaş arası çalışan, aile geçimine katkıda bulunmaya mecbur kalan çocuk sayısı ise 30 binin üzerindedir. Çalışan çocukların eğitim alma oranı yüzde 65,7 iken bu çocukların yüzde 34,3’ü eğitim alamamaktadır. Çalışan çocukların yüzde 45,5’u yani yarısına yakını hizmet sektöründedir. Yani angaryanın, sosyal güvencesizliğin, emek istismarının en yaygın olduğu sektörde en yaygın çocuk istihdamı söz konusudur.
Çocuklarıyla birlikte bir hafta tatil yapabilecek ailelerin oranı sadece yüzde 9,1 diğer deyişle ailelerin yüzde 90,9’u ailece bir hafta bile tatil yapamaz hale geldi.
Evine et, tavuk, balık girmesi “nadir” olan ailelerin oranının yüzde 60,5, konut masraflarının belini büktüğü ailelerin yüzde 58 olduğu Erdoğan ve AK Parti yönetimindeki ülkede, bu yüzden pek çok aile 5 yaşındaki çocuklarını eve birkaç kuruş getirsin diye okula değil, işe göndermeye mecbur kalıyor. İktidar, bedava makarna, tablet pc, kömür, vb. dağıtarak oluşturduğu sadaka ekonomisiyle toplumu dilediği biçimde şekillendirmeye, çalıştı. Ancak İktidarın kendi siyasi projesi ve algısı doğrultusunda oluşturmaya çalıştığı, tarikat cemaat yurtları ve okullarıyla yaratmaya çalıştığı inançlı ve biatçı nesiller, 3-4 çocuklu sosyal yardıma muhtaç aileler projesi, bizzat kendi ekonomi, sosyal ve eğitim politikalarıyla kendi resmi verileriyle hızla çözülmektedir.
Ulusal Kurtuluş savaşından zaferle çıkıp, uğradığı ağır yıkıma rağmen küllerinden yeniden doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin, çocuklarına armağan ettiği bayram gününde, 23 Nisan 2020 Türkiye’sinde, TBMM’nin bir asrı geride bıraktığı onur ve gurur yıl dönümünde, 18 yıldır ülkeyi tek başına yöneten AK iktidarlarının çocuklarımıza reva gördüğü hal budur. Bunlar, TÜİK’in bile gizleyemediği, ülkenin geleceği çocuklarımızın istikbalini karartan utanç rakamlarıdır.
- 5 Mart Moskova Mutabakatı’na karşılık İdlib’te gelişmelerin istenen yönde ilerlemediği görülüyor. Şam yönetiminin yeni bir askeri operasyon hazırlığında olduğu, çatışmaların yeniden başlayacağı beklentisi öne çıkıyor!
Geçtiğimiz hafta Türkiye, Rusya ve İran Dışişleri Bakanları telekonferans yoluyla İdlib konusunu görüşürken, İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Şam’da Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüştü. 5 Mart’ta imzalanan Moskova Mutabakatı’na göre Türkiye’nin talebi Suriye Ordusu’nun ele geçirdiği bölgelerden geri çekilmesiydi. İktidarın ateşkes dışındaki taleplerinin hemen hiç birisi mutabakatta yer almadığı gibi, Türk-Rus ortak devriyesinin kontrolüne bırakılan M4 karayolunun güneyindeki gözlem kulelerimiz Suriye Ordusu ve cihatçıların kontrolündeki bölgelerde kaldı.
M4 karayolunun kuzey ve güneyinde oluşturulacak 6’şar kilometrelik güvenlik koridoru bölgesinin cihatçılardan temizlenmesi görevi Türkiye tarafından üstlenildi. Şu ana kadar bu temizlik operasyonu gerçekleşmiş değil. Dört kez yapılan ortak devriyeler, cihatçı saldırıları nedeniyle, kısa kesildi. İdlib’te mevcut durum 5 Mart’tan bu yana değişmedi. Suriye ordusu bulunduğu yerlerden çekilmedi. M4 ve M5 karayolları Suriye hükümetinin kontrolünde ve kısıtlı birkaç bölgede Türk-Rus ortak devriyeleri söz konusu.
Dolayısıyla Moskova Mutabakatı Türk-Suriye ve Rus güçlerinin çatışmasını durdursa da İdlib sorununda ve olası mülteci akını konusunda kalıcı bir çözüm sağlanamadı. Rusya destekli Suriye ordusunun askeri operasyonları ile daha dar bir alana sıkışan silahlı cihatçı grupların saldırı hazırlıklarına hız verdiği, Suriye Ordusu’nun kente yönelik operasyon hazırlıklarının Rusya tarafından şimdilik frenlendiği kaydediliyor. İdlib’i kontrol eden cihatçılar ağırlıkla El KaideEl Nusra kökenli Heyet Tahrir el Şam’a (HTŞ) mensup. HTŞ’den kopan El Kaide yanlısı Huras-ed-din ve Türkistan İslam Partisi gibi radikal gruplar da kentte yer alıyor. Geçtiğimiz ay TSK’ya yönelik saldırının Huras-ed-din grubu tarafından gerçekleştirildiği dile getirilse de örgüt saldırıyı üstlenmedi.
Korona salgını gündeminin gölgesinde kalan İdlib ve çevresinde; tansiyonun giderek yükseldiği, TSK’nın ve Rusya-İran destekli Suriye Ordusu’nun bölgedeki askeri yığınaklarını artırdığı, her an çatışmaların bir kıvılcımla alev alabileceği, bir sürece doğru gidiliyor!
- İdlib’te son dönemde gerilimi yeniden tırmandıran iki unsur söz konusu: Biri Suudilerin Şam yönetimine İdlib’e harekât başlatma baskısı ve diğeri Türkiye’nin Şam yönetimine karşı HTŞ ile yürüttüğü müzakereler!
Bu çerçevede Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bu çerçevede Esad ile görüştüğü ve İdlib’e yönelik nihai operasyonun finansmanı için 3 milyar dolar destek gönderdiği belirtiliyor. Rusya’nın Şam yönetimini bu hamleden vazgeçirmeye çalıştığı, Putin ile Esad arasında İdlib’e harekât konusunda anlaşmazlık olduğu bilgileri yoğunluk kazandı.
Diğer bir unsur olarak İdlib’i cihatçılardan arındırma görevini üstlenen Türkiye’nin HTŞ ile yürüttüğü müzakereler de gerilimi tırmandırıyor. HTŞ milislerinin TSK desteğiyle Suriye Ordusu’na karşı savaşmak üzere örgütlenmeye yönlendirildiği, eğitildiği iddia ediliyor.
Esad yönetiminin, Türkiye’nin bu girişimlerini ve İdlib’deki cihatçıları silah vb. desteklerle yeniden yapılandırdığı iddialarını gündeme getirerek, İdlib’e operasyon darbe için daha fazla bekleyemeyeceği belirtiliyor. Rusya, bir aşamadan sonra cihatçıların Türkiye için ciddi bir tehdit haline geleceğini vurgularken, 5 Mart Moskova mutabakatına istinaden şimdilik İdlib’de yeni bir operasyona sıcak bakmıyor!
Hatırlanacağı gibi; daha önce İdlib’teki gerilimde Türkiye’ye askeri harekâtı sürdürmesi için destek açıklayan ABD’nin, Rusya, İran ve Suriye Ordusu’nu bölgede tutmak için bunu çıkarlarına uygun gördüğü ve giderek HTŞ’yi terör örgütü listesinden çıkartma yönünde İsrail ile ortak adımlara hazırlandığını ifade etmiştim. Şimdi iktidarın HTŞ ile müzakere yürüttüğü, Suriye Ordusu’na karşı destekleyip örgütlediği iddiaları, ABD’nin kendi lehine bölgede öngördüğü çıkar senaryoları ile örtüşse de Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği ile örtüşmemektedir!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin ile son görüşmesinden sonra yapılan açıklamada; her ne kadar iki ülkenin Moskova Mutabakatı’na ve “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı ve bağlı” oldukları bir kez daha vurgulansa da İdlib’de sahadaki gelişmeler ve HTŞ ile yürütüldüğü iddia edilen pazarlıklar bunu teyit etmemektedir. Bunlar, iktidarın bu konudaki samimiyetinin sorgulanmasını beraberinde getirecek kritik gelişmelerdir!
- Yakın dönemde Rusya, Türkiye’den İdlib konusunda cihatçılara karşı hamleye girişmesini “doğrudan ve resmen” isteyebilir! Bu durum iki ülke arasında yeni bir gerginliği gündeme taşıyabilir!
Rusya, TSK’nın kentteki cihatçıları çatışarak bertaraf etmesini bekliyor. İktidarın tutumuna bakılırsa, süreç çok farklı yönde ilerliyor. Rusya, tüm bu gelişmelere rağmen resmi açıklamalarda Moskova mutabakatına uygun “terör örgütleriyle mücadele ve tasfiye” vurgusunu sıklıkla dile getiriyor. Bu yaklaşım, Rusya’nın Türkiye’den HTŞ ve diğer cihatçılarla “müzakere değil mücadele etmesi” beklentisinin diplomatik ifadesi olarak görülmelidir.
İktidar, daha önce İdlib’de desteklediği Ahrar üş Şam ve ÖSO ile HTŞ’yi tasfiye etmeyi denedi ancak aksine TSK destekli bu güçler, HTŞ karşısında duramadı ve İdlib’in kontrolü HTŞ’ye geçti. Şimdi gelinen noktada iktidar açısından İdlib’te HTŞ ile doğrudan TSK’nın çatışmaya girmesi dışında bir seçenek görünmüyor. Rusya’nın beklentisi bu ve gerek Soçi gerekse Moskova mutabakatlarında iktidar bu taahhüdü vermiş durumda. Şimdi Rusya’nın Suriye ordusuna karşı savaşması için Türkiye’nin HTŞ ile müzakere iddialarını kabul etmesi mümkün değil. Rusya bu taktikle Şam yönetimini korumaya alıyor!
Rusya’nın Türkiye’ye “sen kenara çekil HTŞ ve diğer cihatçılardan İdlib’i Şam temizlesin” demesi halinde, iktidarın atacağı bir adım kalmayacağı gibi, mülteci dalgası ve Suriye Ordusu ile çatışma ihtimali tekrar gündeme gelecek, 5 Mart öncesindeki tabloya geri dönülmüş olacaktır. Dolayısıyla mevcut tablo iktidara İdlib’de TSK’nın HTŞ ile çatışması ve örgütü tasfiyesi ya da bölgedeki cihatçılara karşı Rusya, İran, Suriye Ordusu ile ortak harekât mecburiyetini yüklemektedir. Ne yazık ki iktidarın bunu gündeme alması mevcut politikalarda olanaksız görünmektedir.
İdlib’de içine girilen bataklığın geldiği aşama, her hal ve koşulda kente yönelik bir askeri operasyonu ve beraberinde yeni bir mülteci dalgasıyla, mülteciler arasına karışacak cihatçı radikallerin Türkiye’ye sızmasını “kaçınılmaz son” haline getirmektedir. Bu açıdan ülke güvenliği ve mevcut tehditler, riskler birlikte değerlendirilerek bir an evvel İdlib konusundaki politika netleştirilmeli, uzadıkça artan tehlikelerin kangrene dönüşmesine izin verilmemelidir!
- Libya’da Trablus ve Tobruk yönetimleri arasında çatışmalar şiddetlendi. Doğu Akdeniz’de gerilim yeniden tırmanışa geçti. AB, Türkiye’yi yasadışı faaliyetlerle suçluyor!
Libya’da Mart ayı sonlarında Türkiye’nin desteğiyle ve Türk Subayların Koordinasyonunda başlatılan Barış Fırtınası Harekâtı sürerken şiddetlenen iç savaş ve çatışmalar, başta BM ve AB olmak üzere uluslararası kuruluşların bölgeye yönelik tepkilerinin yoğunlaşmasına neden oldu. Birleşmiş Milletler ve AB tarafından yapılan açıklamalarda taraflara en kısa sürede insani ateşkes ilan edilmesi çağrısında bulunulurken, Türkiye’ye de iç savaşı kışkırtma Doğu Akdeniz Bölgesi ve Libya’da gerilimi tırmandırma suçlamaları yöneltildi.
23 Nisan’daki AB Liderler Zirvesi sonrasında Türkiye, Doğu Akdeniz’de bölgeye yeni savaş ve sondaj gemileri göndererek yasa dışı faaliyetlerini sürdürmekle suçlanırken, Libya’da BM ve Berlin Konferansı kararlarına aykırı şekilde savaşan taraflardan birine silah ve askeri destek vermekle itham edildi ve en kısa sürede buna son vermesi istendi.
Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de uluslararası anlaşmalar ve hukuktan kaynaklanan faaliyetlerini sürdürdüğü, Türkiye ve KKTC Türklerinin çıkarlarının korunduğu, bundan geri adım atılmayacağı vurgulandı. Ayrıca Rum ve Yunan lobisinin doğrultusunda politika izlediği savunulan AB’nin, aksine Türkiye ve KKTC ile Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ilişkilerinin normalleşmesine destek vermesi gerektiği belirtildi.
Hatırlanacağı gibi; Libya’da iktidarın desteklediği İslamcı-İhvancı Trablus yönetimi Mareşal Halife Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu (LUO) tarafından desteklenen Tobruk yönetiminin kontrolündeki bölgeleri ele geçirmek üzere Barış Fırtınası Harekâtı başlatmıştı. Hafter güçleri karşı saldırıya geçerek Trablus yönetiminin elindeki önemli ve stratejik bölgeleri de ele geçirdi. Bu gelişme ardından Türkiye’nin Trablus yönetimine silah ve silahlı-insansız hava aracı (SİHA) desteğini artırdığı, Suriye’den Libya’ya cihatçı sevkiyatına da hız verildiği ve Hafter güçlerinin durdurulduğu kaydediliyor. Çatışmaların yayılarak şiddetlendiği dile getiriliyor.
Bunlar bugüne kadar bilinmeyen şeyler değildi. Ancak Suriyeli cihatçı esirlerin uluslararası medya önüne çıkartılarak, konuşturulmaları ve Türkiye’nin Libya’daki iç savaşın taraflarından birisi haline geldiğinin dile getirilmesi uluslararası hukuk ve BM sözleşmeleri açısından sıkıntıları büyütebilir!
İktidarın şu ana kadar Suriye'den 6 bin dolayında paralı silahlı cihatçı gönderdiği Libya’da, SİHA ve İHA’ların yanı sıra zırhlı araçlar, silah ve mühimmat desteğiyle Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) ve Başkanı Feyiz el Sarrac’ın arkasında durduğu biliniyor. Milyarlarca dolarlık bu destek sayesinde ayakta kalabilen Sarrac Yönetimi, ülkenin petrol kaynaklarının önemli bir bölümünü kontrolünde bulunduruyor. İç savaş, bir anlamda ülkenin petrol zenginliğinin paylaşımı ve ele geçirilmesine, yönelik. İktidarın Libya’daki adımlarında birlikte hareket ettiği tek ülke Katar. Katar dışında oldukça geniş bir ittifak cephesi Türkiye’nin karşısında konumlanmış bulunuyor! CB Erdoğan’ın son bir haftada Trump, Putin, Merkel ve Katar Emiri ile yaptığı telefon görüşmelerinde kamuoyuna açıklanan kısım koronavirüs ile mücadele olsa da Libya, Suriye, Yemen, Doğu Akdeniz ve bölgedeki sıcak gelişmelerin de ele alındığını öngörebiliriz.
Son dönemde Rus ve ABD medyasında ABD ve Rusya’nın Libya’da Türkiye’ye karşı işbirliği için müzakere yürüttükleri ve ilerleme kaydettiklerine ilişkin haber ve yorumlar öne çıkıyor. Türkiye’nin Suriye’den Libya’ya savaşmak üzere cihatçıları göndermesi ve Libya’daki iç savaşta bu ülkedeki cihatçı grupları örgütleyerek birlikte hareket etmesinin Mısır başta olmak üzere Tunus, Cezayir, Fas gibi diğer Kuzey Afrika ülkelerini de rahatsız ettiği, bu ülkelerde İslamcı güçlere yönelik olası Türkiye desteğinin tedirginlik yarattığı belirtiliyor. Türkiye’nin İslamcı-İhvancı-Cihatçılara destek vererek Kuzey Afrika’da nüfuz kazanmaya çalıştığı iddiaları ortaya atılıyor. Türkiye’ye yönelik böyle bir algının güçlenmesi, Kuzey Afrika’da Türkiye karşıtı bir ittifakın oluşup genişlemesine, ülkemizin giderek iyice yalnızlaşmasına yol açacaktır.
Suriye, Libya, Yemen, Mısır ve diğer bölge ülkelerine yönelik politikaların; demokratik laik Cumhuriyetin temel dış politika ilkeleri yörüngesine oturtulması gereğini, yinelemek isterim. Aksi halde iktidarın mevcut dış politikası ülkemizi; genişleyen düşmanlık ittifaklarına, bölgesel çatışmalara ve daha ağır ekonomik kayıplara, sürükleyecektir!
- 23 Nisan AB Liderler Zirvesi’nde korona salgının üye ülkelerin ekonomilerinde yarattığı tahribatın giderilmesi için çözüm arayışları ele alındı. AB, bir Trilyon Euro’luk fonun hazırlıklarına başlıyor!
AB’nin 23 Nisan’da gerçekleştirdiği zirve sonrasında, bir trilyon euroyu bulması beklenen yeniden yapılanma fonunun kurulması planları öne çıkarken, fon hazırlıklarına başlanması kararlaştırıldı. Üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarının kısmen giderilemediği, Kuzey-Güney ayrışmasının sürdüğü zirve sonrasında Almanya Başbakanı Angela Merkel, Almanya’nın AB bütçesine katkısını artıracaklarını açıkladı. 1 trilyon Euro’yu bulan fonla ilgili hazırlıkların AB Komisyonu tarafından Mayıs ayı ortalarına kadar tamamlanması ve liderlerin onayına sunulması kararı alındı. Koronavirüs’ten şu ana kadar 110 binden fazla insanın yaşamını yitirdiği Avrupa'da, 1,1 milyon vaka tespit edildi.
Süreçte en ağır hasarı gören ve kayba uğrayan ülkelerin başında İspanya ve İtalya geliyor. 2020’de Euro bölgesi gayri safi yurtiçi hasılasının en kötü senaryoya göre eksi yüzde 15 küçülebileceği, Almanya ekonomisinin eksi yüzde 8 küçüleceği tahminleri yapılıyor.
AB’nin 2021 yılında başlayacak yeni dönem yedi yıllık bütçe çerçevesi, bu doğrultuda yeniden şekillendirilecek ve koronavirüs sonrası AB ekonomilerinin toparlanmasına odaklanılacak. Almanya yeni bütçeye daha fazla katkı yapacağını peşinen ilan etmiş olsa da ekonomileri çok ağır hasara uğrayan Güney ülkelerinin yeni bütçeye ciddi katkı sağlamaları pek mümkün görünmüyor!
Örneğin Avusturya tıpkı İngiltere gibi AB’den ayrılmak isteyebilir! Özetle 27 üye ülke arasında koronanın ekonomik hasarıyla mücadele konusundaki görüş ayrılıkları giderilemedi. Kuzey-Güney ayrışması sürüyor!
AB’nin yeni bütçesinde başta Almanya, Hollanda, Finlandiya ve Danimarka olmak üzere Kuzey’deki üye ülkelere daha fazla ekonomik ve parasal yük düşmesinin bu ülke yönetimlerini içeride zor durumda bırakması olasılığı yükseliyor. Bu durumun toplumsal muhalefetin yükselmesine, milliyetçi partilerin güçlenmesine zemin hazırlamasından, endişe ediliyor!
- Nisan ayı TÜGE sonuçları; salgın nedeniyle yaşanan ekonomik hasarın büyüklüğünü, gelecek 12 aylık döneme ilişkin umutsuzluğu ve iktidarın ekonomik çözümlerine güvensizliği yansıtıyor!
Koronavirüs salgınında ilk resmi vakanın açıklandığı 10 Mart ve ilk resmi vefatın açıklandığı 17 Mart’tan bu yana 40-45 günlük bir süre geçmiş olmasına karşılık rakamlar 1,5 ayda ortaya çıkan ekonomik tablonun sektörlerde, hanelerde, bireylerde, ailelerde özetle toplumda ağır bir gelecek kaygısının, yoğun bir karamsarlığın hakim hale geldiğini gösterdi.
Nisan 2020 için açıklanan 54,9 puanlık TÜGE bugüne kadarki en düşük güven rakamı! Salgın dolayısıyla tüketimdeki büyük düşüş, harcamalarda gerileme, sokağa çıkma, ulaşım, seyahat yasaklarıyla durgunluğa giren ekonomik faaliyetlere, önlemler nedeniyle, faaliyeti durdurulan işyerleri ve diğer sektörlerde işini kaybeden, ücret gelirinden yoksun kalan milyonlarca yeni işsiz de eklendiğinde bu sonuç kaçınılmazdı. Nisan verileri henüz salgın kaynaklı ekonomik hasarın ilk ay sonuçları. Dolayısıyla Mayıs, Haziran ve ilerleyen aylarda çok daha kötüsüne bugünden hazır olmamız gerekiyor. TÜGE’yi oluşturan dört alt endekse baktığımızda Mart ayından Nisan’a karşımıza şu rakamlar çıkıyor: Mart ayında; 78,6 olan hanenin maddi durum beklentisi Nisan’da 72.5’e, 75,6 olan genel ekonomik durum beklentisi Nisan’da 74.8’e, 57,6 olan işsiz sayısı beklentisi Nisan’da 53.8’e, 21,2 olan tasarruf etme ihtimali Nisan’sa 18,4’e geriledi.
Gelecek 12 aylık döneme ilişkin beklentileri yansıtan bu rakamlara bakıldığında, hanelerin maddi durumunun daha da kötüleşmesi, genel ekonomik durumun iyice krize girmesi, işsiz sayısının daha da artması, tasarruf etme ihtimalinin neredeyse tümüyle ortadan kalkmış olması beklentileri ağırlıkta.
Dört alt endeks içinde en sert düşüş yüzde 13,1 ile tasarruf etme ihtimalinde görülüyor. Bunda resmi olmayan rakamlarla 8-10 milyon kişiye ulaşan yeni işsizlerin gelirlerini kaybetmesi, gelecek aylarda iş bulma umudunun salgın sonrası için iyice azalmış olması büyük etken. Bugünü nasıl geçireceğinin kaygısını yaşayan milyonların bir anda ortaya çıktığı bir ekonomide, en büyük düşüşün tasarruf etme ihtimalinde yaşanması şaşırtıcı değil.
Nisan verileri ve sonrasındaki göstergelere ilişkin ortaya çıkan ipuçları salgın atlatılsa da ikinci çeyrekten itibaren ekonomik küçülme, daralma, durgunluk ve eksi büyümeye geçileceğini işaret ediyor. Kapasite kullanımına, reel sektör ve sektörel güvene ilişkin veriler de bu durumu teyit ediyor.
TÜGE Nisan 2020 rakamları ağır bir ekonomik kriz dalgasının ülkemizi etkisi altına aldığının ilk öncü göstergesi. Gelecek 12 aya ilişkin beklentileri yansıtan bu göstergeler ekonomideki toparlanmanın bir yılda sağlanmasının olmayacağının işareti ve yakın dönemde bir toparlanma umudu görünmüyor.
Ekonomik canlanmayı sağlayacak yeni istihdam ve gelir artırıcı programları, gerekirse tüm hanelere en az 3-6 ay devlet tarafından doğrudan gelir desteği sağlanmasını içeren planları devreye sokmak şart. Tüketim, harcama ve yatırımları artıracak, ekonomik büyümeyi ve üretim artışını süratle devreye sokacak yapısal paketleri hazır hale getirmek acil ve elzem görünüyor.
- Nisan ayında faaliyeti durdurulan işyerlerinden ötürü en sert gerileme Hizmet Sektörü Güven Endeksi’nde gözlenirken, perakende ticaret, inşaat sektörleri derin sarsıntı geçiriyor!
Nisan ayında TÜİK'in açıkladığı sektörel güven endeksleri tıpkı TÜGE gibi sert daralma gösterdi. En sert düşüş ise yüzde 50,1 ile hizmet sektöründe yaşandı. Mevsim etkilerinden arındırılmış güven endeksi hizmet sektöründe yüzde 50,1, perakende ticaret sektöründe yüzde 26 ve inşaat sektöründe yüzde 42,2 azaldı.
Hizmet sektörü güven endeksi Mart ayında 92,5 iken, Nisan ayında yüzde 50,1 oranında azalarak 46,1 değerine indi. Hizmet sektöründe bir önceki aya göre, son üç aylık dönemde hizmetlere olan talep alt endeksi yüzde 45,9 azalarak 48,3 oldu. Son üç aylık dönemde iş durumu alt endeksi yüzde 47,1 azalarak 47,9 değerini aldı. Gelecek üç aylık dönemde hizmetlere olan talep beklentisi alt endeksi ise yüzde 56,8 azalarak 42,2 oldu.
Perakende ticaret sektörü güven endeksi de Nisan ayında yüzde 26 oranında azalarak 75,2 değerini aldı. Bu sektörde satışlar neredeyse durduğu, talep ve harcamalar hızla gerilediği için bir önceki aya göre, mevcut mal stok seviyesi alt endeksi yüzde 9,7 artarak 118,5 oldu. Son üç aylık dönemde iş hacmi satışlar alt endeksi yüzde 39,9 azalarak 56,7 değerini aldı. Gelecek üç aylık dönemde iş hacmi-satışlar beklentisi alt endeksi ise yüzde 50,8 azalarak 50,5 oldu.
İnşaat sektörü güven endeksinde de farklı bir durum söz konusu değil. Bir önceki ayda 77,2 puan olan sektör güven endeksi değeri, Nisan ayında yüzde 42,2 oranında azalarak 44,7’ye düştü. Her üç sektörde de gelecek üç aya ilişkin yeni sipariş beklentilerinde büyük gerileme gözlenirken, perakende ticaret sektöründe stokların sergilediği hızlı yükseliş talepteki azalma, faaliyetlerin durdurulması, sokağa çıkma yasakları, seyahat yasakları vb. etkenlerden kaynaklanıyor. Stoklardaki bu artış önümüzdeki aylarda stok maliyetlerinden gelen negatif etkiyi ortaya çıkartacaktır. Diğer yandan inşaat sektöründe sezona girilmiş olmasına karşılık yeni istihdam beklentisindeki düşüş, sektör açısından yeni inşaat sezonuna yönelik umutların kalmadığını göstermektedir.
Sektörel güven endekslerindeki veriler ile TÜGE ve alt endekslerdeki beklentiler birbiriyle örtüşüyor. Harcamaların gerilediği, tasarruf etme ihtimalinin kalmadığı, işsizliğin arttığı bir ekonomik tabloda harcamalarda ve tüketimde artış, konut satışlarında artış, hizmetlere olan talepte artış beklemek tabii ki mümkün değil. O nedenle sektörel düzeyde de kayıpların büyümesi, işyeri kapanmaları ve iflasların hızla artması ihtimali bu verilerle belirginleşiyor.
- Ekonominin büyük bölümünün durmasına paralel olarak Nisan ayı Reel Kesim Güven Endeksi (RKGE) rakamları son 11 yılın en düşük seviyesine inerken, bir önceki aya göre 32,9 puan azalarak 66,8 oldu!
MB’nin açıkladığı verilere göre, endeksi oluşturan anket sonuçları incelendiğinde, mevcut mamul mal stokuna ilişkin değerlendirmeler endeksi artış yönünde etkilerken, gelecek üç aya yönelik;
İhracat sipariş miktarı, Üretim hacmi, Genel gidişat ve mevcut toplam sipariş miktarı, Sabit sermaye yatırım harcaması, Toplam sipariş miktarı, Toplam istihdam miktarına ilişkin değerlendirmeler endeksi azalış yönünde etkiledi.
Merkez Bankası açıklamasında; “Son üç aya yönelik değerlendirmelerde, üretim hacmi ve ihracat sipariş miktarında, bir önceki ayda azalış bildirenler lehine olan seyrin güçlendiği, iç piyasa sipariş miktarında bir önceki ayda artış bildirenler lehine olan seyrin, azalış bildirenler lehine döndüğü görülmektedir.
Gelecek üç aya yönelik değerlendirmelerde, üretim hacmi, iç piyasa sipariş miktarı ve ihracat sipariş miktarında artış bekleyenler lehine olan seyrin, azalış bekleyenler lehine döndüğü görülmektedir. Gelecek üç aydaki istihdama ilişkin artış yönlü beklentilerin de azalış bekleyenler lehine döndüğü, gelecek on iki aydaki sabit sermaye yatırım harcamasına ilişkin azalış yönlü beklentilerin ise artarak güçlendiği gözlenmektedir.” denildi.
Merkez Bankası’nın pek de anlaşılamayan bu örtülü ifadelerle gerçekte söylemek istediği, gelecek 3-12 aylık dönem için reel sektörün üretim, satış, yeni sipariş, yeni istihdam yeni ihracat siparişi ve yeni yatırım beklentisi yok! Aksine mevcut durumun daha da kötüleşeceğini, “bugünü arayacak hale geleceklerini” düşünüyorlar.
RKGE anketini yanıtlayan sektör temsilcileri, üretim maliyetlerinin artacağını, buna bağlı olarak da Üretici Fiyatları Endeksi’nin (ÜFE) bir önceki ayda yaptıkları tahminlere kıyasla 0,3 puan artarak, yıllık yüzde 13,5 seviyesinde gerçekleşeceğini düşünüyor. Bulunduğu sanayi dalındaki genel gidişat konusunda, bir önceki aya kıyasla daha iyimser olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 3,2'ye, aynı kaldığını belirtenlerin oranı yüzde 36,1'e gerilerken, daha kötümser olduğunu söyleyenlerin oranının yüzde 60,7'ye yükselmiş olması.
Reel sektörün üçte ikisi, gelecek 3-12 aya ilişkin oldukça endişeli ve karamsar. Üretimini sürdürme, istihdam yaratma, ihracat yapma, yeni sipariş alma, kapasitesini artırma ya da yeni bir yatırıma girişme beklentisi olmadığı gibi, ayakta kalıp kalamayacağı konusunda da derin endişe içindeler!
- Reel Sektör kan ağlarken ülkeyi algı psikolojisi ile yöneten iktidar sözcüleri, “bu salgından en az hasar ve en güçlü şekilde çıkacak, salgından fırsat yaratacak ülkenin Türkiye olacağını” söylüyor!
Hazine ve Maliye Bakanı, 2020 için yüzde 5 olarak ilan edilen büyüme hızı hedefini tutturacaklarını iddia ederken ülkenin reel sektörü, sanayicisi, inşaatçısı, perakendecisi, tüccarı, ihracatçısı, çalışanı, aileleri gelecek 12 aya ilişkin bir umut ışığı göremedikleri gibi, iktidarın söylediklerine inanmıyor. Hükümetin ekonomi politikalarına güvenmiyor. Açıklanan önlemlerin bu zorlu sürece çözüm olacağını düşünmüyor.
Ağır ekonomik kriz dönemlerinde bile görülmeyen bu veriler, salgın nedeniyle yaşanan ekonomik hasarın büyüklüğünü, gelecek 12 aylık döneme ilişkin umutsuzluğu ve açıklanan önlemlere güvensizliği yansıtıyor.
Apayrı bir hayal âleminde gezen iktidar pembe tablolar çizmeyi sürdürürken, TÜİK ve MB’nin açıkladığı hemen tüm göstergelerde ve gelecek ayların sinyallerini veren güven endekslerinde, 16-17 yıl öncesinin ve tüm kriz dönemlerinin de gerisine giden bir güven kaybı yaşanıyor. Bütün veriler en dip noktaya iniyor!
İktidar hâlâ insanları bulabilirlerse(!) banka kredisiyle borçlanıp yaşamlarını sürdürmeye davet ederken, bırakın sanayinin, işletmelerin çalışanların sorunlarını çözecek önlemler üretmeyi, bir maske dağıtımını bile 1,5 ayı aşkın süredir doğru düzgün organize edemiyor! Suçluları serbest bırakıp sicil affını dahi başaramayan bir iktidar modelinde ekonomi yönetiminin sadece laf üretiyor olmasını yadsımıyorum!
- Talepteki gerilemenin, ihracattaki düşüşün etkisi, kendisini kapasite kullanım oranlarında da gösterdi. Nisan ayında yüzde 61,6’ya inen kapasite kullanımı Mart ayına göre 13,7 puan azaldı!
Ekonomik daralmanın 1,5 ayda kendisini gösteren bir başka etkisi Kapasite Kullanım Oranı’nda (KKO) ortaya çıktı.
Salgın önlemleri kapsamındaki uygulamalar otomotiv sektöründe üretime ara verilmesini beraberinde getirirken, pek çok alanda ve sektörde de sert üretim düşüşleri ortaya çıktı. Ne zaman sona ereceği belirsiz olan salgın sürecinde tam kapasiteyle üretime geçilmesinin ve talep oluşmasının büyük zaman alacağını söylemek yanlış olmaz!
MB tarafından açıklanan son verilerle imalat sanayii genelinde KKO, Nisan ayında geçtiğimiz yılın aynı ayına 13,4 puan düşerek yüzde 61,6'ya kadar gerilerken bir önceki aya kıyasla KKO azalması ise 13,7 puan olarak gerçekleşti. Mevsimsel etkilerden arındırılmış kapasite kullanım oranı da (KKO-MA), bir önceki aya göre 14,3 puan azalarak yüzde 61,9 oldu.
MB’nin ayında imalat sanayinde faaliyet gösteren 1727 iş yerinde Nisan ayında gerçekleştirdiği İktisadi Yönelim Anketi’nin sonuçlarına bakıldığında KKO’da en sert düşüş imalat sanayi genelinde yaşandı. İmalat sanayii alt kalemlerinde ise yatırım malları imalatı en fazla gerileyen sektör oldu.
Yatırım malları imalatında bir önceki ay yüzde 76,5 olan KKO yüzde 51,4'ye gerilerken, tüketim malları imalatında yüzde 73,6'dan yüzde 58,4'e, dayanıklı tüketim mallarında yüzde 72,2'den yüzde 51,2'ye düştü. Ara malları imalatında ise KKO Nisan ayında yüzde 75,7'den yüze 65,5'e indi. Dayanıksız tüketim mallarında da ise KKO gerilemesi 14 puana yaklaştı ve yüzde 73,9'dan yüzde 59,8'e düştü.
Şimdiden önümüzdeki aylarda bu KKO verilerinin daha da aşağı ineceğini öngörebiliriz. Veriler Türkiye sanayinin yüzde 50’ye yakın kapasite ve üretim kaybı yaşadığını, fabrikaların yarı yarıya üretimi kıstıklarını gösteriyor. Kapanmamak için üretimini sürdüren fabrikaların neredeyse duran talep ve siparişler sonrası şu anda stoka çalışmaları söz konusu!
- Pek çok ülkede hükümetler tarımdan sanayiye varana kadar alım garantileri ile üreticileri, sanayicileri, boş koltuk satın almalarıyla seyahat ve havayolu şirketlerini salgın süresince ayakta tutma, yaşatma yoluna gitti!
Üstte reel kesim üretim maliyetlerindeki artış beklentisini anımsadığımızda pek çok fabrikanın, sanayi tesisinin sipariş, satış talep olmaksızın uzun süre stoka çalışmaya katlanabilecekleri düşünülemez. Bu kuruluşlar bir süre sonra üretimlerini tümüyle durdurmak, çalışanlarını ücretli veya ücretsiz izne çıkartmak zorunda kalacaklardır. Kısa çalışma ödeneğine başvuran işletme sayısının 300 bini aştığını, buralarda çalışan 3 milyondan fazla işçi adına işsizlik sigortası fonuna başvuru yapıldığını düşündüğümüzde gelecek ayın KKO anketinde imalat sanayiinde birçok tesisin yer alması söz konusu olamayacak!
İktidarın açıkladığı önlemlerin yetersizliğini ve çözüm olmaktan uzaklığını sık sık dile getirirken bu aşamada gerekirse devletin “nihai alıcı” olarak devreye girip, üretilecek ürünleri satın almak suretiyle 2-3 ay bu tesislerin ayakta kalmasını, faaliyete devamını sağlaması gerektiğini ifade ettim.
İktidarın bulabildiği yegâne çözüm ise kredi borçlarını ertelemek, vergi-SGK alacaklarını 3 ay ertelemek ya da şirketleri, işletmeleri, bireyleri yeni kredi almaya, borçlanmaya yönlendirmek.
Bunun bir çözüm olmadığını, kredi taleplerinin tümünün karşılanmasının mümkün olmadığını kendileri de gördükleri için şimdi özel bankaları da kredi vermeye zorlayacak, vermezlerse aylık en az 500 bin TL para cezasıyla karşı karşıya bırakacak düzenlemelere gidiyorlar.
Hemen hemen çoğu ülkede salgının ekonomik hasarının yükünün büyük bölümünü devletler üstlenirken, Türkiye’de iktidar herkesi kendi kaderiyle baş başa bırakma yolunu seçti. Bu bir çözüm değildir. Türkiye’yi ekonomik, insani ve toplumsal açıdan ağır kayıplarla karşı karşıya bırakacak bir modeldir.
Şu ana kadar analiz ettiğim hemen tüm resmi göstergeler, veriler, TÜİK ve MB’nin açıkladığı anketler, araştırmalar, piyasalar, halkın gerçeği iktidarın çaresizliğini ve çözüm üretmekteki yetersizliğini tescil etmiştir! Koronavirüs salgınına kriz ortamında yakalanan ülkemizin sorunları daha da ağırlaşıyor!
- Ekonominin, talep ve harcamaların durduğu bir ortamda, enflasyondaki düşüş beklentisini faiz indirimine gerekçe gösteren MB’nin bu kararıyla, Dolar/TL kurunun yükselmesi, 7 TL’yi aşması sürpriz sayılmamalı!
MB Para Politikası Kurulu (PPK) Nisan ayı toplantısında 100 baz puanlık (1 puan) faiz indirimi daha yaparak politika faizini yüzde 9,75’ten 8,75’e indirdi. Enflasyonun düşeceği beklentisine dayandırılan faiz indiriminin tam da salgının ülke ekonomisini derin bir durgunluğa sürüklediği dönemde hayata geçirilmesi iç ve dış piyasalarda şaşkınlıkla karşılanırken, ilk tepki dövizden geldi ve Dolar/TL kuru yaklaşık 2 yıl aradan sonra yeniden 7 TL seviyesine yaklaştı.
Aynı zamanda son dört haftadan bu yana çözülen bankalardaki döviz mevduatı yeniden artışa geçerek son bir haftada 488 milyon dolar arttı. Yabancıların TL menkul kıymet satışları bir haftada 170 milyon doların üzerine çıkarken, MB döviz rezervleri de bir haftada 2 milyar dolar daha eridi! TL’nin zaten hızla değer kaybettiği bu süreçte yapılan yeni faiz indirimi, yatırımcılar açısından TL’nin cazibesini tümüyle ortadan kaldıracaktır.
Son faiz indirimiyle birlikte MB’nin geçen yılın Temmuz ayında başlattığı süreçte 10 ayda sekizinci kez faiz indirimi gerçekleştirilmiş oldu. Ağustos 2018’deki Rahip Brunson krizi sonrasında yüzde 24’e kadar çıkan MB faizi, yüzde 8,75’e kadar geriledi!
Faiz kararı sonrasında Merkez Bankası’ndan yapılan açıklamada, ham petrol ve emtia fiyatlarındaki gerileme ile beraber, talep koşullarının da etkisiyle enflasyonda düşüş beklentisi vurgulandı. Ocak ve şubat aylarında güçlü bir eğilim sergileyen ekonomik faaliyetlerin, salgının etkisiyle mart ortasından itibaren zayıflamaya başladığına işaret edilen açıklamada, “Yakın dönemde uygulamaya konulan parasal ve mali tedbirlerin ekonominin üretim potansiyelini destekleyerek finansal istikrara ve salgın sonrası toparlanmaya katkı yapacağı değerlendirilmektedir” denildi.
Gerçekte MB her ne kadar enflasyon düşecek dese de RKGE anket sonuçlarında da görüldüğü gibi sektörler, işletmeler, iş dünyası yüzde 13’ü aşacak bir üretici fiyat artışı bekliyor. Faiz indirimi sonrası hızlanan kurlardaki artışı maliyet artışını ve dolayısıyla maliyet enflasyonunu da yukarı çekecektir.
Türkiye’nin döviz rezervlerindeki erime ve artan döviz ihtiyacı nedeniyle kur üzerindeki baskının giderek arttığını dikkate aldığımızda bu durum enflasyonda aşağı değil, yukarıya dönük riskleri artırmaktadır. Kurdaki baskının enflasyondaki yükselişi tetiklemesi halinde, MB şu ana kadar izlediği para ve faiz politikalarının tam tersini yapmak zorunda kalacak ve MB politikalarına olan güveni sıfırın altına ve eksiye çekecektir.
Nitekim faiz indirimi kararının iç ve dış piyasalarda büyük risk olarak değerlendirilmesi ve döviz kurlarının artışa geçmesi üzerine MB Başkanı Murat Uysal, hafta başında açılacak piyasaları sakinleştirmeye çalıştı. Bu noktada da Hazine ve Maliye Bakanı ile MB Başkanı taban tabana ters düştü!
Bakan IMF de dahil bir uluslararası kurum ya da kuruluştan destek, kaynak arayışında olmadıklarını söylerken, MB Başkanı tam aksine Döviz/TL takası için yabancı merkez bankalarıyla yeni swap anlaşmaları yapmak üzere görüşmelerin sürdüğünü duyurdu. Bu durum bile ekonomi yönetimi içindeki kargaşayı, beceri noksanlığını ve birbirlerinden bihaberliği sergilemektedir!
İktidar ve ekonomi yönetimi kurların nereye kadar tırmanacağını öngörememekte, TL’yi “serbest düşüşe” terk etmiş bulunmaktadır. Sürekli emisyon yaratarak, dolaylı para basma mekanizmalarını devreye sokarak piyasalara TL süren MB, ne yapacağını bilemez bir görüntüdedir!
Özel bankalar kredi vermeye zorlanmakta, hazine kâğıtlarını almaya yönlendirilmektedir. Ardından MB devreye girip, bankaların elindeki hazine kâğıtlarını satın alarak bankalara likidite aktarmakta, doğrudan değil arka kapı yöntemiyle para basıp likidite bolluğu yaratmaya çalışmaktadır.
Şu anda parasal genişleme politikaları gerekli olsa da bunun doğru bir yöntemle ve kaynağın nerelere aktarılacağı ortaya konmaksızın, kamu bankalarının elindeki hazine kâğıtlarının satın alınıp hazineye nakit aktarılması devletin parayı bir cebinden diğer cebine koymasından öte bir şey değildir. Kontrolden çıktığı takdirde sonuçları çok daha ağır olabilir!
Hem dolaylı para basıp TL’yi bollaştırmak hem de TL faizini enflasyonun 4-5 puan altına çekmek TL’yi aşırı değersiz hale getireceği gibi, döviz kurlarının ve döviz yönelik talebin kontrolden çıkmasını da beraberinde getirecektir.
ERDOĞAN TOPRAK,
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
27 NİSAN 2020
Yeni Soluk
Yorum Yap