CHP’li Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/27 Aralık 2021

CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN KOORDİNATÖR BAŞDANIŞMANI ERDOĞAN TOPRAK'IN 27 ARALIK 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

 TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

27 ARALIK 2021

İÇ POLİTİKA

  1. İktidar; inanç, etnik köken, yaşam tarzları, siyasi düşünce üzerinden toplumu ayrıştırma söylemine ‘Beyaz Türkleri’ de ekleyerek, toplumsal barışı ve huzuru tehdit ediyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. Libya’da parlamento ve devlet başkanlığı seçimleri ertelendi. İç savaşın yeniden başlaması endişesi artıyor!
  2. Güney Amerika’da sol-sosyal demokrat partiler yeni bir yükseliş dalgası yakaladı. Şili’de Gabriel Boriç seçimin galibi oldu.
  3. Kabil Havaalanı’nın ortak işletilmesi konusunda Katar ve Türkiye anlaştı. Taliban ile görüşmeler sürüyor.
  4. Putin’in Suriye özel temsilcisi, Türkiye’nin Suriye’den ilk fırsatta çekilme sözü verdiğini duyurdu. Rusya, iktidar üzerinde Suriye’den çekilme baskısını artırdı!
  5. Almanya'nın silah satışlarındaki yüksek artışın yanı sıra özellikle bölge ülkelerine yapılan satışlar, Ege ve Doğu Akdeniz’de silahlanma yarışını tetikliyor!

EKONOMİ

  1. Kurlarda olağanüstü yükselişe rağmen döviz mevduatları 6 milyar doların üzerinde artarak 264,5 milyar dolara ulaştı!
  2. Aralık ayı Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) ve Finansal Hizmetler Güven Endeksi’ndeki (FHGE) sert düşüşler, genel ekonomik duruma yönelik beklentilerde güvenin hızla kötüleştiğini ortaya çıkarttı!
  3. Kamu-Özel bankalar arasında kredi faiz oranları makası iki misline yakın açıldı. Para ve döviz piyasalarında ikili kur, ikili faiz oluştu!
  4. İktidar, ‘yeni finansal mucize enstrümanı’ diyerek Dövize Endeksli Mevduat hesabını (DEM) devreye soktu. Bu sisteme geçen TL ve döviz mevduatı sahiplerine tanınan ayrıcalıklar, Anayasa’nın 73’üncü ve MB Yasası’nın 56’ncı maddesine aykırıdır!
  • Kur ve faiz kaybı için küçük bir grup tasarruf sahibine garanti ödemesi yapılması, vergi gelirlerinden karşılanacak bir kamu gideri değildir!

 

  1. İnanç, etnik köken, yaşam tarzları, siyasi düşünce üzerinden toplumu ayrıştırma söylemini politika malzemesi yapan iktidar; toplumsal huzur ve barışı tehdit eden bu yaklaşımını daha uç bir noktaya taşıdı. ‘Beyaz Türkler’ nitelemesiyle tehlikeli bir dile yöneldi. Düşmanlıkları ve karşıtlıkları besleyebilecek bu ayrımcı siyaset dilinin ülkenin birlik beraberliğini temsil etmesi gereken Cumhurbaşkanının insanlarımızı etiketlemesinin hiçbir insani ve vicdani mazereti olamaz!

Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, Gaziantep’teki konuşmasında ülkemizin ve toplumuzun barış içinde bir arada yaşama arzusunu görmezden gelen ifadelerle tehlikeli olabilecek bir siyaset dilini gündeme taşıdı. Gaziantep’teki küçük bir kız çocuğunun başına gelen pitbull vahşetini bahane ederek söylediği ‘Beyaz Türkler hayvanlarınıza sahip çıkın’ sözleri toplumda ayrışma-kamplaşma ve karşıtlıkları körükleyebilecek ifadelerdir. Bir yanıyla ırkçılığı bir yanıyla Türk toplumunun ayrımcı nitelemelerle farklılaştırılmasını çağrıştıran, kin ve nefret duygularını besleyebilecek bu sözlerin, anayasamızda ülkenin birlik ve beraberliğini temsil eden Cumhurbaşkanınca sarf edilmesinin hiçbir gerekçesi ve mazereti olamaz. Şayet hayvan seven, evinde, bahçesinde hayvan besleyenler ‘Beyaz Türkler’ olarak nitelendirilip ayrıştırılmak, toplumun diğer kesimlerinde kinnefret-kızgınlık uyandırılmak isteniyorsa, bu söylem tehlikeli bir yoldur. İktidara geldiğinde açılım siyasetiyle, Kürt Açılımı, Ermeni Açılımı, Roman Açılımı, Alevi Açılımı vb. toplantılarla ülkemizdeki toplumsal-etnik-inanç ayrımcılığını ortadan kaldırmayı, sorunları çözmeyi vaat edenlerin 10 yıl sonra tam tersi politikalara yönelmesi, ayrıştırıcı-kamplaştırıcı siyaseti iktidarı sürdürme aracı haline getirerek istismar malzemesi yapması ve şimdi de ‘Beyaz Türkler’ ayrımını ortaya atıp bu politikayı daha uç noktalara taşımak istemesi ülkemize ve insanlarımıza yapılabilecek en büyük kötülüktür. Biz işte bu yüzden kanayan toplumsal yaraları kapatmak ve herkesin birbiriyle kucaklaşmasını sağlayabilmek için helalleşeceğiz diyoruz. İktidar, siyasi ikbal uğruna yeni yaralar açmaya, insanlarımızı renklerle etiketleyerek kin ve nefreti pekiştirmeye, yeni kamplar oluşturmaya çabalıyor.  Bir yandan ‘yaratılanı severiz yaratandan ötürü’ deyip diğer yanda doğadaki tüm varlıkların, canlıların sevgisini taşıyanları hedef göstermek samimiyetsizliktir. Toplumu Beyaz ve Siyah Türkler olarak ayrıştırmak doğru bir yaklaşım değildir.

Masum küçük kızımızın yaşadığı pitbull vahşetinin sorumluları mutlaka hak ettikleri cezayı almalı, bu vahşete sebep olmanın hesabını adalet önünde vermelidir. Kaldı ki dünyanın pek çok ülkesinde ve ülkemizde de bu tür vahşetlerin önlenmesi için sert yasaklar söz konusudur. Önce bu yasakları çiğneyip, insanların yaşadığı bir sitede bu vahşi hayvanları besleyenlerden, onlara engel olmayanlardan, görevini yapmayanlardan hesap sorulmalıdır. Yaşanan vahim olayı açılış töreninde veya miting meydanında toplumu ayrıştırma bahanesi yapmak, tehlikeli sonuçları olabilecek bir siyasi istismardır!       

  1. Libya’da 24 Aralık’ta yapılması kararlaştırılan parlamento ve devlet başkanlığı seçimleri ertelendi. İktidarın desteklediği İhvan’cı eski İçişleri Bakanı Fethi Başağa Mısır-BAE-Rusya destekli Hafter’in tarafına geçerken başka kabile ve aşiretlerin adayları da Hafter ile ittifaka girdi. İktidarın Libya politikasının açmaza girmesi, asker çekme baskısının artması yanında ülkedeki dengeler hızla değişiyor. Libya’da tansiyon yükselirken, iç savaşın yeniden başlaması endişesi artıyor!

Devrik lider Muammer Kaddafi’nin oğlunun adaylığıyla başlayan tartışmalar, iç savaşta

Tobruk yönetimince desteklenen Libya Ulusal Ordusu Komutanı Mareşal Halife Hafter’in de adaylığını ilan etmesiyle alevlendi. Başbakan Dibeybe ile eski İçişleri Bakanı Fethi Başağa’nın aday olması Trablus-Tobruk gerginliğini iyice artırdı.

Kararın ardından, mart ayında kurulan geçiş hükümetinin statüsü de tartışılıyor. Libya'da ülkenin dörtte üçünü kontrolünde tutan Hafter destekli Tobruk yönetimi ve doğu güçleri Trablus’taki geçiş hükümetinin yetkisini aşarak uluslararası anlaşmalar imzaladığını, petrol ve kredi taahhütlerine imza attığını belirterek geçtiğimiz eylül ayında geçiş hükümetinden güvenoyunu çekmişti. Gelinen noktada, seçim sürecinin çökmüş olması, siyasi çözüm ihtimalinin zayıflaması iç savaşın yeniden başlaması olasılığını da güçlendirdi.

İktidarın destek verdiği İhvan çizgisindeki Trablus yönetimi ve Mısır, Rusya, Fransa, Almanya, BAE, Sudan destekli Tobruk yönetimine bağlı silahlı güçlerde yoğun hareketlilik gözleniyor. Libya Ulusal Ordusu’nun başındaki Mareşal Hafter, seçimde aday olmak üzere görevini bırakarak üniformasını da çıkartmıştı. Gerek BM Güvenlik Konseyi kararları gerekse Berlin ve Paris’teki Libya Konferanslarında alınan kararlarla Türkiye üzerinde Libya’daki Türk askerlerinin ve Libya’ya götürülen silahlı milislerin çekilmesi baskısı artarken, iktidar TSK’nın Libya’daki varlığının meşru ve Askeri İş Birliği Anlaşması’na dayandığını dile getiriyor. Tobruk’taki meclis ise daha önceki Feyiz el Sarrac hükümetiyle imzalanan anlaşmaların Libya Meclisinde onaylanmadığını geçersiz olduğunu öne sürüyor.

BM ve AGİT gözetiminde kurulan Libya seçim kurulunun önümüzdeki günlerde bir aylık bir erteleme kararı alarak ilan edeceği ve seçimin ocak ayı sonunda yapılacağı yönündeki beklentiler şu ana kadar teyit edilmedi. 

Ülkeyi seçimlere götürmek üzere kurulmuş olan ve iktidar tarafından da desteklenen İhvan’cı Dibeybe hükümetinin akıbeti ve meşruiyeti konusunda da tartışmalar var. Başta İngiltere olmak üzere bazı ülkeler Trablus hükümetini meşru yönetim olarak tanıdıklarını açıkladılar. İktidar da en başından itibaren Trablus’a ve Dibeybe’ye destek veriyor. Tobruk yönetimini gayri meşru, Halife Hafter’i ise ‘isyancı-darbeci-katliamcı’ olarak nitelendiriyor.

Cenevre’de geçen yıl yapılan seçimlerde başbakan seçildikten sonra görevinin sadece Libya’yı seçimlere götürmekten ibaret olduğunu, devlet başkanlığına aday olmayacağını ilan eden Dibeybe, geçen ay Ankara’ya gelerek CB Erdoğan ile görüştükten sonra itirazlara rağmen aday olduğunu açıkladı. Bu durum Libya’da yeni bir tartışmaları beraberinde getirdi ve siyasi çözümü zorlaştırdı. Seçimde aday olan pek çok isim ve destekçisi olan gruplar, Dibeybe’nin hem Başbakanlık görevini sürdürmesi hem de devlet başkanlığı seçiminde aday olmasının hukuksuz olduğunu, seçimlere kadar yeni bir geçiş hükümeti kurulmasını istiyor.

Yine iktidarın desteklediği ve Libya’da ‘Türkiye’nin adamı’ olarak nitelendirilen eski İçişleri Bakanı Fethi Başağa taraf değiştirerek Tobruk yönetiminden yana tavır aldı ve

Hafter’le birlikte hareket edeceğini ilan etti. Libya’daki güçlü isimlerden birisi olan ve İhvan’ın da ülkedeki lideri olarak görülen Başağa’nın taraf değiştirmesi, iktidarın Libya politikasını ve ülkedeki siyasi dengeleri sarsacak bir gelişme. 

Başağa ve diğer 15 adayın Hafter ile hareket etme ve bu doğrultuda ortak siyasi tutum benimseme konusunda uzlaştıklarını açıklamaları, Mısır destekli Tobruk yönetimini ve Hafter’i güçlendiren, henüz yeni tarihi belli olmayan seçimi kazanması olasılığını artıran gelişmeler.  Tobruk’ta büyüyen Hafter İttifakının Türkiye’ye de ülkeden askerlerini çekme çağrısı yapması, bu yöndeki uluslararası baskılarla birlikte düşünüldüğünde, iktidarın Libya’da zorlu bir sürece girdiğini gösteriyor. 

Seçimlerin ertelenmesi, Türkiye’nin yeni seçenekler araması ve sürece müdahil olma konusunda zaman yaratmış olsa da Trablus’un en güçlü adamlarından Başağa ve diğer 15 adayın birden saf değiştirmesi, iktidarın Libya’daki manevra alanını iyice daraltmış görünüyor. Mısır, Rusya ve BAE; HAFTER-SALİH ittifakına destek verirken, AB ve en başta Almanya ve Fransa’nın tavrı önem kazanıyor. 

Bir yandan Hafter’i destekleyen Mısır ve BAE ile ilişkileri normalleştirmeye çalışan,

İhvan’dan desteğini çekmeyi kabul ederek BAE’den 10 milyar dolarlık yatırım sözü alan CB Erdoğan’ın, Libya’da Mısır ve BAE ile karşı karşıya gelmesi normalleşme sürecini ve ekonomik destek beklentilerini kesintiye uğratabilir. Hafter’e destek veren Rusya ile de Ukrayna krizi nedeniyle yaşanan gerilimin Libya’da da ortaya çıkması olasılığı ikili ilişkilerdeki yeni sıkıntı başlıklarına yol açabilir.

Libya’da ortaya çıkan yeni siyasi tabloda, Tobruk yönetimi ve adayı Hafter’in güç kazanması, Hafter’in Devlet Başkanı olması ihtimalinin güçlenmesi, Türkiye’nin bu ülkeyle yaptığı Deniz Sınırları Anlaşması ve Askeri İş Birliği Anlaşması’nın iptaline ve Doğu Akdeniz’dekine benzer şekilde Libya’da da Türkiye’nin tecridine giden bir süreci gündeme getirebilir. Katar’ın Güney Kıbrıs ile anlaşmasına sessiz kalan, Katar-Esad yakınlaşmasını görmezden gelen iktidar, Libya’da ortaya çıkan yeni süreçte de sessizliğe büründü!

  1. Güney Amerika’da sol-sosyal demokrat partiler yeni bir yükseliş dalgası yakaladı. Bolivya, El Salvador, Meksika, Arjantin’de daha önce solcu liderlerin seçimi kazanmasının ardından bu kez de bölgenin en stratejik konumdaki ülkesi Şili’de ‘Liyakate Onay’ ittifakının adayı 35 yaşındaki Genç Lider Gabriel Boriç, açık ara farkla seçimin galibi oldu. Özelleştirmelere karşı kamusal-sosyal ekonomik öncelikler içeren programla oyların yüzde 56’sını aldı.

Şili’de 35 yaşındaki sol çizgideki ‘Liyakate Onay’ ittifakının adayı Gabriel Boriç, oyların yüzde 55,87’sini alarak devlet başkanı seçildi. Kamuoyu anketlerinde favori gösterilen Neoliberal-Muhafazakâr-Aşırı Sağ İttifakı’nın adayı Jose-Antonio Katz’a yüzde 12 fark attı. Yeni Başkan Boriç, Santiago Üniversitesi’nde özelleştirme, paralı eğitim-sağlık sistemine geçişle ulaşım ücretlerine yapılan zamlara karşı başlatılan öğrenci eylemlerinin lideri olarak ülke kamuoyunda tanındı. Sosyal demokrat çizgideki Toplumsal Kapsayıcılık Partisi’nin kurucuları arasında yer alan Hırvat asıllı Hukukçu Boriç, Şili ekonomisini tamamıyla dışa bağımlı hale getiren neoliberal özelleştirmelere, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin satılmasına, eğitimin her aşamasının paralı hale getirilmesine, sağlık sisteminin özelleştirilmesine, kamu hastanelerinin özel işletmelere devredilip paralı ve özel sağlık sigortasına bağlanmış olmasına karşı çıkıyor. Sistemi kamusallaştırma-sosyal adalet kapsamına almayı öneriyor. 

1973’teki Pinochet darbesi sonrasında, 1990’lardan itibaren yönetime gelen Neoliberal sağcı başkanlar döneminde büyük bölümü özelleştirilen toplu taşıma sistemine yapılan zamları protesto için 2019’da ülke çapında başlatılan eylemler, kemer sıkma ekonomisine ve enerjiden madenlere, su kaynaklarına varana kadar yapılan özelleştirmelere karşı bir toplumsal tepkiye dönüşmüştü. 

Hazırlıkları son aşamaya gelen Yeni Demokratik Şili Anayasası 2022 yılında referanduma sunulacak. Bir yandan yeni anayasa hazırlıklarını yürüten kurucu mecliste çoğunluğu elde eden Sol İttifak ilk turu kasım ayında yapılan devlet başkanlığı seçimlerinin 19 Aralık’taki ikinci turunu sağ ittifak Geniş Cephe’ye karşı büyük üstünlükle kazandı.

Şili’de sosyal devleti yıkan ve başta ülkenin en büyük yeraltı zenginliği bakır madenlerini özelleştiren ekonomi politikaları, ABD destekli askeri cunta yönetimince hayata geçirildi. Şili’nin ardından 1976’da yine ABD destekli Condor Operasyonuyla General Videla komutasındaki cunta Arjantin ordusuyla, Sol-Sosyal demokrat başkan Maria Estela Peron’a karşı darbe yaparak yönetime el koydu ve aynı neoliberal politikaları hayata geçirdi. Hatırlanacak olursa eş zamanlı olarak İngiltere’de Muhafazakâr Başbakan Margaret Thatcher, demiryollarından telekomünikasyona, enerjiden sağlık sistemine kadar her şeyi özelleştirme yoluna gitti. 

Türkiye’de ise aynı dönemde 12 Eylül 1980 darbesiyle askeri yönetim işbaşına geldi ve 1982 sonrasında tek başına iktidar olan Anavatan Partisi de ilk özelleştirmeleri başlattı. Ancak artık neoliberal politikaların ülkeleri yoksullaştırdığı, doğal kaynaklarının küresel sermayenin kontrolüne geçmesine zemin hazırladığı ortaya çıktı. Dünyada yeniden kamucu-sosyal devletçi-sivil toplumcu ekonomi politikaları hızla taraftar bulmaya başladı. Kanımca Latin Amerika ülkelerinde başlayan bu dalga, yakın gelecekte dünyanın diğer bölgelerine yayılacak. Özellikle COVID19 salgınının iki yıldan bu yana dünyadaki etkileri devletin ekonomideki varlığının ve ağırlığının önemini, kamu kaynaklarının geniş kitlelere tahsis edilmesinin gerekliliğini, özelleştirmelerin paralı sistemlerin yanlışlığını, tarım ve ağır sanayide devletin varlığının çekilmesinin ülkeleri nasıl çökerterek çaresizliğe terk ettiğini açığa çıkarttı.

Almanya’da sosyal demokratların seçimden birinci çıkması, diğer sol parti yeşillerin ikinci olması ve sol ağırlıklı bir koalisyonun kurulması yanında İskandinav ülkelerinde sosyal demokrat iktidarların göreve gelmesi bu yeni dalganın hızla yayılacağını planlı-devletçi-kamucu-sosyal ekonomi politikalarını önceleyen siyasi rüzgârın güçleneceğini gösteriyor!

  1. Afganistan’ın başkenti Kabil’deki uluslararası havaalanının Katar ve Türkiye tarafından ortak işletilmesi konusunda anlaşma sağlandı. Taliban ile de anlaşmada son aşamaya gelindiği açıklandı. Anadolu Ajansı’nın dünyaya duyurduğu bu haber ile aynı gün Katar devlet petrol şirketinin (QP) Güney Kıbrıs ile imzaladığı anlaşma çerçevesinde Doğu Akdeniz’deki 10’uncu parselde sondaj ve sismik araştırma çalışmalarını başlatması ilginç bir tesadüf!

Türk ve Katarlı şirketler arasında Kabil Havaalanı’nın işletilmesi için eşit hisseli ortaklık zemininde bir işletmeci şirket kurulması doğrultusunda mutabakat zaptının da Doha’da imzalandığı duyuruldu. Anlaşmanın Dışişleri Bakanı ve CB Erdoğan’ın Katar’a gerçekleştirdikleri ziyarette kararlaştırıldığı ve Türkiye-Katar Yüksek Stratejik Komitesi’nin 7’nci toplantısı sırasında imza altına alındığı belirtiliyor. Doha'daki görüşmelerin ardından, geçtiğimiz hafta 23 Aralık’ta Türk-Katar heyetleri Kabil’e giderek Taliban yönetimiyle müzakereler gerçekleştirdi. Taliban yönetiminin talepleri ve işletme koşulları ele alındı. İktidar ABD ve NATO’nun Afganistan’dan çekilme kararı sonrasında Kabil havaalanının işletilmesi ve güvenliğinin sağlanmasına talip olmuştu. Bu konuda ABD yönetimi ile de pazarlığa oturarak, Kabil havaalanında konuşlandırılacak Türk askeri birliğine finansal-siyasal-lojistik destek sağlanması müzakereleri yürütülmüş, 130 milyon dolara anlaşma noktasına gelindiği ABD medyasına sızmıştı. Ancak Taliban’ın ABD istihbaratının öngördüğünden daha hızlı şekilde ülkeyi ele geçirmesi, ABD’nin çekilme tarihi olarak ilan ettiği tarihten önce 15 Ağustos’ta başkent Kabil’e girmesi ve yönetime el koyması Türkiye-ABD arasındaki müzakereleri kesintiye uğrattı.

İktidar buna rağmen Taliban ile anlaşarak Kabil’de askerlerimizi tutabilmek için son ana kadar ısrar etti.  ABD ve NATO’nun eğitip, en modern silahlarla donattığı Afganistan ordusu çatışmaksızın ülkeyi Taliban’a teslim edince ülkeden kaçmak zorunda kalan Devlet Başkanı Eşref Gani, Kabil havaalanının işletmesini Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) şirketine vermişti. Halen dünya ülkelerinin tanımadığı Taliban yönetimi, uluslararası ilişkilerini ve dünyayla resmi temaslarını Katar üzerinden yürütüyor. Türkiye, Taliban hükümetini resmi olarak tanımadığını dile getirmesine karşılık, Taliban yönetimini ve açıklanan geçici hükümet üyelerini Ankara’ya davet ederek resmi ağırlamada ve görüşmelerde bulundu. 

Muhtemelen CB Erdoğan ile şahsi yakınlığı çerçevesinde ve ricasıyla; Katar Emiri, Kabil havaalanının Türkiye ile ortaklaşa işletilmesi için Taliban yönetimini ikna etti. Normalleşme çerçevesinde daha önce Gani’den havaalanının işletmesini alan BAE’nin de buna itiraz etmediğini söylemek olanaklı. Mutabakat tamamlanarak anlaşma imzalandığında, BAE’nin de bir şekilde işin içinde yer aldığını görmemiz sürpriz olmaz. 

✓ Katar-Türkiye Kabil Havaalanı ortaklığı ile ilgili haberlerin dünyaya geçildiği gün; Katar Devlet Petrol Şirketi Quatar Petroleum’un (QP) ABD’li ExxonMobil ortaklığıyla Güney Kıbrıs Rum Yönetimiyle yaptığı anlaşma uyarınca, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin de hak iddia ettiği ihtilaflı 10’uncu parselde doğalgaz sondajlarına başlaması ve iktidardan ses çıkmaması dikkat çeken bir tesadüf!

Daha önce de vurguladığım gibi iktidar, Katar ile süresi bir yıl uzatılan swap anlaşması ve gelebilecek muhtemel başka kaynak girişleri için Doğu Akdeniz’de suskunluğa yöneldi. 

Şimdi Katar’dan bu beklentilere Kabil havaalanının ortak işletilmesini ve buradan gelecek dövizleri de ekleyebiliriz. Katar, Türkiye ve KKTC’nin hak iddia ettiği, egemenliğin ihlal edildiğini dile getirdiği sahada Rumlarla anlaşma imzalayıp doğalgaz sondajı yaparken, iktidar Katar’dan gelecek dolarlar için sessizliği tercih ediyor! 

Türkiye’den hangi şirketin Katar ile işletme ortağı olacağı konusunda bir açıklama olmadı. İktidara yakın müteahhitlerin sahibi olduğu havaalanı işletmecilerinden birisi, CB Erdoğan’ın Katar Emirine tavsiyesiyle kurulacak şirkete ortak edilecek. Afganistan ekonomisinin içinde bulunduğu çöküş göz önünde tutulduğunda büyük olasılıkla Taliban’ın ödeme yapması söz konusu olamayacak ve havaalanı işletmesinin finansmanı Katar ve yanı sıra BAE tarafından karşılanacak. İktidar Katar’ın Kabil havaalanını işletme ortaklığına girebilmek uğruna, Doğu Akdeniz’de Katar’a ses çıkartmama tavizi mi verdi? Bunu da önümüzdeki günlerde göreceğiz!

  1. Kazakistan’ın başkenti Nur Sultan’da gerçekleşen toplantı sonrası Putin’in Suriye Özel Temsilcisi, Türkiye’nin Suriye’den ilk fırsatta çekilme sözü verdiğini duyurdu. Dışişleri, böyle bir söz verilmediğini açıklasa da Rusya’nın çekilme baskısının arttığını, İdlib’in öncelikli hale geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır! Putin’in ‘sonumuz Türkiye gibi olur’ ifadesi, taleplerin karşılanmaması durumunda Türkiye’nin ekonomik güçlüklerinin artacağı mesajı olarak görülmelidir!

Kazakistan’ın başkenti Nur Sultan’da Rusya-İran-Türkiye heyetleri arasında yürütülen Suriye müzakerelerinden sonra Putin’in Suriye özel temsilcisi Aleksandr Lavrentiyev’in açıklamaları Suriye’den çekilme konusunda Rusya ve İran’ın Türkiye üzerindeki baskılarının arttığını işaret ediyor. Şam yönetiminin yanı sıra Türkiye destekli bazı muhalif grupların temsilcilerinin de katıldığı müzakereler sonrasında Lavrentiyev, Türkiye’nin ilk fırsatta ve en kısa sürede Suriye’den askerlerini çekme sözü verdiğini duyurdu. Lavrentiyev, İdlib konusunun da ele alındığını ve Türkiye’nin güvenlikli bölge taahhüdü altındaki İdlib’te bu taahhütlerin bugüne kadar yerine getirilmediğini vurguladı. Türkiye’nin 2019’da yapılan Soçi ve Moskova anlaşmaları uyarınca İdlib’de cihatçı terör gruplarını silahsızlandırarak etkisiz hale getirmek, ılımlı muhaliflerle teröristleri ayrıştırarak İdlib’ten ayrılmalarını sağlamak, 15 kilometrelik silahsızlandırılmış bölge oluşturmak konularında verdiği taahhütlerin hiç birisini yerine getiremediğini, çok gecikildiğini belirterek Türkiye’ye yardım önerdiklerini ifade etti.

Lavrentiyev’in açıklamaları Rusya’da artık son tahammül noktasına gelindiğini ortaya koyuyor. Türkiye’ye yardım önerildiğinin özellikle vurgulanması, ‘Bu işi yapamıyorsunuz, İdlib’i terörden arındırma taahhüdünüzü yerine getirme niyetiniz de yok. Askerinizi çekin, İdlib’i Şam’ın kontrolüne alırız’ anlamına geliyor. Dışişleri Bakanlığı, Lavrentiyev’in açıklamalarında dile getirdiği gibi Suriye’den askerlerin çekilmesi sözü verilmediğini, sadece olası çekilme koşullarının masada ifade edildiğini vurgulasa da Putin’in özel temsilcisinin uluslararası medya önünde Türkiye’yi bağlayıcı şekilde ‘ilk fırsatta Türk askerinin Suriye’den çekileceği sözü verildi’ demesi oldukça dikkat çekici! 

Son dönemde Rusya-ABD arasında Suriye’de iş birliği ve ortaklaşa hareket etme yönündeki adımlar hızlandı. Putin ve Biden’ın Suriye özel temsilcileri sıklıkla bir araya gelerek siyasi çözüm konusunda strateji oluşturuyor. Kuzey Suriye’de Rojava Özerk Bölgesi, SDG-PYD ABD-Rusya şemsiyesi altında. Özerk Kürt Bölgesindeki Demokratik Suriye Meclisi (DSM) temsilcileri bir süre önce Moskova ve Washington’da temaslarda bulundu resmi müzakereler gerçekleştirdi. Geçtiğimiz ay DSM heyeti Moskova’ya giderek Lavrov ile Dışişleri Bakanlığında bir araya geldi. PYD ve PKK’nın Moskova’daki resmi temsilciliklerinde Rus dışişleri yetkilileriyle müzakereler gerçekleştirildi. CB Erdoğan iki ay önce Kuzey Suriye’ye SDG’ye karşı harekât başlatılacağını açıklamasına karşılık Rusya ve ABD tarafından bu harekâta onay verilmedi.

İçinde bulunulan ekonomik kriz süreci, döviz darboğazı, Suriye’de binlerce asker ve araç bulundurmanın, desteklenen ÖSO, SMO gibi milis gruplarına verilen desteklerin parasal maliyetlerini büyütüyor. TSK kontrolündeki Afrin, El Bab vb. bölgelerde, İdlib’teki askeri harcamalar ve maaş ödemelerinin yükü artıyor. Fatura kabardıkça iktidarın manevra alanı daralıyor. Putin’in geleneksel yılsonu basın toplantısında Rusya Merkez Bankası’nın faiz artışına gitmesiyle ilgili soruya, Merkez Bankası’nın bağımsız olduğunu ve müdahale etmeyi düşünmediğini belirterek ‘Merkez Bankasının bağımsızlığını korumazsak, kararlarına müdahale edersek sonumuz Türkiye gibi olur’ yanıtını vermesi, Lavrentiyev’in açıklamalarının hemen ertesinde Putin’in CB Erdoğan’a mesajı olarak görülmelidir. Putin, 2015’teki savaş uçağı krizinde Türkiye’ye uyguladığı yaptırım ve ambargoyla sonuç aldığını ve CB Erdoğan’ı özür mektubu yazmak zorunda bıraktığını bildiği için, özel temsilcisine Suriye ile ilgili taleplerini söylettikten sonra tüm dünyanın izlediği basın toplantısında sorulan soruya Türkiye ekonomisi örneğiyle yanıt vererek örtülü şekilde 2015 hatırlatmasında bulunuyor.  

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve sözcülerinin içeriye ekonomik mucize tezlerini pazarlarken, dışarıda Putin’in ‘sonumuz Türkiye gibi olur’ ifadesine sessiz kalması, mesajın alındığının ve önümüzdeki süreçte Suriye’de, Rusya’nın beklentilerini karşılayacak adımların atılacağını gösteriyor. İktidarın Libya ve Doğu Akdeniz’deki gibi Suriye’deki son gelişmelerde de sessizliğe bürünmesi, Suriye politikasında keskin bir U dönüşünün olabileceğini düşündürüyor!

  1. Almanya'nın silah satışlarındaki yüksek artışın yanı sıra özellikle bölge ülkelerine yapılan satışlar, silahlanma yarışını tetikliyor ve Alman parlamentosunda yeni Başbakan Olof Scholz’un eleştirilmesine yol açıyor. Almanya, Doğu Akdeniz’deki gerginliklere karşılık Mısır’a; savaş gemileri, hava savunma ve füze sistemlerinin de içinde yer aldığı yaklaşık 5 milyar Euro, satış gerçekleştirdi. Yunanistan’dan sonra Mısır da silahlanma yarışında öne çıktı!

Komşumuz Yunanistan ABD’ye Dedeağaç’ta tahsis ettiği üsse yüzlerce tank, füze sistemleri, savaş gemilerinin konuşlanmasına onay verirken bir yandan da Ege’de Girit adasında ABD askerlerine ve savaş gemilerine olanak sunuyor. İsrail’in Güney Kıbrıs’tan üs talebi ve ortak hava tatbikatının yanı sıra ABD’nin yıllardır Güney Kıbrıs’a uyguladığı silah satışı yasağını kaldırması eş zamanlı adımlar olarak dikkat çekiyor. Yunanistan, ABD’den F-35 savaş uçakları, denizaltı ve fırkateynler satın alarak 9 milyar dolarlık anlaşma imzaladı. ABD ve Fransa ile Savunma İş Birliği ve Güvenlik anlaşmaları da imzaladı. Örtülü ifadelerle bu anlaşmaların Türkiye’ye karşı olduğu ima ediliyor. Türkiye’nin 10 milyar dolar tutarındaki 45 yeni F-16 alımı ve mevcut 80 F-16 uçak filosunun modernizasyonu talebine ayak sürüyen ABD, Dedeağaç’taki üsse yerleştirdiği zırhlı araçları, ağır silahları deniz ve hava sistemlerini de Yunanistan’a hibe etmeyi kararlaştırdı. Trakya’daki üsse binlerce ABD askeri konuşlandı.

Yunanistan’ın giriştiği silahlanma yarışına bir başka bölge ülkesi Mısır’ın da katıldığı gözleniyor.  Fransa ile Rafale savaş uçağı alımı yanında deniz kuvvetlerini güçlendirmek için önemli sayıda savaş gemisi almak üzere mutabakata varan Mısır’ın Almanya’dan satın aldığı yaklaşık 5 milyar dolarlık savaş gemisi ve hava savunma sistemleriyle füze sistemleri Almanya Federal Parlamentosunda tartışmalara yol açtı. Sosyal Demokrat Başbakan Scholz’un Maliye Bakanı olarak görev aldığı Merkel hükümetinin görev süresi dolmadan bir hafta önce imzalanan silah satışlarında yeni Başbakanın da imzasının olması tepkilere neden oldu. Vekaleten görevdeki bir hükümet üyesi olarak bu satışa onay vermesinin yanı sıra yeni koalisyon hükümeti protokolünde diktatörlüklere ve otokrat yönetimlere silah satışı yapılmayacağı yönündeki ilkeyi de çiğneyerek samimiyetsiz davrandığı ve yeni koalisyonu da ipotek altına aldığı ithamları yöneltildi.  Merkel Başbakanlığındaki Hristiyan Demokrat-Sosyal Demokrat koalisyon hükümeti son dokuz gününde yaklaşık 5 milyar Euro değerinde askeri malzeme ihracatına onay verdi. Böylece 2021'de onaylanan silah ve askeri teçhizat ihracatı 9 milyar Euro’yu aştı. Almanya’dan askeri teçhizat ve savaş sistemleri alan ülkelerin başında Mısır geliyor. 

Alman hükümetinin Mısır’a silah satışına onay vermesi ve Doğu Akdeniz’deki silahlanma yarışına olanak sağlamasına gösterilen tepkiler, yeni koalisyon hükümetini göreve başlar başlamaz zor durumda bırakırken, ülkemiz açısından ise çevremizdeki aşırı silahlanmanın ve gerginliklerin ortaya çıkarttığı tablo karşısında izlenecek siyasi-askeri-diplomatik stratejilerin ivedi şekilde güncellenmesini zorunlu kılıyor. 

  1. Kurlarda olağanüstü yükseliş yaşanan haftada döviz mevduatları 6 milyar doların üzerinde artışla 264,5 milyar dolara ulaştı. Toplam mevduatta döviz hesaplarının payı yüzde 66’ya çıktı. 4 günde 16 milyar dolar rezerv tüketildi. Yüksek kurdan 1 haftada 6 milyar dolar alanların faiz ve kur farkı garantisine rağmen böylesine büyük bir zararı göze alıp dövize endeksli TL mevduat hesabına geçmeleri güç görünüyor!

Merkez Bankası (MB) Para Politikası Kurulu’nun (PPK) 16 Aralık toplantısında politika faizini 1 puan daha düşürerek yüzde 14’e indirmesi ardından adeta kurlarda patlama yaşanırken, vatandaşın buna rağmen bir haftada 6 milyar doların üzerinde döviz satın aldığı MB verilerine yansıdı. Haftalık Para-Banka İstatistiklerinde 10 Aralık haftasında 258 milyar 126 milyon dolar olan döviz mevduat hesaplarındaki toplam tutarın 17 Aralık haftasında 6 milyar 332 milyon dolar artışla 264 milyar 458 milyon dolara ulaştığı görülüyor. Bu tutarın 237 milyar 790 milyon dolarlık kısmı yurtiçi yerleşiklere ait. 10 Aralık haftasında yurtiçi yerleşiklere ait döviz hesaplarındaki toplam tutar 231 milyar 645 milyon dolar idi.  MB’nin 17 Aralık rakamları sonrasında bankalardaki toplam mevduat içinde döviz mevduatlarının payı yüzde 66,39 düzeyine yükseldi.

Toplam döviz mevduatları içinde en yüksek paya sahip olan yurtiçi yerleşik gerçek kişilerin mevduatları son bir haftada 4,6 milyar dolar artarak 146 milyar 50 milyon dolara çıkarken, yurtiçi yerleşik tüzel kişilerin mevduatları ise 1,5 milyar dolar artışla 91 milyar 28 milyon dolara yükseldi. Döviz kurlarının rekor düzeyde yükseldiği haftada yabancı para mevduatlarının 6 milyar doların üzerinde artması, vatandaşların TL’deki hızlı değer kaybı, iktidarın ekonomi politikalarındaki belirsizlikler, ne olacağının öngörülememesinden ötürü enflasyona ve olası diğer kayıplara karşı kurlar yüksek olsa da dövizi güvenli yatırım ve tasarruf aracı olarak gördüğünü gösteriyor. 20 Aralık’ta CB Erdoğan’ın açıkladığı dövize endeksli vadeli mevduat hesaplarına geçiş kararı sonrasında 18 liranın üzerine çıkan dolar kuru 10,22 düzeyine gerilerken döviz mevduatlarında çözülmeyi hedefleyen bu adımın ilk etkisi 30 Aralık’ta açıklanacak 24 Aralık 2021 haftasına ait Para ve Banka istatistiklerinde görülecek.

MB’nin 17 Aralık verilerine göre, döviz hesaplarındaki 6,3 milyar dolarlık artışa karşılık aynı haftada 1 trilyon 891 milyar lira olan TL mevduatları 60 milyar düşüşle 1 trilyon 831 milyar liraya geriledi ve toplam mevduatlar içinde dövizin payı yüzde 66,39'a yükselirken TL'nin payı yüzde 33,61'e indi. Kurdaki yükselişe döviz satışı yoluyla müdahale eden MB'nin net uluslararası rezervleri ise 17 Aralık haftasında 21,2 milyar dolardan 9 milyar dolarlık azalışla 12,2 milyar dolara geriledi.

Uygulamaya konulan dövize endeksli-kur farkı garantili vadeli hesap sistemiyle döviz mevduatlarında bir miktar çözülme olması muhtemel. Kurlardaki aşırı dalgalanmalar ve iniş-çıkışlar karşısında faiz ve kur farkı garantisini cazip bulabilecek bir kısım hesap sahiplerinin bu sisteme geçiş yapmaları beklenebilir. Ancak bir hafta önce özellikle 17 Aralık haftasında 15-17 TL’den ya da 20 Aralık’ta 18 TL ve üzerinden döviz alanların getirilen hesap sistemi sonrası hızla düşen kurlar karşısında olağanüstü kayıplarla karşı karşıya kaldıkları açık. Getirilen sistemden 20 Aralık ve öncesinde açılmış olan hesaplar yararlanabilecek. O nedenle kanımca son birkaç haftada yüksek kurlardan döviz satın alanlar beklemeyi ve 3 Aralık’ta açıklanacak 2021 yılı enflasyon verisinden sonra kurlarda gözlenecek olası gelişmeleri görmeyi tercih edeceklerdir. Ayrıca sisteme geçenlerin ağırlıkla ilk aşamada 3 ay vadeye yoğunlaşacaklarını ve sistemin işleyişini, vaat edilen faiz ve kur farkı getirisinin kayıplarını telafi edip etmeyeceğini test edeceklerini öngörmekteyim. 20 Aralık gecesi yaşanan olağanüstü kur düşüşü gerçek kişilerin hesaplarını bozdurmaları ve dövizlerini satmalarından ziyade MB’nin kamu bankalarına aktardığı 7 milyar doların satılmasıyla sağlandı. On binlerce kişinin Türkiye’de piyasalar kapandıktan sonra gece saatlerinde milyarlarca dolar bozdurması söz konusu değil. Kanımca bu operasyon, her faiz kararı öncesi konuştukça kurları fırlatan, zincirleme zamlara ve TL’nin pula dönmesine kapı açan CB Erdoğan’a yönelik artan tepkileri frenlemek üzere, 20 Aralık’taki konuşmasıyla tek seferde dövizi düşürdüğü algısını sağlamak için yapıldı.

Akıbeti hâlâ açıklanmayan 128 milyar dolar olayının yeni versiyonu, 20 Aralık’ta sahneye konuldu. MB net rezervlerinin müdahaleler sonrası 17 Aralık haftasında 9 milyar dolar erimesinin ardından 20 Aralık’ta da 7 milyar dolar kamu bankalarına arka kapıdan sattırılarak CB Erdoğan’ın ekonomistlik iddiasına destek uğruna dört günde 16 milyar dolar rezerv tüketildi. 3 aylık ilk vadenin dolacağı 21 Mart ve izleyen günlerde yeni sistemde her gün saat 11.00’de kur ilan eden MB’nin ödeme gününde düşük kur ilan etmesi ya da kurun olası yükselişine karşı müdahaleyle kur farkı ödemesinde kurun düşürülmesi gibi hamlelerin gündeme gelebileceği kaygıları sisteme talebi düşürerek dövize yönelişi yeniden tetikleyebilir. 20 Aralık kararlarıyla dövizde sağlanan düşüş sonrası tasarruf sahiplerinin son ayların en dip noktasına inen kurdan döviz toplamaya girişmeleri ihtimali göz ardı edilmemelidir. 

Günü kurtarmak için uygulanan yapay çözümlerle milletin, hazinenin, MB’nin sırtından garantilerle milyar dolarların el değiştirmesine zemin hazırlandı. Sürdürülebilir olmayan, hazine ve MB’ye ağır yük bindirecek bu model de ilk aşamada 3 aylık vadenin bitimi olan 21 Mart’ta miadını dolduracak, elde sadece ekonomiye verilen ağır hasar kalacaktır. 

  1. Türkiye ekonomisinde en temel sorunun iktidara ve uyguladığı politikalara güvensizlik olduğu bir kez daha somutlaştı. Aralık ayı Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) ve Finansal Hizmetler Güven Endeksi’ndeki (FHGE) sert düşüşler hem toplumda hem ailelerde hem de banka-finans kesimiyle genel ekonomik duruma yönelik beklentilerde güvenin hızla kötüleştiğini ortaya çıkarttı!

TÜİK’in aralık ayı Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) verileri ve MB’nin banka-finans kesimiyle gerçekleştirdiği aylık anket sonuçlarını içeren Finansal Hizmetler Güven Endeksi (FHGE) sonuçları iktidara ve uygulanan politikalara güvensizliğinin, güven erozyonunun artarak devam ettiğini gösteriyor. Aralık ayında TÜGE’de endeks rakamı yüzde 3,1 azalarak 68,9 puana geriledi. FHGE’de 171,9 seviyesine geriledi.

TÜİK ve MB’nin birlikte gerçekleştirdiği TÜGE’deki alt endekslerden geçen 12 aya göre hanenin maddi durumu endeksi, kasım ayında 56,1 iken, aralık ayında yüzde 3,6 oranında azalarak 54,1'e geriledi. Gelecek 12 aylık döneme ilişkin hanenin maddi durum beklentisi endeksi de aralık ayında yüzde 5,3 oranında azalarak 65,2 oldu.

Gelecek 12 aylık döneme ilişkin genel ekonomik durum beklentisi alt endeksi de yüzde 2,2 oranında azalarak 66,7'ye geriledi.  Geçen 12 aylık döneme göre gelecek 12 aylık dönemde dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi endeksi ise aralık ayında yüzde 1,9 oranında azalarak 89,6'a indi.

Hanelerin geçmiş ve gelecek 12 aya ilişkin maddi durum beklentileri ve genel ekonomik durum beklentilerinde iyice hızlanan kötüleşme iktidara güvenin dibe indiğini ve önümüzdeki 12 ayda da bir düzelme umudunun iyice azaldığını sergiliyor.

Anket sonuçlarına ilişkin olarak MB tarafından yapılan değerlendirmede, son üç aydaki hizmetlere olan talebin FHGE’yi artış yönünde etkilediği, son üç aydaki iş durumu ile gelecek üç aydaki hizmetlere olan talep beklentisinin ise FHGE’yi azalış yönünde etkilediğinin görüldüğü kaydedildi. Diğer deyişle son üç aydaki iş durumunda ve gelecek üç aya ilişkin beklentilerde kötüleşme söz konusu.

TÜGE ve FHGE’deki aralık ayı gelişmeleri resmi ve kurumsal endeks ölçümleriyle anketlerde de güvensizliğin ve geleceğe dönük endişelerin artmaya devam ettiğini gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Bize güvenin, dimdik ayaktayız’ söylemlerinin gerek ekonomik gerek sosyal gerekse finansal kesimlerde karşılık bulmadığı, inandırıcı olmadığı anlaşılıyor!

  1. Uygulamaya konulan yeni düzenlemeler sonrasında Kamu-Özel bankalar arasında Kredi Faiz Oranları makası iki misline yakın açıldı. Para ve döviz piyasalarında ikili kur, ikili faiz oluştu. Yılsonu bilançolarını kapatmak üzere olan bankalar, yüzde 66’ya varan döviz mevduatları karşısında TL sıkıntısını aşabilmek için TL mevduata verdikleri faizi artırırken, bu artışın yaklaşık iki katını ticari kredi faizlerine yansıtıyor!

İktidar bir yandan faizi baskılayarak sözde yeni ekonomik model için üretim-yatırımihracata düşük faizli finansman aktarma iddiasındayken diğer yandan zoraki faiz düşürme adımlarının adeta patlattığı kurları dizginlemek için ucu açık kur garantisi ve politika faizinin 3 puan üzerine kadar net mevduat faizi vaat edince, ticari kredi faizleri yüzde 30’lara dayandı. Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat finansal ürününü piyasaya sürerek döviz kurlarındaki yükselişi frenlemeye çalışan iktidarın bu adımı hazine ve MB garantisi altında uygulanan sistemde bankaların yükünü üstlenince özel yerli ve yabancı bankalar kredi faizlerinde kâr maksimizasyonuna yöneldi. Uygulamanın 21 Aralık’ta başlamasıyla birlikte hazine tarafından KKM hesaplarına verilecek faizin alt sınırı mevcut politika faizi (yüzde 14) üst sınırı ise politika faizinin 3 puan üzeri olarak belirlendi. Mevcut koşullarda yüzde 21 olan enflasyonun 4 puan altındaki politika faiziyle TL mevduatı çekemeyen bankalar, hazine açıklamasının ardından TL mevduatlara yüzde 16,5-17 faiz vermeye başladı. Yılsonu bilanço kapatma süreci nedeniyle bankalardaki döviz hesaplarının yüzde 66 düzeyine ulaşmasından ötürü TL mevduatı bulmakta zorlanan bankalar TL mevduat faizlerini 3 puana kadar artırdıktan sonra bunun iki katına yakın artışı ise ticari kredi faizlerine yansıttı. Özel yerli-yabancı bankaların ticari kredi faizleri yüzde 28-35 düzeyine kadar yükseldi. İktidarın talimatıyla MB politika faizi indirimlerine paralel olarak konut kredisi ve kurumsal ticari kredi faizlerini indiren kamu bankalarında uygulanan kredi faizi ise yüzde 15,516 aralığında. Dolayısıyla bankacılık sektöründe kamu-özel kredi faizi makası iki kata varan düzeyde açıldı. Dövizde de bankalarla serbest piyasa-döviz büfeleri arasında 50 kuruş-3 TL’ye varan alış-satış kur farkı söz konusu.

Para ve döviz piyasalarında oluşan çifte fiyat-çifte kur-çifte faiz belirsizlikleri besliyor. Büyük işletmeler kısa süreli spot kredi bulmakta zorluk yaşıyor. Döviz kurlarında ve faizlerdeki sert oynaklıklar, fiyatlama zorlukları ve izahı olmayan faiz-kur farklılıkları hemen tüm kesimleri bekle-gör tavrına yöneltti. Buna bir de en temel sorun olarak güvensizlik eklendiği için en başta ihracatçı birlikleri olmak üzere tüm kesimler hem endişeli hem de fiyat belirleyemez konumda! 

Fahiş fiyattan sonra iktidarın indirim ısrarına rağmen fahiş faizlerin devreye girdiği bankacılık sektörü bu kez de BDDK’nın ceza ve yaptırımlarıyla tehdit ediliyor. BDDK ve Rekabet Kurulu, aralarında anlaşarak faiz belirledikleri gerekçesiyle özel bankalara ağır idari para cezaları kesmişti. Benzer uygulamayı üç kamu bankası aralarında anlaşarak yapmalarına karşılık bugüne kadar bir inceleme söz konusu olmadı! 

Son iki-üç ayda kurlardaki olağanüstü yükseliş ve TL’deki aşırı değer kaybı döviz hesaplarının toplam mevduattaki ağırlığından ötürü kur riskleri büyüyen bankaların bilanço yapmasını zorlaştırırken, aktif-pasif dengelerini de sarstı. 

✓ BDDK’nın bankaların sermaye yeterlilik rasyolarında bazı esnetmelere gideceği yönündeki açıklamalara karşılık henüz bu yönde bir adım atılmadı. 

Bu sürecin yurt dışından aldıkları döviz kredileri ve sendikasyon kredilerinin yenilenme dönemi yaklaşan bankalarda sıkıntıya yol açması muhtemel görünüyor!

Kamu ve özel sektörün vadesi gelen kısa vadeli döviz borçlarının geri ödemeleri ya da yenilenmeleri sürecinde ortaya çıkacak döviz talebinin kurları yukarı yönlü hareketlendirmesi beklentisi endişe yaratıyor. Piyasaları kaosa sürükleyen bu tablo emir-talimatla piyasaları, faizi, kurları yönetebileceğini sanan iktidarın yanılgısını ve politikalarının ters teptiğini apaçık ortaya koyuyor!

  1. İktidar, ‘yeni finansal mucize enstrümanı’ diyerek Dövize Endeksli Mevduat hesabını (DEM) devreye soktu. Ülke ekonomisi ve bankalardaki mevduatlar dövize endekslenirken Anayasa’nın 73’üncü maddesine aykırı olarak bu sisteme dahil olan TL ve döviz mevduatı sahiplerine ayrıcalıklar sağlandı. TL tasarruflarını sisteme geçirenlerin garanti-faiz-fark ödemeleri hazine tarafından, dövizden TL’ye geçerek sisteme dahil olanların ödemeleri Merkez Bankası tarafından üstlenildi.

İktidarın enflasyondaki yükselişe rağmen faiz indiriminde ısrarı sonucunda yükselen döviz kurları tamamıyla kontrolden çıkmaya başlayınca geçtiğimiz hafta 20 Aralık’ta CB Erdoğan’ın açıkladığı bir dizi kararla Dövize Endeksli Mevduat (DEM) sistemine geçildi. Sistemin nasıl işleyeceğine ilişkin olarak MB tarafından uygulama tebliği resmî gazetede yayınlanırken Hazine ve Maliye Bakanlığı ise önce basın açıklaması üç gün sonra da 9 maddelik uygulama esasları duyurusunda bulundu. Hazinenin bu garantifark ve faiz ödemelerini yapabilmesi için yasa düzenlemesi gerekli. 

Bu yüzden de ocak ayı içinde bir yasa teklifinin TBMM’ye getirileceği ifade edilmesine karşılık resmi adı ‘Kur Korumalı Mevduat’ olarak açıklanan vadeli TL hesapları uygulaması fiilen 21 Aralık’tan itibaren başlatıldı.

MB tebliğinde 20 Aralık 2021 tarihinden önce bankalarda dolar-euro-sterlin cinsinden döviz tevdiat hesapları (DTH) bulunanların, bu hesaplarındaki dövizi bozdurup 3, 6, 12 ay vadeli TL mevduatına geçiş yapmaları halinde, bu hesaplarına işleyecek faiz ile hesap açılışı ve vade sonundaki kur değişim oranı kıyaslanarak, yüksek olan oran üzerinden hesap sahibine fark ödemesi yapılması öngörülüyor. 

  • Vade bitiminden önce mevduat hesabının bozulması durumunda sadece anapara korunacak faiz ve kur farkı ödemesi yapılmayacak.

Hazinenin duyurusunda yer alan uygulama esaslarına göre ise 3, 6, 9, 12 ay vadeli her türlü TL mevduata, aynı hesaplama yöntemi ve oranlarıyla ödeme yapılacağı taahhüt edilirken, mevduatın vadesinden önce bozulması durumunda anaparanın korunması güvencesi verilmiyor. Hesap sahibi mevduatını vadesinden önce bozarsa o günkü kur, hesabın açıldığı tarihteki kurun altındaysa anaparadan o oranda kesinti yapılarak hazineye aktarılacak.

  • Öncelikle iktidar 21 Aralık’tan itibaren dövize endeksli ve kur garantili mevduat hesabı sistemine geçmeye mecbur kalarak, eylül ayından bu yana sürdürdüğü enflasyonun altında negatif reel faiz ve faiz indirimini devam ettirme politikasının yanlış olduğunu, ekonominin tümüne ağır hasar verdiğini kabul etmiştir.

Hazine tarafından yapılacak ödemeler bütçeden, MB kaynaklarından yapılacak ödemeler ise para basılarak karşılanacaktır. 2022 bütçesinde hazineye ayrılmış böyle bir ödenek yer almamaktadır. O yüzden iktidarın alelacele ocak ayında TBMM’ye yasa teklifi ve büyük ihtimalle bir ek bütçe yasası getirerek başlatılan uygulamaya yasal kılıfı sonradan uyduracağı anlaşılmaktadır. 

Bu uygulamanın anayasaya aykırılığı ortadadır. Anayasamızın 73. Maddesinde; “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır” hükmü yer almaktadır. 

Bir kısım mevduat hesabı sahiplerine tüm millete ait bütçe, hazine ve MB kaynaklarından ayrıcalık-avantaj ve özel imtiyazlar sağlanarak faiz, kur farkı ödemesi, vergi-stopaj istisnası yoluyla gelir ve kazanç transferi yapılması, bu transferlerin herkesten kesilen vergilerden, ödemelerden karşılanması vergi adaletine, kamu kaynaklarının tüm toplum yararına kullanılması ilkesine ve anayasamızın tüm yurttaşların eşitliği hükmüne aykırıdır! 

Bunun da ötesinde kur ve faiz kaybı için küçük bir grup tasarruf sahibine garanti ödemesi yapılması vergi gelirlerinden karşılanacak bir kamu gideri değildir! Merkez Bankası’nın kur farkı ödemesine kefil olması, garanti vermesi Merkez Bankası Yasası’nın 56’ncı maddesine aykırıdır!

İktidar faizi baskılayıp, zorla düşürerek tasarruf sahiplerini TL’den kaçırıp kendi eliyle dövize yöneltti. Dövize talep patlayınca kurlar kontrolden çıktı. Bankadaki TL tasarrufuna yüzde 14-16 faiz alan tasarruf sahibi, dövizden birkaç haftada yüzde 50 kazanınca iktidar bu kez vatandaşa ‘dövize gitme aradaki yüzde 36 farkı ben sana vereyim’ demek zorunda kaldı. 

Bunu kendi cebinden değil milletin hazinesinden ve Merkez Bankası’ndan verecek. Parası olmayanlar para sahiplerinin kur riskini ve faizini ödeyecek. Bankalar kur riskini üstlenmeyip farkı hazineden alıp hesap sahibine ödeyecek. 

  • Sonuçta bu işin kazananı bankalar ve bankalarda parası olanlar olacak. Önümüzdeki dönemde bankaların 3 aylık bilançoları açıklandığında kârlarının ne kadar katlandığını hep birlikte göreceğiz.
  • Başlatılan bu uygulama ‘örtülü faiz artırımından’ başka bir şey olmadığı gibi tamamıyla dövize ve kurlardaki değişime endeksli nereye varacağı belirsiz ucu açık bir gizli faizi içermektedir.
  • Bu yöntemle sözde faizi düşürme iddiasındaki iktidar, tam aksine faizi dört aydır olağanüstü dalgalanmalarla kontrolü kaybettiği dövize ve yabancı paraya çıpalamaktadır!

İktidar, tıpkı taşıtı olmayan vatandaşın ödediği vergilerden geçiş garantili köprü ve otoyol müteahhitlerine ödenen dövize endeksli milyarlar gibi şimdi de mevduatı olmayan insanlardan alınan vergilerle yüksek tutarlı TL ve döviz mevduatı olanların kur riskini güvenceye alıp, ödeme garantisi vermektedir.

Dövize Endeksli Mevduat (DEM)- Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesaplarına asgari politika faizi + kur farkı garantisi + stopaj istisnasının taahhüt edilmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘NAS’ adı altında dinsel kılıfa sokmaya çalıştığı faizin katmerli şekilde artırmaya mecbur kaldığının itirafıdır!

Faizlerin düşürülmesiyle artacağı en baştan bilinen döviz kurları, başta temel gıda maddeleri olmak üzere her şeyde uzun süre kalıcı bir pahalılığa neden oldu. Enflasyon beklentisi şimdiden yüzde 30 ve üstüne çıktı. Eylül ayından bu yana yapılan faiz indirimleriyle 8,50’den 18,50’ye çıkartılan kurları düşürebilmek için bir ay önce ‘Çin Modeli’ diyen iktidar, şimdi bir başka deneme-yanılmayla bedeli halka yıkarak ‘Cin Fikir Modeline’ geçti!