Toprak: "2020 bütçesinin 7 ayda tükenmesi, iflas anlamına geliyor"

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.

“İki yıldan bu yana uygulanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) ile ekonomiden yargıya, güvenlikten bilim kuruluşlarına, üniversitelere varana kadar devlet kurumlarının büyük bölümü ağır hasara ve itibar kaybına uğratıldı. Bunun son örneği eğitim sisteminin alt üst edilmesi yanında ülkemizin bilim yuvaları, Türkiye’nin ilerlemesine öncülük etmesi gereken üniversitelerimizde yaşadık” ifadelerini kullanan Toprak, dış politikayla ilgili, “Şu ana kadar gerek Rusya gerekse Türkiye İdlib’deki ateşkesin hemen hemen sorunsuz denilebilecek şekilde devam ettiğini açıklarken, Rusya’nın aniden ortak devriyelerin askıya alındığını açıklaması ilginç bir gelişme!” dedi.

 “Hazine nakit açığının 140 milyar lirayı aşması, 2020 bütçesinin 7 ayda tükenmesi, iflası anlamına geliyor. Nakit açığındaki bu gelişme bütçe açığının hedeflenen 138 milyar TL’yi aşacağını bugünden gösteriyor!” ifadesini kullanan Toprak’ın açıklamasının tamamı şöyle:

İÇ POLİTİKA

 1.16 üniversiteye yapılan rektör atamaları, üniversitelerin partizan anlayışla paylaştırıldığını somut şekilde gösterdi!

DIŞ POLİTİKA

  1. AB, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye gerilimi azaltma ve diyalog uyarısı yaptı!
  2. BMGK, ABD’nin İran’a yönelik karar tasarısını reddetti!
  3. 100 Yılın Anlaşması için ilk adım İsrail ile BAE arasında atıldı!
  4. İsrail-BAE anlaşmasına en sert itiraz Türkiye ve İran’dan geldi!
  5. Arap Dünyası artık İsrail’i değil, Türkiye ve İran’ı tehdit olarak görmektedir!
  6. TSK’ya ait SİHA’lar tarafından vurulan bir araçta Irak Ordusu komutanlarının olması yeni bir krizi gündeme getirdi!
  7. Rusya, TSK ile ortak devriyeleri askıya aldığını duyurdu!

EKONOMİ

  1. Libya’da Trablus yönetimiyle imzalanan müteahhitlik anlaşması ile önemli bir adım gerçekleştirildi.
  2. Libya, halen yüzde 7,2'lik payla Türk müteahhitlik sektörünün yurt dışında en çok iş üstlendiği 3'üncü ülke konumunda!
  3. MB politika faizini artırmamak için bankalara sağladığı fonlama faizini yüzde 11 seviyelerine kadar yükseltti!
  4. TÜİK’in işsizlik rakamları yine tartışmalara neden oldu!
  5. İşsizler iş bulmaktan umudunu yitirirken işverenler de işçi aramıyor!
  6. Kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izne çıkartılanlara yapılan nakit desteği ödemelerinin süresi uzatıldı.
  7. MB anketinde yılsonu dolar kuru beklentisi tırmanırken, enflasyon beklentisi çift haneye yükseldi!
  8. Hazine nakit açığı 140 milyar TL’yi aştı!

 1.Ülkemizin önde gelen üniversiteleri de dahil 16 üniversiteye yapılan rektör atamaları, üniversitelerin partizan anlayışla eski AK Parti vekilleri, iktidara yakın kişiler arasında paylaştırıldığını somut şekilde gösterdi!

İki yıldan bu yana uygulanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) ile ekonomiden yargıya, güvenlikten bilim kuruluşlarına, üniversitelere varana kadar devlet kurumlarının büyük bölümü ağır hasara ve itibar kaybına uğratıldı. Bunun son örneği eğitim sisteminin alt üst edilmesi yanında ülkemizin bilim yuvaları, Türkiye’nin ilerlemesine öncülük etmesi gereken üniversitelerimizde yaşadık. İktidarın 81 ilde üniversite açmakla övünmesine, üniversite öğrenimindeki öğrenci sayısının 8 milyonun üstüne çıktığını dile getirmesine karşılık üniversitelerimiz arasında küresel sıralamada ilk 100 arasında girebilen bir üniversitemiz bile kalmadı. Türk Üniversitelerinin bu noktaya gelmesinde en büyük etken yükseköğrenimin de siyasallaştırılması, partizanlaştırılması, özerk bilimsel çalışma-araştırma ve özerk yönetim alanının daraltılarak tümden yok edilmesidir. Son olarak Cumhurbaşkanı kararıyla bir gecede bazıları ülkemizin en eski, köklü ve saygın üniversiteleri olan 16 üniversiteye birden rektör ataması gerçekleştirildi. Yapılan atamalara bakıldığında atanma kriterinin liyakat, bilimsel çalışmalarla öne çıkma, dünya çapında ses getiren bilimsel makalelere, buluşlara, yeni çığır açan yaklaşımlara sahip olmaktan ziyade, biat-itaat-siyasi yakınlık-partizanlık esasına dayandığı anlaşılıyor. Atanan rektörlerin de üniversiteleri “aile-eş dost-hısım akraba” çiftliğine çevirdiği, eşlerine, çocuklarına gelin ve damatlarına akademik unvanlar, bölüm başkanlıkları, yurt dışı burslar, üniversite içinde birkaç birimde birden görevlendirmeyle ilave maaş imkânları yaratmayı akademik niteliğin yükseltilmesinden de öncelikli görev gördükleri ortaya çıkıyor. 

Almanya’dan daha fazla sayıda üniversiteye sahip olmakla övünmek yerine, önemli olan eğitimin niteliğini Almanya’daki üniversiteler düzeyine, hatta üzerine çıkartmaktır. Atanan rektörlerin üniversitelerdeki icraatlarına bakıldığında, iktidarda ve atadığı kadrolarda böyle bir beklentinin olmadığı anlaşılmaktadır. Bu, ülkenin geleceğinin, gençliğin, bilimin, toplumsal ilerleme ve dünyayla rekabet gücünün tüketilmesi, yok edilmesinden öte bir şey değildir. Her alanda olduğu gibi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile üniversitelerimizde karanlık bir uçuruma hızla sürüklenmektedir!

2.AB, Doğu Akdeniz geriliminde Yunanistan ve GKRY’ye destek verirken, Türkiye’ye gerilimi azaltma ve diyalog uyarısı yaptı. Türkiye, gerilimi tırmandıran tarafın AB üyesi Yunanistan olduğunu savundu!

Doğu Akdeniz’de Türkiye tarafından MTA Oruç Reis Sismik Araştırma ve Sondaj gemisinin faaliyetleri için ilan edilen NAVTEX’ler ile birlikte TürkiyeYunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında tırmanan gerginlik ve ilan edilen bölgelere savaş gemilerinin gönderilmesi, süreci yeni bir aşamaya taşıdı. Fransa, Yunanistan ve GKRY’ye destek için bölgeye savaş gemileri ve savaş jetleri gönderirken ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias ile Viyana’da bir araya gelerek destek sergiledi.

Pompeo-Dendias görüşmesi öncesinde ABD Dışişleri Bakanına mektup yazan ABD’li senatörler, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de provokasyon yapmakla, Yunanistan’ın MEB’lerine tecavüz etmekle suçladılar. Senatörler, Pompeo’nun daha önce söylediği “Hiç kimsenin ve Türkiye’nin yasa dışı sondaj yapmasına izin vermeyeceğiz” sözlerini hatırlatarak, bu sözün tutulmasını, Oruç Reis’in bölgeden çekilmesi için Türkiye ekonomisinin kilit sektörlerine yönelik yaptırımların ilan edilmesini istediler. Yunanistan’ın çağrısı üzerine 14 Ağustos’ta olağanüstü toplanan 27 AB üyesi ülkenin Dışişleri Bakanları toplantı sonrasında Yunanistan ve GKRY’ye destek ve dayanışma mesajı verirken, Türkiye’ye gerilimi azaltma ve diyalog çağrısı yaparak, örtülü yaptırım tehdidini sürdürdüler.

Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki sondaj faaliyetlerinin soruna çözüm getirmeyeceğine işaret edilen açıklamada, tam aksine “Türkiye’nin tavrının uzlaşmazlık ve güvensizlik” yarattığı belirtildi. Türkiye'nin “derhal tansiyonu düşürmesi” gerektiği ifade edildi.

İki hafta önce Fransa’nın Türkiye’ye yaptırım çağrısıyla yine olağanüstü toplanan AB Dışişleri Bakanları toplantısından sonra Türkiye’nin en az 20 yıl daha AB’ye tam üyeliğinin söz konusu olamayacağını ifade eden Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn bu defaki toplantı ardından da Türkiye’nin tutumunun Doğu Akdeniz’de endişeleri büyüttüğünü savundu. 

Yunanistan ve Avrupa Birliği, Türkiye’nin bölgedeki petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerini uluslararası hukuka aykırı olarak nitelendiriyor. Türkiye ise kendi kıta sahanlığında ve kendi münhasır ekonomik bölgesinde sismik araştırma yaptığını, hiçbir ülkenin deniz egemenlik hakkına tecavüz edilmediğini savunuyor. Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan Deniz Sınır Bölgeleri Anlaşması’nın “yok hükmünde” olduğunu ilan eden Türkiye, söz konusu anlaşmayla Türkiye’nin Antalya körfezinin biraz açıklarından itibaren Akdeniz ve Ege’ye çıkamaz hale getirilmek ve kıyılara hapsedilmek istendiğini vurguluyor. Bu arada Almanya, Türkiye ve Yunanistan’a doğrudan görüşme ve diyalog çağrısı yaparken İsviçre de arabuluculuk önerisinde bulundu. Türkiye her iki çağrıya da olumlu yanıt verirken, AB Dışişleri Bakanlarının açıklamasına da her zaman diyalogdan yana tavır sergilediğini ancak gerginliği tırmandıran ve hukuksuzluk yapan tarafın Yunanistan olduğu karşılığını verdi. Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında Türkiye’nin ve KKTC’nin deniz egemenliği haklarının her koşulda ve her yolla sonuna kadar savunulacağı dile getirildi.

Yunanistan, Ege ve Akdeniz’deki Yunan adalarının “kıta sahanlığı” olduğu teziyle Türkiye kıyılarının dibinde yer alan adaları gerekçe göstererek adeta Ege ve Doğu Akdeniz’i kendi egemen suları ilan etme peşinde. Türkiye ise adaların kıta sahanlığını öngören BM Deniz Hukuku Anlaşması’na bu gerekçeyle şerh koyarak imzalamadı ve adaların kıta sahanlığı tezini kabul etmiyor. 

Daha önce de vurguladığım gibi; Mısır ile süratle diyaloga geçilerek, Yunanistan ile imzalanan anlaşmanın Mısır Parlamentosu tarafından onaylanmasının engellenmesi ve Mısır ile Türkiye arasında Deniz Sınırları Anlaşması imzalanması girişimlerine hız verilmelidir. Yunanistan’ın Şam’a büyükelçi ataması, bu ülke ile de işbirliği, deniz sınırları anlaşması imzalama girişimlerinin önü kesilmeli, derhal Şam yönetimi ile de diyalog başlatılmalıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki ülke istihbarat örgütleri arasında temaslar yürütüldüğünü ifade etmesi diğer yanıyla Mısır’la kapalı kapılar ardında diyalog diplomasisi yürütülmesine başlandığını dile getirmesi öngörümüz açısından olumlu bir gelişmedir.

3.ABD’nin İran’a yönelik silah ambargosunun süresiz uzatılması için hazırladığı karar tasarısı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde reddedildi. ABD ve İsrail ret karara sert tepki gösterdi!

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) 14 Ağustos’ta ele alınan ve İran’a yönelik silah ambargosunun süresiz uzatılmasını öngören ABD Karar Tasarısı ezici çoğunlukla reddedildi.  Beş daimi üyeyle birlikte BMGK’nın 15 üyesinden yalnızca iki ülke ABD hükümetinin sunduğu tasarıya “evet” oyu verdi. 2015 yılında İran'la imzalanan nükleer anlaşmaya göre, İran’a uygulanan konvansiyonel silah ambargosunun süresi ekim ayında sona eriyor. 2018'in mayıs ayında Başkan Trump’ın imzaladığı karar ile tek taraflı olarak anlaşmadan çekildiğini duyuran ABD, ambargonun süresiz olarak uzatılmasını talep ediyordu. Almanya, Fransa ve İngiltere İran’a silah ambargosunun uzatılmasından yana olsa da, İran ile yapılan nükleer anlaşmanın tamamıyla ortadan kalkmasını engellemek ve olası bir yeni anlaşma kapısını açık tutmak için çekimser oy kullandı. Rusya ile Çin, ret oyu verdi.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, BMGK’dan çıkan ret kararının ardından "Güvenlik Konseyi'nin uluslararası barış ve güvenliği korumaya yönelik kararlı hareket etme konusundaki başarısızlığının affedilemez olduğunu" ifade eden oldukça sert bir açıklama yaparak, ret oyu veren ülkelere ve BMGK’ya tepki gösterdi. İsrail de ABD'nin karar tasarısının geri çevrilmesini bir “utanç” olarak nitelendirdi. Çin ve İran’dan yapılan açıklamalarda BMGK kararının memnuniyetle karşılandığı dile getirildi.

ABD Eski Başkanı Barack Obama’nın girişimiyle uzun müzakereler sonrasında İran ile 2015 yılında imzalanan Nükleer Anlaşma İran’ın nükleer faaliyetlerini aşamalı şekilde azaltmasını, zenginleştirilmiş uranyum çalışmalarını durdurmasını içeriyor. 

Bunun karşılığında da İran’a yönelik ekonomik ambargonun kaldırılması, İran’ın bloke edilen yaklaşık 200 milyar dolarlık petrol gelirinin kademeli olarak serbest bırakılmasını ekonomik ve ticari kısıtlamaların kalkmasını öngörüyordu. İran’da büyük sevinç yaratan anlaşma Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’ye ikinci seçim zaferini kazandırdı.

Obama’dan görevi devralan Trump seçim kampanyası boyunca İran ile nükleer anlaşmanın yanı sıra Çevre ve İklim Anlaşması’ndan çekileceği vaadinde bulunarak göreve geldikten sonra ilk olarak bu adımları attı. Trump’ın ABD’yi nükleer anlaşmadan çekmesi ve İran’a ambargoyu yeniden başlatmasına karşılık AB ülkeleri ile anlaşmada imzası bulunan Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin anlaşmanın sürdürülmesinden yana tutum takındılar. ABD’nin İran’a karşı tek taraflı ilan ettiği ambargo ve yaptırımlara katılmayacaklarını ilan eden ülkelere karşı da ABD yönetimi İran ile ticari ilişkide bulunacak ülke firmalarını da ambargoya dahil etti. AB, İran ile dolaylı şekilde ticareti sürdürme formülleri yaratmaya yönelirken Rusya ve Çin ise İran ile ilişkilerini sürdürüyor.

2020 Ekim sonunda bitecek silah ambargosunun süresiz uzatılması yönündeki ABD tasarısının ABD ve İsrail’in kabul oyu dışında büyük çoğunlukla ve 13 Hayır oyuyla reddedilmesi ABD açısından önemli bir diplomatik yenilgi, İran’ı destekleyen ülkeler açısından ise ciddi bir zafer olarak değerlendirilebilir.

4.ABD Başkanı Trump’ın damadı Jared Kushner’in altyapısını hazırladığı 100 Yılın Anlaşması’nın hayata geçirilmesi yönünde oldukça önemli bir adım İsrail ile BAE arasında imzalandığı açıklanan anlaşmayla atıldı!

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas ve Gazze Şeridinin yönetimini elinde bulunduran Hamas’ın reddettiği anlaşma, İsrail içinde oldukça küçültülmüş ve İsrail kontrolünde bir Filistin devleti kurulmasını, oluşturulacak bir fonla Filistin olarak belirlenen bölgeye ve Gazze’ye insani yatırımlar yapılmasını iki devletli bir İsrail yapısının ortaya çıkmasını öngörüyordu. 

Bunun öncesinde Kudüs’ü başkent ilan eden İsrail’in bu adımına da Trump yönetimi tarafından destek verilmiş, ABD Büyükelçiliği Tel Aviv’den Kudüs’e taşınırken yeni elçiliğin açılışına da Trump’ın damadı Kushner ve kızı Ivanka Trump katılmışlardı. 

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile çok yakın diyalogu olan Kushner, 100 Yılın Anlaşması’na Suudilerin yanı sıra birlikte hareket eden BAE ve diğer zengin Körfez ülkelerinin de desteğini aldı.  

Suudiler ve BAE’nin siyasi ve ekonomik destek verdiği Mısır’daki Sisi yönetimi de girişime sessiz kalarak destek sundu. Bir süredir gizli şekilde yürütüldüğü bilinen İsrail-BAE Anlaşmasının ardından benzer anlaşmaların Katar dışındaki diğer zengin Körfez Arap ülkeleri ve Suudilerle de imzalanması bekleniyor. 

Filistinlilerin topraklarından çıkartılarak İsrail devletinin kurulmasından itibaren yaklaşık 70 yıldan bu yana süren Arap-İsrail anlaşmazlığının en temel unsurlarından birisini oluşturan Filistin Davası bu anlaşmayla büyük darbe aldı. Filistinlilerin İsrail işgali altındaki topraklarında yeniden devlet kurması ihtimali adeta sıfırlandı!

5.Filistin Devleti’nin hayata geçişine büyük darbe indiren anlaşma ile Filistin yalnızlaştı. Arap ülkeleri susarken anlaşmaya en sert itiraz Türkiye ve İran’dan geldi! Bu anlaşma, İsrail-BAE arasında danışıklı ilhak planıdır! 

BAE’nin bu adımı Filistinlilerin artık yalnız olduğunu, İsrail’e karşı arkalarında var olduğu sanılan Arap ülkeleri desteğinin gerçekte olmadığını ortaya koydu. Kudüs’ün başkent ilan edilmesinde de cılız tepkilerle yetinen ortak tutum takınamayan Arap dünyası, İsrail-BAE anlaşmasına da suskun kaldı. 

Arap Birliği başta olmak üzere toplam nüfusu 450 milyona yaklaşan 23 Arap ülkesi bu adım karşısında doğrudan Filistinlilerin yanında yer alan bir tavır sergilemedi. Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas ve Gazze’yi yöneten Hamas’ın dışında en sert tepkiler İran ve Türkiye’den geldi. 

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid bin Sultan el-Nehyan tarafından yapılan ortak açıklamayla duyurulan İsrail-BAE anlaşması ABD tarafından büyük bir diplomatik başarı olarak duyuruldu. 

İsrail Başbakanı Netanyahu, son seçim kampanyasında Filistin topraklarının büyük kısmının ilhak edileceği vaadinde bulunmuş seçim sonrası ise ilhak planının bir süreliğine askıya alındığını duyurmuştu. BAE Dışişleri Bakanı Enver Gargaş anlaşma ardından yaptığı açıklamada bu anlaşmayla Filistin topraklarının ilhakının önüne geçildiğini iki devletli çözüm konusunda kazanım elde edildiğini savundu.

Ancak anlaşıldığı kadarıyla ABD destekli olarak İsrail ile BAE arasında bir süredir gizlilikle yürütülen anlaşma görüşmelerinde ilhak planı konusunda danışıklı hareket edildi. İsrail önce ilhak planını ortaya atıp sonra bu planı askıya aldığını ilan ederken, BAE yönetimi de şimdi sanki İsrail’in Filistin topraklarını ilhak planını kendilerinin engellediği görüntüsü verip, imzalanan anlaşmayı BAE’nin büyük özverisiyle Filistinlilerin haklarının korunması çabası şeklinde sunarak haklı gösterme peşinde.

ABD medyasında perde arkasında başka anlaşmaların da olduğu dile getiriliyor. Bunlardan birisi de BAE yönetiminin uzun süredir ABD’den satın almak istediği en son teknoloji geliştirilmiş Silahlı İnsansız Hava Araçları’nın (SİHA) satışının, ABD tarafından BAE-İsrail Anlaşmasının imzalanması koşuluna bağlanması. Dolayısıyla artık anlaşmayla bu engelin kalktığı ve BAE’ye çok sayıda en gelişmiş SİHA satışı yapılacağı belirtiliyor. BAE’nin bu SİHA’ları Libya’da Türk SİHA’larının etkinliğine karşı kullanmak üzere Mısır ordusu ve Hafter güçlerine destek için devreye sokması ihtimali de göz ardı edilmemeli.

Rusya Dışişleri Bakanlığı da İsrail-BAE anlaşmasına destek açıklaması yaparak anlaşmanın bölgede barış ve Filistin sorununa iki devletli çözüm açısından çok önemli olduğunu belirtti. Anlaşmaya AB’den de tam destek geldi.

Filistin Devlet Başkanı Abbas, Abu Dabi’deki büyükelçilerini geri çekme ve BAE ile diplomatik ilişkiyi kesme kararını açıklarken Cumhurbaşkanı Erdoğan da İsrail-BAE anlaşmasının “yok hükmünde” olduğunu, BAE’nin Filistin davasına ihanet ettiğini belirterek Türkiye’nin Abu Dabi Büyükelçisinin geri çekilebileceğini söyledi.

BAE-İsrail anlaşması İsrail'in Batı Şeria'nın bir bölümünü ilhak planlarını askıya almasını öngörüyor. Ancak bu İsrail’in ilhak planından tamamıyla vazgeçtiği, böyle bir adım atmayacağı anlamına gelmediği gibi, İsrail adına böyle bir taahhüt de anlaşmada yer almıyor. 

Nitekim İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, ilhakı askıya almanın geçici olduğunu 13 Ağustos’ta anlaşmanın duyurulmasının hemen ardından dile getirdi. Dolayısıyla BAE’nin “ikiyüzlü bir diplomasi izlediğini” önceliğinin Filistin davası ya da Filistinlilerle dayanışma olmadığını söylemek yanlış olmaz!

İsrail ile BAE arasında imzalanan anlaşma, Ortadoğu Bölgesi’nde çok önemli yeni gelişmeleri ve gerginlikleri beraberinde getirecektir! Arap Dünyası artık İsrail’i değil, Türkiye ve İran’ı tehdit olarak görmektedir! 

Suudi Arabistan ve Mısır ile birlikte Arap ülkeleri içerisinde askeri-siyasi ve diplomatik açıdan en aktif konumdaki BAE’nin böyle bir adım atması Arap dünyasının Filistin konusunda artık geri dönülemez şekilde geri adım attığını ve Filistinlilerin geleceğini İsrail’in tercihine politikalarına teslim ettiğini gösteriyor. 

Ayrıca ABD sayesinde Arap dünyasının “çıban başları” olarak nitelendirilen ve İsrail’e karşı en katı tutum içindeki Saddam’ın devrilmesi, Irak’ın bölünerek istikrarsızlaştırılmasından memnun olan BAE ve Suudiler diğer çıban başı Esad’ın da etkisizleşmesinden sonra bölgede Sünni-Selefi-Vahhabi Arap dünyası açısından en büyük tehdit olarak Şii İran’ı görüyordu.

Suudi-BAE ve bu ülkeler liderliğindeki diğer körfez emirlikleri, tehdit olarak gördükleri Şii İran’a karşı İsrail ile “ortak düşman” algısı çerçevesinde anlaşmakta sakınca görmüyorlar. ABD-İsrail çizgisinde hareket eden bu ülkeler için artık ortak düşman İsrail değil, Şii İran ve giderek artan şekilde İhvan çizgisinde hareket eden, İsrail’e karşı Hamas’a destek veren Türkiye!

İran ve Türkiye’nin bölgedeki gücünü, etkisini dengelemek, azaltmak açısından arkasında ABD’nin yer aldığı, askeri ve teknolojik açıdan da üstün ve iyi durumdaki İsrail, son dönemde her alanda Türkiye karşıtı cephede yer alan BAE-Suudi ekseni açısından arzulanan müttefik. İsrail, İran ile İran'ın Suriye, Lübnan, Irak, Yemen ve Gazze Şeridi'ndeki müttefiklerini kendi güvenliğine karşı en büyük tehdit olarak görüyor. BAE-Suud-Mısır ve Körfez Arap ülkeleri ekseni de gerek bu ülkelerdeki İran destekli Şii yapılanmalar Hizbullah, Haşdi Şabi, Husi’ler gibi Şii milis güçleri kendileri için tehdit görüyor.

Aynı zamanda Sünni-Selefi İhvan-Müslüman Kardeşler de bu Arap ülkeleri açısından terör örgütü ve güvenlik tehdidi olarak değerlendirildiği için, iktidarın Mısır’da, Libya’da, Yemen’de, Sudan’da, Somali’de Katar ile birlikte destek verdiği İhvancılar, Suriye’deki cihatçı Sünni milislerden dolayı da Türkiye de BAE-Suud-Mısır ekseni tarafından tehdit olarak görülüyor. 

Uzun süredir Türkiye-İsrail diplomatik ilişkilerinin kesik olması yanında Kudüs, Filistin, Gazze konusunda Türkiye-İsrail anlaşmazlıklarından ötürü İsrail bu ülkeler için dost sayılıyor.   Dolayısıyla BAE-İsrail anlaşmasına Türkiye ve İran’ın tepki göstermesi bu ülkeler açısından beklenen bir şeydi. 

Burada çarpıcı olan Arap ülkelerinin sessizliği ya da adet yerini bulsun diye zoraki gösterilen tepki. Bu da BAE-Suud-Mısır ortaklığının asıl tehdidin İran ve Türkiye olduğu tezinin Arap dünyasında ciddi anlamda kabul gördüğünü, Türkiye’nin Arap ülkeleri arasında da iyice yalnızlaştığını gösteriyor. Kaldı ki yıllardır Gazze’ye ziyaret iddiasını gerçekleştiremeyen iktidar, Kudüs’ün başkent ilan edilmesine gösterdiği tepkide de başta Mısır ve Suudi Arabistan olmak üzere umduğu desteği bulamadı. Kudüs için İstanbul’da Cumhurbaşkanı tarafından olağanüstü toplantıya çağrılan İslam Ülkeleri Teşkilatı toplantısına bu ülkelerin çoğu katılmadı. O nedenle iktidarın İsrailBAE anlaşmasına gösterdiği sert tepki, Filistin davasını sahiplenmesi, Abu Dabi’den büyükelçiyi çekme girişimi gibi adımların mevcut konjonktürde İsrail’i değil Türkiye’yi daha büyük tehdit olarak gören, Yeni Osmanlı yaklaşımıyla yürütülen dış politikaya tepkili olan Müslüman Arap ülkeleri arasında fazla destek bulmayacağını, karşılığının olmayacağını öngörmekteyim.

İsrail-BAE anlaşması, artık bölgemizde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını Arap-İsrail ilişkilerinin farklı bir boyuta geçtiğini, yeni ittifaklar ve dengelerin pek çok şeyi değiştireceğini göstermektedir. Bu süreçte İsrail’in mevzi kazanması, Arap ülkeleriyle peş peşe anlaşmalar imzalayarak, diplomatik ilişkiler kurarak kendi güvenliğini ve etkinliğini geliştirecek konuma gelmesi büyük ihtimal olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Arap ülkeleri arasında düşman algısının ve önceliğinin Türkiye aleyhine gelişmekte oluşu dikkatle değerlendirilmesi gereken bir süreçtir. Türkiye’yi kuşatma ve bölgede daha da yalnızlaştırma hamlelerinin gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Dış politikada atılacak adımların buna göre yeniden şekillendirilmesi düşman ve kavgalı olunan ülkelerin sayısının daha da artmasının önüne geçecek diplomasi girişimlerini içeren stratejilerin oluşturulması elzem görünmektedir.

7.Irak’ın Kuzeyinde düzenlenen Pençe operasyonları sırasında TSK’ya ait SİHA’lar tarafından vurulan bir araçta Irak Ordusu komutanlarının olması yeni bir krizi gündeme getirdi!

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından Kuzey Irak’ın Haftanin bölgesinde yürütülen Pençe operasyonlarında Türk SİHA’ları tarafından PKK üst düzey yöneticilerinin yer aldığı istihbaratıyla vurulan araçta Irak Ordusu komutanlarının olduğunun anlaşılması, komşumuz Irak ile yeni bir gerginliğe yol açtı. PKK yöneticilerinin katıldığı bir toplantıdan ayrılan ve PKK’lıları taşıdığı bilgisi alınan araca yönelik SİHA saldırısı sonrasında öldürülenlerin Irak Ordusu Sınır Birlikleri komutanları rütbeli general ve albaylar olduğu anlaşıldı. Irak, iki komutanın öldüğü Türk SİHA saldırısı sonrasında Türkiye'nin topraklarından çekilmesi için Arap ülkelerinden yardım istedi. Fransa'dan da Irak'a destek açıklaması geldi. Irak, ayrıca Türkiye'nin Bağdat Büyükelçisi'ni Dışişleri Bakanlığına çağırarak protesto notası verdi. 

Irak yönetimi, TSK’nın operasyonlarını egemenlik ve toprak bütünlüğünün çiğnenmesi olarak değerlendirirken TSK birliklerinin PKK’lılardan temizlediği bölgelere yerleşik karakol ve savunma mevzileri oluşturmasını ise Irak topraklarının işgali şeklinde nitelendiriyor.

Ancak Irak ordusu gerek ülkenin içinde bulunduğu kaotik durum ve yönetim zafiyetleri gerekse Kuzey Irak bölgesinde güvenliğin ağırlıkla Barzani yönetimine Peşmerge Güçleri ve Asayiş birimleri tarafından sağlanması nedeniyle PKK’nın sınır geçişlerine, buralarda Türkiye’ye girerek saldırılar gerçekleştirmesine engel olamıyor.

 8.İdlib’de cihatçı terör örgütleri son dönemde saldırılarını artırmaya başlayınca Rusya, 5 Mart Moskova anlaşmasıyla öngörülen TSK ile ortak devriyeleri askıya aldığını duyurdu!

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, M4 karayolu boyunca uzanan güvenlik koridorunda cihatçı terör örgütlerinin provokasyonlarının sürdüğünü, askerlere ve çevredeki yerleşim birimlerine yönelik saldırıların yoğunlaşması nedeniyle Rus ordusunun Türk askerleriyle birlikte yürüttüğü ortak devriyelerin askıya alındığını dile getirdi.

TSK’ya ait gözetim noktalarının önemli bölümü de Moskova anlaşması sonrasında Suriye ordusu ve cihatçıların kontrolündeki bölgelerde kaldı. Mutabakatın üzerinden beş ay geçmesine karşılık Türkiye tarafından üstlenilen yükümlülükler henüz hayata geçirilemedi. 

Buna karşılık gerek TSK gerekse Suriye ordusu bölgedeki asker sayısını, tank ve diğer askeri malzeme teçhizat yığınağını artırmaya devam ediyor. Suriye ordusunun İdlib’e nihai operasyon gerçekleştirmek üzere yoğun hazırlık yaptığı gözlenirken son bir aydan bu yana dikkat çeken bir gelişme daha yaşanıyor.   O da Libya’da karşı karşıya gelen Mısır ve Türkiye’nin bu kez Suriye’de karşı karşıya gelmesi ihtimali!

Mısır ile Suriye arasında mevcut Askeri İşbirliği anlaşması çerçevesinde son haftalarda Mısır ordusu İdlib bölgesinde Suriye ordusuna destek için birlik sevkini hızlandırdı. Askeri uçaklarla ve denizden Lazkiye limanı üzerinden Suriye’ye gönderilen Mısır askerleri İdlib çevresinde konuşlanmaya ve Suriye ordusu ile ortak mevzilere yerleşmeye başladı.   Bu gelişme İdlib operasyonunun yaklaştığını Mısır ordusunun da bu operasyonda yer alacağını gösteriyor. 

Şu ana kadar gerek Rusya gerekse Türkiye İdlib’deki ateşkesin hemen hemen sorunsuz denilebilecek şekilde devam ettiğini açıklarken, Rusya’nın aniden ortak devriyelerin askıya alındığını açıklaması ilginç bir gelişme! 

Libya’da Rusya’nın devreye girmesiyle sağlanan ve halen devam eden ateşkese rağmen, her an Türkiye destekli Trablus güçleriyle Tobruk-Hafter güçleri ve Libya’ya davet edilen Mısır ordusu arasında sıcak çatışmaların başlaması, Sirte ve Cufra için tarafların kırmızı çizgi iddiasını hayata geçirmesi yönünde gelişmeler yaşanırken, İdlib’de ortaya çıkan bu hareketlenme dikkat çekici! Bu süreç, TSK’nın Libya ve Suriye’de aynı anda çatışmalara girmesini zorunlu hale getirebilir. Gerçekte İdlib’in cihatçılardan temizlenmesi yükümlülüğünü üstlenen Türkiye, buna karşılık şu ana kadar Suriye ordusunun cihatçılara yönelik operasyonlarının karşısında yer aldı. 

Şayet İdlib’te Suriye Ordusu, HTŞ ve diğer silahlı cihatçı gruplara karşı bir harekâta girişirse yine TSK ile karşı karşıya gelinmesi söz konusu olacak. Ancak bu defa Mısır birliklerinin de Suriye ordusunun yanında yer alması ve Rusya’nın olası harekât karşısında sergileyeceği tavır önemli ve belirleyici olacak!

9.Libya’da Trablus yönetimiyle imzalanan müteahhitlik anlaşması önemli bir adım. Yarım kalanlar ve yenilerle birlikte Türk müteahhitleri için toplam tutarı 35 milyar dolara ulaşan bir iş hacmi gündemde!

Koronavirüs salgını nedeniyle en önemli döviz gelirlerinden mahrum kalan, turizm ve ihracat gelirleri en alt düzeye inen Türkiye açısından Yurt Dışı Müteahhitlik Hizmetleri’nde sıcak bir gelişme yaşandı. Geçmiş yıllarda yılda 30 milyar dolara kadar yükselen dış müteahhitlik gelirleri son birkaç yıldan bu yana düşüşteydi. 

2019 yılında 18 milyar dolar düzeyine kadar inen bu kalemde 2020’de ise salgından ötürü pazarların kapanması, seyahat kısıtlamaları olumsuz etki yarattı. 13 Ağustos’ta Libya’daki Trablus Hükümeti ile Türkiye arasında imzalanan Müteahhitlik Hizmetleri Mutabakatı önemli bir gelişme. Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı Mithat Yenigün, Libya ile imzalanan mutabakat zaptının inşaat sektörü için yeni bir umudu gündeme getirdiğini belirterek müteahhitlik alanında sorunların çözümüne yönelik çalışmaların yeniden başlayacak olmasından memnuniyet duyduklarını ifade etti. 

Türk firmalarının, Libya'da 2011'de başlayan iç karışıklık sırasında şantiyelerinin yakılarak yağmalanması sonucu işlerini yarım bırakmak ve ülkede çalışan 25 bin kadar Türk işçisinin de yurda dönmek zorunda kaldığını hatırlatan Yenigün, Libya’da güvenliğin tesis edilmesi, politik ve ekonomik istikrarın sağlanması halinde müteahhitlerin ülkede yarım kalmış projelerini tamamlamaya ve yeni projeler almaya hazır olduklarını kaydetti.

Türk müteahhitlerinin yurtdışına açılmasında Libya kritik önemde bir ülkeydi.  Yurtdışında ilk projeyi 1972 yılında Libya’da üstlenerek dışa açılan Türk dış müteahhitlik sektörü hızla büyüyerek Çin’in arkasından ikinci sıraya yerleşti.

Feyiz el Sarrac Başkanlığındaki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Planlama Bakanı Taher Jehaimi ile Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan tarafından imzalanan mutabakat metni, Türk müteahhitlik firmalarının Libya'da yürüttüğü projelerde yaşanan sıkıntıların çözümünü ve yarım kalan projelerin devamını sağlamayı öngörüyor!

10.Libya, halen yüzde 7,2'lik payla Türk müteahhitlik sektörünün yurt dışında en çok iş üstlendiği 3'üncü ülke konumunda. TMB üyesi 100'ü aşkın firmanın, Libya'daki yarım kalmış projelerinin tutarı, 19 milyar dolar!

Libya’da 2011 yılında ortaya çıkan ve halen süren istikrarsızlık sonrasında işleri yarım kalan Türk Müteahhitlerinin tahsil edilememiş hak ediş alacakları yaklaşık 1 milyar dolar, devam eden işlere ait avans ve kesin teminat tutarı 1,7 milyar dolar, makine, ekipman gibi envanterle diğer zararlar toplamı ise 1,3 milyar dolar. Dolayısıyla mutabakat sonrası ilk etapta tahsil edilebilecek tutar 4 milyar doları buluyor. 19 Milyar dolarlık yarım kalmış projelerin sürdürülmesi imkânının ortaya çıkması durumunda bu tutar daha da yukarılara çıkabilecek. Bunun yanında Trablus merkezli UMH yönetimi kontrolündeki bölgelerde ve yerleşimlerde proje tutarı toplamı 16 milyar dolar olan yeni altyapı, onarım, imar ve inşa projesi başlatma kararı alarak bu işlere de Türk müteahhitlerini öncelikle davet etti. Bu da yarım kalanlar ve yeni başlatılacaklarla birlikte toplam 35 milyar dolara ulaşabilecek bir iş hacminin ve ihale kapasitesinin Türk müteahhitlik firmalarına sunulması anlamına geliyor. 

İktidar Libya’da BM tarafından “meşru yönetim” olarak tanınan Sarrac’a ve Trablus hükümetine destek veriyor. Bu çerçevede geçtiğimiz yıl Trablus yönetimi ile Deniz Sınırlarının Belirlenmesi Mutabakatı ile Savunma ve Askeri İşbirliği Anlaşmaları imzalandı. 

Geçtiğimiz Haziran ayında da Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Hakan Fidan’ın da yer aldığı Türkiye heyeti Trablus’u ziyaret ederek ekonomik ve siyasi alanda yeni anlaşmaları ele aldı. Bu ziyaret ardından da 13 Ağustos’ta Türkiye ile Libya Trablus Yönetimi Arasında bu ülkedeki müteahhitlik hizmetleri ve Türk Müteahhitlerin sorunlarının çözümüne yönelik mutabakat metni imzalandı.

Ancak iç savaşın şiddetlenmesi, çatışmaların yeniden yoğunlaşması ya da Sarrac yönetiminin iktidarı kaybetmesi durumunda, Tobruk yönetimi en baştan itibaren Türkiye ile yapılan tüm anlaşmaların “yok hükmünde” olduğunu ve geçersiz sayılacağını ilan etmiş durumda. Bu da önemli bir handikap olarak görülebilir!

11.MB politika faizini artırmamak için bankalara sağladığı fonlama faizini yüzde 11 seviyelerine kadar yükseltti. Buna rağmen kurlardaki yükselişin durmaması MB’yi radikal bir politika faizi artışına mecbur kılabilir!

Merkez Bankası (MB) piyasadaki TL’yi geri çekerek likidite sıkılaştırmasını kuvvetlendirmek için her gün farklı bir yöntem deniyor. 

Yüzde 8,25 oranındaki politika faizini artırmamak için girişilen bu dolaylı yöntemlerle bankalara sağlanan fonlamanın faizleri yüzde 10,96 seviyesine kadar yükselince mevduat ve kredi faizleri de yükselişe geçti. Ancak buna rağmen dövizden TL’ye geçiş yönünde anlamlı bir tutum değişikliği görülmediği gibi son bir haftada bankalardaki döviz mevduatları 6 milyar doların üzerinde artarak 220 milyar doları aştı.  

MB önceki dönemlerde de Cumhurbaşkanının faiz artışlarına olumlu bakmaması, tepki göstermesi nedeniyle politika faizini sabit tutup likidite politikasını değiştirerek birçok kez dolaylı faiz artışı yapmış, bu uygulamalar da piyasalar tarafından ‘örtülü faiz artışı’ olarak nitelendirilmişti.

MB’nin örtülü ve dolaylı faiz artışına gitmesi üzerine kamu bankalarının ucuz konut kredisi faizlerinin de aralarında bulunduğu kredi faizleri yükseltildi ve aylık yüzde 0,95-0,98 seviyesine geldi. Kamu bankaları Haziran ayında başlattıkları kampanyalarda konut kredisine aylık yüzde 0,64 faiz uyguluyordu. Bankalar da lira cinsi bir ay vadeli mevduata yüksek miktarlı işlemlerde yüzde 11 ve üzerinde faiz vermeye başladı. Böylece mevcut yüzde 11,68 düzeyindeki enflasyon seviyesine yaklaşan mevduat faizleri giderek ticari kredi faizlerini de daha fazla yukarıya doğru itmeye başlayacak.

Ancak tüm bunlara rağmen dövize olan talebin düşmemesi kurları yeniden yukarıya çekmeye devam ediyor. Bu yüzden de MB’nin dolaylı ya da örtülü yöntemler yerinde doğrudan politika faizini önemli bir oranda artırmasının kaçınılmaz hale geleceğini öngörebilirim. Kaldı ki gerek kamu bankalarının gerekse MB’nin döviz rezervleri de iyice tükenme noktasına indiği için yüksek oranlı bir faiz artışının da kurların uzun süre baskılanmasına yetmeyeceğini, kur yükselişlerinin süreceğini söylemek durumundayım. Bu aşamada atılan bazı yanlış adımlar dövizi daha fazla dalgalandırmaya, piyasalardaki endişeleri daha artırmaya ve bankalardan döviz çekilişlerinin hızlanmasına TL ve dövizin yastık altına giderek sistemden çıkmasına neden olabilir.

Kurları bastırmak için bir yılda rezervlerden yaklaşık 100 milyar dolar satan kamu bankaları ve MB buna rağmen kurları ancak 2 ay 6,85 TL düzeyinde tutabildi. Geçtiğimiz yılsonunda döviz alım-satımlarını frenlemek için getirilen yüzde 0,2 oranındaki Kambiyo Muamele Vergisi (KMV) umulan sonuç elde edilemeyince Mayıs ayında yüzde 500 artırılarak yüzde1’e yükseltildi. Buna rağmen kur artışları ve dövize talep azalmadı aksine artarak devam etti. Şimdi ise geçen hafta MB’nin bankalara tanıdığı imkânla bankalardaki döviz hesaplarından nakit döviz çekişlerinde yüzde 1,5 ile yüzde 5 arasında komisyon kesilmesi uygulaması başlatıldı. Bir yandan Hazine ve Maliye Bakanı dövizde kaygılanacak bir durum olmadığını, kur artışlarının aksine rekabetçi açıdan olumlu bir gelişme olarak görülmesi gerektiğini söylerken, diğer yandan döviz işlemlerine, alım satımına, bankalarda döviz hesabı olanlara getirilen bu yeni kesinti ve vergi yükümlülükleri inandırıcılığın sorgulanmasına neden olmaktadır.

Parasını döviz olarak bankaya yatırdığında ne vergi ne komisyon söz konusu olmayan tasarruf sahiplerine şimdi art arda vergi ve komisyon getirilmesi, beraberinde bir sonraki adımın ne olacağı endişesine, bankadaki dövizinin başına bir iş gelip gelmeyeceği kaygısına zemin hazırlayacaktır.

Döviz tasarrufunu bankada tutanlar açısından bir nevi cezalandırma anlamına gelen bu adımlar psikolojik olarak bankalardaki döviz hesaplarının çekilmesini, döviz mevduatının yastık altına gitmesini, bankalara döviz hücumu ihtimalini gündeme getirebilir. Bu açıdan ekonominin ve döviz dengelerinin içinde bulunduğu böylesi hassas bir dönemde döviz, faiz gibi enstrümanlara yönelik alınacak kararlarda daha dikkatli olunması gerektiği kanısındayım!

12.TÜİK’in işsizlik rakamları yine tartışmalara neden oldu. Yüzde 12,9’a yükselen işsizlik oranına karşılık işsiz sayısının azalması, istihdamın ve işgücüne katılanların milyonlarca kişilik düşüş göstermesi çelişki yaratıyor!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 10 Ağustos’ta açıkladığı Mayıs ayına ait işsizlik ve istihdam verilerine göre resmi işsizlik oranı yüzde 12,9’a yükseldi. İşsizlik oranı artarken işsiz sayısı ise 331 bin kişi azalarak 3 milyon 826 bin kişi oldu. İstihdam edilenlerin sayısı 2020 yılı Mayıs döneminde, geçen yılın aynı göre 2 milyon 411 bin kişi azalarak 25 milyon 858 bin kişiye indi. İstihdam oranı da 4,7 puanlık azalışla yüzde 41,4 düzeyine geriledi. Çalışma çağındaki 15 yaş ve üzeri nüfus 1 milyon 79 bin kişi artarken İşgücüne katılım ise 2020 yılı Mayıs döneminde 2019’un aynı dönemine göre 2 milyon 742 bin kişi azalarak 32 milyon 426 bin kişiden, 29 milyon 684 bin kişiye düştü. İşgücüne katılma oranı ise 5,3 puanlık azalış ile yüzde 47,6 olarak gerçekleşti. Yani işgücü, çalışma çağındaki nüfus artıyor ancak bu kişiler TÜİK’e göre çalışmaya ihtiyacı olmadığı için işgücüne katılmıyor. Hatta 2,7 milyonu işinden ve çalışmaktan da vazgeçiyor! İşgücüne dahil olmayanlardan 4,7 milyon kişi çalışmaya hazır olduğu halde iş aramıyor, 1,3 milyon kişi iş bulma ümidi olmadığı için, 3,3 milyon kişi de diğer nedenlerle iş aramıyor. 

O yüzden de işsizlik oransal olarak artarken kişi sayısı olarak 331 bin kişi azalıyor. Hiçbir istatistiki ve insani nedenle izah edilemeyen bu tablonun yarattığı tartışmalar karşısında ise TÜİK kamuoyuna hiçbir izahatta bulunmaya gerek görmüyor!

13.TÜİK tartışma ve eleştirilere suskun kalırken İŞKUR’un açıkladığı Temmuz 2020 verileri ise daha vahim bir tabloya işaret ediyor: İşsizler iş bulmaktan umudunu yitirirken işverenler de işçi aramıyor!

Resmi işsizlik ve istihdam verilerini derleyen ve TÜİK’e göre daha güncel rakamlar açıklayan İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun (İŞKUR) Temmuz ayına ilişkin son rakamları ise çalışanların iş aramaktan işverenlerin de işçi aramaktan vazgeçtiğini, umutların tükendiğini açık biçimde sergiliyor. Geçen yılın aynı ayıyla mukayese edildiğinde işverenlerden gelen açık iş pozisyonu ve eleman arama başvuruları yüzde 50,4 oranında gerileyerek 2019 Temmuz ayındaki 191 bin 556 açık iş sayısı bu yıl 95 bine indi. Haziran ayı başından itibaren normalleşme sürecine geçilmesi, tüm işyeri ve işletmelerin faaliyetine başlamasına karşılık aksine işverenlerin eleman arayışları yüz binin üzerinde azalmış. İŞKUR’a yapılan kayıtlı işsiz ve iş arama başvurularının gerilemesi de iş arayan işsizler arasında umutsuzluğun iyice yaygınlaştığını işaret ediyor.

Temmuz ayında İŞKUR’a kayıtlı işsiz sayısı Hazirana göre yüzde 1,6 azalarak 3 milyon 325 bin kişiye gerilerken geçen yılın Temmuz ayına göre ise yüzde 17,7 oranında azaldı. 2019 Temmuz ayında İŞKUR’a kayıtlı işsizlerin sayısı 4 milyon 39 bindi.

İşsizler arasında umutsuzluğu iyice yaygınlaştığının ve nasıl olsa işe alınmayacağı düşüncesinin diğer çarpıcı işareti ise iş görüşmesine gelenler gelmeyenlere ilişkin rakamlar. İŞKUR Temmuz ayında iş ve meslek danışmanlığı hizmetleri kapsamında işsiz olup, iş arayanlarla 193 bin 992 bireysel görüşme gerçekleştirdi.   Bu rakam geçen yılın Temmuz ayında 572 bin 325 olan bireysel iş görüşmesine gelenlerin sayısına kıyasla yüzde 66’lık bir gerilemeyi ifade ediyor!

Bir yandan iş aramak için İŞKUR’a başvuran, kaydolan ve kendisine açık iş daveti gelmesini bekleyenlerin sayısı geçen yıla göre 1 milyondan fazla azalırken diğer yandan da açık pozisyonlar için bireysel görüşmeye davet edilen ancak bu görüşmeden bir sonuç çıkacağına inanmadığı için davete gelmeyenler katlanarak artıyor!

14.Salgın nedeniyle işini kaybedenlere İSF’den üç ay süreyle yapılan kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izne çıkartılanlara yapılan nakit desteği ödemelerinin süresi iktidar tarafından bir ay daha uzatıldı. 

İşini kaybedenler için sosyal güvence niteliğindeki İşsizlik Sigortası Fonu (İSF) hızla eriyor. İSF’den işsizlik ödeneği alanların sayısı Haziran sonu itibarıyla 484 bin kişi olurken, ödeme tutarı ise 6 ayda 2018’in tamamında yapılan 4,8 milyar liraya yaklaşarak 4 milyar 44 milyon lira oldu. 2019’un tamamında ise İSF’den 7,9 milyar TL işsizlik maaşı ödenmişti.

Buna karşılık salgın sürecinde faaliyeti durdurulan işyerlerinde çalışan ya da ücretsiz izne çıkarılanlara yapılan kısa çalışma ödeneğinde ise patlama yaşandı. 2019’un tamamında kısa çalışma ödeneği alanların sayısı 24 bin kişi ve ödeme tutarı 181 milyon lira iken Haziran 2020 verileriyle kişi sayısı 2,3 milyona, yapılan ödemelerin tutarı ise 13 milyar 829 milyon liraya ulaştı. 

Salgın sürecinde uygulamaya konulan ücretsiz izne çıkartılanlara dönük nakdi destek ödemelerinden ise 1,7 milyon kişi yararlandı ve İSF’den yapılan ödeme tutarı da üç ayda 2,8 milyar TL oldu. 

Dolayısıyla sadece bu veriler bile salgın nedeniyle 3 aylık dönemde işini kaybedenlerin ve İSF’den ödeme alan ‘yeni işsizlerin’ sayısının 4 milyon kişiye ulaştığını ortaya koyuyor. Mart ayında başlayan salgın öncesinde, Şubat 2020 TÜİK verilerine göre 4 milyon 228 bin kişi olan resmi işsiz sayısı, salgında işini kaybeden ve İSF desteği alanlarla birlikte gerçekte 8 milyon kişiyi aşmış durumda. 

Kurlardaki yükselişin yarattığı şok dalgası ile birçok özel sektör iş yeri döviz borçları nedeniyle darboğaza girme olasılığıyla karşı karşıya kalırken bu aynı zamanda işsiz sayısının da artacağı anlamına geliyor. 

Merkez Bankası’nın sıkı para politikasına geçme ve likiditeyi azaltma adımları, faizlerin yeniden yükseltilmesi, kredi hacmini, tüketim, talep ve harcamaları aşağı çekerek ekonomik daralmanın artmasını beraberinde getirecek. Bu da ilave bir işsizlik dalgası demektir!

15.MB beklenti anketinde ekonomi yönetiminin ve MB yönetiminin açıkladığı ekonomik tabloyu tekzip eden sonuçlar ortaya çıktı. Yılsonu dolar kuru beklentisi tırmanırken enflasyon beklentisi çift haneye yükseldi!  

Merkez Bankası Ağustos ayı beklenti anketinde hem dolar kuru hem de enflasyon için yılsonu beklentileri yükselişe geçti. MB tarafından açıklanan son enflasyon raporunda yılsonu enflasyon hedefi revize edilmiş ancak yüzde 8’ler civarında ve tek haneli olarak öngörülmüştü. Hazine ve Maliye Bakanı, yılsonu için tek haneli enflasyon hedefinin geçerli olduğunu, kur artışlarının sorun olmadığını aksine hem rekabetçi kur hem de TL’nin değer kaybının ekonomi için daha hızlı iyileşme anlamına geldiğini savunuyor. Ancak MB Beklenti Anketi’ne katılan bankacı, sanayici, üretici ve işletmeciler ile profesyonel yöneticiler tam aksi görüşte ve anket sonuçları da bunu teyit ediyor.  Temmuz ayı beklenti anketinde yılsonu dolar kuru beklentisi 7,02 TL iken, Ağustos anketinde 7,34 TL'ye yükseldi.  12 ay sonrası döviz kuru beklentisi ise bir önceki anket döneminde 7,26 TL iken, bu anket döneminde 7,68 TL olarak gerçekleşti.  Yılsonu enflasyon beklentisi de yüzde 10,22'den yüzde 10,82'ye yükselerek yüzde 11 seviyesine yaklaştı. MB’nin Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyeti (faiz) beklentisi bir önceki ayın anketinde yüzde 7,74 iken Ağustos anketinde yüzde 9,43'e yükseldi.  Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) 2020 yılı büyüme beklentisi bir önceki anket döneminde yüzde -1,3 iken, bu anket döneminde yüzde -1,6'ya geriledi.  Yüzde 10,82'ye yükselen yılsonu enflasyon beklentisinde 12 ay sonrası TÜFE beklentisi de yükseldi. Temmuz anketinde yüzde 9,33 olan 12 ay sonrasına dönük TÜFE beklentisi bu ay yüzde 9,70’e çıktı.

Tüm beklentilerin olumsuz anlamda yukarı yönlü olması, ekonomi yönetimi ile reel kesimin sorunlara bakış açısı ve sorunları algılamasının çok derin şekilde ayrıştığını gösteriyor. Bu ayrışma, reel ekonominin içindeki kesimlerin daha karamsar olduğunu ortaya koyarken, diğer açıdan da ekonomi yönetiminin bu gerçeklikleri görmezlikten gelmeyi tercih ettiği yorumlarını haklı kılıyor!

16.Hazine nakit açığının 140 milyar lirayı aşması, 2020 bütçesinin 7 ayda tükenmesi, iflası anlamına geliyor. Nakit açığındaki bu gelişme bütçe açığının hedeflenen 138 milyar TL’yi aşacağını bugünden gösteriyor!

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı Temmuz ayı Hazine Nakit Dengesi rakamları hazinenin nakit açığının 140 milyar TL’yi aştığını ortaya koydu. Temmuz ayında nakit dengesi 30,8 milyar lira açık verirken, son 12 aylık açık toplamı da 197 milyar liraya ulaştı. 

Ocak-Temmuz dönemindeki 7 aylık nakit açığı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 90 artarak 140 milyar lirayı aşarken, 2019’un tamamında 130 milyar TL olan açığın da yaklaşık 11 milyar lira üzerinde gerçekleşti. 

Yedi aylık dönemde Hazine nakit gelirlerindeki yüzde 8’lik artışa karşın, giderlerdeki artış yüzde 19 olarak gerçekleşti. Bakanlığın resmi verileriyle aynı dönemde faiz ödemeleri ise yüzde 25 artışla 71,3 milyar liraya, faiz dışı giderler ise yüzde 18 artışla 622,1 milyar liraya yükseldi. 

Bu yılın Ocak-Temmuz döneminde net borçlanma geçen yıla göre yüzde 116 artarak 211,5 milyar liraya ulaştı. Rakamlara bakıldığında hazinenin sadece temmuz ayında yaklaşık 50 milyar TL borçlandığı görülüyor. Mevcut şartlarda bu yüksek tutarlı borçlanmaların önümüzdeki aylarda da devam edeceği açıklanan Ağustos-Ekim Hazine Borçlanma Stratejisi’nden anlaşılıyor. 

Diğer tarafta Ocak-Temmuz döneminde 95 milyar TL tutarında da iç borç geri ödemesi yapılmış. Borç çevirme oranı yüzde 200’ün üzerine doğru gidiyor. Yani hazine her 100 TL’lik borcu ödeyebilmek için 200 TL’nin biraz üzerinde yeni borçlanmaya gitmek zorunda kalıyor. 

Hazinenin yoğun borçlanma ihtiyacı borçlanma faizlerinde artan maliyetlere de yansıyor ve hazine borçlanma faizleri yüzde 14,3 düzeyine kadar yükselmiş durumda. Bu ise Temmuz ayı itibarıyla yüzde 15,7 oranında artan faiz harcamalarının gelecek yıl olağanüstü boyutlara ulaşacağını, bütçeden faiz ödemelerine ayrılmak zorunda kalınacak tutarın, bütçenin büyük kısmını yutacağını sergiliyor. 

Bütçeden yatırıma doğru düzgün kaynak ayrılamaması, sosyal harcamaların kısılmak zorunda ihtimali büyürken borç ve faiz ödemelerine para yetiştirmek için yeniden ve daha yüklü miktarlarda borçlanmaya devam edilmesi dışında bir seçenek görünmüyor.  

Hazine nakit dengesinin resmi verileri oldukça vahim bir gidişatı işaret ediyor. Bir yandan olağanüstü düzeyde bir iç ve dış borçlanma söz konusu diğer yanda ise buna rağmen hızla büyüyen bir nakit açığı yaşanıyor. 

Bu yılın 7 aylık döneminde geçen yılın tamamındaki nakit açığının da üzerinde bir açık verilmesi, yılsonuna kadar Hazine nakit açığının 200-250 milyar TL düzeyine ulaşacağını gösteriyor. Giderek finanse edilemez hale gelen bu açıkla bütçenin yürütülmesi olanaksız. 

Nitekim bu hafta açıklanacak olan Merkezi Yönetim Bütçesi Temmuz ayı gerçekleşme verilerinde 7 aylık bütçe açığının da nakit açığı düzeyine yükselmesi, 140 milyar TL dolayında olması şaşırtıcı olmayacaktır.

Böyle bir durum ise TBMM’den geçirilen 2020 bütçesinde yılsonu için 138,9 milyar TL olarak belirlenen bütçe açığı tutarının yedi ayda aşılması, diğer deyişle 2020 bütçesinin iflası anlamına gelecektir.

O yüzden de iktidarın harcamalarının bütçe yasasına dayalı, şeffaf ve amacına uygun olabilmesi için daha önce de dile getirdiğim gibi acilen bir ek bütçe yasası hazırlanarak meclise sunulması gerekmektedir. 

Bütçe gelirlerinin artırılamaması, salgın nedeniyle ekonominin daralması vergi gelirlerinin tahsil edilememesi ve hızla gerilemesi böyle bir yasanın çıkartılmasını zorunlu kılmaktadır.

Bütçe gelirlerinin artırılması için ekonomi yönetiminin elindeki yegâne araç vergileri artırmak olmasına karşılık mevcut ekonomik koşullarda normal vergisini bile ödeyemez durumdaki mükelleflerin artırılacak vergileri ödemeleri tamamıyla olanaksızdır. Bu yola gidildiği takdirde tahsil edilemeyen vergi borçları daha da kabaracak pek çok küçük işyeri, işletme kapanmak zorunda kalacaktır!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

17 AĞUSTOS 2020