Daha iyi bir Türkiye iddiasını ortaya koymanın tam zamanı...

Münevver Metin’le Hafıza Günlerinin konuğu, Iternational Apparel Federation Başkanlığı, Bolu Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanlığı, CHP Genel Başkan Yardımcılığı, CHP İdari ve Mali İşler Başkanlığı, CHP İstanbul Milletvekilliği, Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcılığı gibi görevler yapan siyasetin sevilen ismi Umut Oran...

 YENİSOLUK-ÖZEL

Oran, “Genel başkan yardımcısı iken takım oyuncusu olarak, gerekli tüm hassasiyeti gösterdim. Ancak bazı olaylardan rahatsızlık duymaya da başlamıştım. Mesela 2010 referandumu sonrasında gereksiz bir parti içi çatışma sürecinin yaşanması ve o zamanki Genel Sekreter Sayın Önder Sav ile yolların o şekilde ayrılması, partinin yönetim biçiminin AKP’deki, sağ partilerdeki gibi sisteme benzetilerek birçok genel başkan yardımcılıkları oluşturularak, Genel Sekreterliğin ise itibarsızlaştırılması vb” ifadelerini kullandı. 

Her röportajımızda olduğu gibi klasik bir soruyla başlayalım: Siyasete Nasıl Başladınız?

32 yıldır iş hayatının içinde olan ve gerek ulusal gerekse uluslararası alanlarda Türk özel sektörünü sivil toplum örgütlerinde gönüllü temsil etmiş bir girişimci olarak aslında çeyrek asırdır yurt içinde ve yurt dışında direk olmasa da zaten hep siyasetin içerisindeydim. Ancak aktif olarak CHP çatısı altında siyasete ise 2008 yılında başladım.

DAHA İYİ BİR TÜRKİYE MÜMKÜN

Memleket meselelerine olan ilgim çok daha gerilere gider yaklaşık çeyrek asırdır çeşitli STÖ’lerde öncelikle içinde bulunduğum tekstil ve hazır giyim sektörünü dünyada, Avrupa’da temsil ederken bir tarafta dünyada neler oluyor ve diğer tarafta Türkiye de neler olması gerekiyor konularına sürekli olarak odaklandım. Aslında ömrümün; sektörel kümelenme, istihdam odaklı ihracat, bölgesel kalkınma ve eşitsizlik ile mücadele bağlamında göçü önleme, kadın istihdamını artırma, kısacası Anadolu’da iş, aş, sosyal barışı sağlama gibi ana sorunlarla mücadeleyle geçmiştir diyebilirim. Fakat özellikle 2000’li yılların başından itibaren Türkiye’deki siyasi iklim ve iktidarın laik, demokratik, sosyal hukuk devletini tehdit eden tutum ve davranışları; beni ‘daha iyi bir Türkiye mümkün’ hayal ve iddiası ile aktif siyasetin içine girme sorumluluğunda ve zorunluluğunda bırakmıştır.

Tüm bu ilgi ve uğraşılar bir noktadan sonra örgütlü mücadeleyi yani parti bayrağı altında siyasi mücadeleyi zorunlu kılınca, aile geleneğimize de uygun olarak, kendimi bir parçası hissettiğim Atatürk’ün kurucusu ve ilk Genel Başkanı olduğu CHP’de siyasi mücadele kararı aldım ve Sayın Deniz Baykal’ın karşısına Genel Başkan Adayı olarak çıktım. Siyasete iddialı başlamıştım ve çıtayı oldukça yüksek tutmuştum, çünkü uzun yıllar boyunca hem Türkiye’de hem dünyada yaptığım çalışmalar bana önemli bir deneyim kazandırmıştı, Türkiye genelinde tanınıyor ve çevremdekilerin bana güvenlerini hissediyordum.

5 YILDIR UNVANSIZ DA SİYASET YAPILABİLECEĞİNİ KANITLADIM

CHP Genel Başkanlığına aday olurken, “Türkiye daha iyi bir demokrasiyi hak ediyor, daha iyi bir siyaset sistemini hak ediyor ve bu sistemi değiştireceğim. Daha güçlü bir Türkiye için daha güçlü bir CHP inşa edeceğim” iddiamı ortaya koymuştum. Yani “Daha güçlü bir Türkiye ve daha güçlü CHP için CHP’de değişim” sloganıyla siyasete adım attım.

O günün koşullarında bir mucize gerçekleşti ve bir avuç delege beni destekleyerek bana bugüne kadar bitmeyecek büyük bir mücadele enerjisi yüklediler. Bu yüzden hepsine müteşekkirim. Zira en zorlu koşullarda açan kardelenler gibi, koskoca kayalarda kendine yol bulup yeşeren çiçekler gibi o güzel insanlar da tüm zorlukları göze alarak beni desteklediler. O günden beri siyasetin içindeyim. 

CHP’de birçok onurlu görev yaptım, sorumluluk aldım, unvanlarım oldu. Ama daha önemlisi özellikle son 5 yıldır unvansız da siyaset yapılabileceğini kanıtladım. Her daim başım dik bir şekilde Türk milletini “kutup yıldızım” olarak kabul ederek ve onlara hizmeti hedef alarak yol yürüdüm. Bundan sonra da aynı kararlılıkla yol yürümeye devam edeceğim.

CHP’de Genel Başkan Yardımcılığı da yaptınız ama son 3 seçimdir milletvekili adayı gösterilmediniz, Kemal Kılıçdaroğlu ile aranız mı açıldı?

2008’de Genel Başkan Adayı olarak siyasi hayatıma adım attım, ama 2010’da CHP’de olağanüstü gelişmeler oldu. Sayın Deniz Baykal ve CHP bir kaset kumpası ile karşılaştı ve Sayın Baykal’ın istifası beklenmedik bir anda gerçekleşmişti.

TÜZÜK DEĞİŞMEDEN ÖNCEKİ 4 GENEL BAŞKAN YARDIMCISINDAN BİRİSİ BEN İDİM

Açıkçası o dönemde gerek parti içinde gerekse parti dışında Sayın Kılıçdaroğlu’na önemli bir teveccüh vardı, çünkü Sn. Kılıçdaroğlu’nun dünya görüşü, Türkiye’deki meselelere bakışı, parti içi demokrasi anlayışı ve parti içinde gerçekleştirmeyi hedeflediği reformlarla sıradan bir siyasetçi profili çizmiyordu. Benim de “Siyaset düzenini tamamen değiştirme” gibi bir hedefim vardı ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun da mevcut adaletsiz düzeni değiştirmeyi gerçekten istediğini düşünerek “Genel Başkanlık iddiamı” geri plana itmekte hiçbir beis görmedim. Açıkçası o zaman onun yönetiminde yer alarak memleketime hizmet etmekte bir sorun görmedim. Tüzük değişmeden önceki 4 genel başkan yardımcısından birisi ben idim.

34.OLAĞAN KURULTAYDA EN YÜKSEK 3. OYU ALDIM

Ama genel başkan yardımcısı iken takım oyuncusu olarak, gerekli tüm hassasiyeti gösterdim. Ancak bazı olaylardan rahatsızlık duymaya da başlamıştım. Mesela 2010 referandumu sonrasında gereksiz bir parti içi çatışma sürecinin yaşanması ve o zamanki Genel Sekreter Sayın Önder Sav ile yolların o şekilde ayrılması, partinin yönetim biçiminin AKP’deki, sağ partilerdeki gibi sisteme benzetilerek birçok genel başkan yardımcılıkları oluşturularak, Genel Sekreterliğin ise itibarsızlaştırılması vb. Belki de bu nedenle bir yıl sonra yani 12 Haziran 2011 seçimlerinin hemen ardından Sn. Kılıçdaroğlu MYK’yı değiştirdi ve beni dışarıda bıraktı. Ancak dedim ya benim için önce vatan geldiği için MYK görevim olmasa da Türkiye’nin dört bir yanından parti içinden ve dışından gelen her talebe, her yardım çığlığına elimi uzattım çalışmaktan bir an bile geri durmadım. Koltuğa güç katan o siyasinin kişiliğidir, karakteridir yoksa koltuk ya da makam bir kişiye itibar sağlamaz. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi’nin değerli kurultay delegeleri de teveccüh gösterdiler ve 17-18 Temmuz 2012 tarihinde yapılan 34. Olağan Kurultayda en yüksek 3. Oyu alarak (786 oy)  bana yeniden MYK yolunu açtılar. Sn. Kılıçdaroğlu, delegenin teveccühü üzerine partinin 3. Numarası olan Genel Saymanlığı yani yeni adıyla İdari ve Mali İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı bana emanet etti.

HAZİNE YARDIMININ İL/İLÇE ÖRGÜTLERİNE “ADİL VE SAYDAM BİÇİMDE” AKTARILMASINA ÖNCÜLÜK ETTİM.

Tüm görevlerimde “ortak aklı, bilimi ve evrensel değerleri” ön planda tuttuğum için öncelikle partinin idari yapısında kurumsal değişim için çalıştım. Genel Sayman olarak görev aldığım dönemde “Mali Demokrasi” atılımı yaparak partiye yapılan Hazine yardımının %40’ının tüm il/ilçe örgütlerine “adil ve saydam biçimde” aktarılmasına öncülük ettim. Bu sayede tüm il-ilçe başkanlıklarımız daha senenin başında o sene eline ne zaman ne kadar para geçeceğini öğrendi ve planlamasını ona göre yapabildi. Yani benimle birlikte il-ilçe başkanlarımızın para alabilmek için artık durmadan Genel Merkeze gelmeleri gerekmiyordu. Yine aynı dönemde tüm örgüt binalarının kira kontratlarını Genel Merkez adına yapılmasını sağlayarak il ve ilçe başkanlıklarımızın yaşadığı çok önemli bir sorunun aşılmasını da sağladım. Benim saymanlığım döneminde “parti binası, modern ses sistemli araç ve bilgisayar” alımlarına öncelik vererek CHP örgütlerinin zamanın gereklerine uygun şartlarda hizmet vermelerinin önünü açmaya çalıştım. Devrim niteliğinde olan ve şeffaflığın gereği olarak görülmesi gereken “Parti hesaplarının bağımsız dış denetim kuruluşlarınca denetlenmesi” uygulamasını da hayata geçirerek, dünyadaki pek çok sosyal demokrat parti gibi CHP’nin bilançosunu da 3 aylık periyotlarla tüm kamuoyuna açıklayarak CHP resmi internet sitesinden yayınlatmayı başardım. Benden sonraki sayman döneminde bu uygulamadan vazgeçilmesi benim için büyük üzüntü kaynadığıdır! Ayrıca, CHP’nin ana vaatlerinden olan “taşeron işçiliğe son verme” uygulamasına CHP’den başlanmasına da öncülük ettim ve verdiğim büyük mücadele sonunda CHP Genel Merkezinde taşeron olarak çalışan 134 emekçinin tamamının kadroya alınmasını sağladım. Ayrıca bugüne kadar hiç yapılmayanı başararak hukukun üstünlüğüne olan inancımla Anayasa Mahkemesi’nin CHP aleyhine verdiği haksız para cezasına karşı partinin yasal haklarını kullanarak Türkiye’den ilk kez AİHM’de bu tür bir dava açılmasını sağladım ve bu dava sayesinde haksız olarak el konulan yaklaşık 1.085.000 Euro’nun benden sonraki sayman döneminde parti kasasına girmesini sağladım.

BENİ MAZUR GÖRÜN BU KOMİSYONDA GÖREV ALMAK İSTEMİYORUM

Partide idari dönüşümle uğraşırken Sn. Genel Başkan beni o meşhur Beşli Komisyona aldı. 2014 yerel seçimlerinde kurumlar ve kurallar işlemeli denilerek oluşturulan 5 kişilik komisyon aslında tüm önemli kararlarını 6 kişiyle alıyordu. Benim birçok kez yaptığım “İdari dönüşüm çalışmaları çok kritik noktada daha fazla mesai harcamak istiyorum, beni mazur görün bu komisyonda görev almak istemiyorum” talebim ise kabul görmedi. Birkaç kez komisyondan istifayı düşündüm, ama tam seçim öncesinde yandaş basına “CHP’de kriz” bahanesi vermemek adına sustum ve sonuçta kritik yerlerdeki adaylıkların çok büyük kısmı “komisyonun iradesi” dışında 6. Kişinin Başkanlığında yapılan toplantılarda karar haline getirildi.

Tabii bu tür kişi bazında değil de partinin yararına fedakârca çalışmalar bazen ters de tepebiliyor. Belki de dile getirdiğim görüş ve taleplerimin de etkisiyle Mart 2014 seçimlerinde CHP olarak yüzde 26,34 oy almamıza rağmen, seçimden 35 gün sonra Mayıs 2014’te yine MYK değişti ve 21 ay sonra yeniden sade milletvekili olmuştum.

‘İNSAN KONUŞTUKLARI KADAR, SUSTUKLARINDAN DA SORUMLUDUR”

Yine o dönem hatırlayın Devlet Bahçeli’nin ortaya attığı Çatı Adayı arayışı vardı ve CHP ile MHP Genel Başkanları aniden Ekmeleddin İhsanoğlu üzerinde uzlaşmışlardı. Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ile ilgili çok tarihi bir dönemden geçerken, ‘Çatı Adayı’ kararı ve ortaya çıkan ismin belirlenmesi yöntemine ilişkin eleştirilerimi sadece ve ilk kez 23 Haziran 2014 tarihinde yapılan Parti Meclisi toplantısında dile getirmiştim. CHP’nin, Kurultay sonrasındaki en yetkili organı olan Parti Meclisi’ndeki bu konuşmamda, karar alma sürecinde partinin yetkili organlarının devre dışı bırakıldığını, sosyal demokrat ve sol bir parti olarak toplumu dönüştürme ve topluma öncülük etme görevimiz varken, seçilen adayla bugünkü siyasi hegemonyaya teslim olunduğu algısının yaratıldığını, oysa belirlenecek ismin CHP tabanının beklentilerini karşılayan, toplumda heyecan, coşku ve sinerji yaratabilecek şekilde, sıfır hata, maksimum başarı hedefine uygun olması gerektiğini dile getirdim. PM toplantısında Hz. Mevlana’nın ‘insan konuştukları kadar, sustuklarından da sorumludur” görüşünden hareketle görüşlerimi anlattım. Hatta konuşmamda, General Mc. Arthur’un ‘liderlik sadece risk almak değil aynı zamanda sorumluluğu da cesaretle üstlenmektir’ sözünü de anımsatarak, aday belirleme konusunda Sn. Genel Başkanın inisiyatif alarak riski üstlendiğini ve adayı belirlediğini, bunun sonucunda kendisinin sorumluluğu cesaretle üstleneceğine inandığımı belirtmiş, kendisi de benim sorum üzerine “sorumluluğu üstlendiğini" PM üyelerine açıklamıştı.

2015 yılının başında ise belki de yakın tarihin en büyük “İtibar suikastı” kumpasıyla karşılaştım ve tüm yandaş medyada aynı anda organize biçimde beni büyük bir yalan ve iftiranın içine attılar. Hakkımda yüzlerce yalan haber yaptılar, neredeyse tüm yandaş kanallarda yüzlerce saat aynı yalan işlendi. Hepsine hukukla, bilimle ama en çok “gerçeklerle” direndim. Tam da partide önseçim tartışmalarının yaşandığı dönemde 17 Şubat 2015’te bu kumpası kurdular. Ben de önseçime girme düşüncemi kendisine açtığımda Sayın Genel Başkan, önseçime girmem yerine “kontenjan adayı” olmamın korunabilmem için daha uygun olduğunu, benim üzerimden partiye büyük bir saldırı düzenlendiğini, partimin bana sahip çıkacağını belirtti. Ben de kendisinin bu talimatı üzerine ön seçime gir(e)medim. Sonrası benim için ilginç deneyimlerin yaşandığı bir dönem oldu: Milletvekili adayı gösterilmedim ve iftira kampanyasının ortasında, zırhı çıkartılıp tüm silahları elinden alınmış bir gladyatör gibi arenada tek başıma bırakıldım. 

Fakat tüm bu olaylardan sonra yine de Sayın Genel Başkan’a “kırgınlık” hissettiğimi söyleyemem. Tam aksine “hiçbir şey hissetmiyorum.” Bu anlamda aramız açık da değil, bu konuyu asla kişiselleştirmedim. Hatta 2015’teki iki seçim ve 2018 seçimlerinde yine aday gösterilmeme rağmen en az aday olan arkadaşlarım kadar Türkiye genelinde ve İstanbul’da çalıştım. 2019 yerel seçimlerinde de yaklaşık 50 ilde ve İstanbul’da özellikle çalışmam istenilen partimin zayıf olduğu 3 ilçede de seçim çalışmalarına katıldım.

Anadolu’da istihdam yaratma projenizi oluşturma kararınızı ve süreci anlatır mısınız?

Aslında Anadolu’ya dair farkındalığım babamın doktor olması sebebiyle her gittiğimiz yerde evimize kadar gelen hastalarla başladı. O temiz insanların köylerinden kalkıp şifa bulmak için babamın yanına gelmelerini, gelirken de muayene ve tedavi ücreti yerine yumurta, peynir ya da birkaç tane elma getirmeleri etkilemişti beni. Babam da o insanların getirdiği hiçbir küçük şeyi geri çevirmezdi, hatta o birkaç yumurtayı verdiklerinde hastalar sanki evlerine daha huzurlu gidiyordu. 

Uzun yıllar futbol oynamış ve bu sebeple derslerini ihmal etmiş, ortalama bir öğrenci idim.

Fransızca eğitim veren lise ve ardından Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat bölümünden mezun olduktan sonra, omzumu sakatladığım için futbol hayatım bitmiş ve artık mesaisi olan bir işe başlamam gerekiyordu. Ama ailemde ticaretle uğraşan hiç kimse yoktu.

Yabancı lisan bilmem, ihracat alanında çalışmak istemem ve eski futbolculuğumdan kaynaklı takım ruhunu benimsemem sebebiyle, istihdam yoğun olan tekstil ve hazırgiyim sektörünü seçmiş ve asgari ücretle çalışma hayatıma başlamıştım.

HİÇ KİMSENİN ANADOLU’YA YATIRIM YAPMAYI DÜŞÜNMEDİĞİ ZAMANLARDI YATIRIM YAPTIM

1980’li yıllarda sanayi daha çok Marmara bölgesi ve Trakya’da özelliklede İstanbul’da kümelenmişti. Anadolu ise bu anlamda yatırımsızdı, sahipsizdi. O zaman dünyada da örneğini gördüğüm bir modelin üzerinde çalıştım ve geliştirdim: “Gelişmiş şehir ve bölgelerden sanayii delokalize etmek”

Yani bir anlamda tersine göç sağlayarak insanların doğduğu kentlere yatırım yapmalarını sağlamak böylelikle Anadolu’dan büyük şehirlere göç engellenecek, hatta ters göç gerçekleştirilerek insanlar doğduğu topraklarda kalıp, çalışarak karınlarını doyuracaklar. Yerinde iş ve aş sayesinde Anadolu’da iş, aş ve sosyal barış sağlanacaktı.

Hiç kimsenin Anadolu’ya yatırım yapmayı düşünmediği zamanlardı. Kendime hedef olarak da siyasilerin yıllardır ihmal ettiği Güneydoğu’yu belirlemiştim. Ancak o yıllar bölgede OHAL vardı ve terör can yakıyordu. Bu nedenle ben de otağımı Bolu’nun Karacaağaç Köyü’nün Kıtlıkbilmez Mevkine kurdum. 1992’den beri de Bolulu kadınlar başta olmak üzere tüm civar köylerin güzel insanlarıyla beraber “Türkiye İçin Çalışıyoruz” sloganını yaşatıyoruz.

Aslında “Anadolu’da Yatırım ve İstihdamı Teşvik Projesini”, Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) Başkanı olduğum dönemde, “Anadolu’da Yerinde İş, Aş, Barış” sloganıyla beraber başlattık. Proje kapsamında İstanbul’da yığılmış sermayeyi planlı bir şekilde Anadolu’ya yatırım yapmaya teşvik ettik. Anadolu’da görev yapan pek çok seçilmiş, atanmış, akademisyen ve sivil-askeri bürokratlarla beraber önemli başarıların elde edilmesini sağladık. O günün koşullarını düşündüğümüzde yapmaya soyunduğumuz şey, nehirleri tersine akıtmaktı, ama Anadolu insanının muhteşem gücü sayesinde bunu da başardık. Bu anlamda o dönemi ve çalışmaları çok güzel anılar olarak hala zihnimde saklıyorum. Aslında bugün dahi Türkiye’nin kurtuluşunun Anadolu’nun kalkınmasından geçtiğine inanıyorum.

Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcılığı yaptınız. Sosyalist Enternasyonal nedir ve Türkiye için neden önemlidir?

Sosyalist Enternasyonal (SE) bugün itibariyle sayıları 150’yi bulan ve dünyanın her köşesinde örgütlü sol, sosyal demokrat, işçi partilerinin birlik ve dayanışma örgütüdür. CHP’nin Enternasyonal’e üyelik kararı 29 Kasım 1976’daki 23.Olağan Kurultay’da alınmış ve üyelik başvurusu 28 Eylül 1978’de Willy Brandt’in Başkanlığında toplanan Enternasyonal tarafından “oy birliğiyle” kabul edilmiştir. O günden sonra çeşitli kesintiler olmasına rağmen 50 yıla yakın bir ilişki vardır aramızda. Dünyanın dört bir yanında çok popüler olan ve özellikle 1970’li yıllara damgasını vuran Sosyalist Enternasyonal üyesi partilerden sonra bugüne geldiğimizde aynı etkinliğe sahip bir oluşumdan bahsetmek olası değil. Zira neo-liberalizmin hızla ivme kazandığı 1990’lı yıllardan itibaren kurumsal olarak SE ve özel anlamda üye partiler yeni fikirler oluşturmak, yeni bir heyecan yaratmak ama daha önemlisi neo-liberalizmden farklılaşmak konularında başarılı olamadılar. Böylece “kurumsal değişimi sağlayamayan, kendini zamana uyarlayamayan her yapı” gibi gerileme başladı. Ne yazık ki bugüne kadar da SE kendisini toparlayabilecek hiçbir adım atamadı. 

ENTERNASYONAL’E GENEL BAŞKAN OLMADAN SEÇİLEN “İLK CHP’Lİ” OLDUM.

Yeri gelmişken belirtmek isterim ki benim 13 Aralık 2014’te Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı seçilmemin CHP açısından bir ilk olma boyutu da vardır. Çünkü CHP tarihinde sadece Erdal İnönü, Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilebildiği Başkan Yardımcılığı görevine, Genel Başkan olmadan seçilen “ilk CHP’li” oldum.

SE’nin Türkiye açısından önemi en başta “fikri dayanışmaydı” ancak ilerleyen yıllarda, özellikle benim Genel Başkan Yardımcısı seçilmemle birlikte Türkiye’nin ulusal çıkarlarını bütün dünyaya duyurmak için bir mecra haline geldi.

SE, PKK’yı ismini zikrederek kınadı, teröre karşı Türkiye’nin yanında yer aldı ve Gezi Direnişinde olduğu gibi iktidarın orantısız şiddetini tüm dünyaya duyurdu.

Ayrıca 2015 yılında sözde Ermeni soykırımı diye adlandırılan tarihi ve hukuki meseleyi tüm dünya ülkeleri siyasi malzeme yaparken CHP olarak ve şahsımın da çabalarıyla SE’nin böyle bir yanlışa siyaseten alet olmasına izir vermedik, bunun için çok yoğun mücadele ettim. Ancak eskimiş ve bürokratik yapısı sebebiyle maalesef SE’nin yerküremizin her yerinde etkisini kaybettiğini de artık biliyoruz.

Sosyalist Enternasyonal’den neden istifa ettiniz?

Sosyalist Enternasyonal’in, TSK’nin Ocak 2018’de başlattığı Afrin Zeytindalı Harekâtı üzerine şekil ve usul olarak çok sorunlu bir metni, tam üye olarak CHP’ye ve Başkan Yardımcısı olarak bana bilgi vermeden, bir gece ansızın internet sayfasında yayınlaması üzerine “ilkesel bir karar alarak”, görev süremin bitmesine henüz 3 yıl olmasına rağmen inisiyatif kullanarak SE’den istifa ettim. (https://umutoran.com/2018/01/27/umut-oran-sosyalist-enternasyonal-baskan-yardimciligindan-istifa-etti/ )

Zira Sosyalist Enternasyonal’in Suriye'de yaşanan süreci doğru analiz etmeyen, emperyalist ülkelerin PKK/PYD’ye verdiği silahları göz ardı eden bir açıklamayı CHP’den ve benden habersiz olarak resmi web sayfasından yayınlaması ve kahraman Mehmetçiklerimizi hedef alması kabul edilemez bir durumdu. Ayrıca SE’nin benim engelleme çabalarım olmasa neredeyse PYD’yi tam üye yapacak olmasını da hiç unutmamıştım. İstifa metnimde hem bu durumu dile getirdim hem de PKK/PYD/YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde kontrol altında tuttuğu yerlerde işlediği cinayetleri, adam kaçırmaları, gözaltında kaybetmeleri, etnik temizlik faaliyetlerini, işkence ve kötü muameleleri, tarla yakmaları ve yağmaları tüm dünya kamuoyuna bildirdim. Böylece dünya bir kez daha “Halk düşmanı” PKK/PYD/YPG’nin nasıl bir terör örgütü olduğunu görmüş oldu.

CHP’YE AKP’NİN GÖZÜNDEN BAKMA ALIŞKANLIĞI GELİŞTİ  

CHP 37. Olağan Kurultayına gidilirken genelde ilçeler, ama özellikle il kongreleri tek adaylı yapıldı. Sizce bu durum parti içi demokrasiye güvenmemek, örgütü yok saymak anlamına gelmez mi?

CHP’de son yıllarda yaygın olarak görülen bazı uygulamaların alt metinlerinde hep “Kavgalı görüntü vermeyelim… Bize şöyle demesinler… CHP’de çok seslilik var…” gibi gerekçeler var. İlginçtir ki bu cümlelerin tamamının kaynağı “iktidar bloğu.” Yani iktidar bloğu bu cümleleri ya da iddiaları ortaya atıyor ve bir süre sonra bu düşünceler CHP içinde de yaygın olarak kullanılmaya başlanıyor. Örneğin ben, CHP’de kavga görmedim. Aynı şekilde “acaba AKP bize ne der” diye hiç düşünmedim. Ya da parti içindeki farklı görüşlerin dile getirilmesini yani çok sesliliği hiçbir zaman olumsuz bir durum olarak algılamadım. Ama ne yazık ki son dönemlerde benim tavrımın ve düşüncelerimin tam tersi uygulamaya kondu ve CHP’ye AKP’nin gözünden bakma alışkanlığı gelişti. 

DİVAN BAŞKANLARI BİLE GENEL MERKEZDEN BELİRLENDİ

Sorunuza da bu açıdan bakmak gerekiyor. “Tek adaylı” il başkanlığı dayatmasının anlamı ne? Aslında hiçbir makul gerekçesi yok! Ve başka partiler benzer uygulamalar yapıyor diye bu yanlışlık göz ardı ediliyor. Oysa CHP, örgüt demektir, seçmen demektir. CHP’nin önceliği iktidarın ne düşündüğü ne söylediği olmamalıdır. Tam aksine kendi standartlarına, geleneklerine uygun hamleler yapılmalıdır. Yani kim istiyorsa aday olabilmelidir. Parti tabanı her türlü karar mekanizmasının içinde olmak durumundadır. Yani mevcut durumun tam tersine örgüt siyasetin merkezine konulmalıdır. 

Türkiye’de tam işleyen, kucaklayıcı bir demokrasi getireceğini iddia eden CHP, parti içinde demokrasiyi tam, eksiksiz ve mükemmel şekilde işletmelidir. Bu Kurultay sürecinde de maalesef son yıllarda olduğu gibi parti içi demokrasi uygulanmadı:

- İl ve ilçelerde tek adaylı kongreler teşvik edildi

- Yönetimler tüzükte yazan çarşaf liste yerine blok liste ile belirlendi

- Divan başkanları bile genel merkezden belirlendi

- Bir günde birçok il kongresi yapımdı ya da İstanbul gibi 39 ilçe kongresi bile iki hafta sonuna sıkıştırıldı

- En önemlisi de tüm kongrelerin tek gündemi vardı, o da “seçim”. Maalesef 81 il ve 950 ilçe kongresinde seçim dışında başka bir güncel gündem konuşulmadı, tartışılmadı.

CHP 11 ilde iktidar oldu. Ancak örgüt bu durumdan memnuniyetsiz. Neden?

25 YIL BOYUNCA HAKSIZLIĞA UĞRAYAN KİŞİYİ BU KEZ DE SİZ MAĞDUR ETMİŞ OLURSUNUZ

Nedeni çok basit. Nerdeyse 1980’den beri CHP tabanı bürokrasiden, askeriyeden, emniyetten bilinçli olarak uzak tutuldular. Yani hak ettikleri halde istedikleri işlere giremediler, bir şekilde kamuya girenler de terfi alamadılar, mobbinge maruz kaldılar. CHP’li ailelerin çocukları girdikleri mülakatlarda elendiler, iş hayatından uzak tutuldular.  CHP sempatisi sebebiyle memurlar sürüldü, ekmeklerinden oldular. Şimdi aradan geçen 25 yılın sonunda pek çok büyükşehir kazanılınca 25 yıldır CHP’li olmanın bedelini ödeyen milyonlarca insan beklenti içine girdi. Ancak bu noktada da bazı belediye başkanlarının “liyakat” sözleri ortaya çıktı. Elbette “layık olmak” demek olan liyakat her aşamada ve her konuda temel alınmalıdır, ancak 25 yıl önce aynı okuldan aynı dereceyle mezun olan 2 kişiden AKP’li olan tüm bu süre boyunca makam mevki sahibi yapılıp, pek çok deneyim elde etmesi sağlanırken, CHP’li olduğu için sürekli ayrımcılığa tabi tutulan diğerini 25.yılın sonunda “CV üzerinden liyakat değerlendirmesine tabi tutacağım” derseniz sonuç bellidir: 25 yıl boyunca haksızlığa uğrayan kişiyi bu kez de siz mağdur etmiş olursunuz. İşte tabanda yükselen tepkinin sebebi budur. AKP’nin zulmüne uğramış, mülakatlarda hakkı yenmiş, kamuda yükselmesi engellenmiş, sürekli sürgün edilmiş insanlar “bizi bu kez de CHP’li belediyeler mi mağdur edecek” korkusu yaşıyorlar. 

Bu yüzden tüm belediyelerin çok hassas davranması ve en doğru değerlendirmeleri yapmak için her olayı ciddiyetle değerlendirmeleri gerekiyor. CHP’liler hangi görüşten olursa olsun kimsenin “hakkını yemek istemiyor” ama 25 yıldır çektikleri acıların da görülmesini istiyorlar. 

CHP kurultaya gidiyor, tarih kesinleşti. Örgütsüz bir kurultayı nasıl yorumluyorsunuz?

Tek cümleyle söylersem: Üyesiz-örgütsüz-halksız kurultay olmaz; bu şartlarda yapılırsa bu kurultaydan iktidar çıkmaz.

“AÇILIŞ, SEÇİM, KAPANIŞ.”

Pandemi koşullarında 1.350 delegeyi aynı salona sokmayı “risk” olarak görmeyip, halkın, örgütün, yurttaşların katılımını yasaklamak başlı başına bir çelişki. Üstelik COVİD19 yüzünden güvenli oturma düzeni nedeniyle belki de delegelerin üçte birinin dahi içeriye girememe durumu yaşanabilir. PM adayı olmak isteyenler 10 delegeden imzayı nasıl alacak? Ancak bu fiziki-mekansal sıkıntılardan çok daha önemli sorun, kurultayın gündemi! Bakıyorsunuz: “Açılış, seçim, kapanış.”

Dünyada yüzyılın salgınıyla beraber 8 milyar insanın eve kapandığı, hayatın donduğu ve ekonominin durduğu, geleceğin belirsiz olduğu böyle bir ortamda dünyadaki bu değişim, dönüşüm, gelişimi gündeme almamak kabul edilemez.

“ŞİP ŞAK YAPIP BİTİRİLMEK İSTENİYOR.” 

Memleketin sorunları, partinin güncel sorunları, 18 yıldır AKP’nin yarattığı zulüm düzenine karşı bir yol haritası, değişen dünyayı yakalamaya dönük bir çaba vs. gibi kurultayda olması gereken hiçbir şey yok! Oysa söze gelince ‘dünya değişiyor, üretim biçimleri, insan ilişkileri değişiyor, artık yeni normal olacak eski normali unutun’ diyoruz. Ancak CHP’de Kurultay’ın “sadece seçim maddesiyle toplanma geleneği” hiç değişmiyor. Örgütün ve seçmenlerin fikirlerini kimse merak etmiyor. Hatta her şey sadece şekle indirgenip yangından mal kaçırır gibi “şip şak yapıp bitirilmek isteniyor.” 

Bu anlamda en temelde yanlışlıklar var. Dünya akıl almaz bir hızla başka bir noktaya ulaşmaya çalışırken, CHP üst yönetimi, sanki zaman durmuş gibi davranıyor. Fakat herkes bilmelidir ki değişime direnenler ve hayatın durduğunu düşünenler yanılırlar. Belli süreler hiçbir şey olmamış gibi davranabilirsiniz ve istediğiniz kararı da istediğiniz gibi alabilirsiniz. Ancak zamanın tekerlekleri dönmeye başlayınca yıkılmaz dediğiniz kalelerin bile yerle bir olduğunu görürsünüz. Bence meseleyi bu açıdan görüp, CHP’nin geçmişte yaptığı gibi, mümkün olan en geniş katılımla, tabandan tavana, her konunun derinlemesine tartışıldığı en az bir hafta sürecek Kurultaylar düzenlemek gerekir. Pandemi ortasında insanları fiziksel olarak bir araya getirmeniz de gerekmez. “Dijital Kurultay” yaparsınız ve herkes fikrini sağlıklı şekilde ortaya koyar. 

Ya da Kurultayı Şubat 2021 tarihine erteleyebilirsiniz, yasal olarak buna imkan var.

CHP sizce örgütüne önem vererek mi yönetiliyor, CHP nereye gidiyor?

CHP tabanı her şeyin farkında olarak tüm süreci izliyor. Rejim değişikliğinin olduğunu da AKP’nin her sözüne laf yetiştirmenin muhalefet etmek olarak pazarlandığını da tüm devlet kurumlarının Cumhuriyet çocuklarına kapatıldığını ve sistematik bir ötekileştirmeye kurban edildiğini de görüyor. Doğal olarak CHP’nin de tüm bu zulüm düzenini değiştirmesini bekliyor. Ancak üzülerek söylemem gerekir ki bazı üst düzey yöneticiler hala nelerin yaşandığının farkında değiller. Onlar sadece bugüne odaklanmışken taban geleceğe bakıyor, geleceğin getireceği sorunları da görüyor. 

HİÇ İSTEMEM, AMA 1999’DAKİ GİBİ “BİR HESAPLAŞMAYA GİDİYOR”

Bu anlamda CHP üst yönetimi, tabanın taleplerine gereken yanıtı vermedikçe alttan alta bir tepki dalgası yükseliyor. Çok ilginçtir ama özellikle atadan dededen CHP’li olarak tanımladığımız ailelerde ve onların son kuşak temsilcilerinde inanılmaz bir tepki var. Hiç istemem, ama 1999’daki gibi “bir hesaplaşmaya gidiyor” tüm süreç. CHP tabanı kendisini yalnız bırakılmış, hırpalanmış, değersizleştirilmiş hissediyor. AKP’den ve onun zulmünden korkmuyor ama kendi partisinden beklediklerini göremeyince tüm öfkesi; ömrünü uğruna feda ettiği partisine, CHP’ye dönüyor. Ben bunu “ertelenmiş siyasi hesaplaşma eğilimi” olarak tanımlıyorum. 18 yıldır biriken ve patlamayı bekleyen bir volkan gibi büyük bir enerji birikiyor.

DAHA İYİ BİR TÜRKİYE HAYALİ VE İDDİASINI ORTAYA KOYMANIN TAM ZAMANI

Oysa bu süreci tersine çevirmek mümkün. CHP; zamanın değiştiğini anlar ve “kurumsal değişimin” önünü açarsa çok kısa sürede öfkesi biriken tabanı ikna edebileceği gibi, doğru adımları atarsa tek başına iktidar olmanın yollarını da inşa edebilir. CHP, öz evlatlarına güvenirse, özgücüne inanırsa ve özü olan Altı Ok’a sarılırsa aydınlık günler yakındır. Bunun da yolu “ortak aklı egemen kılmak, parti içi demokrasiyi yerle bir eden tüm tüzük ve yönetmelik maddelerini değiştirmek ve baştan aşağıya kurumsal değişimin önünü açmaktır. Ben, bu büyük değişimi yapabileceğime inanıyorum ve böyle karanlık bir ortamda tıpkı 1959’larda Sayın İsmet İnönü’nün İlk Hedefler Bildirgesi gibi yine 1974’te Sn. Bülent Ecevit in  “Ak Günlere” manifestosu gibi; daha iyi bir Türkiye hayali ve iddiasını ortaya koymanın tam zamanı olduğuna yürekten inanıyorum. Zira bugün Türkiye’miz yeni bir umut, yeni bir hayal, tutunacak dal olacak alternatif bir Türkiye iddiası bekliyor. Sonuç olarak; Daha iyi bir Türkiye mümkün. Bunun yolu daha güçlü bir CHP’den geçiyor. Umut oranınızı yüksek tutun.