Şok! Savaşa İsyan Bu Kez Sistemin İçinden: Aşırı Sağdan Geldi...
ABD siyasetinde savaş karşıtlığı uzun yıllar boyunca “sol-liberal” bir refleks olarak kodlandı. Vietnam’dan Irak’a uzanan süreçte itirazlar hep gecikmeli geldi; önce tabutlar döndü, sonra kampüsler ayağa kalktı. Kamuoyu vicdanı her zaman geriden yürüdü.
Ancak bugün Washington’da alışılmış denge tersine dönüyor.
Tepki bu kez sokaktan değil, doğrudan sistemin içinden yükseliyor. Üstelik gecikmeden, tereddütsüz ve yüksek sesle.
Bu yüzden Joe Kent’in Ulusal Terörle Mücadele Merkezi (NCTC) Direktörlüğü’nden istifası sıradan bir görev değişimi değil. Bu, Amerikan sağının kendi içinden savaş doktrinine yönelttiği nadir ve açık bir ideolojik itiraz.
Daha net ifadeyle: Amerikan sağında savaş politikalarına içeriden gelen ilk güçlü çatlaklardan biri.
MAGA’NIN İÇ HESAPLAŞMASI
Joe Kent klasik bir “barış aktivisti” değil. Aksine Donald Trump’ın “Önce Amerika” çizgisinin en sadık isimlerinden biri. Onu farklı kılan şey, savaş karşıtlığını sol bir refleksle değil, milliyetçi izolasyonizmle temellendirmesi.
Kent’in pozisyonu, MAGA popülizmi ile yeni nesil Amerikan izolasyonizminin kesişim noktası.
Ama asıl çarpıcı olan ideolojisi değil, hikâyesi.
Eşi Suriye’de IŞİD saldırısında hayatını kaybetmiş bir asker. Kent, uzun süre Trump’ın ABD’yi “anlamsız Ortadoğu bataklığından çıkaracağına” inanan isimlerin başında geldi.
Yani bu çıkış, dışarıdan değil; sistemin tam kalbinden geliyor.
“BU BİZİM SAVAŞIMIZ DEĞİL”
Tam da bu nedenle Kent’in sözleri Washington’da sarsıcı bir etki yarattı.
Diplomatik cümlelerin arkasına saklanmadı. Açık konuştu:
“Bu bizim savaşımız değil.”
Tucker Carlson’a verdiği röportajda daha da ileri gitti. İran’ın ABD’ye yönelik 11 Eylül benzeri bir saldırı hazırlığında olduğuna dair somut bir istihbarat bulunmadığını söyledi.
Daha da çarpıcısı, Washington’da neredeyse tabu sayılan bir alana girdi.
İran lideri Ali Hamaney için “hayranı değilim” dedi ama aynı zamanda onun nükleer programı kontrol altında tutmaya çalışan bir aktör olduğunu savundu.
İstifa mektubundaki cümle ise tartışmanın merkezine oturdu:
“İran ülkemiz için acil bir tehdit oluşturmuyordu. Bu savaşı İsrail ve ABD’deki güçlü lobisinin baskısıyla başlattığımız açık.”
Carlson’ın “Yani tehdit İran’dan değil İsrail’den mi geliyor?” sorusuna verdiği yanıt ise Washington’da hâlâ yankılanıyor:
“Aynen öyle.”
Ve ardından gelen asıl soru:
“Ortadoğu politikamızı kim yönetiyor?”
TABULAR YIKILIYOR
Kent’in çıkışı sadece bir istifa değil, aynı zamanda iki büyük tabunun aynı anda sorgulanması anlamına geliyor:
İsrail’e koşulsuz destek
Küresel askeri üstünlük doktrini
Soğuk Savaş sonrası Amerikan sağının omurgasını oluşturan bu iki ilke ilk kez bu kadar açık şekilde tartışmaya açılıyor.
KEYFİYETİN KURUMSALLAŞMASI
Kent’in yerine gelen Tulsi Gabbard’ın sözleri ise başka bir kırılmanın işareti:
“İstihbarat savaşı haklı çıkarır, ama tehdidin acil olup olmadığına sadece Trump karar verir.”
Bu cümle, modern demokrasiler açısından çarpıcı bir itiraf.
Artık istihbarat veri üretmiyor; politikaya göre şekilleniyor.
Kararlar kanıtları değil, kanıtlar kararları takip ediyor.
Başka bir ifadeyle:
Politika gerçekliği belirliyor.
Yeni Soluk
Yorum Yap