Erdoğan’ın Ayasofya’dan gelecek “siyasi nemaya” bel bağladığı çok aşikâr!

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.

 Topluma söyleyeceği söz, vaat edeceği bir şeyi kalmayan iktidar; tükendiğinin, yolun sonunun göründüğünün farkındalığıyla, tüm sosyal toplumsal kesimlere karşı duvarlar örmektedir!

31 Mart Yerel Seçim kampanyasında, miting meydanlarında Ayasofya’nın ibadete açılması çağrılarında partililerine ve seçmenlerine tepki gösteren ‘önce yanı başındaki Sultan Ahmet camisini doldurun’ diyen Cumhurbaşkanı neden şimdi Ayasofya’dan gelecek “siyasi nemaya” bel bağladığı çok aşikâr!

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın Türkiye ve Dünya gündemini değerlendiren 13 Temmuz 2020 tarihli raporunun tamamı şöyle:

İÇ POLİTİKA

1.İktidar, tükendiğinin farkındalığıyla tüm sosyal-toplumsal kesimlere karşı duvar, örüyor!

 

DIŞ POLİTİKA

 2.ABD, GKRY ordusuna askeri eğitim, öğretim savunma desteği vermeyi kararlaştırdı!

3.Türkiye, Libya’daki iç savaşın içine çekilmek isteniyor!

4.AB Komisyonu’nun önerisi ve AP’nin onayı ile Türkiye’ye 485 milyon Euro ek mali destek kararı alındı. 

5.Suriyeli muhaliflere yönelik uluslararası insani yardımların ulaştırılması konusunda anlaşma sağlanamadı!

6.Cezayir, Libya’da tavrını değiştirmeye başladı!

 

EKONOMİ

 7.Türkiye, salgında açıklanan ekonomik önlem ve sağlanan destekler konusunda dünyada en son sırada yer alıyor!

8.Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) ikinci yılını doldururken, kriz ağırlaşıyor! 

9.Türkiye ekonomisi her an yeni bir kur şoku endişesi altında!

10.TÜİK, istihdam edilenlerin sayısının 2 milyondan fazla azalmasına karşılık işsiz sayısının düştüğünü açıkladı!

11.3.Çeyrek Dış Ticaret Beklenti Anketleri ihracatta da umudun tükendiğini sergiliyor.

AB Komisyonu, 2020 yılsonu tahminlerini revize etti. 13. OECD, korona virüsün ikinci dalgasının 80 milyon kişinin işsiz kalabileceğini, öngörüyor!

1.Topluma söyleyeceği söz, vaat edeceği bir şeyi kalmayan iktidar; tükendiğinin, yolun sonunun göründüğünün farkındalığıyla, tüm sosyaltoplumsal kesimlere karşı duvarlar örmektedir!

31 Mart Yerel Seçim kampanyasında, miting meydanlarında Ayasofya’nın ibadete açılması çağrılarında partililerine ve seçmenlerine tepki gösteren ‘önce yanı başındaki Sultan Ahmet camisini doldurun’ diyen Cumhurbaşkanı neden şimdi Ayasofya’dan gelecek “siyasi nemaya” bel bağladığı çok aşikâr!

BAKANIN DAHİ HABERİ YOK 

Benzer şekilde Baro Başkanları yürürken Adalet Bakanının daha ortada bir yasa taslağı bile olmadığını belirterek “neyi protesto ediyorlar” eleştirisinde bulunması Avukatlık Yasası değişikliğinden ve düzenlemenin içeriğinden bakanın dahi haberdar olmadığını gösterdi. 

On milyonlarca gencimiz gelecek endişesiyle gözü kulağı iktidarda sorunlarına ne tür bir çözüm getirileceğinin açıklanmasını umut ederken iktidar onlara çoklu baro projesiyle yanıt veriyor!

KADINLARIMIZI DAHA DA KORUMASIZ BIRAKMAYA HAZIRLANDIĞINI İLAN EDİYOR.

Kadınlarımız, genç kızlarımıza yönelik şiddet ve tacizler, cinayetler her gün artarken, iktidar 2011’de ev sahipliği yapmakla, ilk imzalayan olmakla övündüğü Kadına ve Aile İçi Şiddete Karşı İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çekeceğini, sözleşmeden çıkacağını ve kadınlarımızı daha da korumasız bırakmaya hazırlandığını ilan ediyor.

Milyonlarca üniversite mezunu işsiz gencimiz kamuda bir iş bulabilir miyim endişesi içinde iken, iktidar onların bu karamsar bekleyişlerine yeniden güvenlik soruşturması yasasıyla yedi sülalesini araştırma-soruşturma kapsamına alarak karşılık veriyor. 

Kısa süre öncesine kadar Anayasa Mahkemesi kararlarını yok sayan, “bu kararı beğenmiyorum, kabul etmiyorum, saygı da duymuyorum” diyen Cumhurbaşkanı tek imzayla ve Cumhurbaşkanı Kararı ile Ayasofya’yı ibadete açabilecekken birden yargı kararına saygılı pozisyonuna bürünüp, muhtemelen ne yönde olacağını önceden bildiği Danıştay Kararını bekleyeceğini ilan ediyor.  Bunda da kendince olası uluslararası tepkilere karşı “Bağımsız Türk Yargısının kararı” diyeceği bir gerekçeyi sahipleniyor.

SIKINTILARIN VE YOKSULLAŞMANIN ÜZERİNİ ÖRTMEYİ AMAÇLAYAN ADIMLAR

Özetle; iktidarın sadece şu son 1-1,5 ayda gündeme taşıdığı başlıkların hiç birisi milletin gerçek gündemiyle örtüşen, sorunlarına çare ve çözüm beklentilerini karşılayacak konular değildir. Tamamıyla iktidarın hızla eriyen toplumsal desteğini gizlemeyi, çözülen tabanını konsolide etmeyi, kendi seçmeninde bile artık infiale yol açan ekonomik sıkıntıların ve yoksullaşmanın üzerini örtmeyi amaçlayan adımlardır. 

Toplumun güncel yaşam koşullarında ve zirveye çıkan sıkıntılarında, gençlerimizin, kadınlarımızın, sanayicimizin, üreticimizin yakıcı sorunları yanında, karşılığı olmayan bu adımlardan iktidarın yegâne beklentisi siyasi nema hesabıdır. Ancak bu hesap tutmayacaktır!

2.ABD; GKRY ile askeri işbirliğini güçlendirme yanında GKRY ordusuna askeri eğitim, öğretim savunma desteği vermeyi, bu çerçevede fona dahil etmeyi, kararlaştırdı. Bu yeni adımın hedefinin Türkiye olduğu açıktır!

Bu gelişme Kıbrıs adasında 1974’ten bu yana süren çatışmasızlık, barış ve huzur ortamına olumsuz yansımaları olabilecek bir adımdır. Her ne kadar iktidar bu anlaşmaya ve ABD’nin açıklamalarına tepki gösterse de ABD-GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) ilişkilerinin askeri yönde ilerleme sürecine gireceği anlaşılmaktadır. Öncesinde de Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ruhsatları küresel petrol ve enerji şirketlerine GKRY tarafından sondaj lisansları verilmesiyle başlayan gerginlikte ABD ve Rusya GKRY’nin yanında yer almışlardı. 

Şimdi anlaşıldığı kadarıyla bu süreç yeni bir aşamaya geçmekte ve ABD, Doğu Akdeniz’de yerleşme adımı yanında İsrail’in ardından GKRY ordusu ile de işbirliğine yönelmektedir. ABD-GKRY arasındaki askeri işbirliği anlaşmasının hedefinde Türkiye’nin olduğu açıktır. 

DOĞU AKDENİZ’DE GERGİNLİKLERİ TIRMANDIRACAĞI KESİN

Rusya’nın Suriye’deki üslerini takviye girişiminin ardından ABD’nin Doğu Akdeniz’de daha aktif olmaya yöneldiği gözlenirken, GKRY’ye ABD tarafından 1987’den bu yana uygulanan silah ambargosunun kaldırılması güvenlik ilişkilerini geliştirme GKRY ordusuna askeri eğitim verme ve silahlanma için finansal destek sağlama adımları adada ve Doğu Akdeniz’de gerginlikleri tırmandıracağı kesin olan hamlelerdir.

GKRY’nin ABD ile askeri işbirliği yanında Rusya ile de yakın ilişkileri bulunuyor. Rus oligarkların milyarlarca dolarlık servetleri GKRY bankalarında off shore hesaplarda tutulurken çok sayıda Rus Güney Kıbrıs’ta yerleşik durumda. Ayrıca KKTC’yi yok sayarak adanın tümünün yasal temsilcisi olarak GKRY’yi Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla tam üyeliğe alan AB, Kıbrıs Rumlarının hamisi konumunda.

Libya ile imzalanan Deniz Sınırları Anlaşması ile Doğu Akdeniz’deki bu ittifak duvarında gedik açmaya çalışan iktidar, ABD’nin bölgeye yönelik bu yeni askeri yaklaşımıyla farklı bir durum ile karşı karşıya. İktidar, Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını korumak üzere Libya ile anlaşmasına rağmen Suriye’de Rusya ile yaptığı işbirliğine karşılık Libya’da Rusya’yı karşısında buldu. Libya’da ABD’ye yanaşma politikasına yönelen iktidarın Doğu Akdeniz’de alan genişletme çabalarında şimdi ABD’nin GKRY’ye desteği ile Libya’da ABD’ye ne kadar güvenilebileceği sorusu da gündeme geldi!

Gelişen süreçler ve ortaya çıkan bu sıcak gelişmeler Doğu Akdeniz’deki Türkiye karşıtı ittifakın ABD-GKRY anlaşmasıyla genişlediğini, Libya’da ABD ile işbirliği beklentisinin ciddi şekilde bir kez daha sorgulanması gereğini önümüze getiriyor!

TÜRKİYE DOĞRUDAN LİBYA’DAKİ İÇ SAVAŞIN İÇİNE ÇEKİLMEK İSTENİYOR!

3.Libya’da Türk askerlerine tahsis edilen stratejik Vatiyye Üssü’nün kimliği belirsiz savaş uçaklarınca bombalanması dikkat çekici bir gelişme! Türkiye doğrudan Libya’daki iç savaşın içine çekilmek isteniyor!

Türkiye’nin desteklediği Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) kontrolünde bulunan, Trablus'a 180 kilometre mesafede yer alan Vatiyye Hava Üssü, 5 Temmuz gecesi bombalandı. Saldırıyı gerçekleştiren uçakların kimlik simgelerini kapattıkları belirtilirken, üsse Türkiye’den gönderilen İHA ve SİHA’ların, Hawk hava savunma sistemlerinin bulunduğu ve bombardımanda imha edildikleri medyaya yansıdı. Geçen hafta askeri anlaşmalar yapmak ve Libya’da TSK’ya ait iki üs anlaşması imzalamak üzere Trablus’a giden Milli Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı ve üst düzey Türk askeri heyetinin iki günlük ziyaret ve temasları akabinde gerçekleşen bu saldırıların mesajını doğru okumak durumundayız.

FRANSA ORDUSU BÖLGEDE ÖNEMLİ SAYIDA ASKER VE SAVAŞ UÇAĞI BULUNDURUYOR.

Libya ve Arap medyasına yansıyan haberlere bakılırsa saldırıyı gerçekleştiren uçakların Mısır ya da BAE hava kuvvetlerine bağlı oldukları yönünde iddialar sıralanıyor. Bir başka iddiaya göre ise uçakların Libya’nın güneyinde Çad’daki Fransız üssünden havalandığı öne sürülüyor. Fransa ordusu Çad ve Moritanya’da radikal cihatçı terör gruplarına karşı mücadele yürüttüğü için bölgede önemli sayıda asker ve savaş uçağı bulunduruyor.

Vatiyye Üssü, Türkiye destekli UMH’ye bağlı silahlı güçlerin Hafter komutasındaki Libya Ulusal Ordusu’na karşı başlattığı harekât sonrasında 18 Mayıs 2020’de Hafter güçlerinden alınmıştı. Bakan Akar ve Genelkurmay Başkanı Güler’in ziyaretlerinde Vatiyye’deki hava üssü ile Misrata’da bir deniz üssünün TSK’ya tahsis edilmesi konusunda mutabakata varıldığı belirtilmişti.  Türkiye'nin, Vatiyye hava üssünden sonra, Misrata Limanı’nda da bir deniz üssüne yerleşeceği açıklamalarından sonra bu saldırının gerçekleşmesi ve iktidarın Vatiyye saldırısıyla ilgili herhangi bir açıklama yapmaması dikkat çekici!

Rus askeri stratejist Andrey Chuprygin’in saldırının Rusya’nın Hafter’e destek için gönderdiği MİG savaş uçaklarınca gerçekleştirildiği ve üsteki 8 hedefin vurulduğunu ifade eden açıklaması Rusya tarafından yalanlanmadı. Hafter’in arkasında Rusya, Fransa, Mısır, BAE, Suudi Arabistan’ın olduğu biliniyor. ABD ise hem Hafter hem Trablus ile görüşüyor bir yandan da Sisi ile diyalog halinde ve Libya’daki “yabancı silahlı güçlerin ülkeden çekilmesi” çağrıları yapıyor. 

ÇATIŞMALARIN DOĞRUDAN TARAFI HALİNE GELME POZİSYONUNDA KALINACAKTIR

Bu olayın Türkiye’yi doğrudan Libya’da savaşın içine çekmeyi amaçladığı kanısında olduğumu belirtmek isterim. Mısır ve Rusya’nın Sirte ve El Cufra’ya yönelik bir saldırıya karşılık vereceklerini açıkladıklarını anımsadığımızda muhtemel Vatiyye saldırısına misilleme olarak TSK destekli UMH silahlı güçlerinden ya da Türkiye’den gönderilen İHA ve SİHA’larla Sirte ya da Cufra’ya bir misilleme saldırısı olabilir. Böyle bir durumda ise yine misilleme ihtimali öne çıkacak ve çatışmaların doğrudan tarafı haline gelme pozisyonunda kalınacaktır.

Vatiyye saldırısının Rusya, Fransa, Mısır, BAE ve Suudi Arabistan’la koordineli şekilde gerçekleştirildiğini söylemek yanlış olmaz. Ayrıca Rus uçaklarının iniş kalkışlarını dahi sürekli izleyen uydu fotoğraflarını sosyal medya hesabından servis eden ABD, Afrika Kuvvet Komutanlığı Merkezi’nin (AFRICOM) ve doğal olarak ABD’nin de bu saldırıdan ve kimlerce gerçekleştirildiğinden habersiz olması düşünülemez. Türkiye’yi Suriye’de Rusya ve İran ile karşı karşıya getirmek isteyen ABD’nin benzer senaryoyla Libya’da Türkiye-Rusya çatışmasına zemin hazırlamak istemesi şaşırtıcı değildir. Vatiyye saldırısı Türkiye’nin doğrudan sahada savaşa çekilmeye çalışıldığının mesajıdır!

Bu durum ülkemiz açısından arzu edilmesi söz konusu olmayacak bir gelişmedir ve Libya’nın bölünmesine gidecek yolu açacaktır. Ülkenin bölünmesi durumunda bundan en büyük zararı görecek ve Libya’yı bölmenin sorumluluğu üzerine atılacak ülke ne yazık ki Türkiye olacak, uluslararası alanda yıpratılacaktır. 

BENZER BİR GİRİŞİMİN TEKRARLANMASI ENDİŞESİNDEN KAYNAKLANIYOR

4.Avrupa Birliği (AB) Türkiye’deki sığınmacıların bakımı ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, özellikle sığınmacı çocukları için kullanılmak üzere 485 milyon Euro tutarında ek mali destek sağlanmasını kararlaştırdı.

Karar uyarınca AB'nin Türkiye’ye tahsis edeceği ek bütçeden 600 binden fazla sığınmacı çocuğun yararlanması öngörülüyor. Tahsis edilecek bu ek tutar 2016 yılında Türkiye ile AB arasında imzalanan mülteci mutabakatında öngörülen altı milyar euroluk yardım dışında ve ilave olarak ödenecek. AB Komisyonu, söz konusu 485 milyon Euro ile Türkiye'de yaşayan yaklaşık 1 milyon 700 bin sığınmacı ile 600 binden fazla okul çağındaki çocuğun yararlandığı iki önemli programın 2021 yılına kadar finanse edilerek uzatılacağını duyurdu. İktidar AB’nin sağladığı mali desteğin doğrudan hükümete verilmesini isterken AB ise sağlanan desteğin harcanma yöntemlerinin, yapılan ihalelerin şeffaf olmadığını öne sürerek söz konusu ödemeleri BM’ye bağlı UNESCO, FAO (Gıda teşkilatı),WHO (Dünya Sağlık Örgütü) gibi kuruluşlar ile Kızılay ve Kızılhaç üzerinden aktarma yapıyor. AB’nin böyle bir ek mali yardım kararı alması muhtemelen iktidarın Şubat ayında başlattığı açık kapı politikası ile binlerce sığınmacıyı Yunanistan sınırına göndermesine benzer bir girişimin tekrarlanması endişesinden kaynaklanıyor. 

Suriyelilere yapılan harcamaları sıklıkla gündeme getiren, 40 milyar dolara varan kaynağın sığınmacılara harcanmasıyla övünen iktidarın, son dönemde suskunluğa bürünmesi, geri adım atma yollarını aradığının işaretleri olarak görülmelidir. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi verilerine göre halen ülkemizde yüzde 70'i kadın ve çocuklardan oluşan 4 milyonu aşkın kayıtlı sığınmacı bulunuyor. Kayıtsız ya da kaçak giriş yapanların sayısı ise tam olarak bilinmiyor olsa da yakalananların sayısı 1 milyonu buluyor. Dolayısıyla toplam sayı 5 milyonu geçiyor ve bunların 3 milyon 600 binini Suriyeliler oluşturuyor.

485 MİLYON EUROLUK BU EKSTRA MALİ DESTEK “SUS PAYI” OLARAK DA GÖRÜLEBİLİR!

Türkiye ile AB arasında son dönemde mülteciler konusunda yine tartışmalar yaşanıyor. Yunanistan Türkiye'yi, sığınmacılar için AB sınırını açmakla, Yunan adalarına kaçak geçişlere göz yummakla itham ederken, Türkiye ise AB’nin mülteci mutabakatındaki yükümlülüklerine uymadığını söz verdiği ödemeleri yapmadığını dile getiriyor. 485 milyon euroluk bu ekstra mali destek bir anlamda “sus payı” olarak da görülebilir!

5.Suriyeli muhaliflere yönelik uluslararası insani yardımların ulaştırılması konusunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) anlaşma sağlanamadı!

BMGK’de Suriye'ye yapılan uluslararası insani yardımlara izin verilmesini sağlayan programın uzatılmasını Rusya ve Çin ikinci kez veto etti. Programın süresi 10 Temmuz'da dolduğu için insani yardım geçişleri de durdu. BMGK üyeleri yeni formül arayışlarıyla uzlaşı sağlamaya çalışıyor. 

Şam yönetimine destek veren Rusya ve Çin, Şam yönetiminin onayı ve denetimi olmaksızın yapılan yardımların Suriye’nin egemenliğinin ihlali olduğunu dile getirerek, veto yetkilerini kullanıyorlar. Uluslararası yardım örgütleri, İdlib ve civarında yaklaşık 3 milyon insanın açlık tehdidiyle karşı karşıya kaldığını korona vakalarının artmaya başladığını belirterek yardım programının bir an evvel yeniden başlatılmasını istiyor. 2014’te başlatılan insani yardım programı Suriye devletinin onayına gerek duymaksızın Türkiye'deki iki sınır kapısından İdlib ve Halep'te muhaliflerin kontrolündeki bölgelere insani yardım ulaştırılmasını içeriyor. 2014'ten bu yana uygulama BMGK tarafından 1’er yıllığına uzatılıyordu.

Bu yılın Ocak ayında ise insani yardım programı 6 ay uzatıldı ve süresi 10 Temmuz’da doldu. BMGK geçici üyeleri Almanya ve Belçika, programın yeniden 1 yıla uzatılmasını ve Türkiye’deki 2 sınır kapısı üzerinden devam ettirilmesini önerdi. Bu karar tasarısı Rusya ve Çin tarafından veto edildi. 

Rusya tarafından hazırlanan tasarı ise sürenin yeniden 6 ay uzatılmasını ancak yardımların geçeceği sınır kapısının bire (Cilvegözü) indirilmesini öngörüyordu. Rusya’nın tasarısı da BMGK’nın diğer 3 daimi üyesi ABD, İngiltere ve Fransa tarafından veto edildi.

Rusya, yardımların yüzde 85'inin Cilvegözü'nden iletildiğini, diğer sınır kapısına ihtiyaç olmadığını savunuyor. ABD, İngiltere ve Fransa ise sınır kapılarının sayısının bire indirilmesine karşı çıkıyor. Özellikle bölgede korona virüs vakalarının artmaya başlaması nedeniyle geçişlerin tek kapıya indirilemeyeceğini savunuyorlar.

ABD, UNICEF yardımlarının yüzde 30'unun geçtiği Bab el Selam (Öncüpınar) Sınır Kapısı'nın kapatılmasına izin veremeyeceklerini bu kapıdan yardımın kesilmesi halinde 500 bin çocuğun hayatının riske gireceğini öne sürdü.

MİLYONLARCA SURİYELİNİN TÜRKİYE’YE YÖNELMESİ CİDDİ BİR RİSK OLARAK KARŞIMIZDA DURUYOR

2014’te başlatılan BM insani yardım programı daha önce Türkiye’den 2, Irak ve Ürdün’den de birer kapı üzerinden Suriyeli muhaliflerin bulunduğu bölgelere ulaştırılıyordu. 

Yılbaşından bu yana yardımlar sadece Hatay’daki Cilvegözü Sınır Kapısı'ndan İdlib'e ve Kilis'teki Öncüpınar Sınır Kapısı'ndan Azez'e gönderiliyor. Buralarda oluşturulan merkezlerden muhaliflerin kontrolündeki bölgelere ulaştırılıyor.

Açlık ve salgın tehlikesinin artmasıyla sınır bölgesindeki milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye yönelmesi ciddi bir risk olarak karşımızda duruyor. Bu doğrultuda yürütülen veto savaşları ve uzun pazarlıklar sonrasında son anda ABD-Fransa-İngiltere geri adım atmak zorunda kaldı ve Cilvegözü kapısından yardım geçirilmesini öngören Rusya-Çin önerisi kabul edildi.

CEZAYİR DE LİBYA’DA TÜRKİYE KARŞITI SAFTA YERİNİ ALDI

6.Cezayir, Libya’da tavrını değiştirmeye başladı. Libya’ya yönelik silah ambargosunun sıkı denetlenmesini isteyen Cezayir, silah gönderen ülkelere de BM tarafından yaptırım kararı alınması, çağrısında bulundu.

Mısır’ın Libya’ya müdahale edebileceğini açıklamasının ardından Libya’nın komşusu olan diğer ülkeler de art arda taraflarını belli etmeye ve suskunluklarını sonlandırmaya başladılar.  Bu konuda son çıkış Cezayir’den geldi ve doğrudan olmasa da Cezayir de Libya’da Türkiye karşıtı safta yerini alarak BM’nin silah ambargosu kararına uymayan ülkelere yaptırım uygulanması çağrısında bulundu. 

İtalya ve Cezayir Dışişleri Bakanlarının Roma’daki buluşmasında derhal bir ateşkes anlaşmasına varılması, bu konuda çalışmalara hız verilmesi istenirken dışarıdan müdahale eden bazı ülkelerin Libya halkının meşru taleplerine rağmen ülkede etkinlik kurmaya çalıştığı, Libya’nın özgürleşmesi önünde engel olduğu savunuldu. 

Cezayir Parlamentosu Başkanı Süleyman Şinnin, Libya krizine yönelik tavırlarını koruduklarını dile getirerek Cezayir’in tüm Libyalı taraflara aynı mesafede bulunduğunu, ülkenin bir an evvel barış ve istikrara kavuşmasını Cezayir’in çıkarları ve güvenliği açısından çok önemli gördüklerini ifade etti.

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’in iki hafta önce Fransa’ya gerçekleştirdiği resmi ziyarette Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile ortak açıklama yaparak Türkiye destekli Trablus yönetiminin meşruiyetinin sorgulanması gerektiğini ifade etmesinin ardından şimdi de Cezayir’den Türkiye’nin Libya’daki varlığına karşı söylem değişikliğinin örtülü şekilde ifade edilmesi yeni bir gelişme.

Fransa ile aynı safa geçerek Trablus yönetiminin meşruiyetinin sona erdiğini savunan Tunus’tan sonra Cezayir de Libya’da tavrını değiştirmeye başladı. Trablus yönetimine silah ve teçhizat desteği veren Türkiye’yi dolaylı şekilde hedef alan Cezayir’in bu tutum ve söylem değişikliğini, açıklamalarını İtalya ile ortaklaşa yapması önemli bir adım olarak görülmelidir!

TÜRKİYE 55 ÜLKE ARASINDA LİSTENİN SON SIRASINDA YER ALDI.

7.Salgında açıklanan ekonomik önlem ve sağlanan destekler konusunda dünyada en son sırada yer alan Türkiye’de vergi, SGK ertelemeleri ve kredi kampanyalarından işletmelerin büyük bölümü yararlanamadı!

İktidarın salgın sürecinde uygulanan ekonomik önlemlerle tüm kesimlere destek olunduğu, kimsenin mağdur edilmediği yönündeki açıklamalarının gerçekleri yansıtmadığı doğrudan sahada yapılan araştırma ve anketler sonucunda somut şekilde görülmektedir.

Daha önce vurguladığımız gibi Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) üye ülkelerin salgında bütçeden yapılan desteklerin milli gelire oranıyla ilgili kıyaslamada Türkiye 55 ülke arasında listenin son sırasında yer aldı. İktidarın açıkladığı önlemlerde neredeyse devlet hiçbir fedakârlıkta ve doğrudan destekte bulunmadığı gibi ilk vakanın görüldüğü Mart ayında sosyal yardıma muhtaç kesimlere dağıtılan 1000’er TL’lik yardım dışında herhangi bir doğrudan nakit desteği de uygulanmadı.

Üçer ay süreli vergi, SGK ödemelerinin ertelenmesi, icra-haciz davalarının durdurulması, kredi taksitleri ile kredi kartı taksit ödemelerinin ertelenmesine dönük sürelerin dolmasıyla işletmelere, işyerlerine üç aylık faiziyle birlikte ertelenen bu ödemelerin yapılması tebligatları gönderilmeye başlandı. İktidarın kamu bankaları üzerinden başlattığı kredi kampanyaları yanında özel bankaları da yeni kredi açmaya zorlayıcı düzenlemeleri yürürlüğe koymasına karşılık somut araştırmalarda ortaya çıkan bulgular şirket ve işletmelerin ağırlıklı bölümünün bu desteklere erişemediğini, bankaların başvuruları yanıtsız bıraktığını ya da ret yanıtı verildiğini ortaya koymaktadır.

Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) ile Güneydoğu Tekstil Sanayi ve İş İnsanları Derneği’nin (GÜNTİAD) Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesi (OSB) ve OSB dışındaki 170 işyerini kapsayan saha araştırması ve anket sonuçları iktidarın söylemlerinin aksine getirilen önlemlerin mağduriyetleri önleyemediğini, çoğu işyerinin bu düzenleme, erteleme, kredi imkânlarına erişemediğini açığa çıkartıyor. 

 DTSO resmi web sitesinden duyurduğu araştırma sonuçlarına göre;

İldeki ve bölgedeki işletmelerin yüzde 78,2’si salgın sürecindeki ekonomik gelişmelerden olumsuz etkilenmiş. Üretimini durduran işletmelerin oranı yüzde 53,7 olurken, üretimini sürdürebilenlerin oranı ise yalnızca yüzde 7,3!

Gerek OSB gerekse OSB dışındaki işletmelerin yüzde 79,1’i faaliyetlerini kiracı oldukları binalarda ve tesislerde sürdürürken, bunların yüzde 69’u aylardır kiralarını ödeyememiş durumda.

Salgın sürecinde, işten çıkartmaları önlemek ve işyeri kapanan çalışanlara maaş ödenmesini temin için uygulanan kısa çalışma ödeneği, borç, vergi ve SGK ödemelerinin ertelenmesi, bankalardan uygun koşullu yeni kredi vb. desteklerden de Diyarbakır ve bölgedeki işletmelerin büyük çoğunluğunun yararlanamadığı görüldü. 

Kısa çalışma ödeneği, kredi erteleme ya da yeni kredi başvurularının büyük bölümünün ya yanıtsız kaldığı ya da reddedildiği, yüzü yüze yapılan görüşmelerde işletme sahipleri ve çalışanlar tarafından dile getirilmiştir.

Saha çalışmasının kapsadığı 107 işyerinde istihdam edilen 5604 çalışanın 2696’sı için İSF’ye kısa çalışma ödeneği başvurusu yapılmasına karşılık, bunların sadece 1337’sine üç ay süreli ödeme yapılmış. Yani çalışanların dörtte üçü bu desteklerden yararlanamamış. 

Kısa çalışma ödeneğine başvuran işletmelerin yüzde 75,9’unun işçilerine, ‘450 gün prim ödemiş olma’ koşulunu sağlayamadıkları için İSF ve İŞKUR tarafından ret yanıtı verilmiş. DTSO raporunda bu durum, “kısa çalışma ödeneği için getirilen en az 450 gün pirim ödemiş olma koşulu, dezavantaj yaratmıştır. İşletmelerde bu dönemde 256 kişi ücretsiz izne, 1096 kişi ücretli izne ayrılmıştır.  Bu durum, ildeki yüksek işsizlik oranlarının daha fazla artmasına neden olmuştur” şeklinde ifade ediliyor. Salgın döneminde işletmelerin yüzde 60,90’nın kira, fatura, vergi, SGK, çalışan maaşı, banka kredi taksiti ve borçlarını ödeyemedikleri, salgın öncesinde de finansa erişimde zaten çok zorlanan il ve bölge işletmelerinin salgın döneminde daha ciddi finansal sorunlarla karşı karşıya kaldıkları vurgulanmaktadır.  

Halen bölge illerindeki işletmelerin yüzde 64,6’sının bankalara kısa, orta ve uzun vadede kredi borçlarının bulunduğu, açıklanan kredi desteklerine ise işletmelerin yüzde 50,9’unun başvurduğu araştırma sonuçları arasında yer alırken, mevcut kredi borçları ve kredi sicillerinin başvurularda önemli bir kriter olması nedeniyle, yeni kredi başvurularının önemli bölümünün sonuçsuz kaldığı belirlendi.

DTSO-GÜNTİAD saha araştırması ve işletmelerle yüz yüze anket çalışmasının sonuçlarının somut şekilde ortaya koyduğu gibi ağırlıkla işyerleri aylardır kiralarını, elektrik, su, doğalgaz vb. faturalarını ödeyememiş haldedir. Pek çok işletme vergi ve SGK ödemelerinin ertelenmesi olanağından da yararlanamadığını beyan etmelerinin yanı sıra şimdi normalleşmeye geçildiği gerekçesiyle geriye dönük olarak faiziyle birlikte bu birikimli ödemelerin yapılması talebiyle karşı karşıyadır. BDDK’nın bankalara yönelik aldığı yılsonuna kadar olan kredi taksitlerinin ötelenmesi, gelir beyan edemeyenlere kredi kartı verilmesi ve kart limitinin 2 bin TL’ye yükseltilmesi kararı da çözüm değildir. Ötelenen-ertelenen borçlar, kredi taksitleri, faiz işletilerek ödenemez hale gelecektir. O nedenle bir kez daha iktidara çağrımı yineliyorum:  En kısa sürede ekonomideki hasarın kalıcı hale dönüşmesini önleyecek kapsamlı bir yapısal düzenleme ve karşılıksız nakit destek paketi açıklanmalıdır.  Tüm kamu alacaklarının, vergi, SGK prim borçlarının yüzde 50’si silinmeli kalan yüzde 50 tutar, hiçbir faiz, gecikme cezası vs. işletilmeksizin anapara borcu üzerinden, mükelleflerin, işletmelerin kendi beyan edeceği ödeme gücüne göre 18-36 aya kadar yayılarak taksitlendirilmelidir.  Biriken kira borçlarının yüzde 50’sine varan tutarda devlet karşılıksız geri ödemesiz nakit hibe desteği sağlamalıdır.   Elektrik, doğal gaz ve diğer geciken birikimli fatura ödemelerinin en az üç aylık tutarı devlet tarafından üstlenilerek, kalan tutar yine faizsiz anapara tutarı üzerinden taksitlendirilmeli, işletmeler elektrik, su doğal gaz kesintisinden muaf tutularak üretimlerini sürdürmeleri sağlanmalıdır.

Türkiye’nin diğer bölgelerine göre daha da zorlu koşullara sahip Diyarbakır ve Güneydoğu, DTSO araştırmasının sergilediği tablo ile korona kaynaklı ekonomik hasarın, diğer bölgelere kıyasla en ağır şekilde yaşandığını sergilemektedir.   Bu açıdan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimize yönelik ayrıca özel bir acil destek paketi uygulamaya konulmalı, bölgedeki ekonomik, sosyal ve insani tablonun daha da ağırlaşmasının önüne geçilmelidir. 

Geçen hafta ülkemizin 56 yıllık çok önemli ve köklü bir gıda markası (YÖRSAN) iflasını ilan etti. Bu vahim tabloya ivedi şekilde radikal bir çözüm yaklaşımı ortaya konulmadığı takdirde, iflas sağanağının tüm yurt sathına yayılması beklenmelidir!

8.Türkiye’yi “uçuşa geçireceği” iddia edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ikinci yılında her alanda olduğu gibi ekonomide de ağırlaşan bir kriz tablosu ve tüm göstergelerde ciddi bir kötüleşme yaşanıyor!

24 Haziran 2018 seçimleri sonrasında geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) ikinci yılını doldururken, toplumsal, insani, demokrasi, yargı alanlarındaki ağır tahribatın yansımaları ve ağırlaşan krizin etkileri ekonomide de belirgin şekilde kendisini gösteriyor. 

İktidarın CHS ile Türkiye’nin ekonomide uçuşa geçeceği iddiasının içinin boş olduğu, sistemsel iflasın kurumsal düzeyde tüm devlete yayıldığı açığa çıkarken, ekonomideki kayıplar da her geçen gün ağırlaşıyor. Milli gelirdeki sert düşüş ve yoksullaşmanın yanında artan işsizlik ve tüm ekonomik göstergelerdeki kötüleşme giderek gizlenemez hale geliyor. 

Gerek resmi veriler gerekse kamuoyu araştırma şirketlerinin anket ve araştırmaları;   Toplumsal kaygı ve geleceğe dair endişelerin arttığını,   Ekonomik sorunlar, yoksulluk, işsizlik ve açlığın toplumu saran kaygı atmosferinde ilk sıralara yükseldiğini, 

Devletin ve özel sektörün hızla artan iç ve dış borçları da bir yandan endişeleri büyütürken diğer yandan yabancı yatırım girişlerinin önünü kestiğini, yabancı ve yerli yatırımcı kaçışının hızlandığını,  Siyasi ve kurumsal güvensizlik zirve noktasına yükseldiğini,  İki yılda sekiz ekonomik önlem ve destek paketi açıklayan iktidarın tüm bu paketleri ve önlemleri oluşan güven erozyonu nedeniyle sonuçsuz kaldığını, gösteriyor.

Oysa yeni sistemin ekonomide istikrar, hızlı büyüme ve yatırımlarda-üretimdeistihdamda artış sağlayacağı vaat ediliyordu. CHS’ye geçildikten sonra Ağustos 2018’de yaşanan Rahip Brunson kriziyle gelişen kur şokuna bağlı ekonomik dalgalanma ve daralmanın etkisi CHS’nin ikinci yılında korona salgını ile daha da ağırlaşarak ülkemizi ekonomide hızla geriye götürürken bu tabloya diğer alanlardaki hızlı gerileme de eşlik ediyor.

9.CHS’ye geçilen Temmuz 2018’de ortalama dolar kuru 4,73 TL iken iki yıllık sürede birkaç kez 7 TL ve üzerindeki seviyeleri gördükten sonra 6,85 TL düzeyinde seyrediyor. Ülke ekonomisi her an yeni kur şoku endişesi altında!

Merkez Bankası’nın (MB) faizlerini hızla düşürmesi ile 2018 Eylül-Ekim’inde yüzde 24’e kadar yükselen enflasyon yüzde 12’ler düzeyine gerilemişti.  İktidarın iddiası tek haneli enflasyon idi. Şu anda en son Haziran 2020 verisiyle yükselişe geçerek yüzde 12,61 oranına geldi.

Yine Temmuz 2018’de yüzde 10,1 olan işsizlik oranı, resmi rakamlarla yüzde 13-14’lü seviyeleri gördü. İşsizlerin sayısı 4 milyonu aştı. Şu anda ise Nisan 2020 itibarıyla yüzde 12,8’e gerilediği, işsizlerin 3,7 milyona indiği açıklanmasına karşılık bu rakamlara kimse güvenmiyor ve gerçek işsiz sayısının 7-8 milyon gerçek işsizlik oranının yüzde 20-25 arasında olduğu hesaplanıyor.

Kamu maliyesinin iflasın eşiğine geldiği, “itibardan tasarruf olmaz” yaklaşımıyla israfın alabildiğine arttığı bu iki yıllık CHS döneminde MB’nin yedek akçelerine el konulmasına, İmar Barışı, Bedelli Askerlik gibi milyarlarca liralık “tek seferlik” devasa gelirlere rağmen son açıklanan bütçe gerçekleşme rakamlarla Mayıs 2020 itibarıyla bütçe boşaldı. Beş aylık açık toplamı 90 milyar TL’ye ulaştı. 

Kamu harcamalarındaki olağanüstü artış, kamu bankalarına iki yılda üç kez taze sermaye aktarılmasına karşılık, hazineye yıkılan beş aylık görev zararı 91,3 milyar TL! 

Ekonomide yönetim ve politika yanlışları, liyakat noksanlığıyla ağırlaşan kriz tablosu ve ekonomik daralma sonucunda Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH-Milli Gelir) hızla eriyor. Ülke ve toplum yoksullaşıyor. 

CHS’ye geçişte 2018 ilk çeyreğinde 883,9 milyar dolar olan milli gelir, 2020’nin ilk çeyreğinde 758 milyar dolara geriledi ve 125 dolar azaldı. Kişi başında düşen milli gelir, 13 bin dolar sınırına yaklaşmışken hızla düşüşe geçerek 2018’deki 9 bin dolar seviyesinden bu yılın ilk çeyreğinde 7 bin dolara indi. Temmuz 2020 itibarıyla Türkiye’nin risk pirimi (CDS- Credit Default Swap) 488 puan seviyesine yükseldi. Bu gelişmekte olan ülkeler arasında en yüksek risk primi puanlarından birisi ve Türkiye’yi ilk sıralara taşıyarak kaynak akışını yavaşlatıyor, kaynak bulma maliyetini yükseltiyor.

CHS döneminde ortaya çıkan yönetsel ve kurumsal güven erozyonu yabancı yatırımcıların ülkemize bakış açısında radikal değişikliklere yol açarken doğrudan yabancı yatırım girişleri durdu, mevcut yatırımcılar da ülkemizden çıkmaya yöneldi. Son olarak Alman Otomotiv Devi Volkswagen ülkemizde yapacağı milyarlarca Euro tutarındaki otomobil fabrikası yatırımını iptal ettiğini duyurdu. Borsa İstanbul’da (BİST) yabancı menkul kıymet ve hisse senedi yatırımcılarının payı ilk kez Temmuz 2020 itibarıyla yüzde 50’nin altına indi. Altı ayda Türkiye’den çıkan yabancı portföy yatırımı tutarı 12 milyar dolara ulaştı. 

Hazine tahvili ve bonolarına yatırım yapan yabancıların payı bir dönem yüzde 21-23 düzeyine kadar yükselmiş iken CHS’ye geçişle birlikte 2018 sonunda yüzde 14’e, 2019’da yüzde 10’a ve son verilerle 2020 Mayıs itibarıyla yüzde 4,3’e gerilemiş durumda. Getirisi yüksek olmasına karşın yabancı yatırımcılar artık Türk hazine kâğıtlarına da itibar etmiyor. Yabancılar bu yılın 6 ayında yaklaşık 8 milyar TL hazine kâğıdını satarak çıktı. Bunun ardındaki en temel etken artan riskler, belirsizlik ve güvensizlik. 

Sadece ilk çeyrekte milli gelirin 125 milyar dolar gerilemesi, yoksullaşmanın, hanelerin geçim sıkıntısının arttığını yaşam koşullarının zorlaştığını işaret ediyor. Tek başına milli gelirde yaşanan bu kayıp bile sistem değişikliğinin, parlamenter demokrasiden tek adam rejimine geçişin, harcamalardaki israf ve denetimsizliğin ekonomi, toplumsal ve insani maliyetini ortaya koyuyor. Genç işsizlikte gelinen nokta on milyonlarca gencin gelecek umudunun yok olmaya başladığını CHS’nin bu kaygıları daha da derinleştirdiğini sergiliyor.

CHS’ye geçişle birlikte sadece bazılarını sıraladığım veriler ve göstergeler kötüleşmekle kalmadı, ekonomik kurumlarda da başta MB olmak üzere tahribat, bozulma, saygınlık ve güven erimesi ön plana çıktı.

MB Başkanının faiz indirmiyor diye yasal görev süresi dolmadan bir gecede görevden alınması, MB bağımsızlığının yok edilmesi, özerk ve düzenleyicidenetleyici kuruların özerkliğinin törpülenerek tek kişi yönetiminin uydusuna dönüştürülmesi devletin ekonomi kurumlarının tükenmesine zemin hazırladı.

Ekonomi kurumlarının açıkladığı verilere içeride ve dışarıda güvensizlik eğilimi ağırlık kazanırken bu yaklaşım iktidarın kendi tabanı da dahil toplumun tüm kesimlerinde belirgin şekilde yaygınlaştı.  

CHS’nin ikinci yılında üstte örneklerini verdiğim kurumsal tahribat ile özerk kurulların, Sayıştay’ın saygınlıkları yok edilirken, CHS’nin kendisi de kurumsallaşamıyor. Devlet aklı ve kurumsal hafızanın, bürokratik liyakatin yok sayılarak devlet ve ekonomi yönetiminin tek kişinin kararlarına ve iradesine endekslenmesi, yanlış kararlar alınmasına, aynı kararların kısa süre sonra bir başka yanlış kararla değiştirilmeye mecbur kalınmasına zemin hazırlıyor. 

Resmi Gazete’nin en fazla mükerrer sayı yayınladığı bir sürece girilmiş durumda. Gece yarısı değiştirilen Cumhurbaşkanlığı kararlarıyla ertesi sabah ne olacağı belirsiz bir güne başlanıyor ve bu ağır belirsizlik atmosferi her konuda ve alanda devlet mekanizmasının kilitlenmesine, karar alma süreçlerinin ertelenmesine başta yerli-yabancı yatırımcılar olmak üzere Türkiye’den vazgeçilmesine ortam yaratıyor. 

 Siyasi demokrasinin her alanda artan tahribatının yanında ‘Ekonomik Demokrasi’ de tüketiliyor. İş insanı örgütleri, dernekleri, işçi sendikaları, ihracatçı-sanayici birlikleri ve örgütleri, kendi alanlarıyla ilgili düzenleme, karar ve değişikliklerden ancak ya meclise gönderilen yasa teklifleri ya gece yarısı yayınlanan Cumhurbaşkanı kararlarıyla yürürlüğe girdikten sonra haberdar olabiliyor. Demokratik diyalog kanalları tümüyle kapatılmış halde. 

CHS’nin kendi içindeki çelişkilere, sergilenen sistemsizliğe, ülkenin ve ekonominin hızla baş aşağı götürülmesine ilişkin daha pek çok örnek sıralamak mümkün. Ancak ortada tek bir gerçek var denetim-denge ve güçler ayrılığı ilkelerinden uzak CHS’ye geçişle birlikte, sistemin kendisi hızlı bir şekilde iflasa doğru giderken ülkeyi, ülke ekonomisini ve 83 milyon yurttaşımızı da kendi kaderine ortak edip iflasa, uçuruma sürüklüyor!

10.Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı Nisan 2020 İstihdam ve İşsizlik İstatistikleri verilerin güvenilirliğinin sorgulanmasına neden olurken işsiz sayısının ve istihdamın eş zamanlı şekilde azalması izaha muhtaçtır!

TÜİK, Nisan ayı istihdam ve işsizlik verilerinde, istihdam edilenlerin sayısının 2 milyondan fazla azalmasına karşılık işsiz sayısının da düştüğünü açıkladı. TÜİK’e göre işsizlik 0,2 puan daha gerileyerek yüzde 12,8’e indi. Mart, nisan ve mayıs aylarını kapsayan Nisan 2020 döneminde tarım dışı işsizlik oranı ise 0,1 puanlık azalış ile yüzde 14,9 oldu.

Korona virüs salgınıyla mücadele çerçevesinde ilan edilen önlemlerle faaliyeti durdurulan ya da kapanan işyerlerinde çalışanlar için 3 ay süreyle İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) kısa çalışma ödeneği ödemesi yapılması, ücretsiz izne çıkartılanlara da yine İSF’den günlük 39 TL nakit desteği ödenmesi kararlaştırıldı. Yine Nisan ayında çıkartılan torba yasa ile de üç ay süreyle işçi çıkartma yasağı getirildi. Temmuz ayı itibarıyla bu önlemlerin süresi dolunca yine torba yasa ile Cumhurbaşkanına verilen süreyi 6 uzatma yetkisinin 1 ayı kullanılarak söz konusu ödeme ve önlemlerin 1 ay daha devam etmesi kararlaştırıldı. Bu önlemler çerçevesinde İSF’den kısa çalışma ödeneği alan 3,5 milyon kişi ile ücretsiz izne çıkartılan 1 milyon kişi TÜİK kriterleriyle işsiz sayılmadı! 

Ancak açıklanan rakamlara bakıldığında 2020 Nisan döneminde çalışan sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 2 milyon 585 bin kişi azalarak 25 milyon 614 bin kişiye inmiş. Böylece istihdam oranı 4,9 puanlık azalışla yüzde 41,1 düzeyine gerilemiş.

TÜİK, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısının ise 2020 yılı Nisan döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 427 bin kişi azalarak 3 milyon 775 bin kişiye indiğini açıkladı. Bu gelişmeyle birlikte işsizlik oranı da 0,2 puanlık azalış ile yüzde 13’ten yüzde 12,8 seviyesine düştü. 

Bu dönemde en büyük istihdam kaybı 1 milyon 524 bin kişiyle, turizmi de kapsayan hizmetler sektöründe yaşanırken, istihdam edilenlerin sayısı tarım sektöründe 491 bin, sanayi sektöründe 209 bin, inşaat sektöründe 361 bin kişi azaldı. İstihdam edilenlerin yüzde 17,5’i tarım, yüzde 20,9’u sanayi, yüzde 4,9’u inşaat, yüzde 56,7’si ise hizmet sektöründe yer aldı.

Nisan 2020 döneminde kayıt dışı çalışanların toplam çalışanlar içindeki payı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 5,5 puan azalarak yüzde 28,7 olarak gerçekleşti. 

15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,2 puanlık artışla yüzde 24,4, istihdam oranı ise 7 puan azalarak yüzde 26,1 oldu. Aynı dönemde işgücüne katılma oranı 8,6 puanlık azalışla yüzde 34,5 seviyesinde gerçekleşti. Daha da vahim olan, ‘Ne eğitimde ne de istihdamda’ olanların oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre 5,7 puanlık artışla yüzde 29,1 seviyesinde gerçekleşti.

TÜİK’in açıkladığı bu verilere karşılık kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin nakit desteği alan ve fiilen çalışmayan, işsiz olanları sayısı 5 milyon dolayında. Bu kişiler TÜİK’e göre işsiz değil ve kayıtlarda görünmüyor.   Ancak daha da somut olan veri önceki değerlendirmelerimde yer verdiğim şekilde Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) kayıtlı sigortalı sayısı. 

TÜİK Mart ayı itibariyle kayıtlı istihdam edilenlerin sayısını 26 milyon 133 bin kişi olarak açıklamıştı. 

Açıklanan 2020 Nisan döneminde ise istihdam edilenlerin sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 2 milyon 585 bin kişi azalarak 25 milyon 614 bin kişiye indi. TÜİK verileriyle istihdam edilenlerin sayısı Mart ayına kıyasla da bir ayda 519 bin kişi daha azalmış. Buna rağmen işsizlik artmıyor, azalıyor. 

Oysa SGK verilerine göre 17 Nisan’da uygulamaya konulan işten çıkartma yasağına rağmen Nisan ayında SGK’ya kayıtlı aktif sigortalı çalışan sayısı 638 bin kişi azalarak 21 milyon 383 bine geriledi. Dolayısıyla TÜİK’in Mart ayı itibarıyla 26 milyon, Nisan ayında ise 25,6 milyon kişi olarak açıkladığı istihdam rakamı ile SGK’ya kayıtlı aktif sigortalı çalışan sayısı arasında, Mart itibarıyla 4 milyon 750 bin, Nisan itibarıyla 4 milyon 231 bin fark var.  TÜİK ve SGK’nın kayıtlı istihdam rakamları arasında aylık bazda büyük bir fark hatta uçurum söz konusu.  Bu durumda akla gelen olasılık, işsiz sayısı artmasına rağmen TÜİK tarafından gizleniyor. Aradaki 4 milyon 231 bin kişilik fark, bu kadar işsizin TÜİK tarafından “yok sayıldığını” rakamlara yansıtılmadığını, gizlendiğini ortaya koyuyor.

Diğer kesimleri bir kenara bırakıp yalnızca bu SGK verisinden yola çıktığımızda bile TÜİK’in 3 milyon 775 bin kişi olarak açıkladığı işsiz sayısına 4 milyon 231 bin kişilik farkı ilave ettiğimizde Nisan 2020 işsiz sayısı 7 milyonu aşarken, işsizlik oranı da yüzde 12,8 değil yüzde 20’nin oldukça üzerinde demektir.

Bazı ekonomik güven endekslerinde geçen ay görülen olumlu yöndeki kıpırdanmalar ardından hemen aynı gün peş peşe twitler atıp ‘ekonomide toparlanmaya geçildiği, değişim ve dönüşüm başladığı’ mesajlarını paylaşan Bakan, çift haneye yükselen enflasyon verisi açıklandığında ve iki aydır üst üste TÜİK’in işsizliğin azaldığını açıklaması karşısında sessiz ve suskun kalmayı yeğlemektedir. Madem işsizlik azalıyorsa iktidar niçin bundan kendisine “başarı ve övgü” çıkartamıyor, ekonomi politikalarının başarısıyla övünen beyanlarda, mesajlarda, açıklamalarda bulunamıyor. Çünkü gerçekliğin böyle olmadığını, bu verilerin gerçeği yansıtmadığını kendileri de gayet iyi biliyor. 

11.Ticaret Bakanlığı’nın 3. Çeyrek Dış Ticaret Beklenti Anketleri ihracatta da umudun tükendiğini sergiliyor. Bakanlığın resmi anketine göre ihracat ve ithalatta ilk çeyreğe göre ağırlıkla düşüş beklentisi öne çıktı!

Ticaret Bakanlığının üçüncü çeyreğe ilişkin İhracat Beklenti Endeksi, bu yılın ilk çeyreğine göre 27,6 puan azalarak 83,5 seviyesinde gerçekleşti. İthalat Beklenti Endeksi ise 5,9 puan azalışla 82,3 oldu. Yılın ikinci çeyreğine ilişkin beklenti anketi, korona virüs salgını nedeniyle gerçekleştirilemediği için açıklanmamıştı.

İlk çeyrekte 111,1 olan endeks, 27,6 puanlık oldukça sert bir düşüş gösterdi. Bunun yanı sıra 3. Çeyrek beklentisi 83,5 puana gerileyen endeks geçen yılın aynı dönemine göre de 39,8 puan azaldı.

Beklenti anketinde şu anda kayıtlı ihracat sipariş düzeyi ve son 3 aya ilişkin ihracat sipariş düzeyi sorularına ait endekslerdeki yanıtların 100 puanın altında kalması ihracat beklenti endeks sonuçlarını da negatif etkiledi.

Bu yılın üçüncü çeyreğine ilişkin İthalat Beklenti Endeksi ise ilk çeyreğe kıyasla 5,9 puan azalarak 82,3 seviyesinde gerçekleşti. Endeks geçen yılın aynı dönemine göre de 5,8 puan azaldı.

Şu anda kayıtlı ithalat sipariş düzeyi ve son 3 aydaki ithalat sipariş düzeyi sorularına ilişkin yanıtlar ithalat beklenti endeksini negatif etkiledi.

Ticaret Bakanlığı’nın doğrudan ihracatçı, ithalatçı, sanayici ve imalatçıları kapsayan dış ticaret beklenti endeksinde Temmuz-Eylül dönemini içeren üçüncü çeyrek beklentilerinin gerilemesi ve negatif düzeyin yükselişe geçmesi söylenenlerin aksine gerek ihracat ve ithalatta gerekse ihracata dönük üretimde beklenen canlanmanın umulan düzeyde olmayacağının işareti.

Dış ticaretimizin yüzde 70-80’ini gerçekleştirdiğimiz AB ve Rusya pazarlarının henüz açılmaması, kısıtlı düzeydeki açılışların ise beklenen artışı sağlamaktan uzak kaldığı biliniyor. Önümüzdeki döneme ilişkin gerek OECD’nin gerekse AB Komisyonunun yaptığı çalışmalar, açıkladıkları raporlar Avrupa ve AB ekonomilerinde çok sert bir daralma beklentisini işaret ediyor. 

Turizmde artık sezonun son iki ayına girilirken hâlâ sınırların açılmaması, seyahat kısıtlamalarının kalkmamasından ötürü döviz geliri elde edilemezken ihracatta da beklentilerin inişe geçmesi bu alandaki umutlarında tükenmekte olduğunun işareti. En önemli iki döviz geliri kaleminden mahrum konumdaki Türkiye ekonomisinin halen içinde bulunduğu döviz girişi, dış kaynak ve döviz geliri sıkıntısını aşması yakın dönem için oldukça zor.  

Merkez Bankası döviz rezervlerinin ekside kalmayı sürdürmesi, döviz darboğazının aşılamaması sorununun sürmesi ülkemizi yeni bir döviz kıtlığı ve kur şoku dalgası ile karşı karşıya bırakabilir. Mevcut durum bu ihtimalin her geçen gün arttığını somut şekilde göstermektedir!

12.Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, korona virüs salgını nedeniyle yaşanan krizin, Avrupa ekonomisini öngörülenden daha ağır etkilediğini dile getirdiği raporda daha önce açıkladığı 2020 yılsonuna dair tahminlerini revize etti. 

AB ülkelerinde yılsonu itibarıyla yüzde 8,3'lük bir küçülme yaşanmasının beklendiği görüşüne raporunda yer veren AB Komisyonu geçen Mayıs ayında açıkladığı tahmininde, yılsonu küçülme beklentisini yüzde 7,7 olarak paylaşmıştı. Komisyon'un güncellediği tahminlerine göre Euro Bölgesi ülkelerindeki ekonomik küçülme ise yüzde 8,7 seviyesinde olacak. 

AB Komisyonu raporuna göre korona virüs salgınından diğer ülkelere oranla daha ağır etkilenen Fransa, İtalya ve İspanya'da Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) en az yüzde 10 azalacak. Komisyon'un Almanya ile ilgili tahmini ekonomik küçülme oranı ise yüzde 6,3. Mayıs ve Haziran 2020'ye dair verilerin, en kötü dönemin atlatıldığına işaret ettiğini ifade eden Komisyon, çok yavaş da olsa başlayan ekonomideki iyileşmenin, yılın ikinci yarısında ivme kazanabileceğini dile getirdi. Avrupa ekonomisinin, 2021'de iyileşme sürecine gireceğine dair beklenti ise Komisyon tarafından bir kez daha tekrarlanarak, önümüzdeki yıl AB ülkelerinde yüzde 5,8; Euro Bölgesi ülkelerinde ise yüzde 6,1 oranında bir ekonomik büyüme yaşanacağı tahmininde bulundu.

Türkiye'nin AB ülkelerine yaptığı çelik ihracatı kotasını düşürme kararı alması, bu ekonomik daralmadan en fazla etkilenecek ülkelerden birisinin Türkiye olacağının da işareti.

13 Temmuz’da Fransa’nın çağrısıyla Türkiye’ye yaptırımların genişletilmesini ele alacak olan AB Dışişleri Bakanlarının bu toplantısı öncesinde AB komisyonunun demir-çelikte ülke kotasına geçme kararı alması ve Türkiye'nin 2,5 milyon tonluk ihracat kotasını yarı yarıya azaltarak 1, 3 milyon tona düşürmesi önemli bir ihracat kaybına yol açacak.

Bir yandan AB ekonomilerinin sert şekilde daralacağının öngörülmesi diğer yandan Türk ihraç ürünlerine getirilen kısıtlamalar ülke ekonomisi açısından sıkıntıları daha da büyütecektir!

13.OECD, korona virüsün ikinci dalgasının OECD üyesi ülkelerdeki işsizlik oranını yüzde 12'ye çıkarabileceğini bu durumda 80 milyon kişinin işsiz kalabileceğini, öngörüyor!

OECD tarafından güncellenen son değerlendirme raporunda küresel ekonomideki daralma beklentisinin de yukarı yönlü yeniden revize edilmesi ve ikici salgın dalgasının on milyonlarca kişinin işini kaybetmesine neden olacağını dile getirmesi önümüzdeki süreci daha da kritik hale getirmektedir.

Raporda korona virüs krizinin istihdam piyasasını daha şimdiden 2008 finansal krizinden 10 kat daha kötü vurduğu görüşüne yer verilerek OECD üyesi 37 ülkedeki toplam işsizlik oranının Nisan'da son 10 yılın zirvesine çıkarak yüzde 8,5, Mayıs ayında ise 8,4 olduğu dile getirildi. OECD'ye üye ülkelerin toplam nüfusu 666 milyon. Yüzde 12’lik ortalama işsizlik beklentisi 80 milyon kişinin işsiz kalması anlamına geliyor.   OECD raporunda istihdam piyasasının 2021'den daha önce toparlanmasının beklenmediği vurgulanırken, işsizlikten en olumsuz etkilenenlerin gençler ve kadınlar olduğu ifade edildi. 

Gerek AB Komisyonu gerekse OECD raporları ekonomik daralmanın ve buna bağlı olarak işsizliğin varacağı boyutlar konusunda oldukça karamsar beklentiler dile getiriyor. Bir anlamda ülkemizdeki işsizlik tablosunu teyit eden, daha da kötüleşebileceğini öngören bu tespitlere karşılık iktidarın hâlâ geniş kesimlerin içine düştüğü duruma duyarsız kalması, kabul edilemez bir tutumdur. 

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

 HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

 13 TEMMUZ 2020