Erdoğan Toprak: "İstanbul Sözleşmesi Yaşatır"
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.
Toprak Kamuoyu ile paylaştığı raporda, “Lütfen kimse algı yönetimlerine kanmasın. Kadına şiddet ülkemizin kanayan yarasıdır: Zaten kadınlarımızı yeterince koruyamıyoruz, bir de İstanbul Sözleşmesinden çıkıp, yargıya, emniyet güçlerine YANLIŞ bir mesaj verilmesin!” ifadelerini kullandı.
Toprak, "Hep söylenen şu “İstanbul Sözleşmesi aileyi değil, kadını koruyor”. Evet, çok doğru: Çünkü İstanbul Sözleşmesinin tüm hükümlerinin temelinde bir ŞİDDET vakası bulunuyor. Diğer bir ifadeyle; şiddet olduğunda artık kadın korunmalıdır. Örneğin, İstanbul Sözleşmesi, madde 52, “ani tehlike anında uzaklaştırma” tedbirleri öngörüyor. Sözleşme sayesinde mevzuatımıza (6284 sa Kanun ile) ilk defa şiddet durumunda uygulanabilecek birçok koruma tedbiri girdi. Üstelik ülkemizde uygulama zaten tartışmalı; şiddet gördüm diye savcıya gitme cesareti bulan kadınlarımızın %81’i “takipsizlik” kararı ile karşılaşıyor. Sonucu her gün izliyoruz; her gün bir kadınımız öldürülüyor!
İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın 06.07.2020 tarihli Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirmesi şöyle:
İÇ POLİTİKA
- İstanbul Sözleşmesi’nin analizi…
- İktidarın Avukatlık Yasası değişikliği ve ‘Çoklu Baro’ düzenlemesi siyasi bir partizanlık projesidir!
DIŞ POLİTİKA
- Libya’da gerilim sürerken Rusya, Libya büyükelçiliğini yeniden açma kararı aldı.
- Libya’da Trump’ın tavrının istikrarlı ve net olacağı söylenemez!
- Salgın sürecinde önce “Sağlık diplomasisi” izleyen iktidar, şimdi “Turizm diplomasisine” yöneldi!
- Uzun bir aradan sonra AB’den Ankara’ya üst düzey bir ziyaret gerçekleştirilecek!
- Cumhurbaşkanının salgın sürecinde ilk yurt dışı gezisini Katar’a gerçekleştirmesi dikkat çekici!
- Putin, Erdoğan ve Ruhani, video konferans ile bir zirve toplantısı gerçekleştirdi.
- Rusya, Türkiye’nin S-400’ü ABD’ye satmasını içeren yasa teklifine, tepki gösterdi!
EKONOMİ
- Enflasyonda ‘tek hane’ iddiası Haziran ayı verileriyle çöktü!
- TÜİK’in işsizlik verileriresmi kurumların kendi aralarındaki rakamların tutarsızlığını gösterdi!
- Volkswagen’in Türkiye’de yapmayı planladığı otomobil fabrikası yatırımından vazgeçtiği resmen açıklandı!
- İhracatta Haziran ayında yüzde 15,8 oranındaki artışa karşılık, ithalatın yüzde 30 artması dış ticaret açığı ve cari açığın artacağını gösteriyor!
- Uluslararası piyasalarda Türkiye’ye yönelik kaygılar artıyor!
1.İstanbul Sözleşmesi’nin analizi ve bir değerlendirme notu: Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi sözleşmesi kadını yaşatır.
Maalesef son günlerde, Türkiye’nin 2011’de imzaladığı (2012’de de TBMM’de onaylanan) bu önemli Uluslararası Sözleşme aleyhine bir algı kampanyası yürütülüyor. Her gün bir kadınımızın vahşice öldürüldüğü ülkemizde, Sözleşmeden çıkış kabul edilemez bir geri adım olur. Böyle bir geri adımın, kadın hakları konusunda sembolik anlamı da çok büyük ve yıkıcı olur. Hiçbir zaman somut anlatılmadan yürütülen algı kampanyasına karşılık, temeli olmayan “soyut iddialara” karşılık; SOMUT BİLGİLER ile cevabım:
“TOPLUMSAL CİNSİYET HUSUSU SORUNLU” İDDİASI:
İstanbul Sözleşmesi şu temel tespiti yapıyor: Kadına karşı şiddetin yapısal sebebi, “toplumsal cinsiyet” kavramıdır, diğer bir ifadeyle; kadınlar için “oluşturulmuş roller” ve “kadınların ast bir konumda” konumlandırılmasıdır. Bu tanım ve tespit neden rahatsız ediyor? Doğru değil mi? Cinayet/şiddet vakaların birçoğu, örneğin bir genç kız okumak istediğinde veya bir kadınımız çalışmak istediğinde olmuyor mu? Okumak veya çalışmak istediği için şiddet gören 1 tek erkek vakası duydunuz mu? Çoğu şiddet vakası gerçekten de kadınlara biçilen rollerden kaynaklanıyor: Kadınların “eşit” olmadığı inancından kaynaklanıyor. Anayasamız da 10. Maddesinde kadın ve erkek eşitliğini beyan ediyor ve düzenliyor. İstanbul Sözleşmesinden çıktıktan sonra, Anayasamızı da mı tadil edeceğiz?
“SÖZLEŞME AİLEYE ZARAR VERİYOR” İDDİASI:
Hep söylenen şu “İstanbul Sözleşmesi aileyi değil, kadını koruyor”. Evet, çok doğru: Çünkü İstanbul Sözleşmesinin tüm hükümlerinin temelinde bir ŞİDDET vakası bulunuyor. Diğer bir ifadeyle; şiddet olduğunda artık kadın korunmalıdır. Örneğin, İstanbul Sözleşmesi, madde 52, “ani tehlike anında uzaklaştırma” tedbirleri öngörüyor. Sözleşme sayesinde mevzuatımıza (6284 sa Kanun ile) ilk defa şiddet durumunda uygulanabilecek birçok koruma tedbiri girdi. Üstelik ülkemizde uygulama zaten tartışmalı; şiddet gördüm diye savcıya gitme cesareti bulan kadınlarımızın %81’i “takipsizlik” kararı ile karşılaşıyor. Sonucu her gün izliyoruz; her gün bir kadınımız öldürülüyor!
Burada tenkit edilen bir diğer madde, madde 48; şiddet vakası olduğunda zorunlu arabuluculuk/uzlaşmayı yasaklıyor. Net söylüyorum: Şiddet görmüş hiçbir kadın evliliğini sürdürmek zorunda değildir! Şiddet bir kere uygulandı mı tekrar uygulanıyor ve genelde artan bir şiddetle; hiçbir kadın risk altında, korku içinde, yaşamak zorunda değildir. Çocuklar için de şiddet ortamında büyümek büyük bir travmadır; korku ve dehşet altında yaşamaktır. Özetle, öyle bir evliliği zorla ayakta tutmak çocuklara da iyilik değildir.
“SÖZLEŞME KADINA KARŞI ŞİDDETLE MÜCADELEDE KATKI SUNMUYOR” İDDİASI:
Buna cevap vermek için birkaç sayfa gerekir ancak çok özet bir şekilde cevap vereyim. Kadına karşı şiddeti önleme konusundaki temel Kanunumuz, 6284 Sayılı Kanundur. Bu Kanun 2012’de yasalaştı; tamamen İstanbul Sözleşmesi temelinde yazılmıştır. İstanbul Sözleşmesi sayesinde (her zaman tam ve etkin uygulanmasa dahi); birçok kadına-şiddet türü tanımlanmıştır, koruma tedbirleri düzenlenmiştir, konuya kapsamlı bir mücadele çerçevesi çizilmiştir. Mevzuatımızda Sözleşmeye göre hala eksik noktalar var. Örneğin; 1) İstanbul Sözleşmesinde (mde 46) “eski eşe” şiddet, ceza ağırlaştırma sebebidir. Kanunlarımıza yansıtılmadı. Bu önemli bir eksik çünkü kadın cinayetlerinin ciddi bir kısmı eski eşe karşı işleniyor. 2) İstanbul Sözleşmesinde (mde 34) “ısrarlı takip” özel bir suç olarak tanımlanıyor. Bizde TCK’da böyle hususi/açık bir tanım yok. Bu da önemli bir eksik çünkü çoğu cinayet ısrarlı takip sonucu işleniyor. 3) İstanbul Sözleşmesi barınak konusunu çok önemsiyor, bizde hala bu konuda büyük eksik var. 4) İstanbul Sözleşmesi eğitimde her seviyede “kadın-erkek eşitliği” dersleri tavsiye ediyor; bizde tamamen eksik. Oysa eğitim, kadına şiddetle mücadele için “olmazsa olmaz” husustur.
“SÖZLEŞME AHLAK, DİN, NAMUS KARŞITI HÜKÜMLER İÇERİYOR” İDDİASI:
Bu iddianın hiçbir somut temeli yoktur. Kastedilen maddeler; 12.5 ve 42. Bu maddeler sadece şunu söylüyor: Taraf Ülkeler, töre, din, namus gibi kavramlarının herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir. Bu düzenlemenin neresi yanlış? Namus adına işlenen cinayeti kabul edelim mi?
Öyle bir durum olduğunu iddia eden koca boşanabilir elbette, ancak şiddet/cinayet kabul edilemez! Maddenin tek söylediği budur. Zaten Ceza Kanunumuz esasında aynı şeyi söylüyor, hatta örneğin töre saiki ile cinayet işlenirse bu durum, cezayı ağırlaştırma sebebidir (TCK madde 82/1-k).
“SÖZLEŞME EŞCİNSELLİĞİ ÖZENDİRİYOR” İDDİASI:
30 sayfa ve 81 maddelik Sözleşmede “cinsel yönelim” tek 1 cümlede geçiyor! Madde 4.3’te. Cümle şöyle: “[Taraf ülkeler], mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin.. ırk, renk, din, siyasi görüş, [vs], cinsel yönelim… gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir”.
Özetle, Sözleşme sadece ve sadece şunu ifade ediyor: Şiddet gören bir kadın varsa, o kadının cinsel yönelimi ne olursa olsun, o da şiddet uygulayandan korunacaktır. Özetle; “o da bir insandır, onun da yaşam hakkı korunmalıdır” diyor sadece Sözleşme.
Lütfen kimse algı yönetimlerine kanmasın. Kadına şiddet ülkemizin kanayan yarasıdır: Zaten kadınlarımızı yeterince koruyamıyoruz, bir de İstanbul Sözleşmesinden çıkıp, yargıya, emniyet güçlerine YANLIŞ bir mesaj verilmesin!
2.İktidarın Avukatlık Yasası değişikliği ve ‘Çoklu Baro’ düzenlemesi siyasi bir partizanlık projesidir. Bu düzenlemenin TBB’yi “tek üst kurum” olarak muhafaza etmesi, vesayet planını açığa vurmaktadır!
AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan’ın “yasa çıkar çıkmaz İstanbul Barosu’ndan istifa edip, kurulacak ilk baroya kayıt olacağım” sözleri bu siyasi projenin en somut itirafıdır. 5 binden az üyesi bulunan il barolarının tek kalmaya devam etmesini öngören ve ağırlıkla baroların delege ve genel kurul seçimlerini dizayn ederek üst organ Türkiye Barolar Birliğini (TBB) AK Parti STK’sına dönüştürmeyi hedefleyen bu girişimin, temsilde adalet, eşit oy, vesayetten kurtarma gibi yaldızlı sözlerle ifade edilen bahanelerle ilgisi yoktur. Bu söylemlerin yargı, adalet sistemi, demokratik toplum ve toplumsal örgütlenme, savunma hakkının güvenceye alınması konusunda ülkemizin içinde bulunduğu gerçeklikle bağdaşır bir yanı yoktur.
Meclisten bir an evvel geçirilmek istenen değişikliğin ana hedefi İstanbul, Ankara, İzmir barolarının bölünüp parçalanması, TBB yönetiminin seçimi ve oluşumunda iktidarın siyasi hesaplarıyla uyumlu davranacak bir seçim ve delege yapısının oluşturulmasıdır.
İlk günden itibaren gizli ajandasında kaynağını anayasadan alan sivil toplum kurumlarını, başta barolar, mimar-mühendis odaları, tabipler birliği, eczacılar birliği meslek kuruluşları olmak üzere, ele geçirme hedefinin olduğu açıkça bilinen iktidarın bunu şimdi gündeme getirmesinin amacı da bellidir;
Artık sallanmaya başlayan iktidarının, dağıtılan devlet mekanizmasının ekonomik-sosyal çöküntüye uğrattığı tüm kitlelerin, artan memnuniyetsizliğinin yarattığı dipten gelen sarsıntıları gücü yettiğince engelleme çabası yanında, karşısında güçlü ve organize, demokratik kurumlar, hakkından vazgeçmemeye kararlı kuruluşlar istememesi, bundan ürkmesidir.
Getirilmek istenen sistem tamamıyla kendi içinde çelişkili, ucube ve dünyadaki hiçbir örnekle, baro modeliyle benzeşmeyen bir sistemdir. İstanbul, Ankara, İzmir’de 2 bin avukat bir araya gelip yeni baro kurabilirken, üye sayısı 5 binden az olan il barolarında tek baro sistemi devam edecek. Neden?
Madem özgürleşme, temsil, eşitlik için yapılıyorsa, diğer illerde niye çoklu baroya izin yok? Diğer 78 ildeki avukatların, baroların günahı ve tüm illerde çoklu baro sistemine geçişin önündeki engel ne? Yani İstanbul, Ankara, İzmir’deki bir avukat dilediği baroya üye olma hakkına sahipken, üye sayısı 5 binden az Adana, Antalya, Mersin, Eskişehir, Diyarbakır’a yerleşmeye karar verdiğinde o ildeki tek baroya üye olmak zorunda. Ya da tersi!
Diğer illerde otomatik 4 delege ile TBB Genel Kurulu’nda temsil imkanı getirilirken birkaç yüz üyeli barolarla 40-50 bin üyeli İstanbul, Ankara, İzmir baroları da aynı düzeyde temsil edilecek. Sonrasında ise bu üç ilde ilave her 5 bin üye için bir delege daha seçecek.
İktidar üç büyük ilin barosunda vesayetten söz ederek avukatların özgürleşmesini ve dilediği baroya üye olabilmesini savunurken TBB’yi kendi vesayetine almak istiyor. Bunu yaparken de işçi sendikaları örneğinden yola çıkıyor. Bir iş kolunda birden fazla sendika olduğunu, dileyen işçinin dilediği sendikaya üye olabildiğini savunuyor. Ancak üst organlardan konfederasyonlardan söz etmiyor. Oysa halen ülkemizdeki üç işçi konfederasyonu bünyesinde, aynı iş kolunda yer alan sendikalar, farklı konfederasyonların çatısı altında.
Madem çoklu baro sistemi özgürleşme, temsilde adalet, oylarda eşitlik o zaman iktidar koalisyonun bu tezine göre “çoklu barolar birliği” de olmalı. Neden bir yandan büyük illerde çoklu baroya geçiş öngörülürken nihai aşamada hepsi yine tek bir üst organa, tek barolar birliğine mecbur ediliyor? Bu da gerçek amaç ve niyeti, gizlenen asıl projeyi açığa çıkartıyor.
İktidarın çoklu baro ve “dileyen dilediği baroya üye olsun ama hepsinin bağlı olacağı tek bir üst organ, tek üst birlik olsun” bahanesiyle gündeme getirdiği tezinden yola çıkarsak,
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Birliği (TESK), Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB), Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) vb. mesleki ve sivil toplum kuruluşları için de aynı yöntem-model uygulanabilir.
Neden her ilde bir tek sanayi odası, ticaret odası, ticaret ve sanayi odası ya da ticaret borsası ya da esnaf odası? İş insanları, esnaflar buraya üye olmazsa, aidat ödemezse ticari-sınai faaliyette bulunamıyor? Bırakın iş insanları da, esnaf da özgürleşsin. Her ilde ‘çoklu’ ticaret, sanayi odası, ticaret borsası, esnaf odası kurulsun. Çoklu TOBB’lar, TESK’ler, TİSK’ler konfederasyonlar olsun.
Eğer ki, 'Çoklu Baro' olacaksa her ilde bulunan her baroya da çoklu baro kurma hakkı tanınmalıdır. İstanbul, Ankara ve İzmir’de bulunan farklı düşünen avukatlara kendi barosunu kurma hakkı tanınıyorsa, sırf üye sayısı 5 binden az diye diğer il barolarının bu haktan mahrum edilmesi anayasanın eşitlik ilkesine de aykırı!
Yine ‘Çoklu Baro’ olacaksa ‘Çoklu Barolar Birliği’ de olmalıdır. Aksi durum, iktidarın sendika örneğindeki çelişki gibi DİSK’e bağlı sendikaya üye bir işçiyi ‘Tek Konfederasyona, tek üst birliğe’ Türk-İş ya da Hak-İş’e üye olmaya mecbur etmektir.
Yasa teklifine bakıldığında amaçlanan, demokratik olmayan yolla baroları ister tek ister çoklu olsun TBB’nin vesayet altına alınmasıyla Adalet Bakanlığı üzerinden Cumhurbaşkanlığına hiyerarşik olarak bağlamaktır.
Bugüne kadar iktidarın girişimine suskun kalarak örtülü onay veren TBB Başkanının da yeni sistemle yapılacak seçimlerde iktidar tarafından TBB Başkanlığında tutulması muhtemelen mümkün olmayacak. İktidar dilediği sistemi hayata geçirdikten sonra, bu süreçte iyice yıpranan TBB Başkanını daha fazla taşımak istemeyecek ve kendi belirlediği bir ismi TBB Genel Kurulu’na “dikte” edecektir.
Gerçekte bugüne kadar hiçbir zaman tek başına iktidar olmayan hep değişen ittifaklar, koalisyonlarla iktidarını sürdürerek kendince belirlediği takvim dolduğunda bu yükleri, safraları ve ortakları bir kenara atan AK Parti’nin 18 yıllık geçmişi bu tür örneklerle, “aldatıldık, pişmanım, keşke” diyenlerle doludur. AK Parti bugüne kadar; önce ikna edip desteğini aldıktan sonra tasfiye edeceği kesimler bularak koltukta kaldı. Miadını dolduranları üstünden atıp, düşman ilan etti!
3.Libya’da gerilim sürerken Rusya, Libya büyükelçiliğini yeniden açma kararı aldı. Rusya’nın diplomatik temsil yoluna gitmesi ve büyükelçiliğini de Tunus’ta açma kararı alması dikkat çekici bir adımdır!
Libya’da Trablus ve Tobruk yönetimleri ile gündemde olan çift başlılık ve bu iki yönetimin arkasında yer alan destekçilerinin siyasi ve askeri mücadelesi sürerken son dönemde Libya’da karşı karşıya gelen Türkiye ve Rusya arasında perde gerisinden sürdürülen müzakerelerden sonuç çıkmadığı anlaşılıyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Tobruk’taki Libya Ulusal Meclisi (LUM) yönetiminin Başkanı Akila Salih’i Moskova’ya davet ederek yaptığı resmi görüşmelerden sonra Rusya’nın Libya Büyükelçiliği’nin yeniden açılmasına karar verdiklerini duyurması sıcak bir gelişme olarak görülmelidir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Sahirat Anlaşması sonrasında iki yıl içerisinde BM gözetiminde seçimlere gidilmesi kaydıyla resmi yönetim olarak tanıdığı Trablus’taki Libya Mutabakat Hükümeti (LMH) ile ilgili “meşruiyet” tartışmaları son dönemde arttı. Trablus yönetimi şu anda sadece Türkiye ve Katar tarafından destekleniyor.
Rusya’nın büyükelçiliğini yeniden faaliyete geçirme kararı alırken Trablus’taki eski diplomatik misyonu yerine Libya elçiliğini Tunus’ta açma kararı bu açıdan, Trablus yönetiminin meşruiyetini tanımama konusunda ince bir diplomatik mesaj olarak anlaşılmalıdır.
Halen Türkiye destekli Trablus yönetimine bağlı birlikler Libya iç savaşının stratejik kilidi konumundaki Sirte ve ardından 300 kilometre ilerisindeki Cufra’ya harekât başlatmış durumda. Peş peşe mevzi kaybeden Tobruk yönetimi destekli Mareşal Halife Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu (LUO) birlikleri Sirte’ye yığınak yaparken, Rusya’nın da Sirte’ye Suriyeli milislerden oluşan ciddi bir silahlı gücü kenti savunmak üzere yığdığı belirtiliyor. O yüzden de Trablus yönetimine bağlı güçlerin taarruzu şu an itibarıyla durdurulmuş vaziyette. Sirte’den sonraki hedef olarak ilan edilen Cufra’da ise Rus savaş uçaklarının konuşlandığı askeri üs bulunuyor.
Mısır, Sirte ve Cufra’yı kırmızı çizgi ilan ederek müdahale açıklaması yaparken, benzer açıklamalar Fransa Cumhurbaşkanı Macron’dan da geldi.
Macron, doğrudan askeri müdahale ifadesi kullanmasa da “Türkiye Libya’da tehlikeli bir oyun oynuyor. Fransa buna izin vermeyecek” sözleri uluslararası medyada askeri müdahale çıkışı olarak yorumlandı. İktidar sözcüleri Fransa’ya sert açıklamalarla karşılık verdi.
Kaldı ki, böyle bir durumda iki NATO üyesi ülkenin Libya’da karşı karşıya gelmesi ya da çatışması ihtimalinin ortaya çıkmış olacağı yönündeki değerlendirmelere katılmadığımı belirtmek isterim. Ancak süreç her an her şeyin olabileceği şeklinde bir seyir izliyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Libya Büyükelçiliğini açma ve Rusya diplomatik misyonunu “geçici” olarak Tunus’ta faaliyete geçirme açıklaması bu gelişmelerden birisi. Rusya her ne kadar Tobruk yönetimi ve Halife Hafter’e siyasi-askeri destek verse de Libya’daki iki başlı yönetim konusunda tarafsız bir görüntü sergileme, doğrudan bir tarafın yanında yer aldığını beyan etmekten kaçınıyor.
Tobruk’un yanı sıra Trablus hükümetiyle iyi ilişkiler sürdüren Rusya, son dönemde bir taraftan da Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi ile diyalog ve destek adımları atıyor. Libya’daki isyancılar tarafından yaklaşık 7 yıldan bu yana esir tutulan Seyfülislam Kaddafi’nin serbest bırakılmasında ve Libya sahnesinde yeni bir güç odağı olarak ortaya çıkmasında Rusya’nın etkisinin bulunduğunu söylemek yanlış olmaz.
Suriye’de, NATO üyesi Türkiye ile işbirliği yaparak, NATO’ya rağmen Türkiye’ye S-400 hava savunma sistemi satarak içeride çatlaklar yaratmaya yönelen Rusya, Libya’da ise NATO üyesi Fransa ile Türkiye’ye karşı ortak tutum sergileyerek çatlağı büyütmeye çalışıyor.
Rusya ile Libya’daki anlaşmazlık üzerine yönünü yeniden ABD’ye çeviren iktidar, Trump Libya’da işbirliği arayışlarına yöneldi. ABD Libya’da çatışan taraflardan biri lehine ağırlığını koyarsa, dengeler değişebilir. Kanımca ABD’nin şu andaki öncelikleri arasında Libya çok da üst sıralarda görünmüyor. Çatışmalar şiddetlenip çok yönlü yaygınlaşma aşamasına gelmedikçe ABD ve Trump yönetiminin Libya’da doğrudan sahaya inmesi ihtimalini düşük görmekteyim!
4.Trump yönetiminin Suriye’de, S-400’lerde ve daha pek çok sorunda izlediği değişken tutumlar, taban tabana zıt yaklaşımlar anımsandığında, Libya’da da Trump’ın tavrının istikrarlı ve net olacağı söylenemez!
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile telefon görüşmesinden sonra Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamada “Türkiye’nin Libya politikasına destek verdiği” dile getirilen Trump, ertesi gün açıkça “en sevdiğim diktatör” dediği Mısır Devlet Başkanı Sisi ile görüşerek, Libya’daki desteğini, yaklaşımlarını olumlu bulduğunu iletti.
Trump’ın Sisi ile yaptığı görüşmeye ilişkin olarak Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, “İki lider, BM'nin 5+5 ateşkes görüşmelerinin yeniden başlatılması ve Libya'da tüm yabancı güçlerin ayrılması ele alındı” ifadesinin yer alması oldukça anlamlı. Sisi’nin Kahire Deklarasyonu’nda da gündeme getirdiği koşul Libya’daki tüm yabancı askeri güçlerin, paralı silahlı milislerin ülkeyi terk etmesi idi. Bundan da kast edilenin Türkiye olduğu açıktı. Şimdi üç gün önce Erdoğan ile görüşen Trump’ın üç gün sonra Sisi’yle görüşmesinde Sisi’ye “Haklısın, tüm yabancı güçler çekilmeli” diye onay vermesi aktardığım değişken tavır ve güvenilmezliğin teyidi.
Ayrıca ABD’nin İsrail ve Ortadoğu’daki diğer pek çok stratejik planında birlikte hareket ettiği Körfez ülkeleri Suudi Arabistan, BAE ülkelerle de stratejik ortaklıkları ve söz konusu. Kanımca dört ay sonra seçime girecek olan Trump ve ABD yönetimi, hem Türkiye’yi hem Mısır’ı idare etme tavrı izleyecek. Her iki tarafın da sırtını sıvazlayacak, taraflardan birinin yanında doğrudan somut tavır takınmaktan kaçınacak. Buna Trump-Macron yakınlığını ABD-Fransa ortaklığını da eklemek gerek.
Kasım ayındaki seçimler öncesinde korona salgınında dünyada ilk sırada yer alan ABD’de yoğun eleştirilerle karşıya bulunan, siyahi Amerikalılara karşı artan ırkçı saldırılar ve buna karşı tüm ülkede hızla yayılan protestolarla oyları iyice düşen Trump’ın Libya’yı öncelikli gündem görmesi oldukça zor. O yüzden de iktidarın Libya’da Rusya’ya ABD’yi yanına çekme beklentileri kanımca umduğu düzeyde olmayacaktır.
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in Trablus yönetimine yaptıkları resmi ziyaret sırasında Bakan Akar’ın TSK’nın sonuna kadar Libya’da var olacağını ifade etmesi, iktidarın tüm bu gelişmelere karşılık geri adım atmama kararlılığının sergilenmesi olarak görülmelidir.
Trump’ın kaybetmesi, seçimi Demokratların Adayı Joe Biden’ın kazanması durumunda ise Suriye’den Libya’ya, S-400 yaptırımlarına varana kadar ABD politikaları ciddi değişime girecektir. Böyle bir durumda Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, S-400’ler ve ikili daha pek çok sorunda Türkiye-ABD ilişkileri olumsuz anlamda farklı bir aşamaya geçecektir.
5.Salgın sürecinde önce “Sağlık diplomasisi” izleyen, ABD, Almanya, İtalya, İngiltere ve 150 dolayında ülkeye hibe maske ve malzeme gönderen iktidar, şimdi “Turizm diplomasisine” yöneldi!
AB Komisyonunun 1 Temmuz’da yürürlüğe giren kararıyla AB üyesi olmayan 14 ülkeye Avrupa sınırları açılırken, seyahat yasağının kaldırıldığı ülkeler listesinde Türkiye yer alamadı. Almanya daha önce Türkiye’ye yönelik seyahat uyarılarının süresini 31 Ağustos’a uzatmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan iki kez Almanya Başbakanı Merkel ile görüşüp Alman turistlerin tatillerin Türkiye’de geçirmeleri için ikna edemeyince, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’u Berlin’e gönderdi. Alman hükümetinin Türkiye’ye yönelik seyahat uyarısını bir an önce kaldırmasını, Türkiye’nin Alman vatandaşları için risk olmadığını belirterek Alman mevkidaşlarını ikna etmeye çalışan iki bakanın bu girişimlerinden de sonuç çıkmadı.
Korona salgını sırasında 150 dolayında ülkeye milyonlarca bedava maske, tıbbi malzeme göndererek Sağlık Diplomasisi uygulayan ve bu yolla dış dünyada sempati kazanmaya, imajını düzeltmeye çalışan iktidar, turist gelmeyince bu kez turizm diplomasisine yöneldi.
Salgın sürecinde dünyada en başarılı ülkenin Türkiye olduğunu, tüm dünyanın Türkiye’yi “gıpta ile izlediğini” Almanya’nın “Türkiye’yi kıskandığını” ifade eden Cumhurbaşkanı ve iktidar sözcülerinin şimdi turist gönderilmesi için Berlin ve AB başkentlerinde tura çıkması ortaya atılan “en başarılı” iddiasıyla tezat!
Turizm sezonunu açabilmek için LGS ve YKS sınavlarını bile bir ay öne çeken iktidarın bu girişimlerinin sonuçsuz kalmasında hızla geçilen normalleşme sürecinde artışa geçen vaka sayıları yanında bugüne kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün ve AB’nin de sıkça dile getirdiği salgınla ilgili verilerin “şeffaf ve güvenilir olmaması” en önemli etken.
Daha da vahim ve üzücü olan;
Türkiye’de muhalefet partileri, Türk Tabipleri Birliği, vatandaşların ısrarlı taleplerine rağmen salgının boyutları, en yoğun olduğu yerler, gerçek vaka ve vefat sayılarıyla ilgili olarak bugüne kadar kamuoyuyla açık şekilde paylaşılmayan, sadece Sağlık Bakanının tweetiyle yetinilen bilgiler, iki bakanın Berlin ziyareti öncesinde ilk kez Sağlık Bakanlığı web sitesinde “İngilizce” olarak yayınlandı. Yaklaşık dört aydır içeride kamuoyuyla paylaşılmayan ayrıntılı ve şeffaf verilerin sırf Almanya’dan turist gelmesi için yapılan ziyarette Alman hükümetine sunulması, Sağlık Bakan Yardımcısı’nın bir de Robert Koch Enstitüsü’nde kapsamlı bir brifing vererek Alman hükümetinin kararlarında etkili olan bu kurumu ikna etmeye çalışması, ülkemiz ve 83 milyon yurttaşımıza iktidarın verdiği değer, taleplerini ciddiye almama tavrının en somut göstergesidir.
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ve Sağlık Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Emine Alp Meşe ile Berlin'de “Turist diplomasisi” turuna çıkan iktidar bakanlar aracılığıyla Merkel hükümetine turistlerin güvenli şekilde tatillerini yapabilmeleri için güvenceler verdi. Görüşmeler sonrası Alman tarafı, daha fazla ülkeye seyahat uyarısının kaldırılmasını “umut ettiklerini” bu konuda Türkiye'ye şimdiden söz veremeyecekleri mesajını iletti.
Seyahat kısıtlamalarının kaldırılması konusunda Almanya'nın diğer AB ülkeleriyle ortak hareket edeceğini vurgulayan Alman Bakanlar, Türkiye ile ilgili kısıtlamaların kalkması için de bu alandaki AB kriterlerinin karşılanması gerektiğini vurguladılar. Buna göre Türkiye'de salgın konusunda yaşanan gelişmeler, fiziksel mesafenin korunması dahil salgının kontrol altına alınmasına dönük önlemler ayrıntılı şekilde incelenecek.
Türkiye'de vaka sayıları ile ilgili yaşanan seyir kararda belirleyici olacak. AB'nin seyahate onay vermesi için son 14 günde Türkiye'de 100 bin kişide görülen yeni vaka sayısının, AB ortalamasına yakın ya da daha az olması gerekiyor. AB’nin bu konudaki kriteri her 100 bin kişide 16. Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı’nın açıklanan verileriyle bu oran her 100 bin kişide 20. Ayrıca son 14 günlük veriler, önceki 14 günle kıyaslanacak, vakalarda ve bulaşma sayısında artış olup olmadığına bakılacak.
AB'nin karşılanmasını beklediği diğer kriterler arasında, COVID-19 vakalarına ilişkin verilerin şeffaf bir şekilde paylaşılması, güvenilir testler, tedavi yöntemleri, vakaların teknik takibi, sosyal mesafe ve izolasyon önlemleri yer alıyor. AB ülkeleri değerlendirmelerinde, Türk tarafının sunduğu bilgilerin yanı sıra, Türkiye'deki AB delegasyonun görüşlerini de alacak. Avrupa Birliği, güvenli ülkeler listesine dahil edilen bir ülkede olumsuz bir seyir yaşanması durumunda ise yeniden kısıtlamalar uygulayabilecek.
Almanya'nın salgın hastalıklara mücadele kurumu olan Robert Koch Enstitüsü tarafından sürekli güncellenen listede Türkiye halen “riskli bölgeler” listesinde yer alıyor.
Türkiye’nin taleplerine rağmen Robert Koch Enstitüsü’nün bilimsel özerkliğe sahip olması, Türkiye’de iktidarın her alanda yaptığının aksine, Alman hükümetinin bu konuda enstitüye siyasi baskıda ya da telkinde bulunmasına imkân bırakmıyor.
Ekonomik sıkıntıyı, döviz darboğazını aşmak için Alman turist peşine düşen iktidar, aslında demokratik, şeffaf, insana ve demokratik haklara saygılı, her türlü düşünceye ve ifadeye hoşgörülü bir ülkenin turist için kapı kapı gezmesine, bavullar dolusu dosya götürüp muhataplarını ikna etmek için dil dökmesine gerek kalmayacağının farkında değil. Böyle bir tabloda ise ülkemizin saygın ve güvenli ülkeler arasında yer alması, yatırımcıyı, turisti çekmesi mümkün değil!
6.AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borell, Ankara’ya geliyor. Uzun bir aradan sonra AB’den üst düzey bir ziyaret gerçekleştirilecek!
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell 6 Temmuz’da Türkiye'yi ziyaret edecek. Görüşmenin gündeminde NATO'daki Türkiye-Fransa gerilimi, Doğu Akdeniz ve Ege'deki gerginlik gibi oldukça kritik başlıklar yer alıyor. GKRY ve Yunanistan’ın Türkiye’yi AB’ye şikâyetleri ve alınan yaptırım kararları yanında son olarak Fransa, Türkiye’yi önce NATO’ya şikâyet etti ardından da AB’ye şikâyet başvurusunda bulundu. NATO'nun hazırladığı rapordan tatmin olmayan Fransa, Akdeniz'deki Sea Guardian (Deniz Gardiyanı) misyonundan geçici olarak çekildiğini açıklayarak, AB Dışişleri Bakanlarını 13 Temmuz'da olağanüstü özel toplantıya çağırdı.
Toplantıda AB ülkelerinin Fransa ile Türkiye arasındaki gerginliğin yanı sıra Doğu Akdeniz'de AB üyeleri GKRY ve Yunanistan ile yaşanan gerginliği, mülteci sorununu da ele almaları bekleniyor. Josep Borell ile Türkiye arasında bu ziyaret öncesinde Yunanistan ve GKRY’ye yaptığı ziyaretler ve bu ziyaretlerdeki bazı açıklamaları nedeniyle sert tartışma ve polemikler yaşandı.
Haziran ayı sonunda Yunanistan'ın Türkiye sınırındaki Kastanies (Kestanelik) sınır kapısını ziyaret eden Borell burada yaptığı açıklamada Türkiye’nin sınıra yığdığı mültecileri gündeme getirerek AB’nin, dış sınırlarını korumaya kararlı olduğunu söylemiş, Dışişleri Bakanlığı bu sözlere karşılık AB'yi, Yunanistan'ın sığınmacılara uyguladığı insan hakları ihlallerini örtbas etmeye çalışmakla suçlamıştı! Yunanistan'ın ardından GKRY’ye geçen Josp Borel, burada da yine Türkiye’nin tepkisine neden olan değerlendirmelerde bulundu. Türkiye'nin Kıbrıs açıklarındaki doğal gaz arama ve sondaj çalışmalarını “yasa dışı, uluslararası hukuka ve GKRY’nin egemenlik haklarına aykırı” diye nitelendiren Borell, Türkiye'nin bu faaliyetlerini durdurmak zorunda olduğunu söyledi. Borell ayrıca AB’nin deniz alanlarının sınırlandırılması konusunun iyi niyet içinde müzakere edilmesi için GKRY’nin Türkiye'ye yaptığı çağrıyı ve müzakereleri desteklediklerini dile getirdi. Türkiye bu açıklamalara da aynı şekilde tepki göstererek karşılık verdi.
Bu ziyaret öncesinde Fransa'nın talebi üzerine AB Dışişleri Bakanlarının Türkiye hakkındaki yaptırımları ağırlaştırma konusunu görüşmek üzere 13 Temmuz'da toplanacağı açıklandı. Fransa parlamentosunda açıklama yapan Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, “Talebimiz doğrultusunda AB'nin Dışişleri Bakanları arasında 13 Temmuz'da sadece Türkiye konusunun görüşüleceği bir toplantı düzenlenecek. Türkiye'nin Kıbrıs karasuları sahasındaki sondaj çalışmalarından dolayı AB Türkiye'ye zaten bazı yaptırımlar uyguluyor. Başka yaptırımlar da düşünülebilir” dedi.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Fransa’nın Libya'da bir darbeciyi desteklediğini ifade etti. AB Dışişleri Bakanlarının Türkiye’ye yeni yaptırım uygulayıp uygulamama konusunu ele alacakları toplantı öncesinde Josep Borell’in ziyareti önem kazanıyor.
Borell’in ziyaret öncesi açıklamalarına ve Türkiye’nin gösterdiği tepkilere bakıldığında uzun aradan sonra gerçekleşecek bu üst düzey AB ziyaretinden bir uzlaşı ya da olumlu bir gelişme çıkacağını sanmıyorum. Gerek Türkiye gerekse AB ve üyeleri GKRY, Fransa, Yunanistan tezlerinden taviz vermeksizin diğer tarafın kendi tezlerini ve haklılığını kabul etmesini istiyor. Bu yüzden bir müzakere zeminin oluşması oldukça zor görünüyor!
7.Cumhurbaşkanının salgın sürecinde ilk yurt dışı gezisini Katar’a gerçekleştirmesi dikkat çekici! Bölgede Katar dışında bir ülke ile ilişkimizin kalmaması, iktidarın uyguladığı dış politikanın hazin sonuçlarından birisidir!
Mart ayından bu yana korona salgını nedeniyle üç ay süreyle çalışmalarını başkent dışında yürüten Cumhurbaşkanının Ankara’ya döndükten sonra ilk yurt dışı ziyaretini Katar’a gerçekleştirdi. Yıl içinde karşılıklı ziyaretlerin en çok yapıldığı ülke olan Katar dışında bölgede iyi ilişkisi bulunan ülke kalmayan iktidarın Türkiye’yi içine ittiği yalnızlık görüntüsü hazindir. 2017’deki Körfez gerilimi sırasında diğer tüm bölge ve körfez ülkelerini karşısına almak pahasına Katar’ın arkasında duran ve buraya asker gönderen iktidar, Katar’ın sağladığı parasal destek ve yatırım vaatleriyle de bir anlamda Türkiye’yi neredeyse bu şehir devletine mahkûm konuma getirdi.
Libya’da da Trablus yönetimine destek veren yegâne iki ülke Türkiye ve Katar olurken uluslararası medyada öne sürülen iddialarda yürütülen operasyonların finansörlüğünü Katar’ın üstlendiği konusundaki değerlendirme ve yorumlara suskun kalınması bir başka dikkat çekici boyut.
2018’de ABD ile yaşanan Rahip Brunson krizi ve yaptırımlar sonrasında ortaya çıkan kur şokunda Türkiye’ye 15 milyar dolarlık yatırım vaat eden Katar’ın geçen 2 yılda bu yönde bir adımı olmadığı gibi ülkemizin en stratejik savunma sanayii tesislerinden Tank Palet Fabrikası’na ise 50 milyon dolar karşılığında ortak edildi.
Son olarak salgın sürecinde tırmanan döviz krizinde de iktidarın pek çok ülkenin merkez bankasıyla sürdürdüğü swap anlaşması müzakerelerinde sadece Katar ile mutabakat sağlanabildi. Cumhurbaşkanının salgın sonrası 2 Temmuz’da ilk yurtdışı resmi ziyaretini yaptığı Katar’da görüşmeler sonrasındaki resmi açıklamalarda ikili ilişkilerin daha da güçlendirilmesi kararının alındığı vurgulandı.
Katar Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, Katar ve Türkiye'nin ekonomi, yatırım, ticaret, enerji, savunma alanlarındaki ortak çıkarlarının her geçen gün daha da güçlendiğini söylerken, Türkiye ile stratejik ilişkilerin de günden güne güçlendiğini ifade etti.
Katar Dışişleri Bakan Yardımcısı Lulue el-Hatır da, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın son Katar ziyaretinin zamanlamasının iki ülke arasındaki ilişkilerde “derinliğe” işaret ettiğini dile getirdi ve Katar ile Türkiye'nin Libya'daki Ulusal Mutabakat Hükümeti'ni desteklediklerini, her iki ülkenin de Libya'da siyasi süreçle ilerlenmesine destek verdiklerini kaydetti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ziyaretinde bölgesel konuların ele alındığı, bunlar arasında Filistin meselesi ve İsrail'in Batı Şeri ile Gazze’yi ilhak planının yer aldığın Katar ve Türkiye'nin İsrail’in İlhak Planı’na karşı oldukları ifade edildi. Erdoğan ile Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani arasındaki ikili görüşmelerde ekonomik ve ticari ilişkilerin de ele alındığı, karşılıklı ekonomik ilişkilerin daha da güçlendirilmesi, ticaret hacminin artırılması konusunda mutabakat sağlandığı vurgulandı.
Bölgede lider ülke olma iddiasındaki iktidarın 300 bin nüfuslu Katar’a verdiği önem ve sağlanan imkânlar bugüne kadar başka hiçbir ülke için söz konusu olmadı. Katar Emiri ve ailesinin Kanal İstanbul güzergâhında çok önceden gayrimenkul yatırımları yaptıkları ortaya çıkarken Trabzon Sürmene yaylalarından İstanbul’da Süleymaniye Evleri’ne, İstanbul Boğazı’ndaki yalılardan Marmaris’teki otel ve tatil köylerine kadar ülkemizin pek çok yerinde kıymetli araziler, binalar, inşaatlar hep Katarlılara tahsisli. Medya kuruluşlarından Tank-Palet Fabrikasına, önde gelen mağaza zincirlerinden markalaşmış gıda şirketlerimize kadar pek çok kuruluş kelepir düzeyde Katarlılarca alınıyor ya da tahsis ediliyor. Cumhurbaşkanına hibe edilen 500 milyon dolarlık VIP uçağın yanı sıra 1,5 milyon dolar değerinde safkan Arap atı gibi hediyelerin karşılığında Katar neden bu kadar himayeye mazhar ve el üstünde tutuluyor?
Cumhurbaşkanının yurt içindeki neredeyse tüm resmi toplantıları, açılışları, AK Parti toplantılarına katılımı bile video konferans ile yürütülürken salgın ve virüs riskine rağmen Katar Emiri ile yüz yüze görüşmeye gidilmesi iktidar açısından Katar’ın özel ve mutemet bir yeri olduğunu gösteriyor. İktidarın Yemen’de yürüttüğü politika ve bu ülkede İhvan’cılara verdiği desteğin yanı sıra Yemen’de oluşturulmasına başlanan cihatçı silahlı milis gücünün finansmanını da Katar’ın sağladığı Arap medyasında yer aldı.
Ülkemizin dış politikasında, bölge ülkeleriyle olan ilişkilerde ve Ortadoğu-Kuzey Afrika, Sudan, Somali, Yemen, Libya, Suriye politikasında Katar’ın böylesi ön planda olması ve neredeyse Katar’a endeksli bir politikanın ağırlık kazanması ulusal çıkarlarımız açısından ne ölçüde doğru?
Bölgede diyalogumuz olan neredeyse tek ülke Katar olmasına karşılık, Doğu Akdeniz’de GKRY’nin ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgeler (MEB) üzerinde dağıttığı doğalgaz sondaj ruhsatlarında Katar Emiri’nin petrol ve gaz şirketinin de yer alması ve iktidarın buna suskun kalması dikkat çekici. İktidar GKRY’nin ilan ettiği MEB’leri tanımadığını, Türkiye ve KKTC’nin haklarının gasp edildiğini söylerken Katar, doğu Akdeniz’deki kendi enerji çıkarları için GKRY ile işbirliği yapmakta bir sakınca görmemektedir. Bu da Türkiye-Katar ilişkilerinde farklı bir boyutu, bağımlılığı ister istemez akla getirmektedir!
8.Putin, Erdoğan ve Ruhani, video konferans ile bir zirve toplantısı gerçekleştirdi. SDG-ABD’nin Suriye’nin petrol gelirlerine el koymasına karşı ortak tavır sergilenirken, İdlib’deki cihatçıların tasfiyesi ele alındı!
Astana Formatı olarak adlandırılan Suriye zirveleri dönüşümlü olarak Rusya, Türkiye İran’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilirken koronavirüs salgını nedeniyle uzun süredir yüz yüze görüşmeler yapılamıyor. Geçen hafta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan video konferans yöntemiyle Suriye’deki son durumu görüştü. Üçlü zirvenin sonunda yayınlanan ortak bildiride, üç liderin Suriye'nin petrol gelirlerine omurgasını ABD destekli YPG-PYD’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve ABD tarafından el konulmasını kınadıkları vurgulandı. Bir süredir İdlib’e yönelik yeni bir operasyonla ilgili tartışmaların yoğunlaştığı bir aşamada gerçekleştirilen video konferans zirvesinde, Kuzey Suriye’deki yeni gelişmeler konusunda da değerlendirmelere yer verildi.
Putin, Erdoğan, Ruhani tarafından paylaşılan ortak açıklama metni şu maddelerden oluşuyor:
Suriye'nin kuzeydoğusundaki durumu istişare ederek bu bölgede istikrar ve güvenliğin yalnızca Suriye'nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi temelinde sağlanabileceğinin altı çizildi ve bu amaç doğrultusunda çabalarımızı birleştirme kararı aldık.
Suriye'ye ait olması gereken petrol gelirlerine hukuka aykırı şekilde el konmasını kınayarak bundan duyduğumuz rahatsızlığı ifade ederiz.
İdlib gerilimi azaltma bölgesindeki durumu detaylı şekilde ele alarak, İdlib'le ilgili tüm anlaşmaların eksiksiz olarak uygulanması yoluyla sahada sükûnetin korunması gerektiği hususunda mutabakata vardık.
IŞİD'in, El Nusra'nın, El Kaide ve IŞİD'le bağlantılı tüm kişi, grup, kurum ve kuruluşların ve BM Güvenlik Konseyi tarafından terör örgütü olarak tanınan diğer tüm örgütlerin nihai olarak imha edilmesi amacıyla işbirliğine devam etme kararlılığımızı teyit ettik.
Göçmenlerin ve yer değiştirenlerin Suriye'deki daimi ikametgâhlarına gönüllü olarak dönmesine destek verilmesi gerektiğini belirtiriz.
Bu bağlamda uluslararası toplumu sığınmacıların yerleştirilmesi ve normal yaşamlarına dönmesine destek verme, sürece katılım seviyelerini yükseltme ve su, elektrik tedarik hatları gibi temel altyapı sistemlerinin, okulların ve hastanelerin ıslahına, arazilerin mayından arındırılmasına yönelik projeler yoluyla Suriye'ye yardımlarını artırma çağrısı yapıyoruz.
Suriye'deki insani durumdan ve Suriye'nin sağlık sistemini, sosyo-ekonomik ve insani durumunu önemli oranda etkilediğini kabul ettiğimiz koronavirüs pandemisinin etkisinden duyduğumuz ciddi endişeyi dile getiririz. Uluslararası hukuku, uluslararası beşeri hukuku ve BM Tüzüğü'nü ihlal eden tüm tek taraflı yaptırımlara özellikle pandemi koşullarında karşı çıktığımızı ifade ederiz. Bu bağlamda, Suriye halkının acılarının hafifletilmesi için Suriye genelinde hızlı, güvenli ve engelsiz insani erişimin sağlanması gerektiğini belirterek başta BM ve insani kuruluşlar olmak üzere uluslararası topluma ayrımcılık yapmadan, süreci politize etmeden ve ön koşul sunmadan tüm Suriyelilere yardım sunma çağrısında bulunuyoruz.
Suriye Anayasa Komitesi'nin 3. toplantısının Ağustos 2020'de yapılmasına ilişkin kararı memnuniyetle karşıladığımızı, komite üyeleri ve BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen ile sürekli etkileşim halinde bulunarak komitenin çalışmalarına destek sunmaya hazır olduğumuzu teyit ederiz.
srail'in Suriye'deki saldırılarının istikrarı bozucu nitelikte olduğunu, ülkenin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal ettiğini ve bölgedeki gerilimin tırmanmasına yol açtığını düşünüyoruz. Başta BM Güvenlik Konseyi'nin 497 sayılı kararı olmak üzere Suriye'nin Golan Tepeleri'nin ihlal edilmesine karşı çıkan BM'nin ilgili kararları da dahil genel kabul görmüş uluslararası hukuk kararlarına saygı duyulmasını gerektiğini vurguladık. Golan Tepeleri'nin işgali, uluslararası hukukun kaba ihlali olup bölgesel barış ve güvenliği için tehdit oluşturuyor.
Şartlar el verdiğinde Astana formatındaki Suriye konulu bir sonraki zirvenin yapılması için temsilcilerimize talimat verme konusunda mutabık kaldık.
Önceki üçlü zirve bildirilerinden fazla farkı olmayan yukarıdaki metinde dikkat çeken başlıklardan birisi 1 yıl önce Suriye’den askerlerini çekeceğini açıklayan ABD Başkanı Trump’ın SDG ile birlikte işgal altında tuttuğu Deyri Zor başta olmak üzere petrol bölgelerinin gelirlerine el koyması ve buradan elde edilen gelirle SDG’yi finanse etmesine gösterilen tepki.
Suriye petrol ve gaz rezervlerinin yüzde 70’i ABD destekli SDG kontrolündeki bölgelerde bulunuyor. Şam yönetimi yaptığı resmi açıklamalarda SDG’nin bu bölgelerde çıkarttığı petrolü kaçak yollarla Türkiye ve Kuzey Irak’a sattığını öne sürerek ellerinde sesli, görüntülü ve belgeli kanıtlar olduğunu ilan etti.
Petrol, doğalgaz ve özellikle buğday başta olmak üzere tarımsal üretim açısından SDG’nin kontrolündeki Deyri Zor, Haseke ve Rakka bölgelerinin Suriye’nin ulusal gelirlerinin yüzde 58’ini oluşturduğu dile getirilerek bu bölgelerin Sezar Yasası yaptırımlarından muaf tutulmasının, bu gelirlerin Özerk Kürt Bölgesi kuruluşuna finansal destek olarak kullanılmasına zemin hazırladığı kaydediliyor.
Savaş öncesi dönemde Suriye’nin günlük petrol üretimi 385 bin varildi. Şimdi ise 24 bin varile kadar düştü. Savaş öncesi dönemde üretilen petrolün yarısından fazlası ihraç edilirken petrol satışlarından elde edilen gelirler Şam yönetiminin döviz gelirlerinin yüzde 54’ünü oluşturuyordu. SDG kontrolündeki Haseke ise Suriye’nin buğday ve hububat deposu olarak anılıyor.
Bunun yanında ortak bildiride üç lider ABD’nin 17 Haziran’da uygulamaya koyduğu Sezar Yasası yaptırımlarının pandemi sürecinde Suriye’deki insani durumu daha da kötüleştirdiğine vurgu yaparak BM ve diğer ülkelerin, insan hakları kuruluşlarının sessiz kalmalarını eleştirdiler.
Bildirinin İdlib ile ilgili maddelerinde ise bir anlamda Türkiye’ye yükümlülükleri hatırlatılarak bölgenin BM terör listesinde yer alan ya da terör faaliyetinde bulunan örgütlerden tümüyle arındırılması talebi yinelendi. Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine yönelik ifadeler mevcut parçalanmışlık görüntüsü altında fazla bir şey ifade etmiyor ve rutin olarak yinelenen sıradan ifadelere dönüşüyor.
Suriye’deki Anayasa süreciyle ilgili olarak ise bir yandan toplantıların yeniden başlayacak olmasından duyulan memnuniyet dile getirilirken diğer yandan ABD-Fransa-İsrail tarafından yoğunlaştırılan Özerk Kürt Federasyonu ve Kürt partileriyle siyasi oluşumlarının tek çatı altında toplanması konusuna değinilmemesi dikkat çekici. Türkiye’nin bu konudaki rahatsızlığını dile getirmemiş olması düşünülemez. Ancak ortak açıklamada buna yer verilmemesi bu talebin kabul görmediği ya da Rusya’nın da Kürtlerle ilgili sürede destek vermiş olmasıyla açıklanabilir.
Suriye’de önümüzdeki yakın gelecekte ortaya çıkabilecek sıcak gelişmeler konusunda her ne kadar üçlü zirve sonrası bir ortak mutabakat bildirisi yayınlansa da bu bildirinin tam bir mutabakatı yansıttığını söylemek güç. Kaldı ki Libya’da Rusya’ya karşı ABD’ye yanaşan iktidarın bu tutumunun Rusya’da yarattığı rahatsızlık resmi olarak ifade edilirken, ortak bildirinin satır aralarına da yansıdığı şekilde, Suriye’de Türkiye-Rusya işbirliğinin limitlerinin sonuna gelindiğini öngörmekteyim!
9.ABD tarafından Türkiye’den satın alınması ve karşılığında Türkiye’nin F-35 projesine geri dönmesine olanak sağlanmasını içeren yasa teklifine iktidar sessiz kalırken Rusya tepki gösterdi!
Türkiye ile ABD arasında yaptırım konusu olan Rus yapımı S-400 hava savunma sistemleriyle ilgili olarak ABD parlamentosunda gündeme getirilen bir yasa teklifi tartışmaları da beraberinde getirdi.
ABD Senatosu’nun Başkan Trump’ın partisi Cumhuriyetçi Parti’ye mensup üyesi Senatör John Thune tarafından verilen yasa teklifinde Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 savunma sisteminin ABD tarafından satın alınması istendi. Bu öneriyle ABD ile Türkiye arasındaki krizin çözülmesinin ve F-35 savaş uçaklarının ortak üretim projesine Türkiye’nin yeniden dahil olması yanında, sipariş edilen ve 1 milyar dolardan fazla tutarda ödemesi yapılan 116 uçağın Türkiye’ye satışının önündeki engellerin kaldırılmasının hedeflendiği açıklandı. Söz konusu yasa önerisi ile ilgili olarak iktidardan ve Cumhurbaşkanı sözcülüğünden herhangi bir açıklama ya da tepki gelmedi. Geçen yıl Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bu yılın Nisan ayında aktif hale getirileceği açıklanmasına karşılık salgın nedeniyle aktivasyonun ertelendiği açıklanmıştı.
Gerçekte inandırıcı olmayan bu açıklamaya rağmen, 1 Haziran itibarıyla her alanda normalleşme sürecine geçildiği halde hâlâ S-400’ler konusunda bir resmi açıklama yok. Sistem aktif hale getirildiği takdirde ABD Kongresi’nin geçen yıl kabul ettiği yasa uyarınca ABD Başkanı tarafından ‘ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’nın (CAATSA) uygulamaya konulması söz konusu olacak. Oldukça ağır yaptırımlar içeren CAATSA şu ana kadar Trump tarafından devreye sokulmadı. İktidar sistemi depoda tutmaya devam ederek yaptırımların uygulamaya girmesini önleme yolunu seçti. Şu andaki durum ABD Başkanlık seçimlerinin yapılacağı Kasım ayına kadar sürecin bu şekilde devam ettirileceğini gösteriyor.
Diğer yanda Demokrat Partili Joe Biden Başkan seçildiği takdirde S-400 yaptırımlarını hemen devreye sokacağını ilan etmiş bulunuyor. Trump seçimi kaybederse oldukça ciddi bir tablo ile karşı karşıya kalınacak. Ya sistemin hiçbir şekilde aktive edilmeyeceği ABD’ye taahhüt edilecek ya da yaptırımlarla muhatap olunacak.
ABD Başkanlık seçimlerine 4 ay kala Trump’ın partisinden böyle bir yasa teklifi gelmesi ve iktidarın buna sessiz kalması oldukça anlamlı. Buna karşılık Rusya’nın böyle bir satışa ve teknolojisinin ABD tarafından ele geçirilmesine izin vermesi kanımca kesinlikle söz konusu olamaz. Rusya’dan yapılan açıklamalarda Türkiye’nin böyle bir tutum sergileyeceğine ihtimal verilmediği belirtilirken bunun Türkiye-Rusya ilişkilerine ağır hasar vereceği, ayrıca S-400 anlaşmasının da Türkiye’ye böyle bir imkân ve alan vermediği dile getirildi.
İktidar ABD ve Rusya arasında zaman ve zemine göre bir birine bir diğerine yanaşarak sürdürmeye çalıştığı politikalarda yerine göre S-400’leri aktive etme-etmeme, ikinci partiyi alıp-almama konusunda da o andaki duruma göre tavır alma stratejisi izliyor. Bunun sürdürülebilir bir dış politika stratejisi olmadığı da gerek Suriye gerekse Libya’daki süreçlerle kendisini gösteriyor.
İktidarın bu ikili stratejisi, hem ABD hem de Rusya tarafından biliniyor. ABD olmayacağını bildiği halde “S-400’leri biz alalım” yasası hazırlarken, Rusya da Türkiye’nin sistemi bir başka ülkeye satmama taahhüdünden yola çıkarak, aktivasyonun ABD yaptırımlarından korunmak için ertelendiğinin farkında!
10.Enflasyonda ‘tek hane’ iddiası Haziran ayı verileriyle çöktü. Bütün kamuoyu araştırmaları ve anketlerde TÜİK verileriyle ilgili güvensizlik yüzde 70’lerin üzerine çıkarken, enflasyondaki yükselişi TÜİK de gizleyemedi!
Haziran ayında Tüketici Fiyatları Endeksi’ndeki (TÜFE) artış yüzde 1,13 ile beklentilerin üzerinde çıkarken yıllık enflasyon da yüzde 12,62 oldu.
Dünyada en yüksek enflasyona sahip ülkeler sıralamasında Türkiye’yi 14’üncülüğe taşıyan bu artış iktidarın yazın tek haneli enflasyon vaadini ve Merkez Bankası’nın yılsonu için yüzde 7,4’lük revize enflasyon hedefini de çökertti.
Halen dünyada en yüksek enflasyon yaklaşık yüzde on bin ile Venezuela’da. Yüzde 480 enflasyon ile Zimbabwe ikinci sırada. Ardından yüzde 100’ün altında ancak Türkiye’den yüksek çift haneli enflasyona sahip ülkeler Güney Sudan, Sudan, Arjantin, Liberya, İran, Haiti, Etiyopya, Özbekistan, Angola, Zambia ve Sierra Leone geliyor. Sierra Leone’nin ardında da Türkiye yer alıyor. Dünya Yüksek Enflasyon Ligi’ndeki ülkelere baktığımız zaman Arjantin dışında Türkiye ile benzer kategoride başka ülke yok. Venezuela ve İran’ın da petrol zengini olmalarına karşılık yıllardır ABD yaptırımları ve ambargosu altında olduklarını düşündüğümüzde Türkiye iktidarın ilk 10 ekonomi arasında yer alma iddiasının sözden ibaret olduğunu ortaya koyuyor.
Diğer yandan korona salgınında Türkiye ile eş zamanlı olarak mücadele eden tüm ekonomisini 3 ay boyunca kapatan Fransa’da Ulusal İstatistik Kurumu’nun TÜİK ile aynı gün 3 Temmuz’da açıkladığı yıllık enflasyon yüzde 0,1! Diğer deyişle binde 1 ve Türkiye’deki yıllık enflasyonun 126’da biri düzeyinde. Uzun süre eksi enflasyondaki Fransa ve çoğu AB ülkesi, salgın döneminde bindeli enflasyon artışları yaşadı. Üstelik Fransa kapatılan kafe, restoran, pub vb. işyerlerinin kiralarını, aylık ortalama gelirleri üzerinden parasal desteği içeren önlemleri devreye soktu. Türkiye’de ise iktidarın sürekli dile getirdiği ve Mart ayında dağıtılan 1000’er TL’lik ve toplamı 5 milyar TL olan nakit destek dışında milyonlarca kişi, işyeri, işletme, esnaf, çalışan kaderine terk edildi.
Enflasyonun detaylarına bakıldığında yıllık bazda en düşük artış yüzde 4,84 ile haberleşme grubunda gerçekleşirken, yıllık enflasyon artışının düşük olduğu diğer mal ve hizmet grupları tüm eğlence yerlerinin dört aydır kapalı olması nedeniyle yüzde 6,32 ile eğlence ve kültür, yüzde 9,74 ile ev eşyası ve yüzde 10,66 ile giyim ve ayakkabı oldu.
Geçen yılın aynı ayına göre artışın yüksek olduğu ana gruplar ise sırasıyla, maktu vergilerde yapılan yüksek oranlı artışlar sonrası yüzde 22,41 ile alkollü içecekler ve tütün, yüzde 19,80 ile çeşitli mal ve hizmetler ve yüzde 14,95 ile konut oldu.
Ana harcama grupları itibarıyla 2020 yılı Haziran ayında enflasyonda düşüş görülen tek ana grup yüzde 1,60 ile gıda ve alkolsüz içecekler oldu. Sürekli şekilde enflasyonun yukarı çekilmesinde en etkili olan gıda ve alkolsüz içecek grubunda yüzde 1,6’lık düşüş yaşanmasına karşılık enflasyon yükselişe geçti!
Geçen ay enflasyon sepetini oluşturan endekste kapsanan 418 maddeden, 71 maddenin ortalama fiyatında düşüş gerçekleşirken, 57 maddenin ortalama fiyatında değişim olmadı. 290 maddenin ortalama fiyatında ise artış gerçekleşti.
Sağlık harcamaları yüzde 13,5 ile en yüksek yıllık enflasyon artışının gerçekleştiği gruplardan birisi olurken, okulların kapalı olmasına karşın eğitimde yıllık enflasyon yüzde 11,6 düzeyinde arttı.
Merkez Bankası’nın Haziran ayında politika faizini sabit tutması ve indirime gitmemesinin ardında enflasyonun yükselişe geçeceği endişesinin yattığını daha önce vurgulamıştım.
Nitekim açıklanan Haziran ayı rakamlarıyla MB’nin yüzde 7,4 olarak revize ettiği yılsonu enflasyon beklentisinin de gerçekleşmesi ihtimali hemen hemen kalmadı.
MB hedefini yukarı yönlü yeniden revize edecektir ve kanımca en az 3-4 ay iktidarın indirim baskısına rağmen politika faizini sabit tutacaktır. Yüzde 12,6’lık yıllık enflasyonla birlikte yüzde 8,25’lik MB politika faizi 4,37 puan negatif duruma geldi.
Özellikle Haziran ayında kamu bankalarınca başlatılan konut, otomotiv, beyaz eşya, mobilya, tatil ve tüketici kredileri kampanyaları ve şimdiden yılsonu hedefine ulaşan bütçe açıklarıyla birlikte enflasyondaki yükselişin daha da hızlanacağını, birkaç ay sonra yüzde 15’ler düzeyine ulaşacağını öngörmekteyim.
Böyle bir tabloda çalışanlara, memur ve memur emeklilerine verilen yüzde 1,75’lik enflasyon farkı ile birlikte SGK ve Bağ-Kur emeklilerine ikinci altı ay için yüzde 5,75 maaş zammı verileceğinin açıklanması on milyonlarca kişilik çalışan ve emekli kitlesinin enflasyona ezdirilmesi, yoksullaştırılmasıdır!
12.TÜİK’in salgın sonrası açıklanan ve işsizliğin azaldığını gösteren Mart ayı işsizlik verileri, resmi kurumların (TÜİK-İŞKUR-SGK) kendi aralarındaki rakamların tutarsız olduğunu ortaya koydu!
Korona salgınıyla birlikte tüm dünyada işsizlik artışı olağanüstü boyutlara ulaşırken TÜİK’in geçen ay açıkladığı Mart ayı işsizlik verilerinde işsizliğin ve işsiz sayısının azaldığını ilan edilmesi beraberinde tartışmaları da getirmişti. TÜİK verilerinin gerçekliği ve güvenilirliği ile ilgili olarak gerek TÜİK’in suskunluğu gerekse iktidarın işsizlik azalmasına rağmen bu rakamları savunamaması dikkat çekiciydi!
Yapılan tüm hesaplamalarda, Mart ayından bu yana;
Faaliyetine son veren, kapanan işyerleri,
Ücretsiz izne çıkartılan işçiler,
20 yaş altı ve 65 yaş üstü kesimlere getirilen kesintisiz sokağa çıkma yasaklarıyla,
En az 8-10 milyon yeni işsizin ortaya çıktığı farklı hesaplamalarla ortaya konulmasına karşılık TÜİK işsiz sayısının 573 bin kişi azaldığını, işsizlik oranının yüzde 0,9 puan azalarak yüzde 13,2’ye indiğini duyurdu. Oysa iktidarın kendi açıklamalarına göre kısa çalışma ödeneği için başvuranların sayısı 3 milyon 600 bin kişi, ücretsiz izne çıkartılan kısa süreli nakit desteği için başvuranların sayısı 1,5 milyon kişiydi. İşsizlik Fonu’ndan yapılan ödemelerin tutarı üç ay boyunca fondan en az 5-5,5 milyon kişiye ödeme yapıldığını gösteriyordu!
İşverenlerin ve işçi sendikalarının kısa çalışma ödeneği ve nakit desteğinin Haziran ayında dolan süresinin 3 ay daha uzatılması çağrılarına rağmen iktidar sadece 1 aylık uzatmaya gitti. Oysa salgın döneminde çıkarttıkları torba yasa ile Cumhurbaşkanına bu ödemelerin süresini 6 aya kadar uzatma yetkisi verilmişti. Cumhurbaşkanı bu yetkisini yalnızca 1 aylık uzatma için kullandı. Gelişmelere göre yine uzatabilir ya da 6 kez birer ay uzatabilir ancak henüz girilen normalleşme sürecinde iş dünyasının ve çalışan kesimlerin taleplerine karşı sergilenen duyarsızlık, 3 ay daha uzatma çağrılarının duymazlıktan gelinmesi kabul edilemez.
Daha da önemlisi başta da belirttiğim gibi işsizlik rakamlarıyla ilgili olarak gerçek tablonun gizlenmek istenmesidir. İktidarın sürekli güncel ve acil olmayan konuları, düzenlemeleri ortaya atarak ekonomik, sosyal ve insani gündemi örtmeye çalışmasının ardında işsizlikteki vahim durum yatmaktadır.
İşsiz sayısını düşük göstermek için istatistiklerle oynanırken iş arama sürelerinin, işsiz sayılma kriterlerinin sürekli değiştirilmesi, son bir ayda iş aramayanların ve iş arama kaydı yaptırmayanların işsiz sayılmaması, kısa çalışma ve nakit desteği ödemesi alanların yine işsiz tanımı dışında tutulması vb. rakam oynamaları hep gerçek işsiz sayısını daha düşük gösterebilmek içindir. Geldiğimiz noktada TÜİK verilerine göre Mart ayı itibariyle kayıtlı istihdam yani sigortalı çalışan sayısı 26 milyon 133 bin kişi olarak açıklandı. TÜİK’e göre işsizlik azalırken istihdam da azaldı.
Son SGK kayıtlarına bakılırsa 17 Nisan’da uygulamaya konulan işten çıkartma yasağına rağmen Nisan ayında SGK’ya kayıtlı sigortalı çalışan sayısı 638 bin kişi azalarak 21 milyon 383 bine geriledi. Dolayısıyla TÜİK’in Mart ayı itibarıyla 26 milyon olarak açıkladığı kayıtlı istihdam SGK kayıtlarına göre Nisan ayı itibarıyla 21 milyon! İktidara bağlı iki resmi kurumun rakamları arasındaki bir aylık fark 5 milyon kişi.
Bu durumda iki olasılık akla gelmektedir; ya işsiz sayısı 5 milyon artmasına rağmen TÜİK tarafından gizlendi ya da salgın sonrasında bir ayda 5 milyon kişi işini kaybetti ve bu sayı SGK rakamlarına yansırken TÜİK rakamlarına ise bu ay açıklanacak Nisan ayı işsizlik rakamlarıyla yansıyacak.
Şayet TÜİK, SGK kayıtlarındaki azalan 5 milyon aktif sigortalıyı yani yeni işsiz verilerinde göstermezse “yok saymaya” devam ederse, bu apaçık gerçek rakamlar kamuoyundan gizleniyor demektir. Bu SGK verisi TÜİK’in işsiz sayısına gerçekten yansıtılırsa da bu ay açıklanacak Nisan 2020 işsiz sayısı yaklaşık 7 milyon düzeyine işsizlik oranı da yüzde 13,2’den yüzde 19-20 arasına yükselecek demektir.
Her ikisi de iktidar kontrolünde olan TÜİK ve SGK’nın verileri arasındaki uçurumun gerçekliği ve halkın doğruyu öğrenme hakkı açısından 10 Temmuz’da açıklanacak Nisan 2020 İşgücü İstatistikleri iktidarı gerçekleri gizleyip gizlemediği, TÜİK’in rakam oyunları yapıp yapmadığı, verilerinin güvenilir olup olmadığı açısından bir sınav, test, turnusol kâğıdı olacaktır.
12.Almanya’nın küresel otomotiv şirketlerinden Volkswagen’in Türkiye’de yapmayı planladığı otomobil fabrikası yatırımından vazgeçtiği resmen açıklandı!
Alman küresel otomobil üreticisi Volkswagen’in en az 1-3 milyar Euro tutarında yatırımla Türkiye'de kurmayı planladığı ve 4 bin kişiye istihdam sağlaması beklenen yılda 350 bin otomobil üretim kapasiteli fabrikanın kurulmasından vazgeçtiği resmen açıklandı.
Bir süredir siyasi nedenlerle ve Türkiye’deki bazı insan hakları, yargı, dış politika gelişmeleri nedeniyle vazgeçileceği, erteleneceği öne sürülen yatırımın iptal edilmesine bu kez korona salgını gerekçe gösterildi.
İktidarın VW’ye sağladığı süper teşvikler, istisna ve muafiyetler, kamu kuruluşlarının her yıl en az 40-45 bin otomobil alım garantisi vb. desteklerle Manisa’da tahsis edilen arazide yatırım hazırlıkları başlamasına karşılık VW geçtiğimiz yıl Kuzey Suriye’ye gerçekleştirilen Barış Pınarı harekâtı sonrasında yatırımın askıya alındığını yeniden değerlendirileceğini duyurmuştu. Bu defa ise şirketin Wolfsburg kentindeki merkezinden yapılan resmi açıklamada, “Türkiye’deki yatırımın iptali kararının arka planında korona krizi nedeniyle küresel çapta otomobile talebin gerilemesi” olduğu belirtildi. Açıklamada, projenin bir süredir zaten farklı nedenlerle askıya alınmış olduğu ve şimdi ise projenin tamamen iptal edilmesi kararı alındığı vurgulandı.
Ülkemiz adına önemli doğrudan yabancı sermayeli yatırım kaybı olmasının yanında VW yatırımı uzun süredir doğrudan yatırım çekemeyen Türkiye ekonomisi açısından da bir imaj yatırımı olarak görülüyordu. Bu nedenle iktidar Bulgaristan ile Türkiye arasında yatırım tercihi konusundaki seçenekleri değerlendiren VW’ye olağanüstü denilebilecek teşvik, destek ve garantiler vererek yatırımı Türkiye’ye çekmeye çalıştı. Bunda başarılı olduğu da söylenebilir. Ancak özellikle medyaya, muhalefete, aydınlara yönelik baskılar, yargı kararlarıyla ilgili tartışmalar, gazeteci ve bilim insanlarının kitlesel şekilde gözaltına alınması, tutuklanmasının uluslararası kamuoyunda yarattığı eleştiriler ve tepkiler yönetiminde işçi sendikalarının da yer aldığı VW’yi Alman kamuoyunun baskısıyla karşı karşıya bıraktı.
Sonrasında Kuzey Suriye’ye yönelik harekât gerekçesiyle Ekim ayından bu yana askıda olan nihai yatırım kararı sonunda salgın bahanesiyle tümden iptal edildi. VW’nin iptal kararından hemen sonra Rekabet Kurulu’nun (RK) aralarında VW’nin de yer aldığı Alman otomobil şirketlerine yönelik soruşturma başlatıldığını açıklaması siyasi ve ekonomik misilleme görüntüsü vermiş olsa da böyle bir şeyin olmasına ihtimal vermek istemiyorum. RK’nın bir soruşturma kararıyla ilgili ortaya atılan siyasi talimat iddialarının gerçek olacağını sanmamakla birlikte son dönemde özerk kurulların geldiği nokta ve bankalara, şirketlere dönük aldıkları kararlar, uyguladıkları yaptırımlar bu iddiaların gerçekliği ile ilgili tereddütleri gündeme getiriyor.
Böyle bir ihtimal bile zaten yabancı portföy yatırımcılarını kesintisiz şekilde kaybeden, uzun süredir doğrudan yabancı yatırım sermayesinin gelmediği ülkemize yönelik algıların, yatırım düşüncesinin tümden yok olmasına neden olacaktır. RK tarafından “Beşli Grup” olarak adlandırılan, Audi, Porsche, Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW hakkında yürütülen ön araştırmanın sonuçlandığı ve kurul tarafından bu Alman firmalarına soruşturma açılmasına karar verildiği açıklandı. Dolayısıyla en azından iyi niyetli bir yaklaşımla RK’nın zaten bu beş firma için bir süredir bir ön araştırma yürüttüğünü şimdi ön araştırmanın soruşturmaya dönüştürüleceğini dolayısıyla incelemelerin VW’nin yatırım iptali kararından önce alınmış olduğunu öngörmekteyim. Bu da misilleme iddialarını ve yorumlarını kanımca geçersiz kılmaktadır.
İktidarın yatırım çekebilmek için bir an evvel başta demokratik hak ve özgürlükler, medya, kişi hak ve hürriyetleri, yargı bağımsızlığı vb. konularda süratle adımlar atması elzemdir.
Ülkemiz adına bir imaj ve algı düzeltme çabasına girişilmesi, buna paralel olarak da gündemdeki tartışmalı barolar, sosyal medya, kıdem tazminatı, güvenlik soruşturması gibi yasa değişikliklerinin geri çekilmesi, Anayasa Mahkemesi ve AİHM’nin tahliye, beraat, hak ihlali yönündeki kararlarının hızla uygulanması, kısa dönem için bir başlangıç olabilir.
13.İhracatta Haziran ayında yüzde 15,8 oranındaki artışa karşılık, yükseltilen gümrük duvarlarına rağmen ithalatın yüzde 30 artması dış ticaret açığı ve cari açığın daha da artacağını gösteriyor!
Haziran ayında ihracat yüzde 15,8 düzeyindeki artışla 13,5 milyar dolar; ithalat ise yüzde 8,2 artışla 16,3 milyar dolar oldu. Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan Haziran ayı ihracat verilerinin güçlü bir ekonomik toparlanma mesajı verdiğini söylerken, tablo bunu teyit etmiyor.
Verilere yakından bakınca, bu yılın Ocak ve Şubat aylarında yüzde 5,9 ve yüzde 2,1 artan ihracat Mart ayında yüzde 18 gerilerken Nisan ve Mayıs’ta ise her iki ayda da yüzde 41’lik düşüşler gösterdi.
Salgın nedeniyle kapanan sınırlar, pazarlar, iptal edilen uçuşlar ve seyahat yasaklarıyla üç aylık bu sert düşüşün ardından Haziran’da yüzde 15,8 ihracat artışı olumlu gibi görünse de sonraki aylarda düşüşün devam edeceğini gösteriyor.
İhracattaki artışta dikkat edilmesi gereken önemli etkenlerden birisi takvim etkisidir!
Geçen yıl Ramazan Bayramı Haziran ayına denk gelince bayram tatili 9 güne uzatılmıştı. Yani geçen yıl ayın üçte birlik süresinde ihracat işlemi yapılamadı. Bu yıl ise Ramazan Bayramı Mayıs’a geldi ve 1 Haziran’da normalleşme sürecine geçişle birlikte hafta sonları hariç 22 iş günü vardı. Haziran’da ihracat için 7 gün ekstra süre söz konusu oldu. Bu da geçen yıla kıyasla yüzde 15,8’lik bir artışa zemin hazırladı.
Bunun yanı sıra salgının pik yaptığı Mart-Nisan-Mayıs sonrasında Türkiye gibi pek çok ülkede de normalleşme ve gevşeme adımları atıldı. Bu da kısmen pazar açılmasına ve ülkelerin ithalata başlamasına, dolayısıyla Türkiye’nin ihracatının kıpırdanmasına olanak sağladı.
Buna geçmiş üç ayda salgın nedeniyle ertelenen ithalat taleplerini de eklediğimizde, bu gelişmeler Haziran’da ihracatın artmasında etkili oldu. Haziran’da artık 2019’a kıyasla takvim etkisi söz konusu değil dolayısıyla ihracat artışının yukarı yönlü tırmanışını artırması için sonraki iki etkende kalıcı iyileşme, yani ihracat yapılan ülkelerdeki ithalat talebinin belirgin şekilde yükselişe geçmesi, pazarların daha da açılması gerekiyor.
Diğer yandan ihracatta geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 16’lık artışa karşılık Haziran ithalattaki artış ise geçen yılın Haziran’ına göre yüzde 30 oldu. Bunda da takvim etkisinin katkısı önemli…
Çünkü geçen yıla kıyasla 7 gün daha fazla olmak üzere, bu yıl 22 işgünü ithalat yapıldı bu da ithalattaki tabloyu getirilen gümrük vergisi artışlarına rağmen yukarı çekti.
Haziran ayında ihracat ve ithalattaki ülke ve Pazar sıralamasına baktığımızda, en fazla ihracat yapılan ülke yine Almanya (1 milyar 293 milyon dolar) olurken, bu ülkeyi sırasıyla İngiltere (1 milyar 13 milyon dolar) ve ABD (792 milyon dolar) izliyor. En fazla ithalat yapılan ülke ise Çin (1 milyar 935 milyon dolar) oldu. Çin’i sırasıyla Almanya (1 milyar 526 milyon dolar) ve Rusya Federasyonu (1 milyar 185 milyon dolar) izledi.
İhracatın sektörel dağılımında ise otomotiv sektörü yeniden lider konumuna geldi.
Geçtiğimiz ay 2 milyar 16 milyon dolarlık ihracat yapan otomotiv sektörünü, 1 milyar 425 milyon dolar ile kimyevi Maddeler sektörü, 1 milyar 358 milyon dolar ihracat ile hazır giyim sektörü, 1 milyar 129 milyon dolar ile Çelik sektörü ve 903 milyon dolar ile Elektrik- Elektronik sektörü izledi. Geçen yılın aynı ayına kıyasla bu Haziran ayında en güçlü ihracat performansını ise yüzde 69,3 artış ve 128,4 milyon dolar ihracatla Fındık ve Fındık Mamulleri sergiledi.
Önümüzdeki döneme bakınca IMF, Dünya Bankası, OECD gibi kuruluşlar gerek küresel ekonomide gerekse bölgesel ticarette sert daralmalar, küçülmeler öngörüyor. AB Euro bölgesi için yüzde 10’un üzerinde küçülme beklentisi açıklandı. Bu da Türkiye’nin ana ihracat pazarı AB-Avrupa’daki ithalat talebinin bir süre daha Türkiye’nin ihracat artışı umutlarının altında kalacağını işaret ediyor. Şayet salgının küresel etkisi hafiflerse sonbaharda, Eylül sonrası bir hareketlenme ümidi söz konusu olabilir. Yani o döneme kadar ihracattaki artış düşük seyretmeye, turizm gelirleri dip noktada kalmaya ve döviz gelirlerinde düşüşle, dış finansman açığında büyüme devam edecek. Nitekim 26 Haziran haftası verilerine bakıldığında yabancı portföy yatırımcıları 158,4 milyon dolarlık menkul kıymet satarken, Türkiye’de yerleşiklerin banka hesaplarındaki döviz mevduatı bir haftada 575 milyon dolar artarak 202 milyar 203 milyon dolar ile yeni bir rekor kırdı. MB brüt döviz rezervleri ise 1 milyar 805 milyon dolar daha azalarak 51 milyar 417 milyon dolara indi.
Yabancılar portföylerini satıp çıkmaya devam ederken, Türk vatandaşları dövize yönelmeye, MB’nin döviz varlıkları da erimeye devam etti. İhracat ve turizmden elde edilen döviz gelirlerinin de en alt noktalarda seyretmesiyle döviz darboğazı artarak devam edecek.
14.Merkez Bankası döviz rezervlerinin hızla gerilemesi ve bankacılık sektörüyle ilgili gelişmeler uluslararası piyasalarda Türkiye’ye yönelik kaygıları artırıyor!
Türk bankaları ile ilgili olarak art arda kredi notu indirimleri yapan uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları, genel anlamda Türkiye ekonomisinin görünümü ile ilgili tespit ve analizlerini küresel para piyasaları ve yatırımcılarla paylaşmayı geçen hafta da sürdürdü. Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s Türkiye ekonomisinin korona virüs şoku nedeniyle 2020’de sert şekilde küçüleceğini, gelecek yılsa reel büyüme sağlama ihtimalinin bulunduğunu açıkladı. Bunun yanı sıra Moody’s 2018 Ağustos ayındakine benzer bir “kur şoku” uyarısında bulunurken gerekçe olarak ise MB’nin rezerv durumunu, Türkiye’nin dış finansmanı açıklarını ve bankalarla özel sektörün 170 milyar dolayındaki kısa vadeli döviz borçlarının çevrilmesiyle ilgili sıkıntıları gösterdi.
Türkiye’nin kredi profilinin ‘aşınan kurumsal yapılar ve dağınık yönetim sistemini, uygulanan politikalardaki belirsizlikleri ve dış kırılganlıkları’ yansıttığı belirtilen raporda, “Türkiye finans piyasaları 2019’da geçici olarak istikrar kazandı, ancak o tarihten bu yana politikaların yönü ve şeffaflık konusundaki yeni endişeler istikrarı bozdu” denildi.
Raporda, ekonomi politikaları ve şeffaflık konusundaki endişelerin rezervlerin daha da azalmasına, dolarizasyonun artmasına ve kurda tekrar yükselişe yol açtığı vurgulanırken, enflasyon ve dış kırılganlıkların yüksek seyretmeye devam ettiği, cari işlemler dengesinde zayıflama belirtilerinin arttığı kaydedildi. Moody’s raporunda Türkiye’deki jeopolitik tansiyonun dış politikadaki gelişmelerle yeniden arttığını ve stagflasyonun (ekonomide küçülme ile yüksek enflasyonun beraber görüldüğü durum) daha da sürmesi ihtimalinin bulunduğunu belirterek, bu nedenlerin 2018’deki kur krizinin tekrarlanmasına yol açabileceği öngörüsünde olduğunu vurguladı.
Moody’s Türkiye Raporu’nda aşağıdaki kritik noktaları ön planda gördüğünü açıkladı:
Genç nüfusu ve çeşitlendirdiği ticaret ortaklıkları, AB ile yürürlükte olan gümrük birliği, kredi notu açısından Türkiye’nin güçlü avantajları.
İçeride kurumsal yıpranma ve aşınma, belirsizlikler, yönetim sistemindeki dağınık ve sıklıkla karar değiştiren yeni yapıyla birlikte Türkiye’nin negatif görünümü göz önüne alındığında, pozitif görünüm ya da kredi notunun yükseltilmesi ihtimali son derece düşük.
Dışarıdan sağlanabilecek yüklü bir finansal destek ve ABD ile gerilimin azalması, yaptırım risklerinin tümüyle ortadan kalkması kredi notunu olumlu etkileyebilir.
Yurt dışından fonlama gereksinimlerini destekleyici etkin bir politika çerçevesi izlenmemesi, enflasyon baskısının azaltılamaması ve ekonominin sürdürülebilir bir büyüme patikasına oturtulamaması halinde Türkiye’nin kredi notu tekrar indirilebilir.
Moody’s’in yukarıda sıralanan öncelikli değerlendirmeleri yanında Fitch Ratings de korona virüsün etkileri nedeniyle küresel ekonomik tahminlerini güncelledi ve Türkiye ile ilgili öngörülerini negatif yönde revize etti.
Türkiye ekonomisinin bu yıl yüzde 3,9 küçüleceğini öngören Fitch, 2021’de yüzde 5,4 ve 2022’de ise yüzde 4,6 pozitif büyüme tahminini açıkladı.
Fitch, daha önce Türkiye’nin 2020 yılı için daralma tahminini yüzde 2 olarak belirlemiş, daha sonra bu rakamı yüzde 3’e çıkarmıştı. Ancak yapılan son güncellemeyle bu rakam hemen hemen iki katı düzeyinde daralma beklentisi şeklinde revize edilerek yüzde 3,9’a yükseltildi.
Raporda küresel ekonominin de bu yıl yüzde 4.6 küçüleceği, 2021’de yüzde 4,9 ve 2022’de yüzde 3,4 büyüyeceği tahmin ediliyor.
İktidar kredi derecelendirme kuruluşlarının rapor ve öngörülerinin sübjektif ve manipülatif olduğunu, aksine Türkiye ekonomisinin çok ciddi değişim-dönüşüm-toparlanma sürecine girdiğini savunuyor.
Ne var ki, küresel piyasalar ve sermayedarlar bu kuruluşların değerlendirmelerine ve açıkladıkları tavsiyelere bakarak yatırım ve diğer kararlarını veriyor.
Bu açıdan iktidarın bu tespit ve analizleri, uyarıları yok sayan yaklaşımı küresel ekonomi ve piyasalar açısından fazla bir anlam ifade etmiyor.
Uzun süredir kesintisiz şekilde Türkiye’den çıkan yabancı portföy yatırımcılarının 12 milyar dolara ulaşan çıkışları, uzun süredir ülkemize doğrudan yabancı yatırım gelmemesi ve hatta Volkswagen’in son açıklanan kararında görüldüğü gibi yatırım yapmaya karar verenlerin de şimdi yatırımı iptale yönelmeleri bu rapor ve değerlendirmelerin dikkatle izlendiğini, iktidarın söylemleri ve tezlerine güven duyulmadığını somut olarak ortaya koyuyor!
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
06 TEMMUZ 2020
Yeni Soluk
Yorum Yap