CHP'li Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu / 9 Nisan 2023
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı İç politika, dış politika ve ekonomi başlıklı ‘Haftalık Değerlendirme Raporu’nu yayımladı.
9 Nisan 2023 tarihli haftalık değerlendirme raporu şöyle:
SICAK GÜNDEM
Seçim sloganını ‘Doğru adımlarla yola devam’ olarak açıklayan iktidar, 21 yıl yanlış yapıp artık doğru yapacağını söylese de miadını doldurdu. Kimseyi aldatamaz, kandıramaz!
Uyarılara ve bilim insanlarının çağrılarına rağmen, siyasi nema hesabıyla deprem bölgesinde konut temelleri atan iktidarın ‘Bir yılda 650 bin konut’ vaadinin imkansız olduğunu TBMM Deprem Araştırma Komisyonunun AKP’li başkanı ilan etti.
İÇ POLİTİKA
Demokratik bir seçim, seçmene saygı ve siyasi etiğin gereği TRT’nin anayasadaki tarafsızlık görevini yaparak dört Cumhurbaşkanı adayını canlı yayında tartışmaya çıkartmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, siyasi rakipleriyle halk önünde yüz yüze tartışmaktan kaçamaz.
Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerinden Türkiye’ye göç yüzde 117 artarken, Iraklı ve Afganlar başı çekiyor. İktidarın göçmenlere ‘açık kapı’ politikaları, orta ve uzun vadede radikal bir demografik değişim riskini barındırıyor!
EKONOMİ
Dış ticaret açığı mart ayında büyümeye devam ederek 8,6 milyar dolar olurken, ocak-mart dönemi açık toplamı tüm zamanların ilk çeyrek rekorunu kırdı ve 35 milyar dolara yaklaştı!
Yatırım araçlarının aylık getirisinde en yüksek kazancı külçe altının sağlaması, altına olan talebi ve altın ithalatını patlattı!
TÜİK, mart enflasyonunu aylık yüzde 2,29, yıllık yüzde 50,51 oranında açıkladı. TÜİK’in mahkemeye verdiği ENAG’ın enflasyon oranı ise aylık yüzde 5,08, yıllık yüzde 112,51!
TARIM
Dünyada küresel gıda fiyatları 12 aydan bu yana kesintisiz şekilde düşüyor. Türkiye’de ise tam tersine en yüksek enflasyon artışı gıdada yaşanıyor!
DIŞ POLİTİKA
3 Nisan’da Moskova’da yapılan Türkiye, Rusya, İran, Suriye Dışişleri Bakan Yardımcıları toplantısından somut sonuç çıkmadı. Suriye, öne sürdüğü koşullardan geri adım atmadı.
Çin aracılığıyla başlatılan Suudi Arabistan-İran müzakereleri iki ülkenin imzaladığı mutabakatla yeni bir aşamaya geçti. ABD’nin tepkisine rağmen varılan bu anlaşma, bölgede Çin’in diplomatik ve siyasi ağırlığını pekiştirdi.
İktidar, seçim sloganını ‘Doğru adımlarla yola devam’ olarak açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2007’deki sloganı ‘güncellediklerini’ ilan etti. Şimdi Türkiye Yüzyılı iddiasıyla doğru adımlar atmayı vaat ediyor. Önce 21 yıl boyunca 85 milyona yaşattıkları acıların ve yoklukların hesabını vermek zorundalar!
Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan partisinin seçim beyannamesinin hazırlandığını, seçim sloganlarının ise ‘Doğru adımlarla yola devam’ olarak belirlendiğini açıkladı. 2007’deki ‘Durmak yok yola devam’ sloganının Türkiye Yüzyılı çerçevesinde bu şekilde güncellendiğini ifade etti. Yaklaşık bir aydır eski bir maliye bakanını milletvekilliğine, iktidarın ekonomi politikalarını değiştirmek ve güncellemek için ikna etmeye çalışan CB Erdoğan, yeni sloganla 21 yıldır hiçbir şeyi ‘doğru yapmadıklarını, yaptıkları yanlışlarla ülkeyi batırıp, felaketin eşiğine getirdiklerini’ itiraf etti.
Faizde nasla başlattıkları Yeni Ekonomi Modelinin (YEM) doğ ru olmadığ ını, iflas ettiğ ini de ilan etmiş oldu.
Güncellenen ‘doğru adımlarla yola devam’ sloganı, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra söylediği ‘Aldatıldık, Allah’ım ve milletim bizi affetsin’ söyleminin bir başka versiyonu. 21 yıldır halkı aldattıklarını, doğru olan bir şey yapmadıklarını ifade eden bu slogan, yeni bir ‘aldatma’ planının, kandırma senaryosunun söze dökülmüş hali.
CB Erdoğan güncellenmiş sloganı duyurduktan sonra bir daha imar affını gündemlerine almayacaklarını söyledi. İşte bu, yine ‘yanlış yaptık, millet bizi affetsin’ diyerek, 21 yıldır hesabı verilmeyen milyarlarca TL deprem vergilerinin, yerle bir olan 11 ilin, yitirilen 50 binden fazla canın, ‘kefensiz ve kimliksiz’ defnedilen binlerce yurttaşın, hayatları bir gecede sıfırlanan 13 milyon vatandaşın vebalinden kurtulma çabasıdır.
Kendi bakanlığına dezenfektan satıp yolsuzluğa bulaşan bakanına, bir de hizmeti için teşekkür eden, COVID-19 ölümlerinin sayısını halktan gizleyen, ülkeyi kara para cennetine, uyuşturucu baronları ve mafyaların meskenine çevirerek Gri Liste’ye sokan, 2011’den bu yana 8 milyon sığınmacının 81 ile yayılmasına göz yuman bir iktidar, şimdi çıkıp ülkeye ödettiği bedellerin görmezden gelinmesini istiyor. Doğru adımlarla yola devam edeceğini vaat ediyor.
Uyarılara kulak tıkayıp ülkeyi Suriye bataklığına sürükleyerek yüzlerce şehide vesile olan, Mısır’da, Suriye’de, İsrail’de, AB ve ABD ile ilişkilerde ipleri kopartıp, 10 yıl sonra yanlışını fark ederek ‘normalleşme’ arayışıyla doğru adımlar atacağını söylüyorsa, tüm bu yanlışların hesabını kim verecek?
Şayet şimdiden sonra doğ ru adımlarla yola devam edeceklerse, 21 yıllık yanlışlar yığ ınının bir sorumlusu olmalı ve hesabını vermeli. Bu aldatmaca sloğanla itiraf edilen yanlışların u stu o rtu lemez, hesap vermekten kaçılamaz. 21 yıl yanlış yapıp, millete yalan söyleyen bir iktidar artık doğru yapacağını söylese de miadını doldurduğu için kimseyi aldatamaz, kandıramaz.
Bir yılda teslim vaadiyle peş peşe temelleri atılan deprem konutlarının kesinlikle belirtilen sürede yetişmeyeceği somutlaştı. TBMM Deprem Araştırma Komisyonu’nun AKP’li başkanı bölgede nitelikli işgücü, inşaat ustası, kalıpçı, demirci, kaynakçı olmadığını ifade ederken Türkiye Müteahhitler Birliği de bölgedeki konut ihalelerinin ‘A Grubu Karnesi’ olan müteahhitlere verilmesi çağrısı yaptı.
İktidar tüm uyarılara ve bilim insanlarının çağrılarına rağmen, seçim sürecinde siyasi hesaplarla deprem bölgesi illerinde peş peşe konut temelleri atıyor. İnşaatlara yer açabilmek için plansız şekilde kaldırılan enkaz ve molozlar, çadır kentlerin, yaşam alanlarının, sulak ve tarımsal arazilerin üzerine dökülüyor. Depremzede yurttaşların enkaz molozlarının asbest başta olmak üzere yaşamsal risk oluşturmasından ötürü gerçekleştirdikleri protesto eylemleri, moloz taşıyan kamyonları engelleme çabaları, iktidar talimatıyla güvenlik güçlerinin müdahaleleriyle karşılaşıyor. Geçen hafta Hatay, Malatya, Kahramanmaraş, Adıyaman’daki moloz döküm alanlarının yarattığı riskleri protesto eden, moloz nöbeti başlatan çok sayıda depremzede yurttaş gözaltına alındı.
Hem deprem felaketinde her şeyini kaybeden hem de depremden sağ kurtulduğ una adeta pişman edilircesine, asbest ve tehlikeli inşaat atıkları riskiyle karşı karşıya bırakılan depremzede yurttaşlara yo nelik bu tutum insani değ ildir, kabul edilemez.
Diğer yandan Kamu İhale Kurumu (KİK) veri tabanında yer alan ve medyaya da yansıyan konut inşaatlarına dönük ihalelerin alelacele, davet usulüyle iktidar müteahhitleri arasında paylaştırılması, depremden kâr-kazanç kapısı aralanması iktidarın giderayak, yandaşlarına para dağıtma, iş yaratma, rekabeti engelleyerek iki elin parmakları kadar müteahhidi ihya etme çabasıdır. Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) konut inşaatlarının A Grubu karne sahibi müteahhitlere verilmesini öneriyor. Bilim insanlarının böylesine hızlı şekilde konut inşaatlarına yönelmenin yeni felaketlere yol açacağı uyarısına kulak asmayan iktidarın seçime dönük 650 bin konutu bir yılda tamamlama vaadi de bir başka istismar planıdır. TBMM Deprem Araştırma Komisyonu’nun son toplantısında, AKP’li Komisyon Başkanı CB Erdoğan’ın bir yılda teslim sözünün yerine getirilmesinin olanaksız olduğunu dile getirdi. Gerek Komisyon Başkanı gerekse komisyona sunum yapan TMB Başkanı bölgedeki istihdam sorunu, nitelikli inşaat elemanı sıkıntısının had safhada olduğunu, 650 bin konutun bir yılda tamamlanmasının olanaksız olduğunu ifade ettiler.
Diğer yandan deprem riski olan başta İstanbul, İzmir vb. hızlandırılan kentsel do nu şu m projeleriyle eleman temininin iyice zorlaştığını dile getirdiler.
650 bin konut vaadinin 3-4 yıldan önce tamamlanmasının olanaksız olduğu görülüyor. İktidarın ihale-inşaat ve temel atma ile algı yaratma ısrarı, yeterli inşaat elemanı işgücü bulunamazsa, niteliksiz-deneyimsiz eleman istihdamıyla yapılacak inşaatlarda daha ileri boyutta riskler içereceği göz ardı edilmemelidir. İktidar, akıl ve bilime saygı göstermeli, bu yanlıştan dönmelidir.
Muhalefetin seçim kampanyası tanıtımları, video ve propaganda metinleri iktidar medyasının sansürü, yasaklama ve yayınlamama uygulamalarıyla engellenmeye başlandı. Tüm liderlerin, adayların plan-programlarını bilmek, vaatlerini öğrenmek halkın ve seçmenin demokratik hakkıdır. Demokratik bir seçim için özgür tartışma ortamı sağlanmalıdır.
Seçimde Cumhurbaşkanı adaylarının oy pusulasındaki yerleri kurayla belirlendikten sonra kampanyalara bağış süreci ve seçim kampanyası dönemine girildi. Beklendiği gibi iktidar ve kamu kaynaklarıyla beslediği medyası sergiledikleri tavır ve uygulamalarla kamuoyunu yanıltmadı. Halkın vergileri ve kamu kaynaklarıyla, merkezi bütçeden finanse edilen TRT, yıllardır anayasada hüküm altına alınan tarafsızlık ilkesini rafa kaldırdı. Diğer iktidar medyası da gerek iktidar destekli finansman ve siyasi talimatlı yayın politikalarıyla muhalefetin sesini kısmaya öncelik veriyor.
Öyle ki, İzmirli bir gencin tasarladığı ve halka açık marketlerde raflara yapıştırılan masum muhalif etiketler bile iktidarı korkuttu. Gözaltı uygulamasıyla gözdağı verilmeye çalışılırken, düzmece şekilde ‘seçim kanununa muhalefet’ suçlamasıyla dava dosyası hazırlandı.
21 yıldan bu yana tek sesli bir medya zemini hazırlamak için kamunun siyasi ve ekonomik tüm olanaklarını seferber eden iktidar ve CB Erdoğan bir kez bile ekranlarda siyasi rakipleriyle karşı karşıya gelme, yüz yüze tartışma, eleştirilere ve sorulara tahammül cesaretini gösteremedi. Demokratik tartışmayı içselleştiremeyen bir siyasi zihniyeti 21 yıldır sürdüren CB Erdoğan, ellerine verilen soruları yöneltirken kendisine methiyeler düzen gazeteciler eşliğinde, yanıtları prompterdan okuduğu ‘kurgu’ yayınlar dışında bir siyasi tartışma programından hep kaçtı.
İktidarı boyunca siyasi rakipleriyle kameralar önünde, ekranlarda karşı karşıya gelmekten ve tartışmaktan sürekli kaçınan bu siyasi tavır, özgüvensizliğin yansımasıdır.
Dünyadaki tüm demokrasilerde seçimde rakip liderlerin seçmenin tercih yapmasına olanak sağlamaları, bunun için de yüz yüze halkın önünde konuşup, tartışarak buna zemin yaratmaları demokrasiyi özümsemenin, seçmene saygının ve siyasi etiğin temel gereğidir. Türkiye’de 80’li, 90’lı yıllarda, tek kanallı TV ve radyo döneminde bile bu demokratik ilke ve gelenek yaşatıldı. Ancak 2002’den bu yana 21 yıllık AKP iktidarı boyunca CB Erdoğan, siyasi rakipleriyle münazaradan, bağımsız ve meslek etiğini özümsemiş gazetecilerin soracağı cesur sorulardan hep kaçtı.
Demokratik bir seçim, eşit ve demokratik siyasi rekabet için dört Cumhurbaşkanı adayının katılacağı bir programın halkın vergileriyle, bandrol ücretleriyle finanse edilen TRT’de düzenlenmesi, seçmene saygının ve demokrasinin temel ilkesidir. Aynı zamanda ‘tarafsız kamusal yayıncılık’ görevi doğrultusunda TRT’nin anayasal yükümlülüğü ve sorumluluğudur.
İki yıl gecikmeli yayınlanan Uluslararası Göç İstatistikleri, Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerinden Türkiye’ye yönelik göçün yüzde 117 arttığını, Iraklı ve Afganların başı çektiğini gösteriyor. Türkiye’den yurt dışına göç edenler ise ağırlıkla gençlerden, nitelikli-eğitimli insanlarımızdan oluşuyor. İktidarın ‘açık kapı’ politikaları, orta ve uzun vadede radikal bir demografik değişim riskini barındırıyor!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) iki yıldır yayınlamadığı Uluslararası Göç İstatistiklerinin 2021 yılı sonuçlarını nihayet açıkladı. Özellikle başta doktorlar olmak üzere, mühendisler, bilişim ve yazılım uzmanlarından sonra son olarak yurt dışına veteriner hekim göçü de hızlandı. Türk Veteriner Hekimler Birliği Merkez Konseyi daha önce yılda 2-3 olan veteriner hekim göçünün hızlandığını, yılbaşından bu yana 200 veterinerin ‘iyi hal kâğıdı’ alarak yurt dışına gittiğini duyurdu.
İktidarın siyasi, ekonomik, sosyal politikalarıyla ülkelerinden kopan, mesleklerini yurt dışında yapmaya yönelenlerle eğitimli-nitelikli insan gücümüz eriyor. Ülkelerin refahında, kalkınmasında, geleceğinde en önemli unsurların başında gelen ‘beşeri sermayesini’ hızla yitiren Türkiye’nin içinde bulunduğu bu durumun tek sorumlusu 21 yıldır ülkeyi yöneten iktidardır.
TÜİK verileri, ağırlıkla Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerinden olmak üzere, Türkiye’ye göç edenlerin sayısının 2021 yılında 2020’ye kıyasla yüzde 116,9 artışla 739 bin 364 kişi olduğunu, bunların yüzde 51,9’unun erkek, yüzde 48,1’inin kadın göçmenlerden oluştuğunu gösteriyor.
2021 yılında Türkiye’den yurt dışına göç edenler ise yüzde 55,7’si erkek, yüzde 44,3’ü kadın olmak üzere toplam 287 bin 651 kişi olmuş. Türkiye’ye göç edenler arasında 20-24 ve 25-29 yaş grubundakiler ilk sırada. Yani ülkemize gelen yüz binlerce yabancı uyruklunun büyük bölümü genç nüfus. Türkiye’den göç edenler arasında da ilk sırada 2529 ve 30-34 yaş grubundakiler yer alıyor. Türkiye genç, eğitimli, nitelikli beşeri sermayesini kaybederken, ülkemize gelen göçmenlerde ilk beş sırayı yüzde 12,1 ile Irak, yüzde 10,9 ile İran, yüzde 6,5 ile Özbekistan, yüzde 6 ile Suriye ve yüzde 5,5 ile Afganistan vatandaşları alıyor. Ülkemizdeki milyonlarca Suriyelinin yanı sıra sınırlarımızdan rahatlıkla geçen Afganlara ait görüntüler sıklıkla gündemde yer alıyor. İran üzerinden yoğun kaçak Afgan göçü alan Türkiye’de oluşan bu tabloya karşı iktidarın duyarsızlığı kabul edilemez!
Pek çok ülke gayrimenkul alımı veya yatırım-girişim sermayesi karşılığı oturma çalışma izni, vatandaşlık verdiği yabancılara seçme-seçilme hakkı vermiyor. İktidarın gayrimenkul karşılığı vatandaşlık uygulamasında ise 400 bin dolarlık gayrimenkul alıp vatandaşlık verilenler, anında tu m T.C. yurttaşlarıyla eşit haklara, seçmen olmaya hak kazanıyor. Özellikle Ortadoğu ülkeleri ve Afganistan’dan gelen geniş, kalabalık aileler bir gayrimenkul alımıyla topyekun vatandaş ve seçmen oluyor. Seçimde bu yolla vatandaş olarak oy kullanacak yurt dışı doğumlu yabancı seçmen sayısı 1,3 milyon!
Dış ticaret açığı mart ayında büyümeye devam ederek 8,6 milyar dolar olurken, ocak-mart dönemi açık toplamı 35 milyar dolara yaklaştı. Ticaret Bakanı, aylık ihracat rekoru kırıldığını öne sürerken, ithalattaki ve dış ticaret açığındaki patlamanın yarattığı büyük tehlikeyi, yükselen cari açık riskini gizliyor!
Mart ayı dış ticaret verileri, riskli tablonun ağırlaşarak devam ettiğini, dış ticaret açığının üç ayda 34,9 milyar dolara yükselerek bugüne kadar ilk çeyrek itibarıyla en yüksek dış ticaret açığı tutarına ulaşıldığını gösterdi.
Ticaret Bakanı sadece ihracat boyutunu öne çıkartarak martta aylık bazda ihracat rekoru kırıldığını dile getirirken, ithalat ve dış ticaret açığındaki büyük artışı, oluşan ciddi riskleri göz ardı etmeye yöneldi.
Açıklanan rakamlara göre, martta ihracat, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 4,4 artışla 23 milyar 596 milyon dolar, ithalat ise, yüzde 4,2 artışla 32 milyar 169 milyon dolar tutarında gerçekleşti. Aylık dış ticaret açığı 8,6 milyar dolar oldu. Böylece ocak-mart dönemi üç aylık dış ticaret açığı toplamı 34,9 milyar dolara yükseldi. Mart ayında ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 73,4 olarak belirlenirken, ocak-mart dönemi itibarıyla bu oran yüzde 64 seviyesinde kaldı.
Bu yılın ilk çeyreğinde üç aylık ihracat yüzde 2,5 artışla 61 milyar 588 milyon dolar, ithalat yüzde 11,4 oranında artışla 96 milyar 489 milyon dolar oldu. Üç aylık dönemde oransal olarak ithalat artışı, ihracatın 4 katından fazla düzeyde. Geçtiğimiz yılın mart ayına göre, yıllık verilere bakıldığında ihracat toplamı 255,8 milyar dolar, ithalat toplamı 373,7 milyar dolar olurken bir yılda gerçekleşen dış ticaret açığı tutarı 118 milyar dolara ulaşıyor.
Bu yılın başından bu yana üç ayda 35 milyar dolara yaklaşan dış ticaret açığının, yılsonunda en az 140-150 milyar dolara ulaşacağını, döviz gelirleriyle giderleri arasındaki makasın büyüyeceğini şimdiden öngörmek olanaklı. Bu süreç aynı zamanda cari açığın da çok ciddi düzeylere çıkacağını ve döviz ihtiyacının olağanüstü boyutlarda artacağını gösteriyor. Deprem bölgesinde yaşanan felaketin ardından bu illerde önemli ölçüde gerileyen ekonomik faaliyet, üretim ve ihracat kayıplarının dış ticaret tablosundaki olumsuzlukları büyüttüğü gözleniyor. Dolar/Euro paritesinden kaynaklı ihracat kaybının tutarı mart ayında 349 milyon dolar olarak açıklanırken, deprem felaketi sonrası bu illerin üretim ve ihracatındaki gerilemeyle birlikte aylık kaybın 1 milyar dolara yaklaştığı söylenebilir. Kısa sürede afet bölgesinde ekonominin toparlanması güç görünürken, bunun dış ticarete ve dış ticaret açığına olumsuz yansımalarının şimdiden öngörülerek telafi yollarının aranması, yeni destekler sağlanması kaçınılmaz.
Yakın do nemde yaklaşan turizm sezonu ve turist sayısında artışla birlikte turizmden sağlanacak döviz gelirlerinin artmasıyla, açıkların kısmen telafi edilmesi dışında ciddi ve somut bir seçenek görünmüyor. Buna karşılık yaklaşan seçim ve iktidar değişikliği olasılığının gerçekleşmesiyle oluşacak güven ortamı, döviz girişleri ve sermaye akışı için oldukça önemli ve ciddi bir başka olumlu alternatif.
Politika faizinin enflasyonun altında ve negatif düzeyde tutulması, dövizin Merkez Bankası rezervlerini eksiye düşürme pahasına arka kapı satışlarıyla baskılanması, ihracatçının dövizinin yüzde 40’ına el konulması ALTINI ön plana çıkarttı. Yatırım araçlarının aylık getirisinde en yüksek kazancı külçe altının sağlaması, altına olan talebi ve altın ithalatını patlattı!
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Yatırım Araçlarının Aylık Getirisine ilişkin verileri, son birkaç aydan bu yana olduğu gibi mart ayında da en yüksek kazanç sağlayan yatırım aracının ‘külçe altın’ olduğunu gösteriyor. Külçe altın yatırımcısı mart ayında üretici fiyatları enflasyonu (Yİ-ÜFE) karşısında yüzde 3,32, Tüketici Enflasyonu (TÜFE) karşısında ise yüzde 1,45 net getiri elde etti. Borsa (BİST), dolar, euro, mevduat faizinin sağladığı aylık getiri külçe altının gerisinde kalırken, Devlet İç Borçlanma Senedine (DİBS) yatırım yapanlar ise yüzde 4,38 zarar etti.
İktidarın piyasa ekonomisinden kumanda ve kontrollü ekonomiye geçiş yönünde attığı adımlarla Merkez Bankası (MB) politika faizini düşürerek, yüzde 50,5 oranındaki enflasyon karşısında yüzde 8,5 düzeyine indirmesi, döviz kurlarının ise MB rezervlerinin eksiye düşürülmesi pahasına baskılanması, faiz ve dövizi yatırımcı açısından cazip olmaktan çıkarttı. Para ve döviz piyasalarında krizi derinleştiren, kurları ve faizi her an patlamaya hazır bombaya dönüştüren iktidar; Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesaplarında uygulanan faiz tavanını kaldırarak, bu hesaplara uygulanacak mevduat faizlerini serbest bırakmak zorunda kaldı. Bir haftada mevduat faizleri yüzde 26-36 arasına yükseldi. Faiz indirimi politikasının iflasını ilan eden bu kararın yansımaları yakında görülecek.
Dövizde ise kurları baskılayarak adeta sabitleyen iktidarın liralaşma politikası çöküşe geçti. Anlaşılan MB kararıyla ihracatçıların döviz gelirlerinin yüzde 40’ına el koyan ekonomi yönetiminin bu hamlelerine karşı işletmeler, şirketler, sanayici ve ihracatçılar, büyük tasarruf sahipleri varlıklarını iktidara ve enflasyona karşı korumak, sermayelerini güvenceye almak için altına yöneldi.
Gerek TÜ İ K’in yatırım araçları gerekse Ticaret Bakanlığı’nın dış ticaret verileri altına yönelik bu eğ ilimdeki artışı teyit ederek somut şekilde ortaya koyuyor.
Geçen yılın ocak-mart döneminde 2,6 milyar dolar olan altın ithalatı, bu yıl 11,5 milyar dolara yükselerek yüzde 336 arttı. Altına yönelik talep ve ithalattaki artış bu şekilde devam ettiği takdirde yılsonunda altın ithalatı 50 milyar doları bulabilir. Türkiye ortalama olarak yıllık 14-16 milyar dolarlık altın ithal ediyor. Salgın sonrası normalleşmeyle 2022 yılında 23,4 milyar dolar oldu.
Geçmiş yıllardaki ithalatın tamamına, 2002’deki ithalatın yarısına yakın bir altın ithalatının bu yıl u ç ayda gerçekleşmesi, iktidarın faiz-döviz politikalarına karşı korunma ve güvence olarak altına yönelmede patlama yaşandığının göstergesi. Aynı zamanda üretken olmayan bir alana milyar dolarların akıtılması, iktidarın ekonomi modelindeki iflas ve çöküşün bir başka somut kanıtı.
Mart ayı enflasyon rakamları TÜİK’in verilerinin güvenilirliğini yeniden tartışmaya açtı. Market, pazar ve yaşam gerçekleriyle örtüşmeyen bu veriler, iktidar tarafından ‘enflasyon düşüyor’ iddiasına malzeme yapılıyor. TÜİK, aylık yüzde 2,29, yıllık yüzde 50,51 oranında enflasyon açıkladı. TÜİK’in mahkemeye verdiği ENAG’ın enflasyon oranı ise aylık yüzde 5,08, yıllık yüzde 112,51!
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 3 Nisan’da açıkladığı mart ayı enflasyon verileri günlük yaşam gerçekleriyle, market rafları ve Pazar tezgâhlarındaki fiyat etiketleriyle tam bir çelişki içinde. TÜİK'e göre enflasyon martta tüketici fiyatlarıyla (TÜFE) yüzde 2,29, yıllık olarak da yüzde 50,51 oranında gerçekleşti. Bağımsız akademisyen ve iktisatçılardan oluşan ve TÜİK tarafından ikinci kez mahkemeye verilen Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise martta aylık enflasyonu yüzde 5,08, yıllık tüketici enflasyonu ise yüzde 112,51 oranında hesapladı.
Farklı metodoloji ve hesaplama yöntemleri kullanılsa bile TÜ İ K ve ENAG rakamları arasında iki misli düzeyinde fark olması, TÜ İ K’in verilerinin sorgulanmasını ve tartışılmasını gerektiriyor.
Siyasi talimatlarla yönetilen, sıklıkla yöneticileri ve bürokratları değiştirilen TÜİK’in verilerine güven sorunu yanında, kurumsal itibar kaybı da ön plandadır. Deprem bölgesinden veri toplamaya ara veren TÜİK’in enflasyon ve işsizlik verilerinin gerçeklerle örtüşmediğini söyleyebilirim. TÜİK’in enflasyon sepetinde yer alan mal ve ürün kalemlerinin fiyatlarında oluşan artışlar ve buna dayalı hesaplanan enflasyon verileri farklı gelir gruplarının bu mal ve ürünlere olan taleplerindeki gerçekliği yansıtmaktan uzaktır. Mart ayında aylık TÜFE artışı yüzde 2,29 olarak açıklanırken, gıda enflasyonu yüzde 3,84 oranında hesaplandı. Bu yılın ilk üç aylık dönemindeki toplam gıda enflasyonu yüzde 18,85 olarak açıklanmasına karşın, market ve pazarlarda neredeyse her hafta değişen fiyat etiketlerindeki artış düzeyinin bunun çok üzerinde olduğu yaşamın gerçeğidir. Dar ve orta gelir grubundaki geniş kesimlerin harcamalarında en büyük ağırlık gıda, konut, ulaşım ve sağlık olarak karşımıza çıkıyor. Konut fiyatlarının ve kiralarının kontrolden çıktığı, normal bir dairenin ortalama kirasının asgari ücretin 1,5-2 katına ulaştığı bir ekonomik ortamda, aylık enflasyonun yüzde 2,29 olduğunu ilan etmek milyonlarca asgari ücretlinin, emeklinin, çalışanın, ücretli ve dar gelirlinin yaşam gerçeklerini görmezden gelmektir.
Gelirlerinin büyük bolu mu nu gıdaya, konut kirası, elektrik-doğalgaz faturasına ayırmak zorunda kalan ve toplumun yuzde 80-90’ını oluşturan kesimlerin gerçek enflasyonuyla, TÜ İ K’in açıkladığı oranlar kesinlikle örtüşmemektedir.
Hazine ve Maliye Bakanının enflasyonun düştüğü ve daha da düşeceği açıklamaları, sanal bir dünyada, halktan ve gerçeklikten uzaklaşmanın dışa vurumundan o te bir şey değ ildir. Herkesin bildiği gibi, enflasyondaki rakamsal gerileme tamamıyla baz etkisinden kaynaklıdır. İktidar bunu çok iyi bildiği halde algıya oynamayı tercih ederek, bu durumu ekonomi modelinin başarısı olarak sunmaya çalışmaktadır.
Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yayınlanan mart ayı verilerine göre, küresel gıda fiyatları 12 aydan bu yana kesintisiz şekilde düşüyor. Türkiye’de ise tam tersine en yüksek enflasyon artışı gıdada yaşanıyor. FAO enflasyon endeksinde küresel et fiyatları geçen ay yüzde 0,9 artarken, Türkiye’de bunun 22 katı düzeyinde ve yüzde 19,99 oranında artış gerçekleşti!
Son dönemde soğan fiyatlarındaki olağanüstü artış iktidarın enflasyonda düşüş iddiasını boşlukta bırakan ürünlerin başında geliyor. Kilosu 30 TL’ye tanesi 7,5 TL’ye ulaşan kuru soğanda taneyle satış dönemi başladı. Sivri biberin kilosu 100 TL’ye kadar yükseldi. Halkın gıdaya erişimi ve sağlıklı beslenme konusunda yoksullaşma ile karşı karşıyayız.
Dünya gıda fiyatlarında, küresel gıda fiyat endeksinde sürekli düşüş yaşanırken, Türkiye’de gıda enflasyonunun ve fiyat artışlarının dünya sıralamasında beşinci olması, tamamıyla uygulanan yanlış ekonomi, tarım ve hayvancılık politikalarından kaynaklı bir yönetememe sorunudur.
BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yayınlanan küresel gıda ürünleri fiyat endeksi, mart ayında da 12 aydan bu yana kesintisiz şekilde düşüşünü sürdürdü. Geçtiğimiz yıl 26 Şubat’ta başlayan Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında özellikle tahıl ürünlerinde yaşanan olağanüstü artışların ardından Tahıl Koridoru anlaşması ile fiyatlar gerilemeye başladı. Küresel gıda fiyatlarındaki düşüş, son açıklanan mart ayı verilerinde de devam etti.
FAO fiyat endeksi şubat ayındaki 129,7 puan düzeyinden, mart ayında 126,9 puana indi. Bu endeks puanı Temmuz 2021'den bu yana küresel gıda fiyatları endeksinin geldiği en düşük seviye. FAO, yaptığı açıklamada küresel gıda piyasalarına ürün arzının bollaşması, Ukrayna tahılının dünya piyasalarına düzenli bir şekilde ulaşmaya devam etmesi sayesinde küresel gıda fiyatlarının 12 aydır kesintisiz şekilde indiğini vurguladı. Buna karşılık ‘özellikle ağır iç ve dış borç yükü olan, ulusal para birimleri ABD doları veya euro karşısında değer kaybeden ülkelerde ise gıda fiyatlarındaki küresel düşüşe rağmen iç pazarlarda yüksek gıda fiyatları yaşandığı, geniş kesimler için gıdaya erişimin zorlaştığı’ kaydedildi. FAO küresel gıda fiyatları endeksine göre tahıl fiyat endeksi martta aylık yüzde 5,6 düşerken, buğday fiyatları yüzde 7,1, mısır yüzde 4,6, pirinç yüzde 3,2 geriledi. Et fiyat endeksi yüzde 0,9, şeker fiyat endeksi yüzde 1,5 arttı. TÜİK’in mart verilerine göre enflasyon yıllık yüzde 50,51, aylık yüzde 2,29 olurken, yıllık gıda enflasyonu yüzde 67,89. Resmi enflasyonun 18 puan üzerinde. Küresel et fiyatı martta yüzde 0,9 artarken, Türkiye’de yüzde 19,99’la bunun 22 katı düzeyinde arttı.
Tüketici Hakları Federasyonu, Cumhuriyet tarihinde böyle bir gıda pahalılığının yaşanmadığını, son bir yılda 40 temel gıdadaki ortalama fiyat artışının yüzde 190 olduğunu açıkladı. Yayınlanan gıda listesine göre bir yılda kuru soğan yüzde 659, dana eti yüzde 204, süt yüzde 234, limon yüzde 209, beyaz peynir yüzde 251 zamlandı. Bu tablo; iktidarın TL’yi değersizleştiren, gelir dağılımında adaletsizliği pekiştiren, ülke ekonomisinin yanında özellikle tarım ve hayvancılığı çökerten yıkım ve ihmal politikalarının sonucudur!
Nisan’da Moskova’da yapılan Türkiye, Rusya, İran, Suriye Dışişleri Bakan Yardımcıları toplantısından somut bir sonuç çıkmadı. Suriye, Türkiye ile normalleşme için TSK’nın tümüyle çekilmesi olmak üzere masaya sürdüğü koşullardan geri adım atmadı. Toplantı sonrası Rusya Dışişleri Bakanının Ankara ziyareti, muhtemelen Esad’ın talepleri doğrultusunda iktidarın TSK’yı kısmen Suriye’den çekmesi mesajını içeriyor!
Türkiye, Rusya, İran ve Suriye temsilcilerinin yer aldığı toplantıdan sonra herhangi bir resmi ortak açıklama yapılmaması, yakın dönem için somut bir sonuca varılamadığını gösteriyor. Rus ve Suriye medyasında hükümet yetkililerine dayandırılan haberlerde, önümüzdeki dönemde dışişleri bakanları düzeyinde ikili bir görüşmenin yapılabileceği uzun vadede ise devlet başkanları görüşmesinin planlanabileceği yer aldı. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Suriye ile yürütülen müzakerelere katılmak ve gerek Dışişleri Bakanları gerekse olası liderler zirvesi toplantısına ev sahipliği yapmak istediğini daha önce açıklamıştı. Suriye ve Türkiye Dışişleri Bakanlarının ikili buluşması BAE’de gerçekleşebilir.
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Türkiye ile normalleşme ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir araya gelmek için bazı şartlar öne sürmüştü. Öncelikle liderler buluşmasında Putin’in de yer almasını isteyen Esad’ın, kırmızı çizgisi TSK’nın Suriye'nin kuzeyindeki tüm bölgelerden çekilmesi. Esad ayrıca İdlib’in TSK tarafından boşaltılmasını, şehrin Suriye ordusuna devredilerek askeri harekatın engellenmemesini istiyor. Toplantının ardından Ankara’ya gelen Rusya Dışişleri Bakanının iktidardan Esad’ın talepleri doğrultusunda TSK’yı kısmen Suriye’den çekme mesajını ilettiğini öngörebilirim.
İdlib’te Türkiye açısından o nemli handikaplardan birisi, TSK’nın çekilmesi sonrasında Suriye ordusunun başlatacağı operasyonun, buradan Türkiye’ye büyük ve yeni bir göç dalgasına zemin hazırlaması.
İktidar sınır bölgesinde önce çadır kentler, sonra da briket evler kurarak olası bir göç dalgasının sınıra dayanmasını önlemeyi, Türkiye sınırları dışında tutulmasını sağlamayı planlıyor.
Ancak Suriye ordusu İdlib’e yönelik bir harekata giriştiğinde nasıl bir insani tablonun ortaya çıkacağını, 4-5 milyon insanın yaşadığı bu bölgeden gerçekleşecek olası göç dalgasının nasıl kontrolde tutulacağını kestirmek güç.
Tam bu aşamada 2011’den bu yana üyeliği askıya alınarak dışlanan Suriye’nin, Suudi Arabistan Veliaht Prensi tarafından mayısta Riyad’da yapılacak Arap Birliği Liderler Zirvesi’ne davet edilmesi, davetin bizzat Esad’a yapılması o nemli ve kritik bir gelişme.
Suudilerin Mısır tarafından da desteklenen bu daveti, Esad’ın bölgedeki ve Arap ülkeleri arasındaki konumunu yeniden güçlendirdiği gibi, Rusya ve İran’ı da arkasına alan Suriye liderinin siyasi, askeri ve ekonomik kazanç hanesine yazılabilir. Gelinen aşamada 2011’den bu yana devrilmeye çalışılan Esad’ın sürecin kazananı olarak, bölgedeki gelişmelerde önemli bir aktör haline geldiği söylenebilir.
Çin’in aracılığıyla Pekin’de başlatılan Suudi Arabistan-İran müzakereleri, geçen hafta iki ülke Dışişleri Bakanlarının bir araya gelmesi ve imzaladıkları diplomatik ekonomik mutabakatla yeni bir aşamaya geçti. ABD’nin tepkisine neden olmasına rağmen varılan bu anlaşma, bölgede Çin’in rolünü ve ağırlığını pekiştirdi.
2016’da Suudi Arabistan’da bir Şii din adamının idam edilmesi ve Tahran’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliğinin basılarak ateşe verilmesiyle İran ve Suudi Arabistan arasında kopan ilişkiler, geçen hafta Çin’in başkenti Pekin’de imzalanan anlaşmalarla yeniden işlerlik kazandı. Diplomatlar düzeyindeki temaslar ardından Pekin’de İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Farhan el Saud arasında dostluk ve iş birliğini içeren mutabakatlar imzalandı. 7 yıl sonra gerçekleştirilen bu ilk resmi temas anlaşmayla sonuçlanırken, Tahran ve Riyad Büyükelçiliklerinin yeniden açılması, karşılıklı büyükelçilerin atanması, iki ülke arasında uçak seferleri başta olmak üzere seyahatlerin yeniden başlatılması ve karşılıklı vizelerin kolaylaştırılması konularında anlaştılar. Ayrıca karşılıklı ekonomik ilişkilerin, iş birliğinin geliştirilmesi, ortak yatırımlara girişilmesi, petrol üretimi ve ticaretinde birlikte hareket edilmesi konularında da mutabakata varıldı. İki ülke dışişleri bakanları yaptıkları ortak açıklamada İran ve Suudi Arabistan’ın bölgeye güven, barış ve istikrarın getirilmesi, iki ülkenin ve halkların refahının artırılması için birlikte çalışacakları vurgulandı.
ABD’nin bölgedeki önemli müttefiki konumundaki Suudi Arabistan’ın ABD’nin yaptırım uyguladığı İran ile yakınlaşarak anlaşmaya varması, bu süreçte baş rolü Çin’in oynaması bölgemizdeki siyasi-ekonomik-stratejik ve askeri dengeler açısından önemli ve kritik bir gelişme. Çin Şii ve Sünni dünyasının lideri konumundaki iki ülkeyi bir araya getirip anlaşmalarını sağlayarak, Orta Doğu’da dengeleri ve denklemleri değiştiren diplomatik ve siyasi bir güç olma açısından çok büyük stratejik bir hamle yaptı.
Yemen’de destekledikleri karşıt gruplarla birbirine karşı savaşan İran ve Suudi Arabistan’ın anlaşması bu ülkedeki iç savaşın sona ermesine ve bölgede barışın tesisine zemin hazırlayacaktır.
İran’ın en önemli petrol ihraç pazarı olan Çin, Suudi Arabistan ile de petrol alımı ve Çin’de büyük kapasiteli bir rafineri kurularak 2024’te işletmeye alınması için anlaşma imzaladı. Çin, Suudilerle de petrol anlaşmasının Yuan ile yapılmasını istiyor. Şayet mutabakat sağlanır ve Suudiler Çin’le petrol ticaretinde Yuan’a geçerse, Petro-dolarda ABD hakimiyeti çok ciddi bir hasar alacak.
ABD, İran’a karşı İsrail’in yanı sıra uzun suredir Suudiler, BAE, Kuveyt, Bahreyn gibi körfez ülkeleriyle ittifak halindeydi. BAE ve Bahreyn, İsrail ile İbrahim Anlaşmaları imzalayarak ilişkileri normalleştirdi. Suudiler anlaşma imzalamasa da destek verdi. Şimdi Çin’in bölgeye ağırlığını koyması, İran-Suud normalleşmesi, İran’ın da elini güçlendirecek. ABD tecridini zayıflatacak. Bölgede ve Körfez’deki dengeleri değiştirecek!
Yeni Soluk
Yorum Yap