CHP'li Toprak'tan Türkiye ve Dünya gündemi

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirdi. İç politika, Dış politika ve Ekonomi başlıklı değerlendirmelerde önemli konuları ele alan Toprak, 4 Mayıs Tarihli 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu paylaştı.

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ 04 MAYIS 2020

İÇ POLİTİKA

  1. Türkiye, Dönüşüm Endeksi Araştırması 2020 raporunda “demokrasinin zayıfladığı ülkeler” arasında yer aldı!

DIŞ POLİTİKA

  1. ABD’ye gönderilen maske ve tıbbi malzeme yardımının gerçeği, Trump’a yazılan mektubun satırlarına açık şekilde yansıdı! 3. Libya’da Türkiye-ABD ittifakına, “güvenilir müttefiklik” ilişkilerine vurgu yapılması, tavizlerin genişleyebileceğini gösteriyor! 4. ABD, salgın bahanesiyle S-400’lerin faaliyete geçirilmemesiyle yetinmeyecek, talepkâr olacaktır! 5. Türkiye ile Almanya arasında DİTİB ile yeni bir krizin fitili ateşlendi! 6. Türkiye ile BAE; Körfez Bölgesi, Yemen ve Sudan’dan sonra Libya’da da karşı karşıya geldi! 7. ABD ve Rusya, Hafter’in tek yanlı kararını doğrudan desteklemekten kaçındılar.

KONOMİ

  1. Merkez Bankası’nın brüt rezervlerin 52,7 milyar dolara geriledi! 9. Toplam 320 milyar TL’ye ulaşan DİBS varlıklarının hızla azalması, Hazinenin borç bulmasını zorlaştırıyor! 10. Bankalardaki döviz mevduatları, 2 hafta aradan sonra yeniden “çözülmeye” başladı! 11. 2018 DDK raporu, devleti şirket gibi yönetmek isteyen iktidarın, bu anlayışla TVF A.Ş.’yi batırdığını gösterdi! 12. Mart ayında ihracat yüzde 18’e varan düzeyde gerilerken, ithalat yüzde 3 artış gösterdi! Dış ticaret açığı 9 milyar doların üzerine çıktı! 13. Devletin sanayiciyi, imalatçıyı ayakta tutması hayati önemdedir!
  2. Dönüşüm Endeksi Araştırması 2020 raporunda; Türkiye’nin demokrasi statüsü kriterlerinde ilk kez ‘otokrasiler’ arasında yer alması, denge-denetim mekanizmasının yok edilmesinin sonucudur!

Alman Bertelsmann Vakfı'nın yaptığı araştırmaya göre Türkiye, 137 ülke arasında 10 üzerinden 4,9 puanla 77'nci sırada yer aldı. Bu puan ile ilk kez, ‘demokrasinin zayıfladığı ülkeler’ arasında ve orta kategori olarak tanımlanan 'ılımlı otokrasiler' grubunda sınıflandırıldı. Haziran 2018’de yeni sisteme geçilmesiyle Türkiye’de yeni bir dönemin başladığı vurgulanarak; Parlamenter sistemin yerine aşırı güçlü bir cumhurbaşkanının mevcut olduğu yeni bir başkanlık sisteminin geldiği, de facto diktatörlüğün, Türk demokrasisi ve dış politikası üzerinde etkileri olduğu, değerlendirmesine yer veriliyor. Türkiye’nin artık bir demokrasi olarak sınıflandırılamayacağı, belirtiliyor.

137 ülke arasında Türkiye “otokrasiler” arasına alınırken, buna basın özgürlüğünün kısıtlanması, insan haklarının ihlal edilmesi, güçler ayrılığı ilkesinin ve denge-denetim mekanizmalarının saf dışı bırakılması gerekçe gösterildi.

 Türkiye, 10 üzerinden; Devletin temel işlevlerini yerine getirme kabiliyetinde 7, siyasi katılım alanında 5,80, siyasi ve toplumsal entegrasyon alanında 5,30, Hukuk devleti kriterlerinde 3,50, demokratik kurumların istikrarlılığı kriterlerinde 3 puan ile derecelendirildi. 

Demokrasi ülkeleri grubundan Ortadoğu ve Kuzey Afrika grubuna aktarılan Türkiye, Ekonomi Statüsü değerlendirmesinde 6,1, sosyoekonomik seviye alanında 5, pazar örgütlenmesi alanında 7,8, para ve mali istikrar alanında 6,5,  özel mülk alanında 6,5, sürdürülebilirlik alanında 4,5 ve ekonomik performans alanında 6 puan aldı.

Kaynak: Dönüşüm Endeksi Araştırması’nın 2020: https://www.btiproject.org/content/en/downloads/press/Policy_Brief_2020-01_EN.pdf

Araştırma sürecinde ortaya çıkan korona salgınının siyasi tabloda yaratabileceği etkinin ise demokrasilerin gerilemesi, otokratikleşme trendinin şiddetlenmesi yönünde olacağına ilişkin değerlendirmeye katılmamın mümkün olmadığını belirtmek isterim. 

Şu ana kadar salgın ve sonrası için sıklıkla yinelenen görüşlerden birisi “artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, dünyanın salgın öncesinden çok farklı olacağı” şeklinde özetlenebilecek görüşler. Bu değerlendirmeleri yapanların kanımca zihinlerinin gerisindeki düşünce ve bunu hangi niyet ya da amaçla söyledikleri önemli. 

Aynı sözleri salgınla birlikte;  

Sosyal devletin öneminin,   Güçlü ekonomi ihtiyacının,   Toplumsal dayanışma ve paylaşımın gerekliliğinin,   İnsanların bir anda her şeyini yitirmesinin an meselesi olduğunu ve hayata bakış açısını değiştirmek gerektiğinin,   Evlere kapanmak zorunda kalınca özgürlüklerin ne kadar önemli olduğunu ve kıymetinin bilinmesini anlamanın,   Yalnızlık ve sevgisizliğin insanlarla bir araya gelememenin ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu,   Özgürlüklerin doyasıya yaşandığı yegâne yönetim biçiminin demokrasi olduğunu,   Sağlık sisteminin düzgün işlemesinin,   Herkese eşit ve ücretsiz hizmet verilmesinin,   İnsan sağlığının ticari meta yapılamayacağının yaşayarak öğrenilmesiyle, iktidarlara bu yöndeki baskıların artmasını beraberinde getireceğini ortaya çıkarttığını, anlatmak için kullanabilirsiniz.  

İktidar, ‘Salgından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ derken, insanların evlerine hapsedilmesinin farklı bahanelerle sürdürülmesini kalıcı hale getirmeyi, hazır herkes salgın korkusuyla sindirilip, susturulmuşken gizli niyet ve hesaplarınızın hayata geçirilmesini, salgını birilerine çıkar sağlama ya da kızdığı birilerini yok etmek için kullanmayı hedefliyor olabilir!

Bu durumu tek yönlü bir trend olarak görmek yanlış ve bu algının yaygınlaştırılmasını da doğru bulmuyorum. Dünya örneklerine baktığımızda salgınla mücadele sürecini demokratik, rızaya dayalı ve şeffaf bir şekilde yöneten İsveç, Norveç, İsviçre, Almanya, Yeni Zelanda, Güney Kore, Singapur gibi ülkelerin kısa sürede başarı sağladığını görüyoruz. Salgını bahane edip otokratlaşmaya yönelecek yönetimler karşısında demokrasiyi savunmak, aksine demokrasinin ve özgürlüklerin daha da gelişip serpilmesine sahip çıkmak, mücadele etmek öncelikli olmalıdır.

Salgını fırsata dönüştürerek demokrasi ve özgürlükleri kısıtlamaya, baskıları ve yasakları artırmaya, toplumsal dayanışma yerine kamplaştırmaya yönelebilecek yönetimler karşılarında, ummadıkları bir toplumsal direnç ve bu dirence her kesimden artan şekilde katılan kitlelerin güçlü duvarını bulacaktır. Aksine demokrasi ve şeffaflık talebi yaygınlaşacak, mücadele yükselecektir.

  1. İktidarın ABD’ye maske ve tıbbi malzeme yardımını ABD Kongresi ve medyası nezdinde puan kazanma amacıyla gerçekleştirdiği, CB Erdoğan tarafından Trump’a yazılan mektubun satırlarına açık şekilde yansıdı!

Salgın nedeniyle maske, solunum cihazı, kolonya ve hijyen malzemelerin ihracatı durdurulup izne bağlanırken, ülkemizde maske ve tıbbi malzeme sıkıntısı yaşanırken, iktidarın ABD’ye maske ve tıbbi malzeme ihracatına izin verdiği ortaya çıkmıştı.  Bu kez doğrudan hibe ve yardım amaçlı olarak askeri kargo uçaklarıyla milyonlarca maske ve diğer malzemeler gönderildiği, açıklandı. Bu malzemelerle birlikte ABD Başkanı Donald Trump’a kapsamlı bir mektup gönderildiği ortaya çıktı! CB Erdoğan tarafından Trump’a gönderilen mektubun, geçmişte yaşanan olumsuzluklara karşılık alttan alıcı ve oldukça tavizkâr bir dille kaleme alınmış olduğu görülüyor. Mektupta ikili ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi, salgın sonrası dönemde işbirliğinin artırılması beklentisi dile getiriliyor. Ayrıca Trump ile bir araya gelme isteği iletiliyor.  

Bu ifadeleri özellikle ekonomik açıdan salgının yarattığı büyük hasarla ilgili olarak ABD’den ekonomik destek beklentisi olarak değerlendirmek yanlış olmaz. CB Erdoğan ile Trump arasında gerçekleşen telefon görüşmesinde resmi açıklamalara yansımasa da Türkiye’nin ABD Merkez Bankası swap hattına dahil edilmesi talebinin Trump’a iletildiği ABD medyasına sızdırıldı ve iktidar yalanlamadı. Ancak bu talebin gerçekleşmediği, kabul görmediği ortaya çıktı. 

Gerek mektup öncesindeki telefon görüşmesinde gerekse mektupta yer alan ifadelerde iktidarın çaresiz şekilde ABD’den ekonomik destek ve ABD Merkez Bankası’ndan nakit dolar akışı kanalı açılması beklentisinde olduğu anlaşılıyor. Yılbaşından bu yana MB rezervlerinin yaklaşık 30 milyar dolar erimesi, dolar/TL takasının aciliyetini gündeme taşıyor!

  1. ABD’nin PYD-SDG-PKK desteği hâlâ sürerken, CB Erdoğan’dan Trump’a gönderilen mektupta Libya’da Türkiye-ABD ittifakına, “güvenilir müttefiklik” ilişkilerine vurgu yapılması, tavizlerin genişleyebileceğini gösteriyor!

Oysa Suriye’de PYD-SDG’ye desteğini sürdüren ABD, TIR’larla silah yardımlarına devam ediyor. Kuzey Suriye’de Özerk Kürt Bölgesi kurulması çalışmaları kesintisiz sürüyor. Kuzey Suriye’ye yönelik Barış Pınarı Harekâtı ABD ve Rusya’nın sert tepkisiyle karşılaşınca bir hafta içinde durdurulmuştu. CB Erdoğan ile Başkan Yardımcısı Mike Pence arasında imzalanan 17 Ekim 2019 Ankara Mutabakatı’yla harekât sona ererken YPG-SDG’nin silahsızlandırılması, ağır silahlarını teslim ederek mevzileri boşaltması vb. vaatleri gerçekleşmedi. Kuzey Suriye’deki ABD üslerinin varlığı devam ederken bir yandan da ABD Kuzey Irak’ta hızla yeni askeri üsler kuruyor, bu üsleri Patriot sistemleriyle hava saldırılarına karşı korumaya alıyor. PKK’ya desteğini de devam ettiriyor. 

Yani Cumhurbaşkanının mektubunda dile getirdiği gibi Suriye’de ABD-Türkiye İttifakı’ndan söz edilemeyeceği gibi, varsa bile böyle bir ittifak Türkiye aleyhine, ABD’nin desteklediği silahlı Kürt güçleri ve ABD’nin özerk Kürt devleti oluşturma projesi lehine ilerliyor.

Libya’da ise Türkiye ve ABD karşı saflarda! Trablus yönetimine destek veren Erdoğan’ın tavrına karşılık, ABD, Rusya, Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Tobruk yönetimine ve geçen hafta Libya Devlet Başkanlığı’nı ilan eden Mareşal Halife Hafter’e destek veriyor. 

O nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’a “Suriye ve Libya’da ittifakı sürdürme” çağrısının bir yanıyla Rusya’ya karşı taktiksel söylem diğer yanda da ABD’den bazı ekonomik tavizler kopartma, destek alabilme, FED’in dolar takası hattına girebilme amaçlı olduğu açık. 

Nisan ayında aktif hale getirileceği ilan edilmesine karşılık korona salgını nedeniyle ertelenen S-400 hava savunma sistemleriyle ilgili süreç de bunun bir başka sonucu. CB Sözcüsü, Rusya’dan alınan sistemin faaliyete geçişinde salgın nedeniyle erteleme olduğunu ancak sürecin planlandığı şekilde ilerleyeceğini dile getirdi. Kanımca S-400 hava savunma sisteminin aktivasyonunun salgın gerekçesiyle ertelenmesi, siyasi, askeri ve diplomatik inandırıcılıktan yoksun. Madem öyle, virüs salgını var diye ülke savunması askıya mı alındı? Hayır.

Salgına rağmen TSK’nın Kuzey Irak’ta, Suriye’de, İdlib’deki varlığı ve operasyonları sürüyor.  Salgına rağmen tüm askeri faaliyetler tam kapasiteyle sürerken sadece S-400’lerin ertelenmesi, bu açıdan inandırıcı olmadığı gibi, kamuoyundan gizli şekilde ABD’ye verilen bir tavizdir. Ekonomik krizin ağırlaştığı bir süreçte, ABD’nin yaptırım ve ambargolarıyla karşı karşıya kalmama amaçlıdır.

Gerek Trump yönetimi gerekse ABD Kongresi, Türkiye’nin S-400’leri aktive etmesi halinde, ABD’de Rusya’dan savunma ekipmanı alan ülkeleri cezalandırmak üzere yürürlüğe konulan CAATSA (Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) yaptırımlarının uygulanmasını kararlaştırmıştı. 

Dolayısıyla, iktidarın var gücüyle dış kaynak arayışını, döviz rezervlerinin içinde bulunduğu durumu, Suriye ve Libya’da büyüyen kaosu, İdlib’te artan sıcak çatışma ihtimalini de dikkate aldığımızda, tüm bunların üzerine binecek bir ABD yaptırımları ve ambargo süreci, iktidar açısından büyük çöküş demektir.

S-400’lerle ilgili şimdilik salgın gerekçesine dayandırılan ertelemenin “süresize” dönmesi şaşırtıcı olmaz. Hatta ABD’den gelebilecek ekonomik destek, FED’den sağlanacak dolar likiditesi ihtimali güçlenirse, bu desteğe ihtiyacını açık şekilde mektupta dile getiren iktidara bazı koşullar dayatılması, tavizler istenmesi söz konusu olacaktır!  

  1. ABD, salgın bahanesiyle S-400’lerin faaliyete geçirilmemesiyle yetinmeyecek, muhtemelen depoda ambalajında tutulmasına razı olmayacak ve doğal olarak talepkâr olacaktır!

ABD’nin ekonomik-parasal-finansal destek ve FED’in dolar likiditesi hattına Türkiye Merkez Bankası’nı dahil etme karşılığında iktidara öne süreceği koşullar ve talep edebileceği tavizler, neler olabilir? İlk akla gelen ihtimalleri şöyle sıralamak olanaklı:

 Kuzey Suriye’de özerk Kürt bölgesi oluşumuna sessiz kalınması, PYD-SDG’yle çatışmalardan kaçınılması, Cenevre’deki Anayasa Müzakerelerine Kürtlerin katılımına konulan muhalefet şerhi ve rezervlerin geri çekilmesi.

 İdlib’te HTŞ’yi terör örgütleri listesinden çıkartmaya hazırlanan ABD yönetimi, Türkiye’den HTŞ’ye aynı tavrı sergilemesini, Esad’a karşı desteklemesini, İdlib’te HTŞ ile çatışmamasını, Suriye Ordusu’na karşı savaşan cihatçı güçlere destek sağlamasını ve TSK’nın Suriye ordusuna karşı bu harekâtlarda yer almasını talep edebilir. 

S-400’ler nedeniyle Türkiye’nin çıkartıldığı F-35 projesine Türkiye’nin yeniden alınmasının değerlendirilebileceği, Türkiye’den Yunanistan ve Bulgaristan’a, Polonya’ya taşınma hazırlıkları yapan F-35 parça üreticilerinin üretimlerine devam edebilmesinin gözden geçirileceği vaadi gelebilir. 

TSK’nın hava gücünü zafiyete uğratacak F-35’ten dışlanma süreci, öngörüsüz dış politika adımlarının en ağır sonuçlarından birisidir. Ege’de, Kıbrıs’ta hava üstünlüğünü Yunanistan’a kaptırma yanında Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de de hava savunmamızı zayıflatacak riskleri içermektedir. Rus S-400 hava savunma sistemi ile ABD F-35 Hava saldırı uçaklarına aynı anda sahip olma iddiasının Türkiye’yi getirdiği nokta, milyarlarca dolarlık ağır parasal maliyetlerin heba olması ihtimali yanında, askeri ve savunma risklerinin büyümesidir. ABD tüm bu kozları kullanıp iktidara ‘Ankara’da S-400, Eskişehir hava üssünde F-35 olmaz’ diyerek S-400’lerden vazgeçme baskısını artıracaktır. Hatırlanacağı gibi daha önce Avrupa’da NATO üyesi tüm ülkelerin F-35’lerinin ana bakım üssünün Eskişehir’de olması kararlaştırılmıştı. F-35 projesinden çıkarılmamız ardından ana bakım tesislerinin Hollanda’ya taşınması kararı alındı ve ülkemiz açısından büyük bir kayıp ortaya çıktı.  

Kaldı ki Türkiye yeniden F-35 projesine geri alınsa bile muhtemelen uçakların teslimat süresi çok ileri tarihlere uzayacak, fiyatı da iptal edilen ilk 116 uçaklık paketten çok daha yüksek olacaktır. 

ABD Türkiye’den S-400’lerin aktive edilmeyeceğine dair yazılı taahhütname isteyebilir ve S-400’lerin tutulduğu depoların her yıl ya da 6 ayda bir ABD askeri heyetlerince “periyodik kontrol ve denetim” koşuluna bağlayabilir. 

Şayet iktidar böyle bir tabloyu kabul ederse, Rusya ile ilişkilerde yeni sıkıntılar baş gösterebilir. Rusya, S-400 teknolojisinin ABD’nin bilgisi dahiline geçmesine tepki gösterebilir ve bu kez Rusya’dan yaptırım tehditleri gelebilir!

Yukarıda sıraladığım olasılıklara yenileri de eklenebilir. Ancak somut ve gerçek olan, 18 yılda AK Parti iktidarının ülkemizi getirdiği ve ekonomiyi içine düşürdüğü açmazların Türkiye’yi baskılara, tavizlere, taleplere açık ve savunmasız bir konuma getirmiş olmasıdır!

  1. Türkiye ile Almanya arasında yeni bir krizin fitili ateşlendi. Almanya’da din eğitimini üstlenen DİTİB’in siyasi amaçlı ve iktidarın kontrolünde yürütüldüğü yönünde rapor hazırlandı. Hessen Eyaleti işbirliğini sonlandırdı!

Birkaç yıl önce Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) tarafından Almanya’da görevlendirilen imamlar ve Din ataşeleriyle ilgili istihbarat ve casusluk iddiaları iki ülke arasında gerilime neden olmuş, casusluk yaptıkları gerekçesiyle 5 Diyanet İmamı ve din ataşesi Türkiye’ye geri gönderilmişti. 

Ardından benzer gelişmeler Hollanda ve Bulgaristan’daki DİB imamları ve din ataşeleri için de gündeme gelmişti. Özellikle Bulgaristan ile yaşanan kriz “içişlerine müdahale, Bulgaristan’daki Türk kökenli toplum içinde siyasi faaliyet ve bazı partilerin desteklenmesi” gerekçesiyle daha da ile boyutlara taşınmıştı. 

O dönemde Almanya ve diğer Avrupa ülkelerindeki Türkler arasında istihbarat toplama, bazı kişilerin faaliyetlerini izlemeleri gibi gerekçelerle bazıları Alman polisi tarafından gözaltına alınan, bazıları savcılığa ifadeye çağrılan DİB imamları Türkiye’ye geri çağrılmıştı. Alman hükümeti, Diyanet İşleri Türk-İslam Birliği’ni (DİTİB) DİB’den ve Türkiye hükümetinden bağımsız olma konusunda uyarmıştı.  

Son birkaç haftadan bu yana Almanya’da DİTİB’in iktidar kontrolünde camilerde ve Türk toplumu içinde faaliyet gösterdiği, DİB ile organik ve parasal bağlantısı olduğu gerekçesiyle başlatılan incelemeler, Almanya’nın DİTİB’i yeniden mercek altına almasına yol açtı.   Türkiye ile Almanya arasında yeni bir krizin fitili, DİTİB’in faaliyetleriyle ateşlendi!

İlk olarak Hessen Eyalet Hükümeti, Almanya’daki okullarda DİTİB ile işbirliği anlaşmasını sonlandırdı. Din derslerinin Almanya’da eğitim almış din öğretmenlerince verilmesini kararlaştırdı. Diğer eyalet hükümetlerinin de benzer görüşte olduğu, benzer kararların kısa sürede diğer eyalet hükümetlerince de alınabileceği ihtimali yükseldi.

DİTİB’in Almanya'da 900'den fazla camisi ve Türkiye’den tayin edilen binden fazla imam ve din görevlisi bulunuyor. DİTİB imamları aynı zamanda DİB çalışanı ve maaşları da DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) tarafından ödeniyor. Son yıllarda Almanya’da yaşayan muhalif Türkler hakkında rapor tuttukları, Türkiye’ye istihbarat geçtikleri açığa çıkan istihbaratçı imamlar nedeniyle DİTİB, ciddi itibar erozyonuna uğradı ve Alman istihbaratının yakın takibinde! Bir ilk olan Hessen Eyalet Hükümeti’nin kararı Almanya’da büyük yankı yarattı! Bilirkişi raporlarında DİTİB-DİB bağlantısının yanı sıra Türkiye’deki yeni hükümet sistemiyle DİB’in doğrudan siyasi otoriteye ve Cumhurbaşkanına bağlandığına dikkat çekilerek bu yeni yapılanma modelinin DİB’i siyasi iktidar politikalarının bir aracına dönüştürdüğü vurgulanıyor. 

Geçmişte ülkemiz bu tür siyasi din istismarlarının çok acı tecrübelerini farklı dönemlerde yaşadı. Ülkemizin ve yurt dışındaki yurttaşlarımızın inançları üzerinden bir siyasi hesaba yönelmek birlik-beraberlik-kardeşlik ruhuna aykırıdır!

En temel özgürlüklerin başında gelen inanç özgürlüğü, demokrasinin özüdür. İktidarın bu durumu dikkate alarak uyguladığı politikaları gözden geçirmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı laik ve inançlara saygılı bir anayasal devlet yapısı içerisinde olması gerekenin dışında bir yere konumlandırma çabalarından vazgeçerek, toplumsal hassasiyetlere kulak vermesi gereğini bir kez daha hatırlatmak isterim!  

  1. Türkiye ile BAE; Körfez Bölgesi, Yemen ve Sudan’dan sonra Libya’da da karşı karşıya geldi. BAE’nin Türkiye’nin Libya’daki faaliyetlerine yönelik açıklamalarına sert tepki gösteren Dışişleri Bakanlığı, suçlamaları reddetti.

Geçtiğimiz hafta Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Türkiye’yi Libya’da çatışmaları körüklemekle, ateşkesin bozulmasına zemin hazırlamakla itham etti. BM’ye ve uluslararası kuruluşlara, Türkiye’nin engellenmesi, ateşkesin sağlanması çağrısında bulundu. BAE’nin Libya’da çözümden yana olduğu belirtilen açıklamada, Türkiye’nin Berlin ve BMGK kararlarını çiğnemesinin önlenmesi gerektiği ifade edildi. Örtülü şekilde Türkiye, Libya’daki cihatçı terör örgütleriyle işbirliği yapmakla suçlanırken, Libya’nın içişlerine müdahale etmekten vazgeçmesi gerektiği, dile getirildi.

Dışişleri Bakanlığı, BAE’nin Türkiye’ye yönelik suçlamalarına oldukça sert bir karşılık verdi.  Birleşik Arap Emirlikleri yönetimini ülkemize karşı düşmanca tavır takınmaktan vazgeçmeye ve haddini bilmeye, davet etti.

BAE’nin Türkiye’ye yönelik suçlamalarının Tobruk yönetiminin destekçisi ve Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) başındaki Mareşal Halife Hafter’in tek yanlı olarak Devlet Başkanlığı’nı ve Libya’nın tek yönetimi olduğunu ilan etmesinden hemen sonra gelmesi dikkat çekici! 

Hafter 2015 Sahirat Siyasi Anlaşması’nın geçmişte kaldığını ve kendisini Devlet Başkanı ilan etmesinin ardından, LUO ile Tobruk yönetimi ve Tobruk’taki Libya Ulusal Meclisi’nin (LUM) nasıl tavır takınacağı, LUO-LUM ittifakının akıbetinin ne olacağı belirsiz. LUO içinde de ayrışmalara yol açması bekleniyor. Hafter’in aldığı bu karar, Trablus’ta Feyiz el Sarrac başkanlığındaki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) elini uluslararası alanda güçlendirecektir. Trablus’un arkasındaki İslamcı silahlı güçler ve İhvan kazançlı çıkabileceklerdir. Niçin? 

Geçerliliğini yitirdiği öne sürülen 18 Aralık 2015 yılında imzalanan Libya Anlaşması, Akila Salih İsa başkanlığındaki Tobruk LUM’un da meşruiyetini tanıyan ve sağlayan anlaşma. Hafter’in attığı adım, her ne kadar Sahirat Anlaşması’nın meşru saydığı Trablus yönetimini tanımadığı anlamına gelse de, bir yanıyla da aynı anlaşmadan meşruiyetini alan Tobruk’taki meclisin ve LUM yönetiminin de tanınmaması anlamına geliyor.  

  1. ABD ve Rusya ise ortaklaşa hareket yolları ararken, Hafter’in tek yanlı kararını doğrudan desteklemekten kaçındılar. ABD ve Rusya, taraflara “diyalog ve insani ateşkes” çağrısında bulundu!

Türkiye destekli Trablus yönetimine bağlı milislerle, LUO arasında son bir aydan bu yana şiddetlenen çatışmalarda karşılıklı olarak ele geçirilen ya da kaybedilen yerler söz konusu. Türkiye’den gönderilen İHA ve SİHA’ların gerçekleştirdiği hava saldırılarının Hafter güçlerine verdirdiği kayıpların daha büyük olduğu belirtiliyor.   Dolayısıyla Hafter’in kendisine bağlı gruplar ve birliklerde bu kayıpların yaratabileceği çözülmeyi durdurmak için devlet başkanlığını ilan ederek politik bir zafer atmosferi yaratmayı hedeflediği öngörülebilir.

ABD'nin Libya Büyükelçiliği resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamada, 

“ABD, komutan Hafter’in Libya’nın siyasi yapısı üzerindeki değişikliklerin tek taraflı bir ilan ile dayatılabileceği varsayımını üzüntüyle karşılamıştır. Mübarek Ramazan ayı süresince sivillerin acı çekmeye devam ettiği ve COVID-19 pandemisinin giderek daha fazla insanın hayatını tehdit ettiği şu ortamda, Hafter güçlerini ölümlerin durdurulması için acilen Ulusal Mutabakat Hükümeti gibi bir tutum benimsemeye çağırıyoruz”  ifadelerine yer verildi.

Rusya’dan da Libya’da desteklediği Hafter’in açıklamaları üzerine diyalog çağrısı geldi. Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov, yaptığı açıklamada, “Moskova aynen daha önce olduğu gibi, Libya’da çözümün ancak tüm tarafların siyasi ve diplomatik bir uzlaşısıyla mümkün olduğu görüşündedir. Sorunu çözmenin başka bir alternatifi olmadığını düşünüyoruz” dedi.

Halife Hafter’in Libya’da tek taraflı olarak devlet başkanlığını ilan etmesinin ardından ortaya çıkan bu yeni gerilim süreci; ülkedeki kaosu daha da büyütürken, iç savaşın çok farklı bölgelere hatta kabileler arasına da yayılması ihtimalini, güçlendirdi. Bu durum ülkeye daha uzun süre boyunca istikrar gelmesini olanaksız hale getiren yeni sürecin başlangıcı şeklinde görülebilir. 

 

  1. Türkiye’nin döviz varlıkları ve MB’nin döviz rezervleri sorunu büyüyerek devam ediyor. Son veriler Merkez Bankası’nın brüt rezervlerin 52,7 milyar dolara gerilediğini gösteriyor!

Merkez Bankası'nın (MB) brüt döviz rezervi bir önceki hafta 53,9 milyar dolar düzeyindeydi. 24 Nisan haftası itibarıyla 52,7 milyar dolara geriledi. Yılbaşından bu yana MB rezervlerindeki erime 30 milyar dolara yaklaştı.   Hazine alacakları ve munzam karşılıklar da düşüldüğünde MB rezervlerinin eksiye indiğini öngörmek durumundayım. 

MB Başkanı rezervlerde sorun olmadığını, bazı ülkelerin merkez bankalarıyla swap işlemleri için görüşmelerin sürdüğünü söylese de gerçek tablonun böyle olmadığı iç ve dış piyasalarda biliniyor.

MB’nin dolar/TL kurunu 7 TL’nin altında tutabilmek için rezervlerinden yaptığı ya da kamu bankalarına sattırdığı döviz miktarı yılbaşından bu yana toplamda 32 milyar dolar olarak hesaplanıyor.   Dört ayda yapılan bu satışlar, yine kuru dengelemek için 2019’un tamamında yapılan döviz satışından yüksek bir tutar!

Piyasalara sadece son bir haftada kuru dengelemek için MB ve kamu bankaları tarafından yapılan döviz satışları 300 milyon doları buldu. Buna rağmen kur 7 TL’nin üzerini gördü ve TL’nin Ocak ayından bu yana dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 14’e ulaştı.

Türkiye döviz nakdi sağlayabilmek için ABD Merkez Bankası FED’in swap dolar takas hattına girmek için yürüttüğü müzakerelerden şu ana kadar sonuç alamadı. Yukarıda dile getirdiğim gibi CB Erdoğan’ın Trump ile telefon görüşmesi daha sonra da yazdığı mektupta örtülü şekilde dile getirdiği “destek beklentisi” henüz gerçekleşmedi!

İktidar geçen yıl Çin Merkez Bankası ile yaptığı swap işleminden 1 milyar dolar, Katar Merkez Bankası ile yaptığı swap işleminden de 3 milyar dolar sağlamıştı. Şimdi yine Katar ile yeniden ve daha yüksek tutarlı swap beklentisi gündemde. Ancak bu kanallardan ihtiyaç duyulan döviz likiditesinin sağlanması güç görünüyor!   

  1. Yabancı yatırımcı kaçıyor! Toplamı 320 milyar TL’ye ulaşan yabancıların Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) varlıklarının hızla azalması, Hazinenin borç bulmasını zorlaştırıyor!

Haftalardır devam eden yabancı yatırımcı kaçışı 24 Nisan haftasındaki MB verilerinde de gözleniyor. Rakamlara göre söz konusu haftada yabancılar net 478 milyon dolarlık menkul kıymet satarak Türkiye piyasalarından çıktı. Bu satışların; 

150,4 milyon dolarını hisse senedi,   327,6 milyon dolarını DİBS, oluşturdu. 

DİBS’lerdeki satışların sürekli şekilde daha yüksek olması yabancıların ellerindeki hazine, kamu kâğıdı portföylerini hızla boşalttığını gösteriyor. DİBS varlıklarının hızla azalması, süreci zorluyor!

Kaldı ki mevcut faiz oranlarıyla ve MB’nin son faiz indirimi kararı sonrasında yabancıların tekrar Türk Hazinesinin kâğıtlarına yatırım yapmalarını beklemek akılcı olmaz.  Bu da yakın gelecekte sorunun daha zorlu hale geleceğinin işaretidir!

  1. İktidar, inandırıcı ve güven verici bir çözüm yolu ya da döviz likiditesini sürdürecek bir dış kaynak mutabakatı ortaya koyamadı. Bankalardaki döviz mevduatları 2 hafta aradan sonra yeniden “çözülmeye” başladı!

MB verilerine göre, yurt içi yerleşiklerin döviz hesabında iki haftadır devam eden artış 24 Nisan haftasıyla birlikte yerini yeniden düşüşe bıraktı. Söz konusu haftada yurt içi yerleşiklerin döviz hesaplarındaki mevduat toplamı bir önceki haftaya göre 376 milyon dolar azaldı ve 195 milyar 190 milyon dolara geriledi.

6 Mart haftasında 201 milyar dolar ile en yüksek seviyeye çıkan yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatları üst üste 4 hafta devam eden düşüşle, 3 Nisan haftasında 194 milyar dolara gerilemişti. Daha sonra döviz hesapları 2 haftalık yükseliş süreci yaşadı, ardından yeniden gerilemeye başladı. Kurların yükselişe geçmesinin döviz hesaplarındaki çözülmede etkili olması yanında özellikle tüzel kişi hesaplarının yani şirket hesaplarının artış göstermesi, özel sektörün vadesi gelecek döviz borcu taksitleri için döviz toplamaya çalıştığını, işaret ediyor.  

24 Nisan itibarıyla yurt içi yerleşiklerin toplam döviz mevduatının 118 milyar 513 milyon dolarını yurt içinde yerleşik gerçek kişiler, 76 milyar 677 milyon dolarını da yurt içinde yerleşik tüzel kişilerin mevduat hesapları oluşturdu. Bir önceki haftaya göre, bireysel hesaplardaki döviz 980 milyon dolar gerilerken; tüzel kişilerin hesaplarındaki döviz tutarı 604 milyon dolar arttı.

Öngörüm; bu belirsizlik süreci devam edecek, endişeleri büyüterek dövizdeki sorunları yaygınlaştıracak ve rezervlerin erimesini hızlandıracaktır. Turizm ve ihracata ilişkin açıklanan resmi veriler, kaygıların haklılığını teyit ettiği gibi yakın gelecekte bu iki önemli döviz geliri kaleminde olumlu bir beklenti gerçekleşmeyeceğini göstermektedir!

  1. Yasadaki süreden 7 ay geç açıklanan 2018 DDK raporu, fonun zarar ve borçlarının katlandığını, devleti şirket gibi yönetmek isteyen iktidarın, bu anlayışla TVF A.Ş.’yi batırdığını gösterdi.

15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünün yıkıcı etkileri devam ederken hemen TBMM gündemine getirilen yasayla Ağustos ayında alelacele kurulan Türkiye Varlık Fonu (TVF) tıpkı Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle iktidar müteahhitlerine verilen milyarlarca dolarlık hazine garantisi gibi ülke ekonomisinin ve halkın sırtında yeni bir kambur oldu.

Geçtiğimiz Nisan ayında muafiyeti ve denetimsizliği daha da genişletilen TVF’ye dilediği şirkete ortak olma, sermaye koyma, hissedar olma, devralma, satın alma ya da satma imkânı getirildi. 

Bu yeni düzenlemelerin kamu varlıklarını kamudan, milletten, meclisten kaçırma, denetimsiz ve kuralsız şekilde kullanma amacına yönelik olduğunu dile getirmiştim. 

TBMM denetiminden kaçırılan faaliyet ve denetim raporları sadece bilgi amaçlı olarak “gizli” damgalı şekilde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerine gönderiliyor. TVF’nin en geç 2019 Ekim’inde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’na sunulması gereken denetim raporu 7 ay gecikmeli olarak gönderildi. Kamuya ait fon kaynaklarının en verimli şekilde kullanılacağının vaat edildiği TVF A.Ş.’nin kendi resmi sitesinde faaliyet raporu, bilançoları yer almıyor!

Resmi sitede 9 Mart 2019’da Çin piyasalarından yapılan 1 milyar dolarlık borçlanma büyük başarı olarak sunulurken, buradan gelen parayla İstanbul Finans Merkezi’nin (İSF) yapımını üstlenen iktidara yakın müteahhitler kurtarıldı. Taahhütlerini yerine getiremeyen üç müteahhide 1 milyar 67 milyon lira ödeyen TVF,  İSF’yi devraldı. Emlak Konut tarafından yarım kalan inşaat için yeniden ihaleye çıkıldı. TVF son olarak da 22 Nisan’da 6 milyar TL’ye Ziraat, Halk, Vakıfbank’a ait 6 kamu sigorta şirketinin hisselerini satın alarak TVF’ye geçirildi. Devletin parası sigorta şirketlerinin sahibi olan iktidar emrindeki devlet bankalarına aktarıldı. Muhtemelen kamu bankaları da TVF’den gelen bu 6 milyarı yine iktidara yakın birilerine kredi olarak aktaracak.    

Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) ayrıntı içermeyen ve DDK uzmanlarınca hazırlanan denetim raporunda;

2018 yılında TVF’nin kullandırdığı 641 milyar TL'lik avans ve kredinin 500 milyar TL'sinin “şahıslara” verildiği belirtiliyor. Bu şahısların kim ve kaç kişi olduğu, bu kişilere neden yüz milyarlarca TL avans ya da kredi verildiği, hangi amaçla bu paraların kullanıldığı bilgisi yok. 

TVF'nin 2017 yılında 37 milyar TL olan borcu ise 2018’de ikiye katlanmış, 75 milyar 404 milyon TL’ye yükselmiş. Bu borçların 58 milyar TL'si uzun dönem borçlardan oluşurken, geri kalan borçlar ise 1 yıl ve daha az sürede geri ödenecek kısa vadeli borçlar.  Bu aktarmalar, kredi ve avanslar dağıtılırken, borçlar alınırken 2018 yılı boyunca TVF Yönetim Kurulu hiç toplanmamış!

2018 yılındaki ilk toplantıda Yönetim Kurulu Başkanı CB Erdoğan’ın teklifiyle Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a oy birliğiyle tam yetki verilmişti. Anlaşılan bu yetki kullanılarak, tüm kararlar TVF başkanvekili Albayrak tarafından alınmış. (Cumhurbaşkanından habersiz karar alamayacağı dikkate alınmalı!) 

Portföyünde THY, Halkbank, Vakıfbank gibi aynı zamanda halka açık, borsada hisseleri işlem gören şirketi, bankayı barındıran TVF’nin yeminli denetim raporunun, bilançolarının, kâr-zarar-kredi-borçlarının borsaya ve kamuoyuna açıklanması, resmi web sitesinde herkesin bilgisine ve incelemesine açık olması, Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) bildirilmesi zorunlu!    

Resmi web sitesinde yer alan bilgilere göre Türkiye Varlık Fonu A.Ş. portföyünde;   THY’nin yüzde 49,12 hissesi,  Türk Telekom’un yüzde 6,68 hissesi, Halkbank’ın yüzde 51,1 hissesi,   Ziraat Bankası, Türkiye Petrolleri A.O.’nın (TPAO), Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş. (BOTAŞ), Posta ve Telgraf Teşkilatı A.Ş. (PTT), Borsa İstanbul (BİST) ve Çaykur’un Hazine’ye ait hisselerin tamamı,  Milli Piyango ve Türkiye Jokey Kulübü tarafından düzenlenen çekiliş ve yarışların lisansları,   İSF ve 6 kamu sigorta şirketi, (Güneş Sigorta AŞ, Halk Sigorta AŞ, Ziraat Sigorta AŞ, Vakıf Emeklilik ve Hayat AŞ, Halk Hayat ve Emeklilik AŞ ile Ziraat Hayat ve Emeklilik AŞ)   Antalya, Aydın, İstanbul, Isparta, İzmir, Kayseri ve Muğla'da bulunan arsa, arazi vb. taşınmazların mülkiyeti, bulunuyor!

Dünyada Varlık Fonu modelinin en başarılı örneklerinden birisi olan 1 trilyon dolarlık Norveç Varlık Fonu’nun Başkanı Yngve Slyngstad, özel bir fon yöneticisinin özel uçağına bindiği ortaya çıkınca, geçen ay kamuoyundan ve çalışanlardan özür dileyip “yaptığım şey kesinlikle ahlâki değil, halkın ve sizlerin güvenine layık değilim”  diyerek istifa etmişti. 

Ülkemizde aile şirketi gibi yönetilen bir fondaki kamu varlıkları, kaynakları her türlü denetimden uzak ve keyfi şekilde kullanılıyor. İktidara yakın şirketler, müteahhitler kurtarılıyor, malları satın alınıyor, kaynak aktarılıyor! Ama salgın öncesi çöküşe geçen ve salgın sonrasında eriyen ekonomimize “Kaynak”, tükenen sanayicimize, esnafımıza, dar gelirli ve işsizimize karşılıksız - geri ödemesiz “Nakit” sağlanamıyor! Bu çark, geçen hafta verileceği açıklanan göstermelik “Nefes Kredisi” ile döner mi? Kredi ile Nefes alınır mı? 

Yasasına göre Anonim Şirket statüsünde özel-tüzel kurum kişiliğine sahip olan TVF’nin, bir aile şirketi gibi yönetilmesi, çarpık bir modeli ortaya koyuyor. Aynı zamanda A.Ş. ve özel tüzel kişi olduğu için de kamusal denetimden, Sayıştay ve TBMM denetiminden istisna tutuluyor. Dünyada böyle bir varlık fonu modeli yok!

  1. Mart ayında ihracat yüzde 18’e varan düzeyde gerilerken, ithalat yüzde 3 düzeyinde artış gösterdi. Mart ayı dış ticaret açığı ise geçen yılın aynı ayına yüzde 181 artışla 9 milyar doların üzerine çıktı!

Korona salgını sonrası daralan ekonomiye ilişkin göstergeler, rakamlar ve veriler alarm sinyalleri vermeyi dış ticarette de sürdürdü. Korona salgınının resmi olarak henüz ilan edilmediği Şubat ayında cari açık bir önceki yılın aynı ayına göre 10 kattan fazla artışla 117 milyon dolardan 1 milyar 230 milyon dolara yükselirken, benzer bir tablo da dış ticaret rakamlarında ortaya çıktı. 

Mart 2020 dış ticaret verilerine göre ihracat bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 17,8 azalarak 13 milyar 422 milyon dolar olurken, ithalat yüzde 3,1 artışla 18 milyar 813 milyon dolar tutarında gerçekleşti.

Böylece Ocak-Mart döneminde üç aylık ihracat toplamı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4 azalarak 42 milyar 749 milyon dolar, ithalat ise yüzde 10,3 artarak 55 milyar 655 milyon dolar oldu.

Mart’ta aylık dış ticaret açığı 2019 martına kıyasla yüzde 181,6 artarak 1 milyar 915 milyon dolardan 5 milyar 391 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı da 2019 Mart ayında yüzde 89,5 iken, 2020 Mart ayında yüzde 71,3’e geriledi.

Ocak-Mart dönemindeki üç aylık dış ticaret açığı ise yüzde 117,3 artışla geçen yılın ilk üç ayındaki 5 milyar 938 milyon dolardan 12 milyar 906 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2019 Ocak-Mart döneminde yüzde 88,2 iken, 2020 yılının aynı döneminde yüzde 76,8’e geriledi.

Almanya 1 milyar 950 milyon dolarlık ithalatla Mart ayında ihracattaki gibi ilk sırada yer aldı. Mart ayı ithalatında Almanya’yı izleyen ülkeler sırasıyla; 1 milyar 420 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 417 milyon dolar ile ABD, 1 milyar 378 milyon dolar ile Rusya Federasyonu ve 991 milyon dolar ile İsviçre oldu. İlk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın yüzde 38’ini oluşturdu.

Yüksek teknolojili ürünlerin imalat sanayi ihracatı içindeki payı Mart ayında yüzde 3,6 olurken, imalat sanayi ürünlerinin toplam ihracattaki payı ise yüzde 80,3 olarak gerçekleşti.

  1. Devletin “nihai alıcı” olarak devreye girip, üretilecek ürünlere “alım garantisi” vererek salgın sonrası dönem için sanayiciyi, imalatçıyı ayakta tutması hayati önemdedir!

Haftalar öncesinde imalat sanayiinin ihracatımız içindeki payına dikkat çekerek, sanayi kuruluşlarının üretim ve istihdamı sürdürecek şekilde desteklenmesinin “ivedi ve zorunlu” olduğunu dile getirmiş, alınması gereken önlemlere dikkat çekmiştim! İhracatçıya destek öncelikli politikalardan birisi olmak zorundadır. İktidarın dış ticaret açığının büyümemesi yanında, asıl döviz rezervlerinin durumundan ötürü ithalatı yavaşlatmaya çalışması, gümrüklerde kırmızı hat uygulamasına geçerek ithalat işlemlerini fiilen durma noktasına getirmesi akılcı bir çözüm değildir. Nitekim gümrüklerdeki mal yığılması yanında kırmız hat nedeniyle haftalarca depolarda, antrepolarda tutulmak zorunda kalınan mallar için ödenen depo kirası bedelleri aksine maliyeti artırıcı unsur haline gelmiştir. 

Türkiye’nin ithalatının büyük bölümünün ara malı-yatırım malı ithalatı olduğu verilerde görülmektedir. O nedenle üretimin sürmesi, salgın sonrası sanayi işletmelerinin hemen yeni döneme adapte olarak, kapasitelerini yükseltmesi, üretimi ve ihracatı artırabilmesi için ithalatın da sürmesi gereklidir. 

Bu ekonomik daralma döneminde ithalatı frenlemeye çalışmak dolaylı olarak üretimi durdurmaktır, istihdamı yok edip, işsizliği körüklemektir. Nihayet ortaya çıkan tepkiler ve artan yakınmalar üzerine iktidar nispi yumuşamaya giderek kırmızı hat uygulamasını sarı hata çevirmek zorunda kaldı.

Salgın sonrası normalleşme sürecine geçildiğinde ihracatın kısa sürede toparlanabilmesi için ithalatın da kesintiye uğratılmaması en azından iktidarın önümüzdeki dönemde Çin’in yerine pek çok malda tedarikçi konumuna geçme iddiasıyla da uyumludur.  

Dış ticarette mart ayına ilişkin bu tablonun ekonomik faaliyetlerin büyük ölçüde durduğu, sokağa çıkma yasaklarının uygulanmaya başlandığı, gümrükler de dahil kamu kuruluşlarında esnek çalışma dönemine geçildiği, işsizliğin katlandığı bir ortamda, Nisan ayına ilişkin tablonun çok daha kötü olacağını bugünden öngörmek yanlış olmayacaktır. 

ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU | 04 MAYIS 2020 18