Kılıçdaroğlu'ndan gündeme dair önemli açıklamalar
Halk TV’de gazeteci Suat Toktaş’ın gündeme dair sorularını yanıtlayan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “4. Sınıfı Tunceli’de okudum. 5. sınıfı ise Bingöl’de okudum. Arkadaşlarım arasında belediye başkanları yapanlar oldu, milletvekilliği için çalışanlar oldu. O arkadaşlarımla her bayram konuşuruz. Siyasi görüşlerimiz farklı olsa da sonuçta bu toprakların insanlarıyız” ifadelerini kullandı.
Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarından satır başları şöyle:
Bayram aslında toplumun kaynaşması için, oturup düşünmesi için, bir arada olması için zorunlu bir unsur. Bazen milli bayramlar var, ulus olmanı bilinci içinde verdiğimiz mücadelelerin önemli tarihleri bayram olarak kutlanıyor. Dini bayramlarımız var. Özellikle Ramazan bayramı gibi bayramlarımız İslam dünyasının ülkelerinde kutlanıyor. Bayramlar, aile içerisindeki kavgaların sonlandırılmasının öncüsü oluyor. Türkiye’de bir dönem sıklıkla yaşanan kan davaları bayramda sonlandırıldı. Bayramları bu şekilde görmek gerekiyor.
"SİYASİ GÖRÜŞLERİMİZ FARKLI OLSA DA SONUÇTA BU TOPRAKLARIN İNSANLARIYIZ"
Bütün vatandaşlarımızın bayramını kutluyorum. Sevgiyi kendi iç dünyamızın parçası haline getirmeliyiz. Aile içinde bayramlaşma, çocuk olarak bayramlaşma. İlkokula başladığımda o dönemin bayramını çok hatırlamıyorum ama Bingöl’ün Genç ilçesindeki bayramlarda annemizin babamızın elini öperdik. Daha sonra arkadaşlarımızla buluşurduk. En güzel elbiselerimizi giyerdik, ailelerin evine gider ve şeker alırdık. Harçlıklarımızı da alırdık. Keyifli bir bayram hatırlıyorum. 4. Sınıfı Tunceli’de okudum. 5. sınıfı ise Bingöl’de okudum. Arkadaşlarım arasında belediye başkanları yapanlar oldu, milletvekilliği için çalışanlar oldu. O arkadaşlarımla her bayram konuşuruz. Siyasi görüşlerimiz farklı olsa da sonuçta bu toprakların insanlarıyız.
Yaz tatilleri olunca arkadaşlarımızın bir kısmı çalışıyordu. Ben de çalışmak istedim. Sonuçta babam bir memurdu ve düzenli geliri vardı. Arkadaşlarımızın bir kısmının babaları memur değildi ve çalışırlardı. Biz de çalışmaya öykündük. Mesela karpuz tarlasında çalıştım. Ağaç gölgesinde yemek yerdik öğlenleri. Biriket imalatında çalıştım. Dolayısıyla biz hepimiz tren yolcularını görmek için istasyona giderdik. İstasyonda bir dönem haşlanmış yumurta sattığım oldu. Hatta biraz renk sarı olsun diye soğan kabuğunda kaynatırdık. Elde ettiğimiz büyük gelirler yoktu tabi…
"ÇOCUKLUĞUMUZUN GEÇTİĞİ YERLERİ YENİDEN GÖRMEK SİYASETÇİ OLUNCA PEK MÜMKÜN OLMUYOR"
O yıllarda okumayı seviyordum. Okumaya Kerime Nadir’in romanları ile başladım. Bizi çok duygulandıran romanlardı. Daha sonra Kerime Nadir’in kitabı görünce, ilkokul öğretmenim Kemal bunları okuyorsun dedi. Gel ben sana bir kitap vereyim dedi. O zaman Yaşar Kemal’in İnce Mehmedi’ni verdi. Onu okudum. Daha sonra birkaç yabancı yazarın kitabını okudum. O zaman küçük bir yer tabii, şimdi daha büyüdü ama yine de bozulmadı. Eskiden oturduğumuz evler duruyor mu bilmiyorum. Aslında çocukluğumun geçtiği yerleri yeniden görmek isterim ama siyasetçi olunca pek mümkün olmuyor. Okul bana çok büyük gelirdi. Daha sonra siyasete atıldığında küçücük olduğunu gördüm. Erciş’teki okulumuzun bahçesi de büyüktü. Yıllar sonra kamuda genel müdür olunca okulumu ziyarete gittim. Öğretmenler karşıladı, okula kitaplar götürdüm. Daha sonra gittim, baktım bu okul benim okulum değil. Dediler ki, sizin okuduğunuz okul arka binada. Kazım Karabekir karargah olarak kullanmış burayı.
O yıllarda hatırladığım yine başarılı bir öğrenciydim. İstiklal Marşı’nın 10 kıtasını ezberlemiştim. Hangi gerekçe ile ezberlediğimi bilmiyorum ama şunu hatırlıyorum. Veli toplantısı vardı, babam da gelmişti. Öğretmenler beni çıkardı ve ben İstiklal Marşı’nı 10 kıtasını okudum. Daha sonra Tunceli’de ikili bir eğitim vardı. Munzur’un kenarındaydı. Orada da şu anımı hatırlıyorum. Dergi alacak paramız yoktu. Dergiler çok güzeldi ama çizgi romanlar ve karikatürler vardı. Bunları arkadaşlardan alırdık.
Rahmetli babam Genç’te görev yapardı. Orada gazete okurduk. Tabii gazeteler günlük gelmezdi. Haftalık olarak okuyabilirdik. Az insan gazetelerle buluşabilirdi o zaman. Malkoçoğlu’nu ve sinemaların tahlillerini dikkatle okuduk. Teksas, Tomris ve Zagor’u daha sonraları gördük. Genç gibi bir yerde böyle eserlerin satılması gibi bir durumda yoktu.
Yine benim hatırladığım, halk kitapları satan yerler vardı. Hz. Ali’nin Cenkleri, Haydar Kalesi, Kerem ile Aslı gibi kitaplar duvar kenarlarında satılırdı. O kitapları merakla izlerdim. Kitap okuma konusuna merakım vardı. Buna bir yönlendirilme de yoktu. Ben çok okurdum diye rahmetli annem kızardı. O yıllarda Genç’te elektrik yoktu. Elektrik çok sonradan geldi. Bildiğimiz normal, 14 numara, arkası aynalı gaz lambası vardı. Biz de bir köşede ödevlerimizi yapardık.
Annem kızmasın diye bazen gizli gizli kitap okurdum. Lambayı kısarak okurdum. Annemin en büyük merakı, gazete okumaktı. Okuması ve yazması yoktu. Bana, Kemal ne yazıyor diye sorardı. İnsanoğlunun aya ilk ayak bastığı zaman büyük haberler yapılmıştı.
Radyo vardı ama belli gün ve saatlerde açılırdı. Babam haber dinlerken açardı. Rahmetli annem, insanoğlunun aya gidişine hiç inanmadı. Orası Allah’un nurudur, oraya ayak basamaz derdi. Ölünceye kadar da inanmadı. Evlat olarak biz de bir şey söylemezdik tabii. Annem benim sırdaşımdı. Babam otoriterdi tabii, hiçbir çocuğunu kucağına almıyordu zaten. Dertlerimizi annemize anlatırdık. Abim ilk evlendiğinde, babamın yanında eşi ile konuşmazdı. Evlendim İstanbul’a geldim. Rahmetli annem ve babam bize geldi. Babamın yanında hanımla konuşamıyoruz. Anneme söyledim, hanımımla konuşması için babama izin vermesini söyledim. Onlar da izin verdi. Bizim ailede, babasının yanında eşi ile konuşan ilk kişi benim. Anneyi sırdaş olarak görüyorduk. Bir şikayetimiz olduğu zaman annemize iletirdik.
"ÇOCUKLARIN NASIL BÜYÜDÜĞÜNÜN FARKINDA BİLE VARMADIM"
Biz şimdi çocuklarımızı seviyoruz, taleplerimizi yerine getiriyoruz. Ataerkil toplumdan, çocukerkil bir topluma geldik. Ben çocuklarımla yeteri kadar ilgilenemedim. Gece yarılarına kadar çalışıyordum. SSK’da Bağ-Kur’da Maliye Bakanlığı’nda gece yarısına kadar çalışıyordum. Çocuklar hep hafta sonlarını beklerdi.
Şimdi büyüdüler tabii. Büyüdüklerini de şöyle anladım. Kızlar üniversiteye gidince, oğlumla kaldım ve çocukların büyüdüğünü şöyle anladım. Bir gün Kerem’e gel sinemaya gidelim dedim, o da bana baba, sen git ben arkadaşlarımla gideceğim dedi. O gün çocukların büyüdüğünü anladım. Çocukların nasıl büyüdüğünün farkında bile olamadım. Hayatın, meşgalelerin getirdiği şeyler vardı.
Ancak çocuklara olabildiğince iyi bir eğitim almaları için çaba gösterdik. Bu yönden içim rahat. Hepsi hayata tutundu, kimseye muhtaç değiller. Çocukluğuma dönersek. Düzenli geliri olmayan arkadaşlarım vardı. Bayram izci elbisesi almamız gerekti. O zaman babam, bütün çocuklarına izci elbisesi alamadı. Bayramlarda bana şiir okuturlardı. Münazaralarda görev alırdım. Elazığ’da Ticaret Lisesi’ne giderken tiyatroda görev aldım. Baba rolünde oldum. Ortaokulda bir piyes olmuştu, orada da görev aldım. Kurşuna dizilen bir genci oynadım. Sonra Ortaokuldan çok iyi bir derece ile mezun oldum.
Matematik dersine bir hoca geliyordu. Matematikte aldığım not 10 üzerinden 2’ydi, bir başka öğretmen gelince aldığım en düşük not 10 üzerinden 9 oldu. Öğretmen şaşırdı, yazılı sınavda gelip başımda duruyordu. Bana dedi ki Kemal niye bir önceki öğretmenin dersinde zayıf oluyordun, şimdi başarılısın diye sordu.
Anlatım konusunda eğer öğretmen yeteri kadar anlatamıyorsa sorunumuz var. Ancak her öğrenci bir şekli ile analiz eder, soru sorar. Herkesin farklı bir öğrenme biçimi var tabi. Sonra ben lisede mali cebir dersi vardı. Mali cebirde hiçbir problem yoktu. Sonraki yıllarda maliyeye gittim.
Ticaret lisesine gidişim de çok enterasan oldu. O zaman Bingöl’deyiz ve liseye gideceğiz ama ilçede lise yok. Tunceli’de liseye gitmemiz gerekiyor. Ben ve ağabeyin kayıt yapmaya gideceğiz. Babam, bir yakınına mektup yazdı ve çocukları göndereceğim dedi. Kayıtlar başladığında mektup göndermesini söyledi ama kayıtları başlamasına rağmen mektup gelmedi. Bunun üzerine abim sanat okuluna kayıt yaptırdı, ben de ticaret lisesine gitmek zorunda kaldım. O zaman lisenin ilk açılışıydı. 4 ve 5 oda vardı. Bir süre sonra rahmetli babam, benim kaydımı alıp götürmek istedi ama öğretmenler kaydımı vermek istemedi.
Biz üniversite sınavlarına giremiyorduk o zaman ticaret lisesi olarak. Biz ancak akademi sınavlarına girebiliyorduk. Öğretmenlik yüksekokulu vardı. Onun sınavına girebiliyorduk. Akademi sınavları için geldim, iki sınava girdim ve Eskişehir ile Ankara’yı kazandım. Önce Eskişehir’e daha sonra Ankara’ya kaydımı yaptırdım. Dedemler Ankara’daydı, 3 yıl onlarla kaldım daha sonra yurtta kaldım.
Üniversitede okuduğum için bize biraz daha ayrıcalıklı davranılırdı. Liselilerin erken gelmesi istenirdi. Rahmetli babam bize para gönderirdi. PTT’ye yatırır ve biz gider o parayı çekerdik. Böyle olunca benim aylık almam, genelde ayın 5 veya 6’sını bulurdu. 4 arkadaşım ile çok samimiydim. Bir Pazar günü hiçbirimizde para yok. Sabah kahvaltısı yapmadık, öğle yemeği yemedik ve bir arkadaşımız vardı, o mutlaka Elazığ’dan bir şeyler getirmiştir diye. Bahçelievler’den Cebeci’ye yürüyerek gittik. Mehmet Topçu, bulgur getirdiğini söyledi ve orada bize pilav yaptı. Hayatımda yediğim en güzel pilavlardan biri oldu. Mehmet’e de Turgut’a da selam göndermek istiyorum. 4 arkadaş da Maliye Bakanlığı’nda önemli sınavları kazandık. Ben hesap uzmanlığı kazandım o zaman. Turgut Atalay daha sonra Diyarbakır’da belediye başkanlığına aday oldu. Dolayısıyla her birimiz bir yerlerde görev aldık. Dördümüz de bilgi ve kitap okuma konusunda yarışırdık. En iyi kitabı biz okuyalım diye yarışırdık. Dolayısıyla öğrencilerin çok iyi imkanlarla yaşaması mümkün değil. Günlük harcamamanın 10 lirayı geçmemesi gerekiyordu. Kebapçıya giderdik bazen ve orada yemeğimizi yerdik.
Ortaokulda şiir yaptığımı hatırlıyorum. Yerel gazete vardı. Turan gazetesi. Oraya yazdığım şiirleri götürürdüm ve gazeteyi alırdım. Orada yazdığım şiirler vardı ve ben Çam ağacı için bir şiir yazdım.
Yeni Soluk
Yorum Yap