İktidar, BTK ile “muhalefeti kontrol altında tutmak ve susturma” derdinde!
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, her hafta başında olduğu gibi bu hafta da 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu kamuoyuyla paylaştı.
13 Nisan 2020 Tarihli “Türkiye ve Dünya Gündemi” başlıklı, raporu şöyle:
1.Yeni “torba yasa” teklifiyle “sosyal medya” yasağı!
2.İktidar, BTK ile “muhalefeti kontrol altında tutmak ve susturma” derdinde!
3.TVF bünyesindeki şirket, alt şirket, iştirak ve alt fonların kapsama alanı genişletiliyor, denetim istisnaları artırılıyor!
DIŞ POLİTİKA
4.Nisan’da aktive edileceği açıklanan S-400 füze hava savunma sistemleri konusunda suskunluk sürüyor!
5.S-400’lerin faaliyete geçirilmesinin “ertelenmesi” sürpriz sayılmamalı!
6.Irak'ta hükümeti kurma görevi Kazımi’ye verildi, siyasi kriz sürüyor!
7.AB içerisinde ayrışmalara karşı ilk adım atıldı, 500 milyar euroluk Koronavirüs paketinde uzlaşma sağlandı!
EKONOMİ
8.Türkiye’nin döviz rezervleri hızla eriyor! Bu yıl ödenecek, 172 milyar dolar dış borç taksiti için döviz, “nasıl ve nereden” sağlanacak?
9.ABD Merkez Bankası (FED) takas hattı kurarak, küresel piyasalarda nakit ihtiyacını karşılayacak!
10.IMF Başkanı, 1 trilyon dolarlık kaynak ile “nakit destek” sağlanacağını duyurdu!
11.Ocak 2020 Resmi İşsizlik, 0,9 puan gerileyerek 13,8 oldu, işsiz sayısı 4 milyon 362 bin kişiye indi!
12.Bugünden; işsiz sayısının 8-10 milyona, resmi işsizlik oranının yüzde 20 ve üzerine çıktığı bir ekonomik tabloya hazırlıklı olmak durumundayız!
13.İşsizlik Sigortası Fonu’nun (İSF) hayati önemi ortaya çıktı!
14.İSF kaynaklarının istismar edilmesine “suskun” kalınmamalı!
15.MB rezervleri bir haftada 5,8 milyar dolar daha azaldı!
16.Küresel Belirsizlik Endeksi, tüm zamanların en yüksek seviyesine yükseldi!
1.İktidarın salgın bahanesi ardına gizlenip, yeni “torba yasa” teklifiyle sosyal medyayı baskı altına alarak bitirme hamlesine girişmesi, demokratik hakları tümüyle kısıtlama çabasıdır!
İktidarın Koronavirüs ile mücadele kapsamında hazırladığı yeni Torba Yasa teklifi taslağı, teklif metninin satır aralarına gizlenen kritik düzenlemelerde gerçek amacın salgınla ekonomik mücadele değil, salgın bahanesiyle demokratik hakları kısmak olduğu açığa çıktı! Bunlar arasında merkezi yurt dışındaki sosyal ağ sağlayıcılara yönelik yaptırım, yargı, ceza maddeleri öne çıkarken, toplumsal muhalefetin nefes alabildiği, görüş ve eleştirilerini dillendirdiği son soluk borularının da kesilmek istendiği anlaşılıyor.
5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkındaki Kanun” da değişiklikler öngören torba yasa teklifiyle, Türkiye’de en az 1 milyon takipçisi olan sosyal ağ sağlayıcılarına, yasa yürürlüğe girdikten sonra en geç 30 gün içinde “resmi temsilci atama” zorunluluğu getiriyor.
Bilgi Teknolojileri Kurumu’nun (BTK) sosyal ağ sağlayıcıları üzerindeki denetim yetkilerini alabildiğine genişleten düzenlemeler arasında, BTK’ya gerektiğinde inceleme ve denetim yapma, polis ve diğer kamu kurumlarından destek alma imkânı getiriliyor. Bu çerçevede;
FİŞLEME: Twitter, Facebook, Instagram, YouTube vb. sosyal ağ sağlayıcıları BTK’nın yanı sıra adli ya da idari makamlarca gönderilecek tebligat, bildirim, yargı kararı, erişim yasağı ve silme emri vb. taleplerin gereğinin yerine getirilmesi, başvuruların yanıtlanması için tam yetkili en az bir kişiyi Türkiye'de temsilci olarak belirleyecek. Belirlenen kişilerin isimleri, iş ve ikamet adresleri BTK'ya bildirilecek.
GİRİŞ YA DA ERİŞİM ENGELİ: BTK, temsilci belirleme ve bildirme yükümlülüğünü yerine getirmeyen sosyal ağ sağlayıcısının internet trafiği bant genişliğini yüzde 59 oranında daraltabilecek. Temsilci belirlenmezse, Sulh ceza hakimliğinin kararına rağmen 30 gün içinde de bant genişliği yüzde 95 oranında daraltılacak.
PARA CEZASI: Sosyal ağ sağlayıcı, içeriklerle ilgili olarak kişiler tarafından yapılacak başvurulara da başvurudan itibaren en geç 72 saat içinde cevap vermekle yükümlü olacak. Cevap vermediği takdirde en az 100 bin TL en fazla 1 milyon TL arasında para cezasına çarptırılacak.
MUHBİR: Sosyal ağ sağlayıcının temsilcisi, Türkiye’deki kullanıcıları ve kendilerine yapılan başvurularla ilgili olarak BTK'ya düzenli şekilde rapor sunacak!
YÜKÜMLÜ: Ayrıca hukuka aykırılığı hakim ya da mahkeme kararıyla tespit edilen içeriği, bildirime rağmen 24 saat içinde kaldırmayan ya da erişimini engellemeyen sosyal ağ sağlayıcıları doğabilecek maddi manevi zararların tazmin edilmesiyle yükümlü olacak.
Yazılı ve görsel medya üzerindeki iktidar kontrolünün ulaştığı boyutlar dikkate alındığında, muhalefetin yegâne mecra olma konumuna gelen sosyal medyaya yönelik bu kısıtlayıcı, fişlemeye yönelik düzenleme hazırlığı “baskıcı parti” ve “polis devleti” anlayışının bir yansımasıdır!
2.Kişisel verilerin Türkiye’de depolanması ve BTK ile paylaşılarak düzenli rapor verilmesi düzenlemesinin ardındaki amaç: “Muhalefeti Kontrol Altında Tutmak ve Susturmak!”
Mevcut sosyal ağların ağırlıklı olarak faaliyette bulunduğu yer ABD. Bunlar kullanıcı bilgilerini, kullanıcılarının, isim, adres, cep telefonu, e-posta adresi vb. paylaştığı bilgileri ABD'de tutuyorlar ve kimseyle kolay kolay paylaşmıyorlar. Bugüne kadar bu kullanıcı bilgilerini kısmen reklam şirketleriyle ve yönetimle paylaştığı ortaya çıkan facebook, büyük prestij yitirdi ve ağır tazminatlara mahkûm edildi.
İktidar Partisi, bu düzenlemeyle; Sosyal ağlardaki kullanıcı bilgilerine kolayca erişmek, muhalif hesapları, eleştirel mesaj paylaşanları, anonim hesaplar üzerinden yaygın paylaşımlarla kendisine karşı muhalefet edenleri tespit etmek, Takibe almak, fişlemek, engellemek ve nihayet gözaltı ya da tutuklamaya gitmek,
Hesap sahiplerini öğrenmek için sosyal ağ sağlayıcılarına Türkiye’deki kullanıcıların hesap ve kimlik bilgilerini, şifre bilgilerini Türkiye’de tutma mecburiyeti getirerek ele geçirmek, istiyor.
Kaldı ki bu sosyal ağ sağlayıcıların Türkiye’de hukuk müşavirleri, avukatları var. Yargı kararları, erişim engelleme talepleri, yayın kaldırma istekleri zaten iletiliyor. Ancak merkezleri yurt dışında olan bu kuruluşlar her yayın durdurma, erişim yasağı talebini gerektiğinde işleme koymuyorlar. Şimdi iktidar bu mecrayı, resmi muhatap bulundurma şeklinde, yaptırımlar-yargı kararları-para cezalarıyla boğup, kapatmaya, bitirmeye zorlayacak! Mümkün mü, değil! Teknoloji bir derya bir deniz, her baskı yeni bir teknolojidir!
3.Torba yasa teklifinde yer alan bir başka düzenleme de yine salgınla hiç alakası olmadığı halde; TVF bünyesindeki şirket, alt şirket, iştirak ve alt fonların kapsama alanı genişletiliyor, denetim istisnaları arttırılıyor!
CB Erdoğan’ın başında bulunduğu Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) satın alacağı, iştirak edeceği, ortak olacağı, hisselerini devralacağı ya da satacağı kamu-özel şirketler, şirket grupları, holdingler ile ilgili işlemler, “hızlı uygulama” gerekçesiyle Sermaye Piyasası Kanunu ve alt mevzuatla, Türk Ticaret Kanunu’ndan muaf tutuluyor.
Torba Yasa teklifine sıkıştırılan bu düzenlemenin amacının; salgın krizi nedeniyle darboğazdaki iktidara yakın şirket ve holdinglerin TVF tarafından devralınması, TVF’nin sermaye koyarak ortak olması gibi kurtarma ya da servet aktarma amacına yönelik olduğunu öngörmekteyim.
Önceki değerlendirmelerimde yer verdiğim, Çinli Sinosure İhracat Kredisi ve Sigortası Garanti Kurumu ile TVF arasında imzalanan 5 milyar dolarlık mutabakatı da bu çerçevede, değişikliklerin ardındaki gerçek niyeti anlamak açısından önemli görüyorum.
Çinli sanayi, madencilik, enerji, petrokimya, lojistik, müteahhitlik şirketlerinin TVF gündemindeki projelere, işletmelere yönelik ortaklık, iştirak, hisse alımlarının finansmanının desteklenmesini ve garanti edilmesini öngören mutabakat çerçevesinde Sinosure, TVF’ye belirleyeceği Çinli şirketleri önerecek!
Salgın öncesi devam eden ekonomik krizin, salgınla birlikte daha da ağırlaşmasıyla çok sayıda önde gelen Türk şirketi ve holding sıkıntıya düşmüş durumda. Hisseleri borsada işlem gören önde gelen kuruluşların değeri dip seviyelere inmiş bulunuyor. Çinli sanayi ve müteahhitlik şirketlerinin Çin devletinin desteğini içeren bu kaynakla, çok sayıda Türk şirketini satın almayı hedeflediği, TVF portföyündeki önemli ve stratejik kamu şirketlerinin de ilgi alanlarında olduğu biliniyor.
O yüzden koronaya karşı önlem, çalışanları koruma, işçi çıkartmayı 3 ay yasaklama, öğrenci kredilerinin taksit ödemelerini erteleme gibi bahanelerle örtülerek, asıl amacı gizlenmeye çalışılan bu torba yasa teklifini “iyi niyetli ve samimi” görmediğimi, belirtmek istiyorum.
Torba Yasa’ya konulan internet, sosyal medya ağları, TVF’ye sağlanan istisnaların genişletilmesi düzenlemeleriyle; fonun yapacağı satış, ortaklık, devir işlemlerinin denetim dışına çıkarılması, yasalardan muaf tutularak meclis ve kamuoyunun takibinden uzak tutulması sağlanacak!
4.İktidar, Rusya’dan alınan ve Nisan ayında aktive edileceği açıklanan S400 füze hava savunma sistemleri konusunda suskun! İktidarın ABD ile yeni bir gerilim ve yaptırım sürecine girmekten kaçındığı ihtimali güçleniyor!
Rusya’da yaklaşık 3 milyar dolara satın alınan S-400 Füze Hava Savunma Sistemleri geçtiğimiz yıl Temmuz ayından itibaren sevkiyatına başlanarak Ankara Mürted Üssü’ne konuşlandırıldı. ABD’nin ekonomik ve askeri yaptırımlarla, ambargoların uygulamaya konulacağı tehditlerine karşı, CB Erdoğan sistemin 2020 Nisan ayından itibaren aktivasyonunun devreye gireceğini açıklamıştı. Nisan ayı ortalarına gelindiği halde S-400’lerin faal hale gelmesi konusunda kararsızlık ya da belirsizlik olduğu, gözleniyor.
Geçen yıl Aralık ayında ABD Kongresi’nde kabul edilen 2020 Pentagon Savunma Bütçesi’nde; S-400’lerden vazgeçilmediği takdirde Türkiye’ye yönelik ağır askeri, ekonomik yaptırımların uygulanması maddeleri yer aldı. Ayrıca ABD Başkanı Trump’a, Türkiye’ye yönelik olarak CAATSA diye bilinen, “Amerika'nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası” yaptırımlarını devreye sokma inisiyatifini kullanma çağrısında bulunuldu.
Türk Hava Kuvvetleri’nin modernizasyonu çerçevesinde sipariş edilen 116 adet F-35 savaş uçağının teslimi engellendi. ABD Kongresi 2019 sonunda aldığı bir kararla, Türkiye’ye “savunma ürünleri” ihracatını durdurdu.
2 milyar doları Rusya’nın sağladığı krediyle finanse edilen yaklaşık 3 milyar dolara mal olan S-400’ler aktif hale getirilmeyip, atıl halde ya da ambalajında tutulursa, ülkemizin sınırlı kaynaklarıyla yapılan bu alımlara harcanan paralar heba edilmiş olacak. Parasını peşin alan Rusya’nın sistemin aktive edilmemesine bir tepkisinin ya da itirazının olması söz konusu değil.
CB Erdoğan ve iktidar sözcülerinin açıklamalarına bakılırsa sistemin iadesi ya da vazgeçilmesi de söz konusu değil. Burada geriye tek seçenek kalıyor: İktidarın salgın nedeniyle ağırlaşan ekonomik sorunlar ve kriz ortamında, S400’leri aktif hale getirerek, ABD ve NATO üyesi diğer batılı ülkelerin ambargo ve yaptırımlarıyla karşı karşıya kalmaktan kaçınmak istemesi!
5.S-400’lerin aktif hale getirilmesi yönünde şu anda atılacak bir adım ABD, AB, NATO ile Türkiye’yi derin bir krizin içine sürükleyebilir. İktidarın S400’lerin faaliyete geçirilmesini “ertelemesi” sürpriz sayılmamalı!
Mart ayında Rusya ile yaşanan İdlib krizi ve onlarca Türk askerinin Rus-Suriye hava saldırılarında şehit edilmesi sırasında, NATO’dan hava savunması talep eden CB Erdoğan’ın, tam da şimdi S-400’leri aktive etme talimatı vermesi, böylesine kritik bir süreçte Türkiye-ABD ve Türkiye-NATO ilişkilerinde yeni bir kriz dalgasını tetikleyecektir. NATO’dan hava savunma desteği talep edildiğinde, ABD’nin NATO nezdindeki Büyükelçisi Kay Bailey Hutchison, NATO’nun İdlib’de Türkiye’ye hava desteği ve askeri yardımda bulunması için “Öncelikle Türkiye'nin S-400’lerden vazgeçmesi” koşulunu öne sürmüştü.
Anlaşılıyor ki iktidar, defalarca Nisan olarak açıkladıkları S-400’lerin aktivasyonu için ABD-NATO-Batılı Müttefikler ile Rusya arasında sıkışık konumda. Buna bağlı olarak da ekonomik, askeri yaptırım-ambargo vs. başta olmak üzere, kritik tercihlerle karşı karşıya olduğu söylenebilir. Ayrıca iktidar, böyle bir adımla batıyı arkasına alarak, son dönemde İdlib’de, Libya’da karşı karşıya geldiği, gerilimler yaşadığı Rusya’yı dengeleme yolları arıyor da olabilir.
Bir yandan F-35 projesinden dışlanarak ödediğimiz 1 milyar doların akıbeti belirsizliğe bürünürken diğer yandan da S-400’leri faaliyete geçirilmediği takdirde Rusya’ya ödenen 3 milyar doları çöpe atmış olacak olan iktidarın bu siyasi, askeri, diplomatik yanlışlar sonrası ülkenin önüne çıkartacağı fatura 4 milyar doları bulabilecek. Günü birlik dış politika ve diplomasilerle 27 milyar TL’nin buharlaşmış olması kabul edilemez bir hata ve yanılgıdır.
İktidar S-400’lerin faaliyete geçirilip geçirilmeyeceğini, ya da ambalajında çürümeye terk edilip edilmeyeceğini şeffaf bir şekilde açıklamak zorundadır. Hava savunmasından yoksun bir şekilde Suriye’de, İdlib’de bulunan binlerce askerimizin NATO şemsiyesiyle mi, Rus S-400 sistemiyle mi güvencede olacağının yanıtı MİLLETE VE MECLİSE verilmelidir.
6.Irak'ta yaşanan istikrarsızlığı derinleştiren siyasi kriz sürüyor. Hükümeti kurma görevi istihbaratçı Mustafa Kazımi’ye verildi. İran, Kazımi’ye de sıcak bakmıyor ancak seçenekler daralıyor!
Çok parçalı Irak iç siyaseti yanında dışarıda da İran-ABD dengesini tutturmakta zorlanan Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih, Şii gruplar tarafından desteklenen Mustafa Kazımi’ye hükümeti kurma görevini verdi. İngiliz pasaportu sahibi Kazımi’ye İran’ın mesafeli yaklaştığı dile getirilirken bugüne kadar Abdulmehdi, Allavi, Zürfi’ye itiraz eden, çekince koyan İran açısından artık fazla seçenek kalmadı. Iraklı siyasetçilerin de sabrının zorlandığı biliniyor!
ABD Suikastıyla öldürülen Kasım Süleymani’nin yerine gelen Kudüs Gücü’nün yeni komutanı İsmail Kaani de 30 Mart’tan bu yana Bağdat’ta yürüttüğü temaslarda olumlu noktaya ulaşamadı. Iraklılar üzerinde Süleymani kadar ağırlığının olmadığı belirtilen İsmail Kaani’nin görüşme isteği Şiilerin önde gelen siyasi lideri Mukteda Sadr tarafından geri çevrildi. Daha da önemlisi Irak’ın en büyük Şii Dini Lideri Ayetullah Ali Sistani’nin de Kudüs Gücü Komutanı Generel Kaani’ye randevu vermemesi İran’ın, Irak’ın siyasi tablosuna müdahalesinden duyulan rahatsızlığın en üst perdeden ilanı oldu.
Hükümeti kurmakla görevlendirilen Mustafa Kazımi’nin de en büyük handikabı ABD-İran dengesini tutturabilmek olacak ancak bu önceki adayların geçirdiği süreçlere bakıldığında oldukça zor görünüyor.
Şayet hükümeti kurabilirse Kazımi’nin de ABD ve İran tarafından kendi lehlerine tutum takınması için baskı altına alınacağı açık. ABD, Irak’taki askerlerinin çekilmesini isteyen Şiiler ve diğer Iraklılara karşı direnmesi için yeni hükümete baskı yapacak. Diğer yandan İran’ın Irak üzerindeki etkisinin ortadan kaldırılmasını isteyenlerin baskıları da yeni hükümet üzerinde olacak.
O nedenle hükümet kurulsa da Irak’ın yakın dönemde istikrara kavuşmasını ummak güç görünüyor. Daha uzun süre Irak’ın ABD ile İran’ın bu ülke üzerindeki güç savaşlarına sahne olması kaçınılmaz. Diğer yandan ABD olası çekilme ısrarına karşı da şimdiden Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (KIBKY) sınırları içersinde yeni üsler kurma, askeri yığınaklar yapmaya, buradan Suriye’deki askeri varlığını da güçlendirmeye yönelik hazırlıklar yürütüyor.
Şayet Mustafa Kazımi hükümeti kurmayı başarabilirse; dışarıda ABD-İran baskısını ve içeride Kürtler, Şiiler, Araplar, Sünnilerin taleplerinin karşılanması baskısını bulabilir. Hiçbir kesim Irak’taki hedef ve planlarından vazgeçme niyetinde görünmüyor. Bu da güney komşumuzda iç kargaşanın süreceğini, Türkiye’nin de buna yönelik kendi politika stratejileriyle, önlemlerini oluşturmasının gerekeceğini bir kez daha yinelemek gerekiyor!
7.AB içerisinde ayrışmalara karşı ilk adım atıldı. Euro Bölgesi Maliye Bakanları 500 milyar euroluk Koronavirüs paketinde uzlaştı. Buna karşılık İtalya’nın ortak Coronabond çıkartılması önerisi kabul görmedi!
Euro Bölgesi Maliye Bakanları, koronavirüsün ekonomik etkileriyle mücadele için 500 milyar euroluk paket üzerinde anlaşmaya vardı. Çalışanlar, şirket ve işletmeler ile hükümetler olmak üzere üç ayak üzerine oturtulan paket, üye ülke ekonomilerinde salgın nedeniyle alınan önlemlerden kaynaklanan ekonomik zararı azaltmayı hedefliyor. Anlaşma uyarınca hükümetlere Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM), şirketlere Avrupa Yatırım Bankası ve işçilere de Avrupa Komisyonu'nun yeni yarattığı SURE adlı bir sosyal program tarafından destek verilecek.
ESM daha önce ilk olarak Yunanistan, İtalya, İspanya’da patlak veren Euro Bölgesi Borç Krizi’nde devreye girmiş bu üç ülkede hazırlanan istikrar ve kemer sıkma önlemlerinin uygulanmasını finanse etmişti.
Öte yandan İtalya, Fransa ve İspanya'nın talep ettiği “Coronabond” ortak borçlanma tahvili ihracı ve hükümetlerin Koronavirüs nedeniyle almak zorunda kaldıkları borçların AB üyesi ülkeler tarafından ortaklaşa üstlenilmesi talebi kabul görmedi.
Fransa Maliye Bakanı Bruno Le Maire, kabul edilen 500 milyar Euro tutarlı üç ayaklı planın AB tarihinde bugüne kadarki en önemli ve kapsamlı ekonomik plan olduğunu açıkladı. Söz konusu plan için üç gün boyunca 18 saate varan telekonferansta müzakereler yürüterek mutabakata varıldı.
Avrupa medyasında; mutabakatın gerçek mimarının Fransa Cumhurbaşkanı Macron olduğu, Macron’un özellikle son gün toplantının sonuç çıkmadan dağılmaması için Almanya Başbakanı Merkel, İtalya ve Hollanda Başbakanlar ile defalarca görüşerek liderleri ikna ettiği, vurgulanıyor.
8.Türkiye’nin döviz rezervleri hızla erirken, hayati ithalat ve bu yıl geri ödenmesi gereken 172 milyar dolar tutarındaki kamu + özel dış borç için döviz, “nasıl ve nereden” sağlanacak?
18 Mart’ta açıklanan Ekonomik İstikrar Kalkanı Programı’nın sorunlar karşısında “yetersiz” kaldığı anlaşıldı.
Üzülerek ifade etmek isterim ki; iktidar hala sorunun büyüklüğünü algılayamadı, her kesimden gelen eleştirilere karşılık “çözüm üretmekte ve eyleme geçmekte” sürekli geç kalıyor! Torba Yasa’nın içine sıkıştırılan farklı bazı düzenlemeler ile salgından fırsat devşirmeye çalışıyor. Parti içi oyunlarla, bilimi-sektörü kale almadan, almış olmak için aldıkları önlemlerle şov yapıyor!
Ancak iktidarın çözüm üretmekte yetersiz ve çaresiz kaldığı çok vahim bir tablo daha var: Salgın nedeniyle ülkemizin en önemli döviz getiren gelirleri ciddi darbe aldı. Türkiye’nin acil döviz ihtiyacı nasıl sağlanacak?
İhracatçı birliklerinin yöneticileri art arda yaptıkları açıklamalarda; hemen tüm sektörlerde talep ve siparişlerin kesildiğini, önceden verilen siparişlerin iptal edildiğini, makine imalatı-hazır giyim-otomotiv gibi ülkemizin ihracatında ilk üç sırayı oluşturan sektörlerde ise son bir haftadan bu yana yeni sipariş gelmediğini belirtiyorlar.
Bu açıdan bakıldığında 2019 yılında ülkemizin ana döviz geliri kalemleri; İhracat 171 milyar 579 milyon dolar, Turizm 34 milyar 520 milyon dolar Yurt dışı müteahhitlik hizmetleri 18 milyar dolar, Uluslararası TIR taşımacılığı lojistik hizmetleri 25 milyar dolar, idi.
Ekonomik daralmayla yüzde 9’un üzerinde gerilemesine rağmen 2019 yılı ithalatımız ise 202 milyar 704 milyon dolar olarak açıklandı.
Ana döviz gelirlerimizin geçen yılki toplamı 231 milyar dolar olurken, bu yıl salgın nedeniyle bu tutarın gerçekleşmesi, yarısına bile ulaşılması olanaksız. İhracatçı Birlikleri, Müteahhitler Birliği (TMB), Uluslararası Nakliyeciler Derneği (UND) başkanları 2020’de bu tutarlara ulaşılmasını beklemediklerini ifade ediyorlar. En önemli döviz kalemi olan ve Mart ayında yüzde 18’e varan oranda düşen ihracatın nisan, mayıs aylarında yüzde 35-80 arasında gerilemesi bekleniyor.
Dolayısıyla Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkeler, salgının yol açtığı bu büyük belirsizliğe, dış pazar ve piyasalardaki daralmaya; Yüksek tutarlı nakit döviz ihtiyacı, Yetersiz ve gerileyen döviz rezervleri, Kontrolden çıkan bütçe açıkları, Ağırlıkla özel sektöre ait olmak üzere yüklü tutarlarda döviz borcu ve borç geri ödeme yükümlülüğü ile yakalandı.
Sadece geçtiğimiz Mart ayında ülkemizin de içinde yer aldığı yükselen ülkeler piyasalarından yabancı yatırımcı çıkışı 83,3 milyar dolarla rekor düzeye ulaştı. Daha önce de belirttiğim gibi, içerideki ihtiyaç, ödeme, destek finansmanını en zor durumda bile maliyetlerini göze alıp Merkez Bankası’na TL bastırarak, emisyonu genişleterek, para politikalarını gevşeterek çözmek olanaklı. Ancak dövizde böyle bir imkân söz konusu değil. Dolayısıyla 2019’daki 231 milyar dolarlık döviz gelirini elde etmesi mümkün görünmeyen Türkiye, hem rutin acil gereksinmelerinin ithalatı için hem de bu yıl içinde vadesi gelen yaklaşık 172 milyar dolarlık dış borcunu çevirmek durumunda.
İhracat, turizm, lojistik gibi tüm döviz girdilerinin durması ve ayrıca 6,70’lere çıkan dolar kuru döviz ihtiyacının nasıl karşılanacağı ve ekonominin çarklarının nasıl döndürüleceği sorusunu yakıcı şekilde gündeme taşıyor. İktidarın şu ana kadar bu konuda bir açıklaması, modeli ortada yok.
Her koşulda gerekirse en yüksek faizi, tefeci faizini de göze alarak maliyetini ödediğiniz takdirde uluslararası piyasalardan, sıcak paracılardan borç bulabilirsiniz. Ancak bunun uzun yıllara yayılacak ağır yükü ve bütçeyi tümüyle borç ödemelerine ayırma zorunluluğunu dayatması söz konusu olacaktır.
9.ABD Merkez Bankası (FED), salgın bazı ülkelerin merkez bankalarıyla swap imkânını devreye soktu. Takas hattı kurarak küresel piyasalarda nakit sorununu önleme adımları attı.
FED ilk olarak Avrupa, Japonya, Kanada, İsviçre ve İngiltere Merkez Bankalarıyla takas hattı kurdu. Ardından 19 Mart'ta Singapur, Güney Kore, Brezilya, İsveç, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika, Norveç ve Danimarka merkez bankalarını da takas hattına (swap line) dahil etti.
FED ayrıca takas hattında olmayan ülkeler için bir imkân daha yaratarak yabancı merkez bankalarının ellerindeki ABD Hazine tahvilleri karşılığında dolar alabilmesine imkân tanıdı.
Ancak ne yazık ki Türkiye-ABD arasında 2018’den bu yana yaşanan Rahip Brunson gerginliği başta olmak üzere, S-400, Kuzey Suriye Harekâtı, Halkbank Davası gibi krizler sonrası Merkez Bankası’nın ABD Tahvili Portföyleri boşaltıldı!
Merkez Bankası’nın (MB) elindeki ABD tahvilleri tutarı söz konusu gerginlikler sonrası, 77 milyar dolardan 2,8 milyar dolara kadar indi! MB’nin FED tarafından devreye sokulan bu olanaktan yararlanabilmesi güç bir olasılık!
Zaten Mart ayında Ekonomi Yönetimi ve MB’nin takas hattına dahil olmak için FED’e başvurduğu, olumlu yanıt alamadığı, FED’in swap listesine giremediği, duyumları hızla yayılıyor!
10.Türkiye’nin de aralarında bulunduğu üye ülkelerle diyalog halinde olduklarını açıklayan IMF Başkanı, 1 trilyon dolarlık kaynak ile ABD hazine tahvili bulunmayan ülkelere “nakit destek” sağlanacağını duyurdu!
Türkiye’de özel sektör döviz borçları, şirketlerin ve bankaların nakit açığı yüksek, kurların yükselmesi döviz borçlarının TL karşılığını artırdığı için şirketlerin finansal yükü daha da ağırlaşıyor. Acil bir nakit döviz girişi sağlanamadığı takdirde hem kamu hem de özel sektörün borç yükü sürdürülemez ve döndürülemez bir noktaya gelebilecektir. Ekonomide zaten süregelen durgunluğa ilave olarak salgın nedeniyle adeta tüm ekonomi bir anda durdu. Devlet tüm yükümlülükleri üstlenmediği takdirde bir aşama sonrası şirket batmaları, iflaslar, kapanmalar, üretimin durması ve toplu işten çıkartmalarla işsizliğin hızlanarak artan şekilde yeni işsiz milyonlarla kabarması, sosyal patlama evresine ilerlenmesidir.
Mevcut koşullarda en ucuz maliyetli dış kaynak IMF’dedir ancak iktidar IMF’ye başvurma konusuna sıcak bakmıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2018 ve 2019’daki döviz krizleri, ekonomik daralma süreçlerinde pek çok kez IMF defterinin kapandığını, Türkiye’nin IMF’ye 5 milyar dolar borç verecek konumda olduğunu ifade etti. Geçen hafta içerisinde de Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, IMF’nin açıkladığı 1 trilyon dolarlık nakit döviz desteği ve likidite mekanizmasına başvurmayacaklarını açıklamıştı. İktidarın IMF’ye başvurma konusunda siyasi tavır sergilemesinin yanında, ABD ile yaşanan gerginlikler sonrası Kongre’de kabul edilen yaptırım yasalarından ötürü, IMF’den ret yanıtı alma endişesinin de olduğunu söyleyebilirim.
IMF’ye başvurularak kredi talep edilmesi durumunda IMF İcra Direktörleri Kurulu’nda oy birliği ile karar verilmesi gerekiyor. ABD ile Türkiye arasında S400 gerilimi nedeniyle Kongre’de kabul edilen yaptırım yasalarında, IMF ve Dünya Bankası’ndan alacağı kredilerde Türkiye’nin engellenmesi yer alıyor. Dolayısıyla iktidarın döviz rezervlerini güçlendirmek üzere IMF’ye yapacağı bir kredi başvurusunun İcra Direktörleri Kurulu’ndaki ABD temsilcisi üyelerce veto edilmesi ihtimali söz konusu olabilir.
Her ne kadar IMF Başkanı Türkiye de dahil tüm üye ülkelerle yapıcı görüşmeler yürüttüklerini ifade etse de olası bir başvuruda ABD yönetimi Türkiye’ye karşı oy kullanmaları için IMF yönetimindeki üyelerine talimat verebilir. Bu da iktidar açısından ağır bir siyasi-ekonomik faturaya yol açabilir.
Dışarıdan döviz girişlerinin başlayabilmesi için uluslararası kreditörlere, piyasalara güven verici tutarlı bir paketin ortaya konulması şart. Bu yapılamadığı takdirde Türkiye hazinesi, küresel tefecilerin en iyi müşterisi haline gelebileceği gibi dövizdeki daralma, en hayati gereksinmelerin ithal edilemez, üretimin sürdürülemez hale gelmesine neden olabilir!
11.TÜİK’in açıkladığı Ocak 2020 dönemi işsizlik verilerine göre resmi işsizlik oranı geçen yılın Ocak ayına kıyasla 0,9 puan gerileyerek 13,8 oldu, işsiz sayısı 4 milyon 362 bin kişiye indi!
Ocak 2020 ayına ait işsizlik ve istihdam verileri açıklandı. Buna göre işsizlik oranı, 2019’un Ocak ayına göre 0,9 puan azalarak yüzde 13,8 oldu. Söz konusu dönemde 15 ve daha yukarı yaşlardaki işsiz sayısı da yıllık bazda 306 bin kişi azalarak 4 milyon 362 bin kişiye indi.
İstatistiklere göre istihdam edilenlerin sayısı 2020 yılı Ocak döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 109 bin kişi artarak 27 milyon 266 bin kişiye yükselirken, istihdam oranı ise 0,5 puanlık azalış ile yüzde 44 oldu.
Bu dönemde, istihdam edilenlerin sayısı tarım sektöründe 242 bin, inşaat sektöründe 68 bin kişi azalırken, sanayi sektöründe 257 bin, hizmet sektöründe ise 161 bin kişi arttı. İstihdam edilenlerin yüzde 16'sı tarım, yüzde 20,7'si sanayi, yüzde 5,2'si inşaat, yüzde 58,1'i ise hizmet sektöründe yer alıyor.
2020 yılı Ocak döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 196 bin kişi azalarak 31 milyon 629 bin kişi olan toplam işgücüne karşılık, işgücüne katılma oranı ise 1,2 puanlık azalış ile yüzde 51 olarak gerçekleşti.
Bu yılın ocak ayı verilerinde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan kayıt dışı çalışanların toplam çalışanlar içindeki payı, geçen yılın aynı dönemine göre 2,1 puan azalarak yüzde 31 oldu.
15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 2,2 puan azalışla yüzde 24,5, istihdam oranı ise 0,2 puan azalarak yüzde 31 oldu. Aynı dönemde bu yaş grubundaki işgücüne katılma oranı 1,5 puanlık azalışla yüzde 41,1 seviyesinde gerçekleşti. Ne eğitimde ne de istihdamda olanların oranı 0,2 puanlık artışla yüzde 25,7 seviyesinde. Ocak ayında ekonomik faaliyete alanlarına göre, mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam, tarım sektöründe 32 bin kişi, sanayi sektöründe 50 bin kişi, hizmet sektöründe 20 bin kişi azalırken, inşaat sektöründe 2 bin kişi arttı.
Haziran ve Temmuz aylarında duyurulacak Mart ve Nisan 2020 aylarına ait 10 milyona yaklaşacak işsiz sayısı ve yüzde 20’leri aşacak işsizlik oranları salgının yarattığı vahim tabloyu ortaya çıkartacaktır!
12.Bugünden; resmi işsiz sayısının 8-10 milyona, resmi işsizlik oranının yüzde 20 ve üzerine çıktığı bir ekonomik tabloya hazırlıklı olmak, buna dönük önlem arayışlarına girmek, durumundayız!
Güncel işsizlik tablosuna ilişkin Mart ve Nisan ayı verileri Haziran ve Temmuz’da açıklanacak. Daha önceki değerlendirmelerimde; İlk önlemler paketiyle faaliyeti durdurulan 150 bin işyerinde çalışan yaklaşık 500 bin kişinin işsizler arasına eklendiğini, ifade ettim. Kuaför, berber, dönüşümlü çalışma zorunluluğu getirilen şoför esnafıyla birlikte bu sayı 750-800 bine yükseldi. 20 yaşından küçüklerin sokağa çıkmasına yasak getirilmesi bir anda 1,6 milyon gencin işsiz kalmasına yol açtı.
Dolayısıyla 4,3 milyon olan Ocak 2020’deki işsiz sayısı şu an itibarıyla en iyimser tahminle 6 - 6,5 milyona yükselmiş vaziyette!
TÜİK verilerinde de görüldüğü gibi istihdamın yüzde 58,1’i hizmetler sektöründe. Yaklaşık 16 milyon kişinin çalıştığı hizmetler sektöründe başta turizm olmak üzere konaklama, yeme-içme-eğlence, seyahat, uluslararası taşımacılık vb. alanlarda faaliyet durmuş halde. Sadece turizm sektöründeki 1,5 milyona yaklaşan istihdamın şu anda işsiz olduğunu varsaymak yanlış olmaz. Turizmde süreç yakın dönemde düzelecek gibi görünmüyor.
Dolayısıyla bu tabloda toplam işsiz sayısı da 8 milyon kişinin üzerine doğru tırmanıyor. İki haftada sadece kısa çalışma ödeneği için İşsizlik Sigortası Fonuna başvuran işyeri sayısının 200 bin, buralarda istihdam edilen ve şu anda çalışamaz haldekilerin resmi başvuru sayısının 2 milyon olduğunu düşündüğümüzde mevcut işsizlik tablosunun alacağı vahim görüntüyü kimse düşünmek dahi isteyemez.
Sadece alınan salgın önlemleri nedeniyle oraya çıkan bu tablonun salgınla baş edilip ekonomi ve sektörler normal işleyişine döndüğü takdirde 1 hafta ya da 1-2 ayda ortadan kalkacağını düşünmek tamamıyla hayalcilik olur.
Salgın sonrası dönem için bugünden binlerce işyerinin iflas edip kapandığı, resmi işsiz sayısının 8-10 milyona, resmi işsizlik oranının yüzde 20 ve üzerine çıktığı bir ekonomik tabloya hazırlıklı olmak durumundayız!
Böylesi olası bir tablo, istihdam edilebilir durumdaki her yaş grubunu kapsayan 32 milyonluk nüfusun üçte birinin işsiz kalması demektir. Asıl büyük yangın budur ve iktidar bugünden, bu gidişe dönük akılcı-tutarlı-dengeli-sosyal boyutu ve yatırım-üretim ayağı sağlam öngörüler üzerine oturan bir programı tüm kesimlerle bir araya gelerek hazırlamaya başlamalıdır.
13.Korona salgını, İşsizlik Sigortası Fonu’nun (İSF) hayati önemini somut şekilde ortaya koydu. İSF’nin kaynakları 18 yılda amaç dışı kullanımlarla kamu bankalarına sermaye aktarımlarında kullanılarak zayıflatıldı!
İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) karşılanacak kısa çalışma ödeneğine şu ana kadar 2 milyon işçi için başvuru yapıldı.
Kayıtlı ve SGK’lı istihdam edilen son üç yılda en az 450 gün prim ödemiş olan çalışanların yararlanabileceği kısa çalışma ödeneğine başvuruların artması bekleniyor. SGK verilerine göre sigortalı kayıtlı istihdamın 14 milyon kişi olduğu dikkate alındığında en iyimser yaklaşımla 3 milyonu aşan kişi için kısa süreli çalışma ödeneğine başvurulacağını öngörmekteyim.
Bu da bize İSF’nin ne kadar hayati ve önemli bir kurum olduğunu kaynaklarının korunması ve güçlendirilmesinin zorunluluğunu gösteriyor.
1999 yılında rahmetli Başbakan Bülent Ecevit’in engin öngörüsüyle kurulan İSF’ye o dönemde karşı çıkan kesimler, şimdi tüm umutlarını İSF’den yapılacak ödemelere bağlamış durumdalar.
20 yıldan bu yana fonda biriken kaynaklar ne yazık ki AKP iktidarları döneminde amaç dışı kullanımlarla zayıflatıldı. İktidarın yerel ve genel seçim süreçlerinde, referandumlarda ilan ettiği istihdam kampanyaları, seçim vaatleri için İSF kaynakları tüketildi. 2018 ve 2019’daki genel ve yerel seçimler öncesinde kamu bankalarından dağıtılan kaynaklarla, devlet bankalarının içi boşalınca İSF kaynaklarından 20 milyar TL’ye yakın tutar, üç kamu bankasının sermayelerinin takviyesi için aktarıldı.
Bugün yaşanan salgın felaketi sürecinde açıklanan çözüm ve önlem paketlerinin yanında en somut ve milyonların derdine çare olan uygulamalar İSF sayesinde hayata geçirilebiliyor.
On binlerce işyerinin ayakta kalmasına destek ve buralarda çalışan, ücretini alamayan milyonlarca çalışanın üç ay boyunca gelirsiz kalmasına karşı çözüm, İSF oluyor. Milyonlarca çaresiz, işsiz insanın imdadına kara günde İSF yetişti.
İktidarın yıllardır İSF kaynaklarına göz dikmesinin, burada çalışandan, işverenden yapılan kesintilerle biriken paraların hiç bitmeyecekmiş gibi siyasi kampanyalarda, seçim vaatlerinde amaç dışı kullanımların ne kadar hatalı, yanlış ve öngörüsüz olduğu açığa çıktı.
Başvuruların artış hızına bakıldığında kısa sürede 3 milyonu aşmasını beklediğim kısa süreli çalışma ödeneği başvuruları için İSF’den yapılması gereken ödemelerin tutarı, aylık 5 milyar TL’ye ulaşacak. İlk etapta 3 ay süreli bu ödemeler için asgari 15 milyar, sürenin 6 aya uzatılması durumunda fon kaynaklarından 30 milyar TL kaynak kullanılacak.
14.İSF’nin hayati önemi ve sendikaların, işverenlerin kendilerinden kesilen paralara sahip çıkarak, bu kaynakların istismar edilmesine örgütlü şekilde izin vermemesi, suskun kalmamasının gerekliliği ortaya çıkıyor!
İSF’de 20 yılda biriktirilen kaynakların ilkeli, yasaya uygun, sosyal amaçlı kullanımının önemi bir kez daha ortaya çıkarken, fon kaynaklarının kullanımında iktidarlar açısından daha bağlayıcı kuralların devreye sokulmasına dönük yasa değişikliği ihtiyacı da kendisini dayatıyor.
Salgın felaketi aynı zamanda çalışanlar kadar milyonlarca küçük esnaf, sanatkâr, kendi hesabına çalışan kesimleri de en fazla etkiledi. Bu kesimler İSF kapsamında olmadıklarından işyerlerini kapatmak, gelirsiz kalmak mecburiyetinde kaldıkları halde ne işsizlik maaşı ne de kısa çalışma ödeneği vb. hiçbir destek alamıyor.
Küçük esnaf için işsizlik sigortası işlevi görecek Ahilik Fonu yasası 2017’de çıkartıldı. Fona 2018’den itibaren kesinti yapılmaya başlanacaktı. Ahilik Fonu kesintileri 2018’deki kur krizinin yarattığı ekonomik kriz nedeniyle önce 1 Ocak 2020’ye ertelendi. 2019 yılında ekonomik daralma ve krizin sürmesi nedeniyle, siftah etmeden kepenk kapatan esnafın içinde bulunduğu sıkıntılı tablodan ötürü itirazlar yükselince Ocak ayında çıkartılan Torba Yasa ile 1 Ocak 2021’e ertelendi.
İktidarın ekonomi politikaları tutarlı ve başarılı olsaydı 2018’den bu yana kaynak birikecek Ahilik Fonu’ndan şimdi yaklaşık 2 milyon küçük esnafa da ödemeler yapılabilecekti. Oysa iktidar bu kesimleri adeta sahipsiz bırakarak kendi haline terk etti.
Korona Salgını Felaketi; İSF ya da Ahilik Fonu gibi sosyal fon birikimlerinin korunmasız kitleler için önemini ve gerekliliğini, iktidarlar tarafından bu kaynakların amaç dışı kullanılarak istismar edilmesinin önlenmesi zorunluluğunu hepimize gösterdi.
Salgın sonrası dönemde, buradan çıkartılacak derslerle her iki konuda yasal altyapının güncel koşullara göre düzenlenmesi, güçlendirilmesi gereği açıktır.
15.Merkez Bankası’nın (MB) 3 Nisan 2020 haftasına ait verileri “dövizdeki kötüye gidişin” hızlanarak sürdüğünü, MB rezervlerinin bir haftada 5,8 milyar dolar daha azaldığını gösteriyor!
27 Mart haftasında 64 milyar 81 milyon dolar olan MB brüt rezervleri bir haftada 5 milyar 833 milyon dolar azalarak, 3 Nisan ile sona eren haftada 58 milyar 248 milyon dolara geldi. MB altın rezervi de aynı haftada 19 milyon dolar azalarak 31 milyar 325 milyon dolardan 31 milyar 306 milyon dolara gerilerken; MB’nin toplam brüt rezervleri 95 milyar 406 milyon dolardan 89 milyar 554 milyon dolara düştü.
Diğer yandan bankalardaki döviz mevduatlarında yurt içi yerleşiklerin döviz hesaplarından yapılan yüksek tutarlı çekilişle de kesintisiz şekilde 4 haftadır devam ediyor. 13 Mart haftasında 200 milyar doların üzerinde olan döviz mevduat hesaplarındaki tutar 3 Nisan haftasında 3,3 milyar dolar daha azaldı ve 194 milyar 148 milyon dolara indi.
Yine yabancı sermayeli portföy yatırımcılarının Türk menkul kıymetlerini satarak çıkma eğilimleri de haftalardır kesintisiz şekilde sürüyor. MB verilerine göre yabancı yatırımcılar 3 Nisan haftasında net 523 milyon dolarlık menkul kıymet satışı yaptı. Yabancı satışlarının 185 milyon doları hisse senedi, 338 milyon doları Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) olarak gerçekleşti.
MB’nin toplam rezervleri 2019 yılı sonunda 106 milyar 319 milyon dolar düzeyindeydi. Bu durumda rezervlerde 3 ayda gerçekleşen düşüş 16 milyar 765 milyon dolara ulaştı! Dört haftadan bu yana yurtiçi yerleşiklere ait döviz mevduat hesaplarındaki gerileme toplamı 6 milyar dolar düzeyini aştı!
Öngörüm; ekonomik güven sağlanamadıkça dövizdeki erime, “döviz kıtlığı” noktasına gidebilir!
16.Tüm dünyayı etkileyen çeşitli olaylardaki ölçümleri içeren KÜBE, bugüne kadar tüm zamanların en yüksek seviyesine yükseldi. 11 Eylül Saldırısı, Körfez Savaşı,… gibi süreçlerin çok üzerine çıktı!
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ölçtüğü Küresel Belirsizlik Endeksi’ne (KÜBE) ilişkin olarak açıklanan son endeks SARS salgını döneminin üç katına, Ebola sürecinin 20 katına çıktı!
Dünyanın karşı karşıya kaldığı her krizde insanların aklında oluşan “Bu daha ne kadar sürecek?” belirsizliğinin bir göstergesi olan IMF-KÜBE, korona salgının ortaya çıkarttığı insani ve ekonomik endişelerle en üst düzeye ulaştı.
IMF’nin koronavirüs salgını ardından KÜBE’ye alt endeks olarak ilave ettiği Dünya Pandemi Belirsizlik Endeksi’nde de durum aynı olduğu, alt endeksteki yükselişin KÜBE’yi de yukarı ittiği belirtildi. Koronavirüs krizinin ne zaman bitebileceği konusunda kimse tahmin yapamadığı için belirsizlik seviyesi de artışını sürdürüyor! Endeksi ülke bazında da inceleyen IMF, belirsizliğin en yüksek gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olduğunu vurguladı.
Düşük büyüme ve sıkı finansal koşullarda belirsizliğin yükseldiğini açıklayan IMF’ye göre para politikasının gücünü artırmak için ülkelerin birbiriyle uyumlu eylem kararları alması gerekiyor. KÜBE ile ilgili değerlendirmesinde; “Ülkeler arası bol likidite aktarımı, finansal koşullardaki hızlı daralmayı tersine çevirecek önkoşuldur” görüşüne yer veren IMF, gelişmiş ülkelerin ve merkez bankalarının bu yönde süratle adım atması gerektiğini dile getiriyor.
*11 Eylül Dünya Ticaret Merkezi saldırısı, *SARS salgını, *Körfez savaşları, *2008 küresel finansal krizi ve Lehman Brothers’ın çöküşü, *El Nino ve benzeri büyük yıkıma yol açan gibi kasırgalar, *İngiltere’nin Brexit kararı ve AB’den ayrılışı, *ABD Başkanlık seçimleri, *ABD-ÇİN ticaret savaşları, gibi birçok olayın endeksin en belirgin kırılma noktalarını oluşturduğu belirtilirken, Korona salgınıyla yaşanan süreçte, tüm bu dönemlerin 20 kat üstünde ölçülen “belirsizlik” ürkütüyor!
Yeni Soluk
Yorum Yap