Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/06 Ekim 2024

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 06 Ekim 2024 tarihli raporu şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

SICAK GÜNDEM

  1. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’ni 10 milyon nüfuslu İsrail’in 700 kilometre öteden tehdit ettiğini, Lübnan’dan sonra sıranın Türkiye’ye geleceğini dile getirmesi kabul edilemez bir siyasi aymazlıktır!
  2. Ülke ekonomisi, güvenliği, istihdamı, toplumsal barış ve huzuru için Şam yönetiminin ilan ettiği genel af fırsatı Türkiye’nin ulusal çıkarları adına hızla gündeme alınmalı, gerekli adımlar atılmalıdır.

İÇ POLİTİKA

  1. İktidar ittifakının ortaya attığı ‘İÇ CEPHE’ söylemi, Türkiye’nin toplumsal barışını hedef alan siyasi bir plandır.
  2. Sağlıktaki ticarileşme ve Şehir Hastaneleri uğruna üniversite hastanelerinin geri plana itilmesinin yarattığı olumsuzluklar resmi verilere yansıyor. Sağlık sistemindeki tahribat artık gizlenemiyor!

EKONOMİ

  1. Enflasyonun 2026’da tek haneye ineceği ifade edilirken şimdi Bakan Şimşek’in ‘enflasyonla mücadelenin en erken 3,5 yılda sonuç verdiğini’ dile getirerek 2027, 2028’i işaret etmeye başlaması başarısızlığa kılıf arandığını gösteriyor!
  2. Uygulanan ekonomi politikalarının dış ticarette yakıcı hale gelen olumsuz etkisi, ihracattaki gerilemeyle kendisini gösteriyor. Baskılı kur ve ihracat dövizine el koyma politikası ihracattan kaçışı hızlandırdı!
  3. İSO ve MÜSİAD sanayide büyük çöküş endişesini Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) ve Satın Alma Müdürleri Endeksi (SAMEKS) bültenlerinde dile getiriyor. Her iki endekste 6 aydır istihdamın azaldığı, yeni istihdam talebinin olmadığı açığa çıktı!

TARIM

  1. Türkiye gıda enflasyonunda Avrupa’da birinci, dünyada dördüncü. Gıda sanayiinde üretim ve talepteki düşüş, halkın gıda maddelerini satın almakta güçlük çektiğini gösteriyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un BRICS üyelerinin genişlemeye sıcak bakmadıklarını ifade etmesi, BRICS’e üyelik için başvuran iktidarın 22-24 Ekim’de Kazan’da yapılacak zirveden eli boş dönme ihtimalini güçlendiriyor!
  2. İsrail’in Lübnan’daki saldırıları şiddetlenerek sürerken ABD’nin ilan ettiği Irak ve Suriye’den çekilme planının gerçekte göstermelik olduğu, aksine Amerikan askerlerinin her iki ülkede kalıcı olmasının altyapısının hazırlandığı anlaşılıyor!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’in Lübnan’dan sonraki hedefinin Türkiye olduğunu, Anadolu’nun işgal tehdidi altında bulunduğunu söylemesi kabul edilemez bir siyasi aymazlıktır. İçe dönük siyasi hamaset aynı zamanda İsrail’e hak etmediği, haddini aşan bir güç atfedip, paye vermektir!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yasama Yılı açılışında TBMM kürsüsünden ‘İsrail’in Lübnan’dan sonraki hedefinin Türkiye olduğunu’ öne sürdü. Benzer ifadeler oturumu yöneten TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş tarafından da dile getirildi. Öncelikle İsrail’in Türkiye’ye savaş açmayı, Anadolu’yu işgal etmeyi amaçladığına ilişkin bir açıklamanın iktidarın başı olan Cumhurbaşkanı tarafından sıkça yinelenmesi, anayasa uyarınca savaş ilanına tek yetkili TBMM kürsüsünden ve tüm televizyonlardan 86 milyona duyurulması, toplumda endişe ve infialin yanında başta Musevi yurttaşlar olmak üzere düşmanlık, kin ve intikam duygusu yaratabilecek bir söylemdir. Ülkenin en üst makamındaki Cumhurbaşkanının, 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’ni 10 milyon nüfuslu İsrail’in 700 kilometre öteden tehdit ettiğini, Lübnan’dan sonra sıranın Türkiye’ye geleceğini dile getirmesi siyasi aymazlıktır.

Bugüne kadar önüne gelen ülkeye ‘Bir gece ansızın gelebiliriz’ diye tehditler savuran Cumhurbaşkanının şimdi İsrail saldırısı ve işgalinden söz etmesi, devlet aklı ve ciddiyeti açısından sorgulanması gereken bir tavırdır. Böyle bir ihtimal söz konusu olsa bile bunun dile getirileceği yer; devletin ülke güvenliği, savunması, istihbaratından ve böyle bir ihtimal karşısında önlem almaktan sorumlu kurumlarıdır.        

Türkiye’nin coğrafi konumu, askeri gücü, savunma kapasitesi, NATO ve AB olmak üzere üyesi olduğu uluslararası kuruluşlar, ticari, ekonomik ve beşeri gücü vb. sahip olduğu unsurların dışında, İsrail’in saldırı ve işgal tehdidi altında gösterilmesi ciddi bir siyasi zafiyettir. Türkiye gerçekten böyle bir tehditle karşı karşıya ise devlet ciddiyetiyle yapılması gereken, başta Ana Muhalefet Partisi olmak üzere, milletin temsilcilerini bilgilendirip birlik, beraberlik zemini hazırlamaktır. Nitekim aklın ve milli iradeye saygının gereği olarak TBMM’nin 8 Ekim’de İsrail oturumu ile bilgilendirileceği açıklandı.

  • İsrail’in saldırı ve işgal tehditlerine ilişkin açıklamalarla aynı anda iktidar ittifakının ‘iç cephe’ söylemini başlatması, İsrail tehdidi gerekçesiyle içeride kurgulanan siyasi stratejiyi işaret etmektedir.

İktidarın geçmişte Suriye, Yunanistan, Mısır, AB üzerinden yürüttüğü dış düşman kampanyalarının bir benzerini İsrail üzerinden devreye koyup iç cephe siyasetiyle tekrar gündeme taşınacağı anlaşılıyor.

İktidarın anayasa tartışmalarına ek olarak toplumun asıl sorunlarını İsrail tehdidi ile alta düşürme çabalarına yönelmesinin, bugünden kestirilemeyecek bir takım tehlikeli sonuçları olabileceğini öngörmek durumundayız. İktidarın siyasi hamaset, seçim, oy uğruna toplumda ayrışma, çatışma, kavga ortamına yol açabilecek, nereye varacağı hesap edilemeyecek söylemlerden kaçınması, ülkenin huzuru, toplumun birlik ve barış içinde yaşaması için acil ve kaçınılmazdır!          

Suriye Devlet Başkanı Esad’ın Türkiye’ye sığınan Suriyelileri de kapsayacak şekilde ‘GENEL AF’ ilan etmesi, ülkemizdeki sığınmacıların geri dönüşü açısından önemli bir fırsattır. İktidar, normalleşme sürecindeki tıkanıklıkları bir an evvel aşıp geri dönüşleri başlatmalıdır.

Türkiye-Suriye arasındaki normalleşme müzakerelerinin tıkanmasına karşılık Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın 22 Eylül’de ilan ettiği genel af Türkiye’deki milyonlarca Suriyeli sığınmacının ülkelerine geri dönüşü açısından Türkiye’ye fırsat sunabilir. İçeride ve dışarıdaki asker kaçakları, saklanan veya hükümlü olduğu halde adaletten kaçanlar da af kapsamında. Hiçbir yaptırım olmaksızın af kapsamına alınan Suriyeliler yurtiçinde 3 ay, yurt dışında 4 ay içinde başvurmaları halinde aftan yararlanabilecek.

  • Esad’ın ‘rüşvet, yolsuzluk, genel ahlaka aykırı kabahat işleyenler’ dışında yurt dışındaki Suriyelileri de kapsayan af çıkartması, normalleşme girişimlerinin ilk olumlu sonucu olarak değerlendirilebilir.

26 Eylül 2024 itibarıyla Türkiye’de ‘geçici sığınma’ statüsündeki kayıtlı Suriyelilerin sayısı 3 milyon 90 bin 375 kişi. Kayıt dışı giriş yapanlarla birlikte gayri resmi sayı 4-5 milyon arasında. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya bir süre önce Türkiye’de geçici koruma altındaki 729 bin Suriyelinin bildirdikleri ikametgahlarına bulunamadıklarını açıklamıştı. Nerede olduğu bilinmeyen 729 bin Suriyelinin ilavesiyle kayıtlı Suriyeli sayısı 4 milyona yaklaşıyor.

İktidarın Esad’ın ilan ettiği ve Türkiye’dekileri de kapsayan af konusunda suskun kalması, bu kişilerin ülkelerine dönmeleri için bir eylem planının kamuoyuna duyurulmaması oldukça dikkat çekici! Oysa bu af kararnamesi Türkiye’deki sığınmacı sorununun hafifletilmesi adına ciddi bir fırsat. 2011’de başlayan Suriye iç savaşı sonrası 2012’den itibaren hızlanan sığınmacı akınıyla Türkiye’ye gelerek 81 ile ve ilçelerine yayılan Suriyelilerin büyük bölümünün ülkelerine geri dönmeye ikna edilmesi güç görünüyor. Bu nedenle iktidarın geri dönüşü teşvik edici bir programı kısa sürede ilan etmesi, affa rağmen geri dönmeyenler için Türkiye’de kalmayı zorlaştırıcı önlemleri devreye sokması gerekiyor. Almanya, AB içinden gelen tepkilere rağmen sınır kontrollerini sıkılaştırma kararı alarak sığınmacı girişlerini engelleme, giriş yapmış olup da yasal statüsü ikamete elvermeyenleri geri gönderme planlarını uygulamaya koydu.

Türkiye’de kendilerine bir yaşam düzeni kuranların, can güvenliği gerekçesiyle geri dönmek istemeyecekleri bilinen bir gerçek. Bu kişilerin can güvenliği gerekçesiyle geri dönmek istememeleri mümkündür.

Ancak dini bayramlarda 300-350 bin dolayında Suriyelinin rahatlıkla ülkelerine gidip, yakınlarını ziyaret edip, kaldıktan sonra Türkiye’ye dönüp sığınmacılığa devam etmeleri gerek hukuki anlamda gerekse uluslararası anlaşmalar kapsamında kabul edilemez bir uygulamadır. Güvenli şekilde ülkesine gidip kaldıktan sonra geri dönen bir kişi geçici koruma statüsünün devamını talep edemez. Bu uygulama iktidarın sığınmacı politikası konusundaki ağır zafiyetinin sonucudur!

İktidar ittifakının ortaya attığı ‘İÇ CEPHE’ söylemi, geçmişte Milliyetçi Cephe, Vatan Cephesi gibi kamplaşmalarla kaos ve çatışmalara sürüklenen Türkiye’nin toplumsal barışını hedef alan siyasi bir plandır. Ülkeyi cephelere bölmek ülkenin geleceğine, barış içinde yaşama arzusuna yapılabilecek en büyük kötülüktür!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, iktidar sözcüleri ve ittifak ortağı, iç politikada gerilim siyasetini yeniden tedavüle koyarken son dönemde ‘iç cephe’ kavramını da sıkça kullanmaya başladılar. İç cepheyi takviye söylemi, başta yeni anayasa ve muhalefeti iyice etkisizleştirecek iç tüzük değişiklikleri olmak üzere iktidar ittifakının tek adam rejimini ve otoriterleşmeyi güçlendirecek hamlelere karşı olası itirazları peşinen bertaraf etme, ‘dış tehdide karşı iç cephede birleşme’ teziyle muhalefeti susturma planıdır. 

Cumhurbaşkanının ortaya attığı iç cephe tezi üzerinden kurgulanan siyasi planın AKP-MHP iş birliğiyle yürütüleceğinin işaretini MHP Lideri Devlet Bahçeli grup konuşmasında verdi.  Ana Muhalefet Liderine, medyaya, gazetecilere sert ifadelerle tehditler savuran MHP lideri; ‘Sarsılmaya çalışılan iç cephemizdir. Buna izin vermeyeceğiz. Dağıtılmak istenen sapa sağlam birliğimiz ve dirliğimizdir. İç cephemizi hedef alanlar iyi duysun. Cumhur İttifakı'nı yaşatacağız.’ dedi. İktidar ittifakı Türkiye’ye savaş, saldırı, işgal planlayan ‘dış düşmanla’ iş birliği yaparak iç cephede gedik açmak istediğini öne sürdüğü iç düşmanlara karşı iç cepheyi tahkim çağrıları yapıyor. Bugüne kadar etnik köken, inanç, siyasi görüş farklılıkları üzerinden yürüttüğü kamplaştırma-ayrıştırma siyasetinin artık yetersiz kaldığı düşüncesiyle ‘cepheleşmeye’ karar verdiği anlaşılıyor.

Türkiye geçmişteki cepheleşme siyaseti yüzünden derin acılar yaşadı. Ağır insani kayıpların yanı sıra, etkileri yıllar boyu süren ekonomik krizlere sürüklendi. Mahalleler, ‘kurtarılmış bölgeler’ paylaşıldı. Demokrat Parti iktidarının Vatan Cephesi sürecinde cepheye kaydolmayanlar düşman ilan edildi. Ülke 27 Mayıs 1960 ihtilalini yaşadı. Cepheleşme siyaseti 1970’li yılların sonunda Türkiye’yi kardeş kavgasına sürükledi. Milliyetçi Cephe ittifakıyla anarşi, kaos ve sağ-sol çatışmalarının zirveye çıktığı sürecin sonunda ülke 12 Eylül 1980 darbesiyle karanlığa sürüklendi. İktidar ittifakının ‘İç Cephe’ planlarının gerisindeki amaçları;

  • Hızla kaybetmeye giden iktidarın sürdürülmesi,
  • Ekonomi, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik sistemindeki çöküşün gizlenmesi,
  • Rekor kıran iç ve dış borçlardan söz edilmemesi,
  • Yok edilen adaletin, zirveye çıkan yolsuzlukların örtülmesi,
  • Gençleri zehirleyen uyuşturucu tacirlerinin, şehirleri paylaşan mafya ve çetelerin serbest kalması,
  • Siyasi cinayetlerin, tecavüze uğrayan kadınların, katledilen çocukların konuşulmaması.

Şimdi de iktidar uğruna cepheleşme adımları atılıyor. Dış tehdit malzemesiyle iç cephe kamplaşması dayatılarak siyasetin dizaynı hedefleniyor. İç cepheye muhalif olanların susturulup, seslerinin bastırılması isteniyor!

Sağlıktaki ticarileşme ve Şehir Hastaneleri uğruna üniversite hastanelerinin geri plana itilmesinin yarattığı olumsuzluklar resmi verilere yansıdı. Sağlık Bakanlığının 2023 istatistikleri, üniversite hastanelerinden bir yılda 15 bin tıp akademisyeni ve nitelikli sağlık personelinin ayrıldığını, üniversite hastanelerinin içinin boşaldığını gösterdi!

Sağlık Bakanlığı’nın 2023 sağlık istatistiklerine göre; hastane, doktor, yatak sayısı artarken sağlık sisteminden memnuniyetsizlik arttı. Randevu sistemi tıkandı, sağlıkta ticarileşme ve özelleşme yaygınlaştı. Sağlık Bakanlığı bütçesinin çok büyük bölümünü yutan Şehir Hastaneleri, en ağır hasarı üniversite hastanelerine verdi. 2022’de 1555 olan hizmet veren hastane sayısı 2023’te 1566’ya yükseldi. Bakanlığa bağlı hastane sayısı 915’ten 933’e çıkarken özel hastanelerin sayısı 572’den 565’e geriledi.

Üniversite hastanelerinin sayısı aynı kalmasına rağmen kurumsal altyapı, personel sayısı, akademik kadrolar, ameliyathane sayısı, teknik donanım, tıbbi cihaz bakımından gerilediği görülüyor. Çok sayıda unvanlı tıp akademisyeni partizanlık ve mobbing sonrası emekliliğini isterken, yurt dışına gidiş, özel hastanelere geçiş vb. nedenlerle ayrılan hekim sayısındaki artış üniversite hastanelerini boşalttı. Üst düzey tedavi uygulayabilecek, tıbbi araştırmaları yürütecek bilim insanı sayısının azalması dikkat çekiyor.

2023’te toplam hastane yatağı sayısı 266 bin 594 olurken, özel hastanelerde ve üniversite hastanelerindeki yatak sayısı azaldı. Hastanelerde koğuş sistemi yerine uygulamaya konulan ‘özel odalarda yüksek ücretli nitelikli yatak’ sayısının toplam yatak sayısı içindeki payı yüzde 82,5’a yükseldi. Şehir hastaneleri ve diğer kamu sağlık kurumlarında ücretli nitelikli yatak sayısı artarken, özel hastanelerle, üniversite hastanelerinde azaldı.  Benzer durum yoğun bakım yatak sayısı için de söz konusu. Sağlık hizmeti veren kurumlardaki toplam personel sayısı 2022’de 1 milyon 350 bin 528 iken 2023’te 63 bin 393 kişi artarak 1 milyon 413 bin 921’e yükseldi. Ancak üniversite hastanelerindeki personel sayısında sert düşüşler yaşandığı, kitlesel ayrılışlar olduğu görülüyor. Üniversite hastanelerinde 2022’de 42 bin 83 olan hekim ve tıp akademisyeni sayısı 2023’te 35 bin 710’a geriledi. Personel sayısı ise 183 bin 930’dan 175 bin 134’e düştü. Üniversite hastanelerinden bir yılda ayrılan hekim ve sağlık personeli toplamı 15 bin 169 oldu. Tıp fakültelerine bağlı üniversite hastaneleri aynı zamanda tıp öğrencilerini, hekim adaylarını eğiten araştırma hastanesi statüsünde. Bu hastanelerden bir yılda ayrılan tıp akademisyeni sayısının 6373 olması endişe verici. Ayrıca yoğun bakım hemşiresi, tıp teknisyeni, laborant vb. nitelikli yardımcı sağlık personeli olan 8796 kişinin de son bir yılda üniversite hastanelerinden ayrılması, tıp eğitiminin kalitesi ve niteliği yanında bu hastanelerdeki bilimsel araştırma ve tedavi yöntemlerinin kesintiye uğraması açısından ciddi bir tehlike.

Sağlığı ticarileştirip hastaları ‘müşteri’ gören uygulamalar, sistemi özel hastaneler ve şehir hastaneleri üzerine oturtan politikalarla sağlık hizmetlerinden memnuniyet azalıyor. 2011’de yüzde 75,9 ile zirveye çıkan memnuniyet, 2023’te yüzde 65,4’e indi. Siyasi partizanlıkla üniversite hastanelerine ağır hasar veriliyor, sağlık sistemindeki tahribat artık gizlenemiyor!

Baz etkisiyle yıllık artışlarda düşüşe geçen enflasyonda aylık artışlar beklentilerin ve öngörülenin üzerinde gerçekleşmeye devam ediyor. TÜİK ve ENAG’ın eylül enflasyonunda aylık 2,37, yıllık 39,25 puanlık farkın izahı olamaz. Bu fark, dezenflasyon bahanesiyle milyonlarca kişinin bilinçli ve hesaplı şekilde yoksullaştırıldığının kanıtıdır!

Yılsonu için yüzde 41,5 olarak ilan edilen resmi enflasyon hedefine karşılık Merkez Bankası’nın (MB) eylül ayı Piyasa Katılımcıları Anketi’ndeki (PİKA) yılsonu beklentisi yüzde 51 oldu. Pazar ve marketlerdeki üç günde bir değişen etiketler de iktidar ve ekonomi yönetiminin söylemlerinin tam tersini yansıtıyor. Geçen yıl haziranda göreve başladığında yüzde 38 enflasyon devralan Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, mayısta yüzde 75’i aşan resmi enflasyonun son üç ayda baz etkisiyle yüzde 49 olmasını büyük başarı olarak sunuyor. Enflasyonun 2026’da tek haneye ineceği ifade edilirken şimdi Bakan Şimşek’in ‘enflasyonla mücadelenin en erken 3,5 yılda sonuç verdiğini’ dile getirerek 2027, 2028’i işaret etmeye başlaması, ortaya çıkacak başarısızlığa kılıf arandığını gösteriyor. 

TÜİK’in açıkladığı eylül verilerinde aylık TÜFE artışı yüzde 2,97 oranıyla beklentilerin üzerinde çıkarken yıllık TÜFE yine baz etkisiyle yüzde 49,38’e indi. Bağımsız akademisyenlerin oluşturduğu Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise TÜİK ile aynı yöntem, aynı enflasyon sepeti ve aynı piyasadan derlenen fiyatlarla yaptığı hesaplamada aylık enflasyon artışını yüzde 5,34, yıllık artışı yüzde 88,63 oranında açıkladı. TÜİK ve ENAG’ın hem aylık hem yıllık enflasyon rakamlarında yaklaşık iki misline varan farklılık aylık 2,37, yıllık 39,25 puan. İTO’nun ise aylık enflasyonu yüzde 3,90, yıllık yüzde 59,18. TÜİK ile aylık 1, yıllık 10 puan fark söz konusu.

İktidarın Orta Vadeli Program’da (OVP) 2024 yılsonu için yüzde 41,5 olarak belirlediği hedef enflasyonu tutturması için TÜİK’in hesaplarında siyasi baskı altında olduğu apaçık görülüyor. Bunun en somut örneği, temmuzdan bu yana sabit ve mobil telefon, internet tarifelerine yüzde 300’e varan zamlarla katlanan faturalara rağmen TÜİK’in eylül rakamlarında haberleşme fiyatlarında eksi yüzde 0,81 düşüş olmasıdır. Türkiye Varlık Fonu (TVF) bünyesindeki Türk Telekom ve Turkcell’in zamlarını durdurması için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik çağrılar, kampanyalar yapılıyor. Aynı şekilde eylülde okulların açılmasıyla eğitimde kitap, kırtasiye, defter, kalem vb. ürünlerde bir ayda yüzde 14,21 enflasyon yaşandığını belirleyen TÜİK’e göre servis ücretlerinde yüzde 120’ye varan zamlara karşılık ulaştırmadaki enflasyon ise yüzde 2,44 olmuş. Çocukları okula giden milyonlarca ailenin yakıcı şekilde yaşadığı gerçek fiyat artışları ortada iken, 17 bin liralık asgari ücretle çalışan milyonlarca kişinin enflasyon karşısındaki gelir kaybı 9 ayda 8330 liraya ulaşırken, TÜİK’in aylık enflasyonu sadece yüzde 2,97!

Resmi enflasyonun 39 puan düşük gösterilmesiyle, milyonlarca memur, emekli, işçi, asgari ücretlinin 2025 Ocak ayındaki maaş zamları gerçek enflasyonun çok altında ve düşük tutulacak. Toplumsal refah, iktidarın siyasi ve ekonomik hesaplarına, yabancı bankerlere ve küresel faiz lobilerine verilen sözlere, IMF ve uluslararası reyting şirketlerinin taleplerine feda ediliyor!

Uygulanan ekonomi politikalarının dış ticarette yakıcı hale gelen olumsuz etkisi, ihracattaki gerilemeyle kendisini gösteriyor. İthalattaki düşüşe rağmen ihracatın yavaşlaması dış ticaret açığının artmasına yol açtı. Baskılı kur ve ihracat dövizine el koyma politikası ihracattan kaçışı hızlandırdı!

2021’de ilan edilen Türkiye Ekonomi Modeli ve faizde nas kararları dış ticarette ve özellikle ihracattaki çöküşün altyapısını hazırlarken, geçen yıldan bu yana yürürlükteki Dezenflasyon Programı ihracata ikinci ağır hasarı verdi. İhracattan uzaklaşma hız kazanırken ithalatçı şirket sayısında patlama yaşanıyor. İhracata dönük sanayinin daralması, ithalatçı girişimlerinin hızlanması yakın gelecekte dış ticaretteki olumsuzlukların artacağını gösteriyor. Ticaret Bakanlığı eylülde ihracatın geçen yılın aynı ayına göre yüzde 1,8 azalarak 22 milyar dolar, ithalatın yüzde 1,4 düşüşle 27,1 milyar dolar olduğunu açıkladı. İthalattaki düşüşe rağmen ihracat azalınca aylık dış ticaret açığı geçen yıla göre yüzde 0,5 artışla 5 milyar 122 milyon dolara ulaştı. İthalattaki azalmaya rağmen açığın eylülde yeniden artması ihracata dönük sanayinin durgunluğa girmesinden kaynaklanıyor. Açıklamaya göre ocak-eylül dönemi 9 aylık ihracat geçen yıla kıyasla yüzde 3,2 artarak 192,8 milyar dolar, ithalat ise yüzde 8 azalarak 252,9 milyar dolar oldu. Dış ticaret açığı yüzde 31,5 düşüşle 60,1 milyar dolara indi.

Türkiye’nin dış borçlanma yerine doğrudan döviz gelirinin iki ana kaynağı ihracat ve turizm. Özellikle ihracat döviz geliri için kritik önemde. Ancak iktidarın para, kur ve faiz politikaları, kuru düşük tutma uğruna Merkez Bankası’nın (MB) yüz milyarlarca dolarlık rezervinin satılması vb. uygulamalar ihracatçıları da olumsuz etkiledi. Kur Korumalı Mevduat (KKM) ile kontrol edilmeye çalışılan döviz için KKM hesaplarına ödenen kur farkı ve faizin MB ve Hazineye yükü 1 trilyon lirayı aştı. Ayrıca ihracatçıların döviz kazancının yüzde 40’ına el konulup MB’ye satma zorunluluğu getirildi. İhracata dönük üretim yapan, bunun için ara malı, hammadde, makine ithal etmesi gereken ihracatçıların çoğu bu kararlardan olumsuz etkilendi.

TÜİK’in ilk kez yayınladığı ‘Girişim Özelliklerine Göre Dış Ticaret 2020-2023’ istatistikleri, iktidarın ihracata destek, teşvik, ucuz finansman vb. söylemlerinin gerçeği yansıtmadığını, ihracattan kopuşun hızlandığını gösteriyor. İhracat ve ithalat amacıyla kurulan yeni girişimlerde son üç yılda yaşanan gelişmelere bakıldığında; 2020’de 87 bin 705 olan ihracatçı girişim sayısı üç yılda yüzde 58 ve toplamda 51 bin 644 şirket artarak 2023 sonunda 139 bin 349 olurken, 2020’de 73 bin 591 olan ithalatçı girişim sayısı üç yılda 179 bin 317 yeni şirket ve yüzde 244 artışla 252 bin 908’e yükselmiş.

OVP’de ihracatla büyüme, döviz gelirlerini artırma hedeflerinin gerçeklikten uzak olduğu, aksine başta tüketim malları olmak üzere ithalata yönelişin katlandığı görülüyor. Dış ticarette ithalat şirketleri lehine değişen bu tablo, istihdam, üretim, döviz gelirleri, yeni dış pazarlara açılma vb. açılardan zorlu ve sıkıntılı bir süreci gösteriyor!

Sanayi sektöründeki kriz derinleşiyor. Sanayi sektörünün ve imalat sanayiinin röntgenini çeken İstanbul Sanayi Odası (İSO) Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) ve Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği’nin (MÜSİAD) Satın Alma Müdürleri Endeksi (SAMEKS) eylül ayı sonuçları endişe verici düzeyde kötüleşti!

Altı aydan bu yana sürekli düşüşte olan her iki endeksteki (İSO-PMI, MÜSİAD-SAMEKS) eylül ayı sonuçları 2020 yılının mayıs ayından bu yana görülen en kötü değerlere indi. 50’nin altındaki değerler kriz ve küçülmenin işaretleri olarak kabul ediliyor. İSO-PMI ağustos ayında 37,8 puanda iken eylülde 44,3 puana indi. Sanayi sektörünün hemen tüm kollarındaki bozulmanın ve endişe yaratan gelişmelerin çok ciddi boyuta ulaştığını gösteren eylül ayı verisi sanayide çöküşe doğru gidildiğinin sinyalini verdi. ISO-PMI’nin kapsadığı 10 sektörün tamamında üç aydan bu yana devam eden siparişlerdeki yavaşlama eğilimi eylülde daha da hızlandı. En belirgin daralma ve küçülme işaretleri tekstil, hazır giyim ve deri sektörlerinde gözlenirken, gıda ürünlerindeki sipariş düşüşü nispeten daha yavaş kaldı. En kritik gösterge ise ISO-PMI’de kapsanan 10 sektörün tamamında 6 yıldan bu yana ilk kez istihdamda düşüş yaşanması. İstihdam kaybının en belirgin olduğu ilk sıradaki sektör ise tekstil oldu.

MÜSİAD’ın her ay açıkladığı SAMEKS’te ise bileşik endeks eylülde 46,5 puana inerken, sanayi sektörü endeksi en sert düşüşü gösterdi.  Sanayi sektörünün kritik düzeyde daraldığını ve zayıfladığını gösteren eylül endeksi ağustosa göre 1 puan daha düşerek 44,6 düzeyine indi. Özellikle yeni siparişlerde yaşanan 3,7 puanlık kayıp nedeniyle alt endeksin 40,9 puana kadar indiği görülürken, girdi alımları alt endeksi 46,8 puana düştü. Nihai mal stoku alt endeksi 6,2 puan azalışla 41,4 puana düşerken, tedarikçilerin teslimat süresi alt endeksi ise 46,2’ye indi. SAMEKS istihdam alt endeksi de 2,2 puan gerileyerek 49 oldu. Bu da hemen tüm sektörlerde istihdam talebinin ve çalışan sayısının azaldığını gösteriyor.

  • TÜİK ve ENAG’ın enflasyon rakamları arasındaki olağanüstü farka karşılık, doğrudan reel sektörü temsil eden ISO-PMI ve MÜSİAD-SAMEKS verileri birbiriyle örtüşüyor.

Her iki endekste tüm sektörlerde 6 aydır sürekli istihdamın azaldığı, yeni istihdam talebinin olmadığı açığa çıkarken, TÜİK’in tam aksine işsizliğin azaldığını, istihdamın arttığını, resmi işsizlik oranının düştüğünü açıklaması derin bir çelişki. İstihdamda en büyük paya sahip hizmet sektöründe de SAMEKS eylülde 1,1 puan düşüşle 45,7 puana geriledi. Hizmet sektörü istihdam alt endeksinin 47,3’e düşmesi bu sektördeki çalışan sayısında ciddi şekilde azalma yaşandığını gösteriyor.

İktidara yakın MÜSİAD, kötüye gidişin hızlandığını, göstergelerin gelecek açısından umut vermediğini örtülü ifadelerle dile getiriyor. İktidarın ‘her şey iyiye gidiyor’ söylemine kendine yakın iş dünyasının bile inanmadığı, başta sanayi olmak üzere hemen hiçbir sektörde karşılık bulamadığı iş insanları, sanayiciler, imalatçılar, ihracatçılar için adeta ‘bıçağın kemiğe dayandığı’ anlaşılıyor!

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın açıkladığı ‘taklit ve tağşiş’ gıda üreticilerinin kabarık listesi halk sağlığının tehdit altında olduğunu gösterdi. Türkiye gıda enflasyonunda Avrupa’da birinci, dünyada dördüncü. Gıda sanayiinde üretim ve talepteki düşüş, halkın gıda maddelerini satın almakta güçlük çektiğini gösteriyor!

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın artık anlık olarak resmi web sitesinde yayınlamaya başladığı ‘taklit ve tağşiş’ gıda maddeleriyle, bunları üreten gıda sanayii üreticileri ve markalarının her gün kabaran listesi, halk sağlığının ciddi tehdit altında olduğunu ortaya koyuyor. Aralarında önde gelen, yıllardır tanınan ve bilinen markaların yer aldığı taklit ve sağlığa zararlı katkılar içeren gıda maddelerinin yaygınlığı, bu konudaki denetimlerin yetersizliğini, sorumluların ciddi görev ihmali içinde olduklarını açığa çıkartıyor.

Özellikle et ve süt ürünlerinde, tatlı ve şekerli gıdalarda, alkollü içeceklerdeki taklit ve sahteciliğin boyutları ürkütücü düzeyde. Türkiye’nin sucuk, pastırma, salam, sosis vb. et ve şarküteri ürünlerinde önde gelen illerimizden Kayseri’de bu maddeleri üreten 18 şirketin 12’sinin ürünlerinde tek tırnaklı (at, eşek, domuz vs.), kanatlı hayvan ve sakatat katkılarının saptanması, gıda sahteciliğinin ne kadar yaygınlaştığını gösteriyor.

ÖTV artışları ve iki ayda bir yapılan yüksek oranlı zamlarla alkollü içecek fiyatlarındaki olağanüstü artışların bu ürünlerde sahteciliği ciddi şekilde yaygınlaştırdığı anlaşılıyor. Lokanta ve restoran denetimlerinde alkolde saptanan sahtecilik yanında, döner, hamburger, etli sandviç vb. fast food gıdalarda ortaya çıkan at-eşek, kanatlı eti katkısı endişe verici düzeyde. Pek çoğu önde gelen market zincirlerinin raflarında yer alan bu ürünlerin bazılarının yıllardır tanınmış gıda markaları olması halk sağlığına yönelik tehdidin bir başka boyutu. Gıda sahteciliğinin böylesine yaygınlaşması bir yanıyla et, süt, yumurta, ayçiçek yağı, zeytinyağı, tereyağı, peynir, yoğurt, sebze, meyve, baharat vb. gıda üretimi girdilerindeki yüksek maliyet artışlarının gıda üreticilerini sahteciliğe yönelttiğini düşündürse de insan sağlığı ile oynanması kabul edilemez.

Son açıklanan verilerde yüzde 43,72 olan gıda enflasyonu oranıyla Türkiye Avrupa ve OECD ülkeleri sıralamasında iki yıldır birinciliğini sürdürüyor. Dünya gıda enflasyonu sıralamasında ise Türkiye, Arjantin, Zimbabwe, Güney Sudan’ın ardından dördüncü sırada. Eylül itibarıyla yüzde 43,72 olarak açıklanan yıllık gıda enflasyonuna karşılık, TÜİK’in enflasyon sepetinde yer alan bazı ürünlerin fiyatlarındaki yıllık artışlar bu rakamın çok üzerinde. Zeytinyağındaki yıllık fiyat artışı yüzde 70, tereyağında yüzde 55 olurken, kuzu etinde yüzde 76, dana etinde yüzde 52. Süt ürünlerindeki yüzde 73’e varan ortalama yıllık fiyat artışına karşılık yumurtada yüzde 80’e yaklaşan artış söz konusu. Öte yandan İSO-PMI gıda sanayiinin üretim, talep ve siparişlerinde ağustosta başlayan düşüşün eylülde de devam etmesi halkın gıda harcamalarını kısmaya yöneldiğini gösteriyor.

Gıda maddeleri sanayiinin talep ve satışlarında son iki ayda başlayan gerileme, hanelerin erişilmesi güçleşen gıda maddelerine yaptıkları harcamayı azalttığını, öğün atlama ya da kısmen aç kalmaya yöneldiğini işaret ediyor!     

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un BRICS üyelerinin genişlemeye sıcak bakmadıklarını ifade etmesi, BRICS’e üyelik için başvuran iktidarın 22-24 Ekim’de Kazan’da yapılacak zirveden eli boş dönme ihtimalini gündeme getirdi. Lavrov’un verdiği bu mesaj, Türkiye’den bazı yeni tavizler istenebileceğini düşündürüyor!

AB’ye tam üyeliğin Türkiye için ‘vazgeçilmez stratejik hedef’ olduğunu dile getiren iktidarın Çin ve Rusya önderliğindeki AB-ABD karşıtı BRICS’e tam üyelik için başvurusu 22-24 Ekim tarihlerinde Rusya’nın ev sahipliğinde Kazan’da yapılacak BRICS liderler zirvesinin gündeminde.

Türkiye’nin BRICS üyeliğine başvurusu geçen ay İngiliz ve Amerikan haber ajanslarınca haber olarak geçildikten sonra Putin’in yardımcısı Yuri Uşakov ve Kremlin sözcüsü Dmitriy Peskov tarafından doğrulanarak başvurunun Rusya’ya iletildiği ve değerlendirmeye alındığı açıklanmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da Birleşmiş Milletler (BM) toplantıları için ABD’ye giderken Kazan’da yapılacak BRICS zirvesine katılıp Putin ile görüşmeyi planladığını ifade etti.

  • Tüm bu süreçler Türkiye’nin BRICS’e üyelik başvurusunun kabulüyle ilgili bazı pazarlıklar olduğunu, olumsuzluk yaşanması ihtimalini işaret ediyor.

Muhtemelen bu olumsuzlukları gidermek için TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un geçen ayki Moskova ziyaretinde Devlet Başkanı Putin ile randevu talebi kabul edildi. TBMM Başkanı, Putin ile görüşme sonrası Türkiye’nin BRICS’e tam üye olmasının her iki tarafa ekonomik açıdan ciddi katkılar sağlayacağını vurguladı.

  • Ancak anlaşıldığı kadarıyla hâlâ tam üyelik başvurusuyla ilgili pürüzler ortadan kalkmış değil.

Rusya ve Çin’in önderliğindeki örgütün kurucuları arasında Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika da yer alıyor. Geçen yıl Güney Afrika’da yapılan zirvede Suudi Arabistan, İran, Etiyopya, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’ın katılımıyla üye sayısı 10’a yükseldi.

  • Aralarında Türkiye’nin de olduğu 20 ülkenin BRICS’e üyelik başvurusu değerlendirme aşamasında.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov geçen ay yaptığı açıklamada, Türkiye’nin NATO üyesi olmasına ve AB ile üyelik sürecinde bulunmasına dikkat çekerek BRICS üyeliğinde ana kriterin ‘ortak değerleri paylaşmak’ olduğunu söyledi. Ortak değerlerin ne olduğu sorusuna ise ‘Bunlar AB’nin Ukrayna’da savunduğu değerler değil’ yanıtını verdi.

  • Bu ifadeler Ukrayna’ya İHA-SİHA satan Türkiye’ye mesaj niteliğinde!

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov geçen hafta New York’taki açıklamasında ise BRICS üyelerinin ‘bu aşamada genişlemeye sıcak bakmadıklarını, tüm üyelerin bu konuda mutabık olduklarını’ söyledi.

BRICS’e tam üyelik dışında ‘ortak ülkeler’ adı altında yeni bir statünün kabul edildiğini belirten Lavrov, hangi ülkelere ortaklık statüsü verileceğinin Kazan’da karara bağlanacağını ifade etti.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ifadeleri çok açık.

  • Mısır, BAE ve Suudi Arabistan ile yeni normalleşen Türkiye’ye Pakistan ile yakın ilişkilerden dolayı Hindistan’ın bakışı da pek olumlu değil.
  • Etiyopya ise Somali ile yaşadığı sorunlarda Somali’nin yanında duran Türkiye’ye mesafeli.

AB’deki gibi BRICS’te de genişleme için ‘tüm üyelerin oy birliği’ gerekiyor.

  • Dolayısıyla Kazan’da Türkiye’yi eli boş göndermemek için tam üyelik yerine ORTAKLIK STATÜSÜ verilip Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘gönlünü alma’ yoluna gidilebilir.
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ihtimale karşı Kazan Zirvesi’ne katılımını iptal edebilir.

Türkiye’nin başvurusuna yeşil ışık yakan Rusya’nın tavrındaki bu değişiklik, Suriye ve Ukrayna’da yeni pazarlık ve taviz talepleriyle ilgili olabilir. Ayrıca Rusya, son dönemde Türkiye’nin ABD’nin yaptırım uyarılarıyla Rusya’ya daha mesafeli durmasına tepkili.

  • Bu yüzden AB’ye karşı BRICS’e üyelik başvurusu yapan Türkiye’ye önce olumlu yaklaşım gösteren Rusya, Kazan’da kapıyı kapatabilir.
  • Türkiye’yi AB karşısında ve uluslararası alanda zor duruma düşürebilir.

Ortak üyelik statüsü ya da tam üyeliğe kapının kapatılması olasılıklarının hangisi yaşanırsa yaşansın ortadaki tablo, siyasi öngörüsüzlüktür. BRICS’e başvuru aşamasında tüm ihtimallerin hesaplanması, muhtemel sorunların ve çözümlerin, farklı diplomatik senaryoların hazır olması gerekirken bunların yapılmamış olması ciddi bir zafiyettir!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  1. İsrail’in Lübnan’daki saldırıları şiddetlenerek sürerken ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri varlığını azaltma süreci başlattığını açıklaması Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor!

ABD Savunma Bakanlığı, Irak ve Suriye’deki askeri varlığını aşamalı şekilde azaltarak çekileceğini duyurdu. Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD-DAEŞ) örgütünün ortaya çıkarak acımasız terör eylemlerine girişmesi üzerine 2014 Eylül’ünde ABD öncülüğünde kurulan IŞİD ile Mücadele Askeri Koalisyonuna 30 ülke katılmıştı. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde konuşlanan IŞİD ile Mücadele Koalisyonu her iki ülkeye asker gönderme yanında bazı yerel güçleri de örgütleyip silahlandırıp eğiterek koalisyonun yanında IŞİD’e karşı mücadeleye kattı. Yapılan açıklamada IŞİD karşıtı askeri koalisyonun yapısında ve misyonunda değişikliğe gidileceği duyuruldu.

Ancak çekilmeye ilişkin takvim ve açıklamaların ayrıntılarına bakıldığında farklı bir durum ortaya çıkıyor. Irak’taki IŞİD ile Mücadele Koalisyonunun misyonunun sonlandırılması süreci 2025 Eylül sonunda tamamlanacak. Suriye’de ise IŞİD ile mücadeleye yönelik operasyonlar 2026 yılının eylül ayına kadar devam edecek. Irak’taki misyonun gelecek yıl sona ermesinin ardından Irak hükümeti ile ABD arasında ‘İkili savunma iş birliği ve güvenlik’ konusunda mutabakat sağlandığı açıklandı. Dolayısıyla koalisyonun Irak’taki görevi gelecek yılın eylülde tamamlandıktan sonra ABD dışındaki ülkelerin askerleri Irak’tan çekilecek. Irak ordusunun askeri kapasitesinin geliştirilmesine bağlı olarak, ABD askeri varlığı Bağdat yönetimiyle ikili anlaşma çerçevesinde, Kuzey Irak’ta ise Erbil yönetimiyle Peşmerge güçlerine ‘askeri danışmanlık’ kapsamında devam edecek.

Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (KIBKY) baştan beri ABD askerlerinin kalmasını istiyor. Suriye’de IŞİD’in tehdit olmaya devam ettiği öne sürülerek bu ülkedeki aşamalı çekilmenin en erken 2026 Eylül’ünde başlayabileceği ifade ediliyor. ABD ordusu hem Kuzey Irak’taki Peşmerge güçlerine hem de Kuzey Suriye’de PKK-PYD-YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) silah ve mali desteğini sürdürecek.  

ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken Irak ve Suriye’de IŞİD’den kurtarılan bölgelerin imar ve inşasında kullanılmak üzere 394 milyon dolarlık bir bütçe oluşturulduğunu açıkladı. Bunun en az 200 milyon dolarının Suriye’de PYD-YPG-SDG kontrolündeki bölgeler için kullanılması planlanıyor. Koalisyondaki diğer ülkelerin de katkısıyla bu bütçenin daha da artması, tutarın 500 milyon dolara ulaşması öngörülüyor. Bu durumda PYD-YPG-SDG’ye aktarılacak mali kaynakların da artırılması söz konusu.

Türkiye, Suriye ile normalleşme girişimlerini sürdürürken, Şam yönetiminin kırmızı çizgisi TSK’nın Suriye’den çekilmesi olarak dile getiriliyor. Türkiye, PYD-YPG-SDG’yi terör örgütü olarak değerlendirdiği için güvenlik gerekçesiyle bu talebe olumsuz yaklaşıyor. ABD’nin ilan ettiği Irak ve Suriye’den çekilme planının gerçekte göstermelik olduğu, aksine Amerikan askerlerinin her iki ülkede kalıcı olmasının altyapısının hazırlandığı anlaşılıyor!