CHP'li Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.

Toprak, “Barolar “kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır”. Anayasamızın 135. Maddesi kanaatimce net bir şekilde her mesleğe kamu kurumu niteliğinde 1 meslek kuruluşu öngörmüştür. Madde 135 “müşterek ihtiyaçların” karşılanmasından bahsediyor. Bazı meslek kuruluşları için farklı kararlar olabilir, ancak kamu hizmeti icra eden avukatların meslek kuruluşunda teklik gerekliliği kesindir” ifadesini kullandı. 

“Avukatlık Kanunu’nda yapılan değişiklikler, Anayasamızın birçok temel maddesine aykırıdır. Yürütmesi durdurulmadığı ve iptal edilmediği durumda: Hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, savunmanın bağımsızlığı, kamu hizmetinin bölünmezliği, toplumsal huzur ve insan hakları açısından ülkemizde önemli olumsuz sonuçlara yol açacak bir Kanundur” ifadelerini kullanan CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın açıklamasının tamamı şöyle:

İÇ POLİTİKA

1.Avukatlık kanununda yapılan değişiklikler…

2.Türkiye, Hukukun Üstünlüğü Endeksi Dünya sıralamasında 107’nci!

DIŞ POLİTİKA

3.Azerbaycan-Ermenistan arasında çatışmalar tırmanıyor!

4.Güney Kafkasya’daki çatışmaların TANAP boru hattı gaz sevkiyatı noktasındaki Tovuz’da yoğunlaşması dikkat çekicidir!

5.Libya Ulusal Meclisi, Mısır’ı Türkiye’ye karşı Libya’ya müdahaleye davet eden bir karar tasarısını, oy birliği ile kabul etti!

6.Sirte ve Cufra’yı Mısır için “kırmızı çizgi” ilan eden Sisi, bunun aşılması durumunda müdahaleye başlayacaklarını açıkladı!

7.ABD, Türk Akım ve Kuzey Akım-2 boru hattı projelerini CAATSA yaptırımları kapsamına alacağını açıkladı!

8.AB Dış İlişkiler Konseyi'nde Türkiye-AB ilişkilerinde artan gerginliklere yönelik yol haritası belirlendi!

9.Çin’in İran’da yeni yatırım yapmasını içeren anlaşma müzakereleri, ABD’nin ve İranlı muhaliflerin tepkilerine yol açtı!

EKONOMİ

10.İktidar ekonomideki yakıcı tablonun gündeme gelmemesi için yapay gündemler peşinde koşuyor. Her alanda iflas ve çöküş hızlandı!

11.Bireylerin bankalara olan kredi borçları 720 milyar TL’ye ulaştı! 12. MB yılsonu dolar ve enflasyon beklentisi yükseldi. 

13.Bütçe, Haziran’da 19,4 milyar lira açık verdi!

14.Cari açık Mayıs sonu itibarıyla 16,7 milyar dolara yükseldi!

15.Haziran’da ipotekli ve ikinci el konut satışlarında büyük sıçrama yaşandı!

16.Konut satışlarında “hormonlu” artış çok uzun süremez!

1.Avukatlık kanununda yapılan değişiklikler: (“Çoklu Baro”) anayasamıza aykırıdır. Sebepleri:

YARGININ KURUCU UNSURU, “BAĞIMSIZ SAVUNMA” İLKESİNE AYKIRI

Anayasa madde 2 (“hukuk devleti”) ve AİHS madde 6 (“adil yargılanma hakkı”) ihlalidir.

Avukatlık Kanunu’nun 1.cümlesidir; “Avukatlık kamu hizmetidir”. Kamu hizmeti olmasının sebebi de 2.cümleden anlaşılıyor; “Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder”. Avukatın görevi, “adaletin” oluşması ve “hukuk kurallarının tam uygulanmasını” sağlamaktır. Adaletin oluşması için, adil yargılama için, her türlü etki ve baskıdan bağımsız (böylece de güçlü) bir savunma, olmazsa olmazdır. Gerektiğinde avukat, vatandaşı hükümetlerin uygulamalarına karşı da korkmadan, tehlikede olmadan, koruyabilmelidir. Avukatların bağımsız ve güçlü olabilmeleri için de güçlü tekil bir Baro tarafından korunmaları şarttır. Özetle, hukuk devleti için güçlü Baro şarttır. 

Aynı bölgede rakip/yarışan barolar, avukatları koruyamaz. Kamu kurumu niteliklerini kaybederler, tartışmaya açık, siyasi görüş uzantısı kuruluşlara dönüşürler. [Hatta zamanla bazı barolar zora düşebilir; iktidarların hiçbir uygulamasını tenkit etmeyen barolar ayakta kalır]. Hukuk devleti son kalesini (bağımsız savunmayı) kaybeder. 

YARGININ BAĞIMSIZLIĞI VE TARAFSIZLIĞI İLKESİNE AYKIRI

Anayasa madde 9 ve 138’i, AİHS madde 6 ihlalidir.

Bir avukat bir yargıca gidip “ben iktidar partisine yakınım, bu dosyada ona göre kararınızı verin” derse, bu kabul edilebilir mi? Elbette ki hayır! Böyle bir davranış, yargıya etki yapma anlamına gelir. Oysa bu Kanun, bu “davranışı” kurumsallaştırıyor! Kurumsal ve gayet aleni olarak, iktidar partisine destek veren baro ve üyeleri tüm yargıçlar tarafından bilinecektir. AY madde 138’e göre yargıçlara “tavsiye ve telkinde bulunmak” yasak, yargıçlar mevzuata ve “vicdanı kanaatlerine göre” hüküm vermeliler. Bu Kanun, AY madde 9 ve 138 ve AİHS madde 6 (adil yargılanma hakkını) “kadük” hale getirecektir; yargıçlar üzerinde haksız ve daimi bir baskı oluşturacaktır. 

KAMU HİZMETİ BÖLÜNEMEZ

Anayasa madde 3, 10 ve 135 ihlalidir 

Barolar “kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır”. Anayasamızın 135. Maddesi kanaatimce net bir şekilde her mesleğe kamu kurumu niteliğinde 1 meslek kuruluşu öngörmüştür. Madde 135 “müşterek ihtiyaçların” karşılanmasından bahsediyor. Bazı meslek kuruluşları için farklı kararlar olabilir, ancak kamu hizmeti icra eden avukatların meslek kuruluşunda teklik gerekliliği kesindir. 

İlk bölümde gördüğümüz üzere, avukatlar, yargının savunma ayağıdır. Savunma ayağının kurumsal temsilcisi de Barolardır. Anayasal yapımıza baktığınızda (madde 3 özellikle) devletin, kamu hizmetinin, bütünlüğü, kamu tüzel kişiliğinin bölünmezliği öngörülmüştür. 

İlkesel olarak kamu hizmetinin icrasının coğrafi temelde (iller temelinde) ayrılması öngörülmüş, ancak aynı ilin içinde kamu hizmeti icrasında “rekabetçi”, “çoklu” yapı öngörmemiştir. 

Anayasamızın 10. Maddesine göre ise tüm vatandaşlarımız “kanun önünde eşittir”. “Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür”. Avukat-müvekkil ilişkisi “kişiye dayalı” (intuitu personae) bir ilişkidir; her vatandaş güvendiği avukat ile çalışabilmelidir. Oysa böyle bir düzenleme ile bir iktidarın uygulamalarını (hukuk adına) tenkit eden bir baroya mensup bir avukat ile çalışmak isteyen vatandaş davasında eşit şartlar altında temsil edilmeyecektir. Kanun önünde eşitlik sağlanmamış olacaktır. 

Özetle: Bu Yasa ile kurumsal olarak siyasi kimlik taşıyan, hatta dini, mezhepsel veya etnik köken kimlikli Barolar oluşabilir ve bunun sonucunda kamu tüzelkişiliği ve kamu hizmeti bölünmüş, toplumsal huzur zarar görmüş ve kanun önünde eşitlik ihlal edilmiş olacaktır. Anayasal sistemimize göre yargıyı bölemezsiniz; aynı yetki bölgesinde alternatif mahkemeler kuramazsınız. Aynı şekilde yargının savunma ayağını da bölemezsiniz; aynı bölgede alternatif, birbiriyle rekabet içinde Barolar kuramazsınız. Ayrıca, zaten kamu hizmeti niteliğinden dolayı da, avukatlık mesleğinin icrası katı kurallara bağlanmıştır. Örneğin; mesleğe giriş, Ruhsatnameye hak kazanma, staj eğitim, adil rekabet kuralları (reklam yasağı), müvekkilin güveni kötüye kullanıldığında ağır disiplin

cezaları, vb. Aynı bölgede “rakip” barolar kurulduğunda; üye çekmek için disiplin kuralları gerektiği kadar katı uygulanmayacaktır. Avukatlık mesleğinde etik kurallara aykırı davranışlar artacaktır. Kaybeden vatandaş olacaktır. Yargıya güven daha da azalacaktır. Her Baro kendi yorumu/takdiri ile mesleki kuralları uyguladığında da “kaos” ve haksız rekabet oluşacaktır.

İNSAN HAKLARINDA GERİLEMEYE YOL AÇACAKTIR:

Anayasa madde 2, II. Kısım (temel hak ve ödevler) ilke ve amaçlarının ihlalidir.

Barolara “hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını koruma” görevi verilmiştir. Baroları böldüğünüzde artık bu görevleri yerine getirmeleri mümkün değildir. Aynı bölgede 10 tane rekabet eden Baro olduğunda hiçbiri “hukuku” temsil eden bir ses çıkaramayacaktır. Her Baro bir siyasi görüşün uzantısı olarak görülecektir. Toplumsal davalarda, tüm toplumu ilgilendiren önemli hukuk ve insan hakları meselelerinde ses çıkaracak partiler üstü bir hukuk kurumu kalmayacaktır. Oysa Baroların bu görevlerini yerine getirebilmesi, Anayasa madde 2 açısından son derece hayati bir meseledir. 

BAROLAR BİRLİĞİ DELEGE SİSTEMİ DE TEMSİLDE ADALET İLKESİNİ İHLAL EDİYOR:

Anayasa madde 2 ihlalidir.

Bu hususta zaten Anayasa Mahkemesinin kararları gayet açıktır: “Sayısı kaç olursa olsun, veteriner odalarının [en yüksek organı] Büyük Kongre’ye katılmasının 6 temsilciyle sınırlandırılması ve böylece adil temsilin önlenmesi, AY madde 2 ve 135’e aykırıdır”. 

Burada en kritik ve önemli nokta şudur: AYM, meslek Birliğinde “odaların” adil temsil edilmesini değil; “seçime katılacakların” adil temsil edilmesi şartını aramıştır. Odaların eşit temsilini öncelik olarak görseydi, tam tersine kararda bahsi geçen kuralı uygun görürdü (her odaya 6 üye civarı temsilci verilmesi). 

Avukatlık Kanununda yapılan değişiklikler, Anayasamızın birçok temel maddesine aykırıdır. Yürütmesi durdurulmadığı ve iptal edilmediği durumda: Hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, savunmanın bağımsızlığı, kamu hizmetinin bölünmezliği, toplumsal huzur ve insan hakları açısından ülkemizde önemli olumsuz sonuçlara yol açacak bir Kanundur.

“Avukatlık Kanununda yapılan değişiklikler, Anayasamızın birçok temel maddesine aykırıdır. Yürütmesi durdurulmadığı ve iptal edilmediği durumda: Hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, savunmanın bağımsızlığı, kamu hizmetinin bölünmezliği, toplumsal huzur ve insan hakları açısından ülkemizde önemli olumsuz sonuçlara yol açacak bir Kanundur”diyen

AYASOFYA’NIN 1991’DEN BU YANA BİR BÖLÜMÜNÜN CAMİ OLARAK HİZMET VERDİĞİ, 5 VAKİT EZANIN OKUNDUĞU GİZLENDİ!

2.Dünya Adalet Projesi Kurumu tarafından açıklanan Hukukun Üstünlüğü 2020 Endeksi’nde Türkiye’nin sonlara gerilemesi, hukuk ve yargı gösterisinin uluslararası alanda inandırıcılığı olmadığını apaçık gösterdi!

‘Çoklu Baro’ yasasını meclisten geçirir geçirmez uygulamaya koyan iktidarın yargı ve adalet karnesi, uluslararası endekslerde eksi ve kırık notlarla dolu. Danıştay’ın Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili davada her türlü idari yargılama usulünü bir kenara bırakarak verdiği siyasi kararı “Hukuk devleti” açıklamasıyla hemen uygulamaya koyarak “yargı kararlarına saygı” gösterisine dönüştüren iktidarın bu tavrının inandırıcılıktan yoksun olduğu içeride ve dışarıda herkesin bildiği bir şey. Ayasofya’nın 1991’den bu yana bir bölümünün Demirel kabinesi kararıyla zaten cami olarak ibadet edenlere hizmet verdiği, 5 vakit ezanın okunduğu, atanmış bir imam ve müezzininin bulunduğu, gözlerden gizlendi! İktidarın adaleti içine düşürdüğü bu tablonun insani boyutunda ise cezaevlerine yönelik yatırımlarda yaşanan patlamanın övünç vesilesi yapılmasıdır. Adalet Bakanı Gül’e yöneltilen soru önergesine verilen yanıtta, beş yılda 94 yeni ceza ve tutukevi yatırımının tamamlanarak hizmete alındığının açıklanması, ülkemizde hâlâ pek çok il-ilçede okulların yetersizliği gerçeğiyle çok üzücü ve acı bir tezat oluşturmaktadır. Bütün bu cilalı adalet çabalarına karşılık Uluslararası Dünya Adalet Projesi Kurumu’nun açıkladığı ‘2020 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 128 ülke arasında Türkiye’nin bulunduğu yer ve kriterlere göre aldığı puanlar tüm bu yaldızlı ambalajın bir anda döküldüğünü gözler önüne serdi. 138 bin hane halkı ve 4000 hukukçu ile görüşülerek yürütülen çalışmayla ortaya çıkan sonuçlarda Türkiye,  Hukukun Üstünlüğü Endeksi genel dünya sıralamasında 128 ülke arasında 107’nci. Temel İnsan Haklarının yasal ve yargısal güvencesinde 123, Adil, bağımsız ve tarafsız hukuk yargılamasında 103, açık, şeffaf ve hesap verebilir yönetimde 97, bağımsız ve adil ceza yargılamasında 85 ve yolsuzlukların hesabının sorularak sorumluların yargı önüne çıkartılmasında ise 60’ıncı sırada. 

Bu yüz kızartıcı tabloyu ne Türkiye ne de bu ülkenin 83 milyon eşit yurttaşı hak etmiyor. O yüzden de ülkemizin ve toplumumuzun en büyük özlemi hâlâ; Hak, Hukuk, Adalet olmaya devam ediyor!

ERMENİSTAN AZERBAYCAN’IN DAĞLIK KARABAĞ BÖLGESİNİ İŞGAL ALTINDA TUTMAKTADIR

3.Azerbaycan-Ermenistan arasında çatışmalar tırmanıyor. İktidarın Azerbaycan’dan yana tavır alması ikili ilişkilerin doğası gereği olmakla birlikte, Kafkaslarda da karşı karşıya gelme ihtimali söz konusudur!

Azerbaycan ile Ermenistan arasında yeniden çatışmalı bir sürecin başlaması ülkemizin kuzey doğu sınır bölgesinin de yer aldığı Güney Kafkasya’da yeni bir istikrarsızlık ve gerilimi ortaya çıkarttı. Azerbaycan ile tarihsel bağlar çerçevesinde anlaşmazlıkta Azerbaycan’ın yanında yer alınması ülkemizin geleneksel dış politikası ile uyumlu bir yaklaşımdır. Zaman zaman batılı ülkelerin ve ABD’nin de desteğiyle Türkiye sınırları içerisinde yer alan bölgeler için de hak iddiasında bulunan Ermenistan halen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesini 1988 yılından bu yana işgal altında tutmaktadır.

Azerbaycan-Ermenistan anlaşmazlığının çözümsüz kalarak sürmesi ABD ve NATO’nun planlarına uyumludur. Bunun yanı sıra Rusya, Güney sınırlarının güvenliği açısından Azeri-Ermeni anlaşmazlığında ağırlıkla Ermenistan’dan yana tutum takınırken bu ülkede konuşlanmış büyük çaplı kara ve hava üsleri bulunmaktadır. Her iki ülke aynı zamanda silahlanma yarışı nedeniyle Rusya’nın silah satışlarında önemli müşterileri konumundadır. Petrol ve doğal gaz zengini Azerbaycan’a silah satışlarından ciddi gelir elde eden Rusya, askeri üslerinin bulunduğu Ermenistan’a silahları hibe olarak vermektedir.

Çatışmaların yeniden başlamasından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Türkiye’nin Azerbaycan’ın yanında olduğunu ilan ederken Azeri ordusundan bir general ve 13 askerin öldürülmesi üzerine, “kanlarının yerde kalmayacağı” beyanında bulundular. TSK Ermenistan sınırında F-16 savaş uçaklarını uçurarak Ermenistan’a gözdağı verirken bu girişim Azeri televizyonlarında uzun süre ilk haber olarak yayınlandı. İktidarın çatışmaların sonlandırılması, iki tarafa itidal ve gerekirse arabuluculuk telkini yapmaktan çok, oldukça sert ve her an Azerilerin yanında savaşa girilecekmiş algısını uyandıran açıklamalarını, içeriye dönük siyasi söylemler olarak değerlendirmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Azerbaycan’a siyasi ve diplomatik destek verilmesi anlaşmazlıkta Azerbaycan’ın yanında yer alınması zaten bugüne kadar Türkiye’nin geleneksel çizgisidir. 

Bunun ötesinde, yani iki ülke arasındaki çatışmalara silahlı müdahale ve taraf olunması, Güney Kafkasya’da askeri bir pozisyon alınarak Azerbaycan yanında çatışmalara girilmesi gibi bir yaklaşımın ülkemizin konumu, bölgedeki çıkarları ve stratejik açıdan doğru ve akılcı bir politika olmayacağı düşüncesindeyim.

ABD ve Rusya’nın çatışma alanı olan bölge, aynı zamanda Türkiye’nin de jeopolitik açıdan, coğrafi ve tarihsel bağlar açısından önemli bir sınır bölgesidir. Her ne kadar ABD ve Rusya bölgede güç mücadelesi yürütüyor olsa da Dağlık Karabağ sorununda Ermenistan’ı desteklemektedir. 

Dolayısıyla çatışmaların sürmesi, daha da ileri boyuta varması ihtimalinde Türkiye’nin Azerbaycan’ın yanında askeri olarak da yer alma adımı atması, karşısında önce Rusya’yı sonra da ABD’yi bulması demektir.  Halen Suriye, Libya, Irak’ta sıcak çatışma durumunda olan, yurt içinde yoğun şekilde terörle mücadele operasyonları yürüten, Doğu Akdeniz’de Fransa, GKRY, Yunanistan, Mısır ile karşı karşıya olan Türkiye’nin Güney Kafkasya’da da sıcak çatışma sürecine müdahil olması, yeni bir cephe daha açılması bölgesel dengeler açısından kritik sonuçları olabilecek bir tutumdur. 

Gürcistan ve Ermenistan ile sınırımız bulunan Güney Kafkasya’da, Azerbaycan Türkiye’yle, Gürcistan ABD’yle, Ermenistan Rusya’yla yakındır. Böylesi bir sıcak çatışmaya müdahale girişimi bölgeyi derinden etkileyecektir.

Azeri ordusu kapsamlı ve stratejik planlaması doğru hazırlanmış bir harekât ile Dağlık Karabağ’ı geri alma gücüne sahip iken, bugüne kadar gerek siyasi gerekse askeri alanda daha pasif yaklaşımlarla geride kalmıştır. Bunda kanımca Rusya’nın bölgedeki etkinliği, askeri varlığı ve Ermenistan’a sağladığı siyasi-askeri-ekonomik destek önemli bir etkendir.

Her ikisi de eski Sovyet Cumhuriyeti olan ve eş zamanlı olarak 1991’de Sovyetlerden bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan ve Ermenistan üzerinde, Rusya’nın ağırlığı ve etkinliği söz konusudur. Rusya’nın her koşulda çatışmaların daha da büyümesine izin vermeyeceğini devreye girerek tarafları ikna edeceğini öngörmekteyim. Bu gerçekleşmez de savaş şiddetlenirse Rusya’nın doğrudan Ermenistan yanında yer alacağı açıktır!

RUSYA’DAN ALINAN DOĞAL GAZ MİKTARI DA YÜZDE 47 ORANINDA AZALDI!

4.Azerbaycan-Ermenistan arasındaki gerilim Güney Kafkasya bölgesini istikrarsızlaştırmaktadır. Çatışmaların TANAP boru hattı gaz sevkiyatı noktasındaki Tovuz’da yoğunlaşması dikkat çekicidir!

Ermenistan saldırılarının Dağlık Karabağ’ın asıl çatışmalara sahne olan merkezi bölgelerinin değil de Hazar Denizi’nden çıkartılan Azeri doğal gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyan Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı’nın (TANAP) gaz pompalama noktalarından birisi olan Tovuz’un hedef alınması, bir yanıyla TANAP’ın hedef alındığı şeklinde de yorumlanabilir. 

Rusya’nın doğal gaz boru hatlarına rakip ve alternatif olan TANAP’tan Avrupa’ya gaz sevkiyatı başlamış durumdadır. Türkiye, TANAP’tan ihtiyacı olan doğal gazı çekmektedir. Dolayısıyla enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, Rusya’ya bağımlılığı azaltmak için Rus boru hatlarından gaz çekişini azaltan Türkiye, TANAP’ın yanı sıra ABD, Nijerya, Cezayir, Katar’dan sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ithaline önemli ağırlık vermeye başladı. Bu çerçevede Türkiye’nin enerji ithalatında birkaç yıl öncesinde yüzde 52-54’e kadar yükselen Rusya’nın payı son dönemde yüzde 33’e kadar geriledi. EPDK verileriyle Rusya’dan alınan doğal gaz miktarı da yüzde 47 oranında azaldı!

Türkiye ile Rusya arasında 2021’de sona erecek doğal gaz anlaşmalarının yenilenmesi müzakereleri başlarken, Türkiye enerji bağlantılarını ve tedarik seçeneklerini çeşitlendirmek istemektedir. 

Bu noktada, Ermenistan saldırılarıyla başlayan çatışmaların TANAP güzergâhındaki Tovuz’da yoğunlaşması, bir yanıyla Azerbaycan ve Türkiye arasındaki doğal gaz boru hattına, Avrupa’da Rus gazına rakip olan Azeri gazına karşı Rusya’nın, desteklediği Ermenistan üzerinden Türkiye’ye vermek istediği bir uyarı mesajı olarak da yorumlanabilir.

Güney Kafkasya’da bir anda ortaya çıkan gerilimi ve sıcak çatışmaya dönüşmesini bu ihtimalleri de göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekir. Gerilim ve çatışma süreci tırmandırılarak Türkiye’nin müdahil olmaya zorlanması ve Libya’dan sonra Güney Kafkasya’da da Rusya ile karşı karşıya gelinmesi ihtimalini dışlamamak gerektiği kanısındayım.

ATEŞKES ÇAĞRILARINA RAĞMEN TIRMANAN GERİLİMLE YENİ BİR AŞAMAYA DOĞRU İLERLİYOR

5.Libya Ulusal Meclisi, Mısır’ı Türkiye’ye karşı Libya’ya müdahaleye davet eden bir karar tasarısını, oy birliği ile kabul etti. Sisi bu gelişmeler ardından Mısır ordusuna Libya’ya müdahaleye hazır olma talimatı verdi!

Libya'da Türkiye-Katar destekli Trablus yönetimi ile Mısır, Rusya, BAE, Suudi Arabistan, Fransa destekli Tobruk yönetimine bağlı güçler arasındaki iç savaş, yinelenen ateşkes çağrılarına rağmen tırmanan gerilimle yeni bir aşamaya doğru ilerliyor.

Geçtiğimiz hafta, ülkenin doğusunda bulunan ve General Halife Hafter'i destekleyen Tobruk merkezli Libya Ulusal Meclisi (LUM) sınır komşusu Mısır'dan 'Türkiye'ye karşı' doğrudan Libya’ya askeri müdahale çağrısında bulunarak bu doğrultuda hazırlanan bir karar tasarısını oy birliği ile kabul edildiğini ilan etti. 

Libya’nın Doğu bölgesini kontrolü altında tutan Mareşal Halife Hafter komutasındaki Libya Ulusal Ordusu’na (LUO) destek veren Tobruk yönetimi Trablus yönetiminin Libya’nın meşru yönetimi olma niteliğini kaybettiğini LUM tarafından onaylanmayan uluslararası anlaşmaların geçersiz olduğunu öne sürüyor. Bu anlaşmalar arasında Türkiye’nin Trablus yönetimiyle imzaladığı Deniz Sınırlarının Belirlenmesi Mutabakatı ile Türkiye-Libya Savunma ve Askeri İşbirliği Anlaşması da yer alıyor.

LUM yönetiminin Mısır ordusunu Libya’ya davet eden kararı kabul etmesinden sonra Libya’nın doğusundaki aşiretlerin liderleri de Kahire’ye giderek Mısır Devlet Başkanı Sisi ile bir araya geldi. Sisi, Libya’nın ulusal güvenliğine tehdit oluşturacak hamlelere karşı sessiz kalmayacaklarını gereğini yapacaklarını söyledi. Sisi, Mısır ve Libya'nın ulusal güvenliğinin yanı sıra; Arap dünyasına, bölgesel ve uluslararası güvenliğe doğrudan tehdit oluşturan hiçbir ülke ve hamle karşısında sessiz kalmayacaklarını dile getirdi.

Mısır ordusu, bu açıklamalar sonrasında Libya sınırında hava ve kara kuvvetlerinin, Libya kıyılarına yakın bölgelerde de Mısır donanmasının katıldığı askeri tatbikatların başladığını duyurdu. Mısır Genelkurmay Başkanlığı, söz konusu tatbikatların bölgedeki “ciddi ve hızlı değişikliklere” cevaben yapıldığını belirtti.

RUSYA’NIN LİBYA BÜYÜKELÇİLİĞİNİ AÇMA KARARI…

6.Türkiye destekli Trablus yönetimine bağlı silahlı güçlerin harekâta hazırlandığı Sirte ve Cufra’yı Mısır için “kırmızı çizgi” ilan eden Sisi, bunun aşılması durumunda müdahaleye başlayacaklarını açıkladı!

Türkiye, Hafter güçlerinin Sirte ve Cufra’dan çekilmemesi hâlinde Türkiye destekli UMH'nın bu bölgeye yönelik bir operasyon başlatabileceğini duyurdu. Son olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın da Sirte ve Cufra’nın derhal boşaltılarak UMH’ye devredilmesi gerektiğini aksi durumda harekâtın başlayacağını açıkladılar.

Tobruk yönetimi Başkanı Akile Salih’in Moskova’ya gitmesi ve burada Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüştükten sonra Trablus yönetiminin BM tarafından tanınan meşruiyetinin 2017 sonunda sona erdiğini Libya halkının gerçek meşru temsilcisinin LUM olduğunu dile getirmesi dikkat çekici bir hamleydi. Lavrov’un Salih’in bu açıklamalarına sessiz kalarak örtülü destek vermesi yanında Rusya’nın Libya Büyükelçiliğini açma kararı da bu görüşme ardından açıklandı. Büyükelçiliğin başkent Trablus yerine Tunus’ta faaliyete başlaması Rusya’nın Trablus yönetimiyle ilgili meşruiyet tartışmalarında Türkiye gibi düşünmediğinin işaretiydi.

Gerek Tobruk yönetiminin gerekse aşiret liderlerinin Mısır ordusunu Libya’ya davetlerinin de Rusya’nın bilgisi, desteği ve onayıyla devreye sokulduğunu öngörmekteyim. Trablus yönetiminin Türkiye’ye tahsis ettiği Vatiyye hava üssünün “kimliği belirsiz savaş uçakları” tarafından bombardıman edilmesi ve Mısır Ordusu’nun kara, hava, deniz tatbikatlarını başlatması sonrasında Türkiye’den de geçen hafta bir başka adım geldi.

Milli Savunma Bakanlığı, Deniz Kuvvetleri tarafından Doğu Akdeniz’de (Libya açıklarında) üç ayrı bölgede Barbaros, Turgut Reis ve Çaka Bey adlarıyla “Harbe Hazırlık Eğitimi Tatbikatlarının” başlatılacağını duyurdu. İktidara yakın medya organlarında bu tatbikatlar Yunanistan’a karşı gözdağı mesajı olarak nitelendirilse de asıl mesajın iktidar tarafından Mısır’a verilmek istendiği kanısındayım. Çünkü bu adım Mısır donanması ile deniz kuvvetlerimize bağlı gemilerin aynı anda yakın tatbikat bölgelerinde bulunması anlamına geliyor. 

Muhtemelen Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki telefon görüşmelerinden sonra Libya’da ABD’nin desteğini aldığını ve işbirliği yapacağını düşünen iktidar, Sirte ve Cufra ile ilgili söylemlerinin sertlik dozunu yükseltti. 

Ancak 15 Temmuz’da ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun Türk Akım ile ilgili yaptırım açıklamasının yanı sıra Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile de Libya konusunda kapsamlı bir görüşme yaptıklarını duyurdu. Pompeo ve Lavrov Libya’da askeri değil siyasi çözüm için “ortak bir yol haritası” üzerinde durduklarını ifade ediyorlar.   Bu da kanımca iktidarın Libya’daki ABD ile ilgili beklentilerini açığa düşürebilecek bir gelişme!

Giderek Libya sürecinin Türkiye’ye ekonomik maliyetinin de hızla yükseldiği ancak Trablus yönetimiyle gündeme getirilen çeşitli anlaşmalarla ve art arda Libya’ya giden bakan heyetleriyle, bu maliyetin büyük bölümünün Trablus yönetimi tarafından karşılanması, Türkiye’nin askeri operasyonlarına Katar’ında finansal destek sağlaması formülleri üzerinde durulduğu anlaşılıyor. 

UMH kontrolündeki bölgelerde Türk müteahhitlerine yeni iş olanakları yaratılması, yüzer santrallarla Libya’ya elektrik enerjisi sağlanması, Libya Merkez Bankası’nın şu ana kadar Türkiye Merkez Bankası nezdinde 8 milyar dolara yaklaşan bir rezervi tutması ve Libya’dan ucuz petrol ithalatı olanakları nedeniyle, iktidarın Libya’da geri adım atmayacağını, gerekirse sıcak çatışmayı da göze alacağını öngörüyorum. 

ABD ve Rusya’nın Türkiye ile Mısır’ın sıcak çatışmaya girme ihtimaline karşı kendi aralarında oluşturacakları bir formül doğrultusunda son anda devreye girmeleri ihtimali de göz ardı edilmemeli. Pompeo ve Lavrov’un birdenbire Libya konusunda ortak yol haritasını gündeme aldıklarını duyurmaları bunun işareti olarak görülmelidir. 

ABD, ŞİMDİ DE RUS DOĞAL GAZINI AVRUPA’YA TAŞIYACAK BORU HATTI PROJELERİNİ YAPTIRIM KAPSAMINA ALACAĞINI AÇIKLADI!

7.Türkiye’ye karşı S-400 yaptırımlarını bir kenarda hazırda tutan ABD, şimdi de Rus doğal gazını Avrupa’ya taşıyacak Türk Akım ve Kuzey Akım-2 boru hattı projelerini CAATSA yaptırımları kapsamına alacağını açıkladı!

13 Temmuz’da Fransa’nın çağrısıyla sadece Türkiye gündemi ile toplanan AB Dışişleri Bakanları Konseyi’nden Ayasofya uyarısı ile birlikte Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetleri için yaptırımların genişletilebileceği uyarısı çıkmasına karşılık, 2 gün sonra bir başka yaptırım tehdidi ABD’den geldi.

Libya’da son dönemde karşı karşıya gelen Fransa ve Türkiye arasında tırmanan gerilim, önce NATO’ya ardından AB’ye yansıdı.  13 Temmuz’daki toplantıdan nihai yaptırım kararı çıkmasa da gelecek ay durumun tekrar değerlendirilmesi ve yaptırım uygulanmasının ele alınması kararlaştırıldı.

Ankara’da, AB’nin tavrının ne yönde olacağının hesabı yapılırken bu kez Washington’dan sert bir çıkış ve yeni yaptırım tehdidi geldi. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Rus doğalgazını Baltık Denizi üzerinden Almanya ve Avrupa’ya taşıyacak olan Kuzey Akım-2 ve Güneyde Karadeniz-Türkiye üzerinden Avrupa’ya Rus gazını aktaracak Türk Akımı boru hattı projelerini yaptırım kapsamına alacaklarını belirtti. Pompeo, projelerde yer alan şirketlere ve ülkelere “yaptırıma maruz kalmak istemiyorsanız bu projelerden çekilin” uyarısında bulundu. Projelere yatırım yapan firmaları da ‘’Ya şimdi çıkın ya da sonuçlarına katlanın’’ sözleriyle tehdit etti. Hem Almanya’ya hem de Türkiye’ye gözdağı vererek her iki projenin Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele (CAATSA) yasası kapsamına alınacağını ilan etti.

Rus doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıması planlanan Türk Akımı boru hattının Karadeniz altından geçişi tamamlanarak Trakya’ya ulaşan bölümünün açılışı 8 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından yapılmıştı.

ABD son dönemde doğal gaz pazarında özellikle sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) rezervlerinin hızla artmasından ötürü etkili olmaya bu rezervleri LNG olarak Avrupa pazarına satmaya çalışıyor. Dolayısıyla Rus gazını Avrupa’ya taşıyacak iki boru hattına yaptırım uygulama planlarının arkasında Avrupa enerji talebinde Rusya’yı devre dışı bırakmak yatıyor.

TÜRKİYE, F-35 YENİ NESİL SAVAŞ UÇAĞI PROJESİNDEN ÇIKARILDI

Türkiye’nin suskunluğuna karşılık ABD'nin Kuzey Akım 2 ve Türk Akım doğal gaz boru hatlarına yönelik yaptırımlar konusundaki açıklamalarına Almanya’dan oldukça sert tepki geldi. 

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas yaptığı açıklamada, “ABD yönetimi, Avrupalı şirketleri de yaptırımla tehdit eden açıklamasıyla, Avrupalılar olarak enerjimizi nereden ve nasıl tedarik edeceğimiz konusunda karar verme hakkı ve egemenliğini hiçe saymaktadır. Avrupa enerji politikası Avrupa’da belirlenir, Washington’da değil’’ diyerek ABD’nin kendi egemenlik alanı dışındaki yaptırım açıklamalarını kesin bir biçimde reddettiklerini belirtti.

Rusya’dan satın alınan S-400 Hava Savunma Sistemleri nedeniyle Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarını uygulama kararı alarak yaptırımların devreye sokulmasında inisiyatifi Başkan Trump’a veren ABD Kongresinin bu adımı sonrasında Türkiye, F-35 yeni nesil savaş uçağı projesinden çıkarıldı.

Şu ana kadar Trump yönetimi yaptırımları devreye sokmadı. İktidar da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Nisan ayında aktif hale getirileceğini ilan ettiği S400’leri “korona salgınını” gerekçe göstererek faaliyete geçirmedi. 

Ancak Haziran başından bu yana normalleşme sürecine geçilmesine karşılık, hâlâ S-400’lerin ne zaman faaliyete geçirileceği belirsizliğini koruyor.  İktidarın ABD yaptırımlarına maruz kalmamak için Kasım ayında gerçekleşecek olan ABD seçimlerine kadar sistemi aktif hale getirmeyeceğini öngörmekteyim.

S-400’lerin ardından şimdi de Türk Akım için ABD’den gelen yaptırım tehdidinin, Türkiye’yi yeni bir sıkıntılı süreçle karşı karşıya bırakması ihtimali yüksek görünüyor.

Suriye’de işbirliği yaptığı Rusya ile Libya’da karşı saflarda yer alan iktidar, bu nedenle ABD’ye yanaşmaya çalışıyordu. Ortaya çıkan yeni tehdit ve yaptırım uyarısı ABD’nin değişken tavrının ve güvenilmezliğinin yeni bir örneğidir. Dolayısıyla Libya’da Türkiye-ABD işbirliğinin de hayata geçmesinin zor ve sıkıntılı olacağının, Türkiye’den tavizler isteneceğinin işaretidir.

AB ÜYELERİYLE TÜRKİYE ARASINDA YAŞANAN GERGİNLİKLER DE MASAYA YATIRILDI

8.AB üyesi ülkelerin Dışişleri Bakanları, artan gerginliğin diyalog yoluyla çözümünü gündeme getirirken, Türkiye’nin bu çabalara karşılık vermemesi durumunda yaptırımların gündeme alınmasını kararlaştırdı!

Fransa’nın çağrısı üzerine 13 Temmuz’da Türkiye Özel Gündemi ile Brüksel’de toplanan Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler Konseyi'nde 27 üye ülkenin Dışişleri Bakanları Türkiye-AB ilişkilerinde artan gerginliklere yönelik olarak nasıl bir yol izlenebileceğini ele aldılar.

Toplantı sonrasında yapılan açıklamada Türkiye ile artan gerginliğin diyalog yoluyla yatıştırılması için daha fazla çaba gösterilmesi konusunda mutabık kalındığı, ancak Türkiye’nin bu çabalara yanıt vermemesi durumunda, yeni önlemlerin ve ek yaptırımların gündeme gelebileceği kaydedildi. Toplantıda, Türkiye ile AB'yi karşı karşıya getiren Doğu Akdeniz bunalımının yanı sıra Suriye ve Libya'da bazı AB üyeleriyle Türkiye arasında yaşanan gerginlikler de masaya yatırıldı.

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, toplantı sonrasında zorluklara rağmen Türkiye'nin AB açısından “stratejik önemini” koruduğunu ve diyaloğu sürdürmenin önemli olduğunu vurgulayarak, “ Akdeniz'deki sondaj çalışmaları gibi AB üyesi ülkelerin çıkarlarını etkileyen alanlarda Türkiye'den pozitif sinyaller beklediğimizi de açıkça belirttik” dedi.

Ayasofya’nın ibadete açılmasının görüşmelerde ele alındığını belirten Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn, bu kararın yıllar önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde Türkiye ve İspanya’nın öncülüğüyle hayata geçirilen Medeniyetler İttifakı’nı ortadan kaldıran ağır bir darbe olduğunu öne sürdü. AB Dışişleri Bakanları Büyükada Davası’nda Türk vatandaşı insan hakları savunucuları için verilen mahkûmiyet kararları ve hapis cezalarının iktidarın “demokrasiyi ve kendi halkını aşağıladığını” gösterdiği görüşünü savundular.

Özetle, önümüzdeki ay yapılacak toplantı öncesinde Türkiye’den diyalog ve demokratikleşme adımları gelmemesi ve bu yönde bir niyetin ortaya konulmaması halinde yeni yaptırımların gündeme alınmasının kaçınılmaz olacağı vurgulanıyor.  

9.Çin’in İran’da milyarlarca dolarlık yeni yatırım yapmasını içeren anlaşma müzakereleri, ABD’nin ve İran içindeki bazı siyasi muhaliflerin Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yönetimine tepkilerine yol açtı!

MİLYARLARCA DOLARLIK ANLAŞMANIN METNİ DE KAMUOYUNA SIZDI

Çin Devlet Başkanı Şi Cin Ping’in dört yıl İran’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında gündeme gelen ve başlatılan müzakerelerin sonuçlanma aşamasına geldiği açıklanan Çin-İran anlaşması ABD’de ve İran içinde eleştirilere neden olurken Trump yönetimi yeni yaptırım tehditlerini dile getirdi. Çin'in enerji başta olmak üzere, çok sayıda sektöre, sanayiye ve yüksek teknolojiye yatırım yapmasını, ulaştırma, altyapı, limanlar ve demiryolları inşasını içeren milyarlarca dolarlık anlaşmanın metni de kamuoyuna sızdı. ABD ambargosu ve yaptırımları ile dünyadan tecrit edilmeye çalışılan İran’a yönelik milyarlarca dolarlık Çin yatırım desteği Trump yönetimini Çin’i hedef almaya yönlendirdi. 

Çin-İran arasında imzalanacak 18 sayfalık anlaşma metnine göre, Çin İran'da bankacılık, telekomünikasyon, limanlar, demiryolları, iletişim ve bilişim teknolojileri, ağır sanayi ve onlarca farklı sektörde gerçekleştireceği yatırımlarla İran ekonomisindeki ağırlığını büyük ölçüde artıracak. Bu yatırımlar karşılığında ise İran 25 yıl süreyle Çin’in petrol ihtiyacını indirimli fiyattan karşılayacak. Anlaşma İran ve Çin arasında sadece ekonomi alanında dev yatırımları değil, askeri işbirliğinin de artırılarak derinleştirilmesini, silah ve savunma sanayiinde ortak yatırımlara gidilmesini, iki ülke ordusunun düzenli ortak tatbikatlar yapmasını ve istihbarat paylaşımını da öngörüyor. Tüm bu askeri işbirliklerinin gerekçesi ise anlaşmada “terörle, insan kaçakçılığı ve sınır aşan suçlarla mücadele” şeklinde yer alıyor.

Anlaşmada, İranlıların refahını ve yaşam kalitesini yükseltmeye yönelik 100 proje sıralanıyor. Bunlar arasında uluslararası standartlarda havaalanları, yüksek hızlı trenler ve metrolar, İran'ın kuzeybatısındaki Maku, İran Körfezi'nde Abadan şehirleri ile yine Pers Körfezi'ndeki Keşm Adası'nda serbest ticaret ve sanayi bölgeleri kurulması bulunuyor. Ayrıca, İran’da 5G altyapısının kurulması, Çin'in yeni küresel konum ve yer belirleme sistemi Beidou’nun İran’da aktive edilmesi ve internetin kontrolünü sağlayacak teknolojik-elektronik destek sağlanması öngörülüyor.

Çin ve İran; İran’a ambargo ve yaptırım uygulayan ABD’ye karşı, bu anlaşmayla meydan okuyorlar.  ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, anlaşmanın nihai aşamaya gelmesine karşı, “ABD, dünyanın en büyük terör sponsoru İran'a yardım eden tüm Çin şirketlerine bedel ödetmeye devam edecek” açıklamasını yaptı.

İran içinde de eski Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın başını çektiği siyasiler, Ruhani hükümetine tepki göstererek ülkenin Çin hegemonyasına teslim edildiğini öne süren eleştirilerde bulunuyorlar. Ruhani yönetimi ise anlaşmaya dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in de destek ve onay verdiğini vurguluyor. Ruhani yönetimi, Çin'le stratejik ortaklığın İran açısından hayati önemde olduğunu savunurken, şu anda ABD’nin İran’ı dünyadan tecrit etme politikalarına karşı tek açık yolun Çin’den geldiğini dile getiriyor.

Petrol satışları yasaklanan, petrolden elde ettiği gelirleri kullanması engellenen ve paraları bloke edilen İran’da enflasyon tırmanırken, İran parası hızla değer yitiriyor. Korona virüs salgınından kötü etkilenen ülkelerden birisi olan İran’da Ruhani yönetimi Çin ile yapılacak bu anlaşmayı ABD tecridinin kırılması ve ülke ekonomisinin ayağa kalkması, milyarlarca dolarlık yeni yatırımla geniş istihdam alanları yaratılması açısından kritik önemde görüyor!

SANAYİCİ, KAZANDIĞIYLA BORCUNU KAPATAMIYOR

10.İktidarın şirketleri ve vatandaşları borçlandırarak ekonomiyi ayakta tutma politikaları, ülkeyi firma ve bireyler bazında hızlı bir şekilde topyekûn iflasa götürüyor!

İktidar ekonomideki yakıcı tablonun gündeme gelmemesi için yapay gündemler peşinde koşarken ülkemiz hızla her alanda iflas ve çöküşe doğru hızla yol alıyor.

İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) her yıl açıkladığı 500 Büyük Sanayi Kuruluşu raporunda ilk sıralardaki şirketler yıllardır değişmediği gibi bu defa sanayimizin ağır bir sarsıntı içine girdiği rakamlara yansıdı. Sanayi kuruluşlarımızın ağır borç yükü altında olduğu, öz kaynaklarının tükenmeye yüz tuttuğu üretimin faizli iç ve dış kredilerle sürdürülebildiği İSO raporuna yansırken İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’ın “Sanayici, kazandığıyla borcunu kapatamıyor” sözleri ülke sanayiinin acı tablosunun özeti.

Sanayi üretiminin yıllık yüzde 20’ye varan düzeyde gerilediği apaçık ortada iken iktidar ve ekonomi yönetimi üretimin, işletme faaliyetlerinin tamamıyla durduğu, sokağa çıkma yasaklarının devreye girdiği Nisan ayı ile kıyaslama yaparak “sanayinin çarkları dönmeye başladı” aldatmacasına yöneliyor.

TÜİK’in gerçeklikten uzak istihdam verilerinde bile işgücüne dahil olmayan nüfusun istihdam edilenlerin 2 milyon kişi üzerinde olduğu gizlenemezken, iktidar ‘İstihdam Kalkanı’ masalıyla işsizleri kandırmaya çalışıyor. Getirilen torba yasayla çalışanların 2021 yılı Temmuz ayına kadar ücretsiz izne çıkarılmasına yasal kılıf uyduruluyor. 

İSO Başkanının sanayicinin kazancıyla borçlarını borcunu bile ödeyemediğini söylemesi iktidarın bugüne kadar tüm kesimlere çözüm olarak sürekli şekilde yeni borç ve kredi almayı önermesine karşı sanayicinin tepkisidir, çığlığıdır. Kazancıyla mevcut kredi borcunu ödeyemeyen kesimlere yeni borçlanma tavsiyesinde bulunmak iktidarın yakıcı sorunları algılayamadığını, tüm kesimlerden hızla uzaklaştığını ya da sanayicinin, çalışanın, üreticinin sorunlarıyla alay ettiğini göstermektedir.

İktidarın sorunlara çözüm üretemeyen politikalarına suskun kalarak sunulan her kredi kampanyasını büyük bir reform gibi alkışlayanlar bugün gelinen noktada sorumluluk sahibidir. 

İSO Başkanının, iktidarın tepkisini ve hışmını çekmekten kaygı duyarak doğrudan söylemekten çekindiği gerçek “Türk reel sektörünün, sanayinin iflas ve batmaya doğru yol aldığı, gelirinin borçlara yetmediği ve dolayısıyla yeni kredi-borç almaya, alırsa da ödemeye takatinin olmadığı” mesajıdır. Aynı zamanda yakında sanayi kuruluşlarının, işletmelerin art arda kapılarına kilit vurmaya başlayacağının işaretidir.

Ülkenin önde gelen sanayi kuruluşlarının bu feryatlarına, sessiz çığlıklarına kulaklarını tıkayan iktidar, benzer yaklaşımı bireylerin, hanelerin, ailelerin sorunları karşısında sergilemektedir. Vatandaşa iş-aş kapısı açamayan, işsizleri gizlemek için rakam ve hesaplama oyunlarına başvuran ekonomi yönetimi, kamu bankaları başta olmak üzere tüm bankaları vatandaşlara ihtiyaç kredisi dağıtmaya zorlama politikası izlemektedir.

TAKİPTEKİ BATIK KREDİLER 184 MİLYAR TL’YE ULAŞTI. 

11.Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) risk raporuna göre ilk altı ayda bireylerin bankalara olan kredi borçları 140 milyar TL artarak 720 milyar TL’ye ulaşmış bulunuyor!

Salgın nedeniyle işletmelerin faaliyetinin durduğu, ücret ve maaşların ödenmediği, milyonlarca kişinin evine ekmek götüremediği süreçte sadece nisan ayında 920 bin, mayıs ayında ise 699 bin kişi ilk kez ihtiyaç kredisi kullanarak borca girdi.

Haziran başından itibaren geçilen normalleşme döneminde işini kaybedenlerin sayısının 8-10 milyona dayandığı dikkate alındığında bankaların salgın sürecinde işi-geliri var diye ilk kez kredi verdiği bu yaklaşık 2 milyon kişinin kısa sürede kredi taksitlerini ödeyemez konuma geleceği açık.   TBB'nin ortaya koyduğu rakamlar durumun çok vahim olduğunu gösteriyor!

Kredilerdeki artışa bağlı olarak bankaların takipteki batık kredileri de hızla artıyor. TBB Risk Merkezi raporuna göre tasfiye olunacak alacaklar (takipteki batık krediler) 184 milyar TL’ye ulaştı. 

TBB verileri salgın döneminde ilk kez kredi alanlarla birlikte bankalara bireysel kredi borcu olanların sayısının 32,8 milyon kişiye yükseldiğini, kişi başına bireysel kredi borcunun da 21 bin TL’ye ulaştığını gösteriyor.

TBB Risk Merkezi verileri uygulanan politikalarla yoğun şekilde kredi borcuna yönlendirilen şirketlerin, firmaların ve bireylerin büyük bölümü salgın döneminde işyerini kapatmak ya da işini kaybetmekten ötürü geliri olmadığından bu kredi borçlarını ödeyemeyecek. Bu ise önümüzdeki aylardan itibaren bireylerin, ailelerin, işletmelerin topyekûn iflas dalgasına yakalanacağının, büyük çöküş yaşanacağının işareti!

Sürecin karşı tarafında yer alan bankalar açısından bakıldığında ise böylesine büyük bir tahsil edilemeyen kredi alacağı sorununun bankacılık sektörünü derinden sarsacağını bazı bankaların ve kredi alacaklarının “devletleştirileceğini” öngörmekteyim. Bugünden böyle bir tabloya hazırlıklı olmak gerektiği kanısındayım!

9,03 SEVİYESİNDE BEKLENEN TÜFE TEMMUZ AYI ANKETİNDE YÜZDE 9,33 OLDU

12.MB yılsonu dolar ve enflasyon beklentisi yükseldi. MB’nin döviz hesapları munzam karşılıklarını artırarak döviz toplamaya çalışması rezerv sorununun iyice ağırlaştığını gösteriyor!

Merkez Bankası (MB) Temmuz ayı beklenti anketinin sonuçları döviz ve enflasyonda yılsonu beklentilerinin farklılaştığını, kurlarda yükseliş enflasyonda ise “çift hane” beklentisinin ağırlık kazandığını gösterdi.

Haziran beklenti anketinde 6,99 lira olan yılsonu dolar kuru beklentisi 7,02 liraya, yüzde 9,54 olan yılsonu enflasyon beklentisi ise yüzde 10,22'ye yükseldi.

MB anketinde 12 ay sonrası döviz kuru beklentisi ise bir önceki anket döneminde 7,22 TL iken, bu anket döneminde 7,26 TL olarak yukarı yönlü revize edildi.

2020 yılsonu tüketici enflasyonu (TÜFE) beklentisi yüzde 10,22’ye yükselirken, 12 ay sonrası TÜFE beklentisi de Haziran anketindeki yüzde 9,03 seviyesinden Temmuz ayı anketinde yüzde 9,33 oldu. 

MB anketinde yılsonuna dönük kur, dolar ve enflasyon beklentilerindeki yükselişin belirgin hale gelmesi iktidar söylemlerinin inandırıcı bulunmadığını, önümüzdeki aylara dönük karamsarlık ve kötümserliğin arttığını işaret ediyor. Özellikle enflasyonda “tek hane” iddiasını sürdüren ekonomi yönetiminin Haziran ayında yüzde 12,6’ya yükselen veri sonrasında sessiz kalması dikkat çekiyor.

Yılsonu dolar kurunun 7 liranın üzerine çıkacağı beklentisinin öne çıkması ise MB’nin eksiye düşen rezervleriyle, kurlara müdahale ve baskılamayı daha fazla sürdüremeyeceğinin anlaşıldığını ortaya koyuyor. 

Kurları baskılamak için gerek kendi rezervlerinden gerekse kamu bankaları üzerinden bir yılda piyasalara 100 milyar dolar süren MB’nin buna rağmen kurları dizginleyememesi beklentilerin de 7 liranın üzerine yükselmesinde etkili oldu.

MB aldığı kararla bankalardaki döviz mevduatlarının zorunlu karşılık oranlarını tüm vadelerde 300 baz puan artırdı. Böylece bankalardan karşılık olarak yatırılacak 9,2 milyar dolar MB rezervlerine eklenerek, MB rezervlerine katkı sağlanacak. 

Bunun çözüm olmadığı ve MB’nin, Türkiye’nin döviz darboğazı sorununu aşmasında yetersiz kalacağı açık. Dolayısıyla döviz kıtlığı ve eksi rezerv sorunu sürdükçe beklenti anketlerine de yansıdığı gibi kurlar yukarı yönlü tırmanışını sürdürecek!  

BÜTÇE GİDERLERİ 26,8 ARTIŞLA 85 MİLYAR 643 MİLYON LİRAYA YÜKSELDİ.

13.Haziran’da aylık 19,4 milyar lira açık veren bütçenin altı aylık açık tutarı 109,5 milyar TL’ye ulaştı. 139 milyar TL yılsonu hedefinin tutması için önümüzdeki 6 ayda toplam 20 milyar TL açık verilmesi gerekiyor!

Merkezi yönetim bütçe gelirleri haziran ayında 66,3 milyar lira, giderleri ise 85,6 milyar lira oldu. Haziran ayı bütçe açığı bu gelir-gider rakamlarıyla 19,4 milyar lira tutarında gerçekleşirken, 6 aylık bütçe açığı 109,5 milyar liraya yükseldi. Bütçe giderleri, Haziran 2019'da 67 milyar 534 milyon lira iken geçen ay yüzde 26,8 artışla 85 milyar 643 milyon liraya yükseldi. Böylelikle 2020 yılında merkezi yönetim bütçe giderleri için öngörülen 1 trilyon 95 milyar 461 milyon lira ödeneğin yüzde 7,8'i kullanılmış oldu.

Geçen yılın ocak-haziran döneminde 402 milyar 984 milyon lira olan merkezi yönetim bütçe gelirleri de bu yılın aynı döneminde yüzde 13 artarak 455 milyar 411 milyon liraya çıktı. Böylece, merkezi yönetim bütçesi yılın ilk yarısında bir önceki yıl aynı döneme göre yüzde 39,5 artışla 109,5 milyar TL açık verdi. 2019 yılı Ocak-Haziran döneminde 27,8 milyar TL olan faiz dışı açık tutarı ise bu yılın ilk altı ayında 10 milyarın üzerinde artışla 38,2 milyar TL'ye çıktı. Bütçe açığının bu düzeye ulaşması özellikle Mart-Mayıs döneminde korona salgını, önlemler, harcamalarda artış, kamu alacaklarının ve vergilerin ertelenmesi gibi nedenlerle makul görülebilir. Ancak ortadaki mevcut durum dünyada salgın dolayısıyla bütçeden sağlanan destekler konusunda Türkiye’nin son sırada olduğunu gösteriyor.   Yani 109,5 milyar TL açık tutarına karşılık bütçeden topluma, geniş kesimlere sağlanan çok büyük bir destek yok!

O zaman giderlerdeki, harcamalardaki böylesine büyük tutarların nereye gittiğinin açıklanması gerekiyor. İktidarın en büyük sorunu da bu noktada karşımıza çıkıyor. Kamu harcamalarının, giderlerin şeffaf ve hesap verilebilir olmaması. Milletin parasının nereye harcandığının hesabı, millete ve vekillerinin yer aldığı meclise verilmiyor!

CARİ AÇIK MAYIS SONU İTİBARIYLA 16,7 MİLYAR DOLARA YÜKSELDİ

Altı ayın sonunda gelinen noktada bu bütçe ile 2020 yılının tamamlanamayacağı apaçık ortada. Rakamlar, 2020 bütçesinin yılın yarısında iflas ettiğini, iktidarın TBMM’den ek bütçe ya da ek borçlanma yetkisi almasının yasal zorunluluk haline geldiğini gösteriyor!

14.Cari açık Mayıs sonu itibarıyla 16,7 milyar dolara yükseldi. Bu hızlı artışta; turizm gelirlerinin Nisan ve Mayıs’ta sıfır olması, dış ticaret açığının artması ve yabancı portföy yatırımcılarının çıkış yapması, etkili oldu!

Salgın nedeniyle yüzde 99 düşüş gösteren turist sayısının yanı sıra Nisan ve Mayıs aylarında ödemeler dengesi bilançosunda turizm gelirlerinin “sıfır” olarak yer alması cari açığı da Mayıs sonu itibarıyla beş ayda 16,7 milyar dolara yükseltti. Dış ticarette büyük düşüşler yaşanması, pazarların açılmaması nedeniyle ihracat artışının beklenen düzeyin gerisinde kalması cari işlemler dengesini olumsuz etkileyen unsurlardan diğeri. 

Merkez Bankası verilerine göre mayısta aylık cari işlemler açığı 3 milyar 764 milyon dolar oldu. Cari işlemler dengesi geçen yıl mayıs ayında 1 milyar 71 milyon dolar fazla vermişti. Mayıs verisi ile birlikte ocak-mayıs dönemi 5 aylık cari açık toplamı 16 milyar 720 milyon dolara yükseldi. On iki aylık cari işlemler açığı da 8 milyar 244 milyon dolar oldu. 

Turizm ve dış ticaretteki negatif gelişmelerin cari açık artışındaki olumsuz etkisinin yanı sıra, yabancı portföy yatırımcılarının yıl başından bu yana menkul kıymet satışı yaparak Türkiye’den çıkışlarını sürdürmesi cari açık tutarını büyüten bir başka etken oldu. Yabancı portföy yatırımlarından mayıs ayında 2 milyar 539 milyon dolarlık net çıkış gerçekleşti. Yabancılar mayısta hisse senedi piyasasında 1 milyar 9 milyon dolar ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) piyasasında 986 milyon dolar net satış yaptı. Böylece yabancı portföy yatırımcılarının 5 aylık çıkış toplamı 11,2 milyar dolara ulaştı.

MERKEZ BANKASI REZERVLERİ EKSİYE DÜŞÜRÜYOR

Diğer yandan MB resmi rezervlerinde 2 milyar 717 milyon dolar net artış gözlendi. Bu artışta MB’nin Katar Merkez Bankası ile yaptığı swap anlaşmasından gelen paranın rezervlere eklenmesi etkili oldu. Ödemeler dengesi cari işlemler açığının bu şekilde hızlı bir yükseliş sürecine girmesi bu yılın 30 milyar doları aşan bir cari açıkla kapatılması ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. 

Sürdürülen swap görüşmelerinden şu ana kadar Katar dışında sonuç alınamaması, cari açığının finansmanının MB rezervlerinden karşılanması zorunluluğunu beraberinde getiriyor. Bu da rezervleri hızla eritiyor ve eksiye düşürüyor. Beş ayda cari açığın finansmanı için kullanılan MB rezervi tutarının 24 milyar dolara ulaşmış olması da bunu gösteriyor. Bütçe açığı gelişmelerine cari açıktaki hızlı artış eğiliminin de eklenmesi enflasyondaki artışı tetikleyeceği gibi, kurlarda ve faizlerde yükselişi beraberinde sürükleyecek! 

  1. Düşük faizli konut kredisi kampanyasının etkisi Haziran ayı konut satış istatistiklerinde görüldü. İpotekli ve ikinci el konut satışlarında büyük sıçrama yaşandı!

Salgın nedeniyle Nisan ayında 40 bin adet seviyelerine kadar geriledikten sonra, Haziran ayında kamu bankalarının yüzde 0,67 faizli kredi kampanyalarıyla canlanan konut satışları, geçen ay oldukça ciddi bir sıçramayla 190 bin adede yükseldi. Konut satışlarının 101 bin adetlik kısmı kredili satış olarak gerçekleşti ve bugüne kadarki en yüksek sayıda ipotekli satış sayısına ulaşıldı.

Haziran 2020 Konut Satış İstatistiklerine göre Türkiye genelinde konut satışları haziran ayında geçen yılın aynı ayına göre (2019 Haziran 61 bin 335 konut) yüzde 209,7 artarak 190 bin 12 adet oldu. İpotekli satış rakamları 101 bin 504 adet, ikinci el konut satışları ise 131 bin 380 adet oldu. Ocak-Haziran döneminde altı ayda toplam 624 bin 769 konut satışıyla, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 23,5 artış sağlandı. Ocak-Haziran döneminde ipotekli konut satışı yüzde 221,4 artarak 266 bin 374, diğer satış türlerinde ise yüzde 15,3 azalarak 358 bin 395 oldu. Bu dönemde ilk defa satılan konutlar yüzde 4,1 azalarak 197 bin 722 oldu. İkinci el konut satışları da yüzde 42,5 artarak 426 bin 997 olarak gerçekleşti. 

Yabancılara yapılan konut satışları ise geçen yılın aynı ayına göre yüzde 38,1 azalarak 1664 oldu. Ocak-Haziran döneminde yabancılara yapılan konut satışları ise 2019’un aynı dönemine göre yüzde 28,5 azaldı ve 14 bin 262 oldu. 

Konut satışlarındaki Haziran sıçramasında; geçen son üç yıldan bu yana düşük seyreden ve darboğaza giren konut sektöründe satışların gerilemesi nedeniyle ortaya çıkan baz etkisini geçen yılın aynı ayıyla yapılan kıyaslamada satışlardaki artış oranını yukarı çeken bir unsur olarak göz ardı edemeyiz!

  1. Konut satışlarında “hormonlu” bir artış olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu faiz oranlarıyla bu kampanyalar uzun süreli olamaz. Satışlar bir-iki ayda düşebilir!

Bir başka açıdan baktığımızda; ilk el konutların dışında ikinci el konut satışlarının da yüksek olmasını göz önünde bulundurduğumuzda belki de bu konutların büyük bölümü ikinci-üçüncü-dördüncü kez satılan, el değiştiren konutlar. Dolayısıyla bunların da toplam satış sayısına dahil olduğunu düşündüğümüzde açıklanan 190 binlik konut satış sayısının yarı yarıya hormonlu olduğunu söyleyebiliriz. Daha da önemlisi geçmiş yıllarda da seçim referandum öncesi kamu bankalarının açtığı benzer düşük faizli konut kredisi kampanyaları en fazla 2-3 ay sürdürülebildi. Bu kez de konut, otomobil, tatil, ihtiyaç kredisi için açılan kampanyalara ayrılan kaynak bittiğinde bu satışlar da kesilecektir. Kaldı ki böylesine zararına faizlerle bu kampanyaları uzun süre devam ettirmek olanaksızdır ve yakında kampanya sona erdiğinde konut satışları hızla inişe geçecektir. Zararına faizli kamu bankası kredisi sona erdiğinde konut stoklarının maliyet artışı da devam edecektir. Kredi faizleri düşürüldüğü için mal sahibi ve müteahhitlerin konut fiyatlarını yüzde 25-40 arasında yükselttikleri düşünüldüğünde de düşük faizle alınan bu konutlar için çekilen kredi tutarı yükseldiğinden, yapılacak kredi geri ödemesinin tutarı da yükselecektir. Bu yüzden bunun cazip bir yatırım olarak görülmesi yanıltıcıdır. 

Dar gelirli ya da kredi taksitini ödeme gücü olmayan ama gerçekten evsiz, konut ihtiyacı olan milyonlarca kişi için, cazip faizli bu kredilere erişim söz konusu değildir. Devletin sübvanse ettiği, hazineye görev zararı yazılan faizlerle kredilendirilen bu konutları alanlar yine birikimi ve peşinatı ödeyecek gücü olan dar bir kesimdir!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

20 TEMMUZ 2020