CHP’li Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/20 Aralık 2021

CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN KOORDİNATÖR BAŞDANIŞMANI ERDOĞAN TOPRAK'IN 20 ARALIK 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

İÇ POLİTİKA

  1. İktidar ağırlaşan ekonomik tabloda çözüm üretmek yerine yeni suçlu arayışına girerken, iş dünyasından yükselen uyarıları ‘işbirlikçiler’ ithamıyla baskılamak istiyor.

DIŞ POLİTİKA

  1. Rusya, ABD ve NATO’nun Ukrayna üzerinden sıkıştırma ve ablukaya alma girişimlerine Sırplarla Balkanlarda karşı hamleye yöneldi.
  2. Kafkasya’da barış ve siyasi-ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi adına Türkiye ve Ermenistan arasında normalleşme sürecinin başlatılması, doğru bir adımdır.
  3. İktidar, 2009’da da Ermenistan açılımı yapmış, son anda İsviçre’de mutabakatın imzalanması gerçekleşmemişti.
  4. ABD Dışişleri Bakanlığının 2020 Terörizm Raporu’nda Türkiye’nin yabancı teröristler için ‘Kaynak Ülke ve Transit Geçiş Ülkesi’ olarak nitelendirilmesi oldukça inciticidir!
  5. AB Konseyi, Türkiye ile müzakerelerde yeni bir fasıl açılmasının ya da mevcut bir faslın kapatılmasının gündemde yer almadığını, böyle bir sürecin söz konusu olmayacağını liderler zirvesine sunmayı kararlaştırdı!

EKONOMİ

  1. İktidar, asgari ücrette yüzde 50 artışla övünürken TBMM’ye getirilen torba yasa teklifi artışın gerçekte yüzde 36 düzeyinde olduğu açığa çıkarttı!
  2. TÜİK ve Eurostat’ın Satın Alma Gücü Paritesi rakamları, Türkiye’nin Avrupa ülkelerinin ucuzluk pazarı haline geldiğini gösterdi!
  3. Çin Modeli olarak açıklanan ancak tutmayacağı anlaşılınca Nas-Sabır-Şükür ile din modeline dönüşen ekonomik kaos programının adı, Türkiye Ekonomik Modeli olarak değiştirildi!
  4. Konut satışları gerilerken, kasım ayında yabancılara yapılan konut satışlarında yüzde 48,4 artış yaşandı!
  5. BDDK’nın bankalara verdikleri kredilerin amacına uygun kullanımını takip talimatı vermesi ve Varlık Fonu’nun Türk Telekom’u satın alma girişimi, ağır sonuçları olabilecek müdahalelerdir!
  1. İktidar ittifakı; ağırlaşan ekonomik tabloda çözüm üretmek yerine yeni suçlu arayışına girerken, dış politikada da tavizlerle zafiyetler sergiliyor. İş dünyasından yükselen uyarıları ‘işbirlikçiler’ ithamıyla baskılamak istiyor. Ülkenin içine düşürüldüğü sıkıntılı durumu fırsat olarak gören bazı ülkelerin taleplerine boyun eğiyor. İçeride sesini yükseltenlere ‘şahin’ kesilen iktidar ittifakı, dışarıda mazlum ve avuç açan konumunda!

2018’de ilan edilen Yeni Ekonomi Modeli (YEM) ve Yeni Ekonomi Programı’na (YEP) tam desteğini ilan eden iktidar ittifakının küçük ortağı, o dönemde bu model ve politikaların ‘yerli ve milli’ olduğunu savunarak istifa eden eski Hazine ve Maliye Bakanı’nın sonuna kadar arkasında olduğunu ilan etmişti. ABD’li danışman McKinsey aklıyla hazırlandığı açığa çıkan model iki yılda iflas etti. İktidar ittifakı ortağı şimdi de terk edilen önceki modelin yerine ikame edilen Çin makyajlı Türkiye Ekonomi Modeli’nin ülkeyi düzlüğe çıkartacağını sonuna kadar arkasında olduğunu ilan ediyor. TL’nin pula dönüştürülüp, doların tahta oturtulmasını eleştirenleri, yeni modelin sakatlıklarını dile getirenleri itham ediyor. Siyasette ve ekonomide bir başkasının gölgesine girmenin ve tüm geleceğini buna endeksleyerek her söyleneni kayıtsızkoşulsuz savunmak zorunda kalmanın ortaya çıkarttığı bu keskin U dönüşleriyle gelinen nokta apaçık ortada.

Başta TÜSİAD olmak üzere Türkiye’nin en büyük iş insanları çatı örgütü TOBB ve ülkenin en büyük sanayi odası İSO başkanlarının ‘istikrar, akıl, bilimsel ekonomiye dönüş’ çağrılarını, ülkenin daha fazla deneme tahtasına dönüştürülmesine tahammüllerinin kalmadığını dile getirmelerini ‘işbirlikçilik’ olarak nitelendirmek aslında ülkenin felakete sürüklenmesine ortaklık etmektir. 

Diğer yandan Türkiye’nin içine düşürüldüğü ağır ve zorlu ekonomik tablonun iktidarı dış politikada da tavizlere, suskunluğa, geri adımlara mecbur ettiğinin somut işaretleri gözlenmeye başladı. ABD medyasında Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın (MBS) Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan’ın normalleşme ve ekonomik destek taleplerine karşılık Kaşıkçı cinayetinde sessiz kalması koşulunu öne sürdüğü Katar Emiri’nin de ‘aracı’ olduğu dile getirilmesine rağmen iktidardan bir yalanlama gelmedi.

İsrail’in de normalleşme için Hamas’ın Türkiye’den çıkarılması, desteğin kesilmesi Türkiye’deki Hamas liderlerinin sınır dışı edilmesi koşulunu öne sürdüğü uluslararası medyada ve önde gelen ajanslarda dile getiriliyor. İktidar cephesinden ses-seda yok. Eylül ayında ABD’den talep edilen 40 adet yeni F-16 savaş uçağının akıbeti belirsiz.

Eylül’de mevcut F-16’ların modernizasyonu ve 40 yeni uçakla birlikte toplam maliyeti 10 milyar dolar olan bu girişimin TL karşılığı 86 milyar lira iken şu anda 170 milyar liraya çıktı. İktidarın bu tablo karşısında artık F-16’ları anmaması, CB Erdoğan’ın Joe Biden hakkında tek kelime etmemesi dikkat çekici!

ABD’nin önde gelen saygın medya kuruluşları Beyaz Saray kaynaklarına atfen ABD yönetiminin iktidardan yeni tavizler beklediğini vurguluyor. Ermenistan ile normalleşmenin bu çerçevede gündeme geldiği, yakında Türkiye’nin İsrail’in talebi doğrultusunda Hamas’ı göndereceği, Suudi Veliahtı MBS ile CB Erdoğan’ın bir araya geleceği yazılıyor. Doğu Akdeniz ve Ege’de yaşanan gelişmeler karşısında sergilenen sessizliğin, ağır ekonomik kriz tablosu sürerken bir de AB ve ABD’den yeni yaptırımlarla karşılaşmama, ABD’de devam eden Halkbank davasında çıkabilecek ağır para cezası, uluslararası kuruluşlardan borçlanma ve kredi temininin zorlaşması endişelerinden kaynaklandığını öngörebiliriz. Saatler içinde değişen kur-faiz-döviz-TL krizleri nedeniyle UBS, JP Morgan gibi uluslararası bankalar, yatırım-finansman kuruluşları TL işlemlerini durdurduklarını ilan etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha iki hafta önce ziyaret ettiği Katar Emiri’ni tekrar telefonla arayıp görüşmesi, Katar ile uzatılan swap anlaşmasında (15 milyar dolar karşılığı Türk lirası ve Katar Riyali) dolar/TL kurunun 22 lira olarak belirlendiğinin ortaya çıkması iktidarın ekonomik çaresizlik içinde her türlü tavize açık hale geldiğini gösteriyor!

  1. ABD ve NATO’nun Ukrayna üzerinden Rusya’yı sıkıştırma ve ablukaya alma girişimlerine karşı Rusya, Sırplarla Balkanlarda karşı hamleye yöneldi. Bosna-Hersek çatısı altındaki Sırp Cumhuriyeti, Rusya ile yakınlaşarak federasyondan ayrılma yönünde adımlarına hız verirken Balkanlarda ve özellikle Bosna-Hersek’te yeni bir gerilimin, olası bir etnik-din savaşının işaretleri görülmeye başlandı!

Balkanlardaki en büyük Slav ulusunu oluşturan Sırplarla Rusya arasındaki dini-etniksiyasi yakınlık son dönemde Rusya’nın Başkanlarda hızla yeni mevziler elde etmesine zemin hazırlıyor. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Bosna’da, Müslümanlarla, ‘Büyük Sırbistan’ ideali peşindeki Ortodoks Sırplar arasında başlayan kanlı iç savaş yıllarca sürdü. Yugoslavya’dan Sırbistan, Karadağ, Hırvatistan, Slovenya, Kosova cumhuriyetleri devlet olarak ortaya çıkarken Bosna’daki Sırplar, Hırvatlar ve Müslüman Boşnaklar 1995’te imzalanan Dayton Anlaşması ile Bosna-Hersek Cumhuriyeti adı altında iki devletli bir federasyon haline geldi. Federasyon çatısı altında yer alan iki federe devletten biri Sırbistan Cumhuriyeti, diğeri Müslüman Boşnaklarla-Hırvat Cumhuriyeti.

Bosna-Hersek’te son dönemde yeniden Sırpların tetiklediği gerginlik tırmanışa geçti.

Bosna-Hersek’teki Sırbistan Cumhuriyeti’ni Sırbistan ile birleştirmek ve Büyük

Sırbistan’ı kurmak peşindeki Bosna-Hersekli Sırpların ırkçı-milliyetçi lideri Milorad Dodik, Sırbistan Cumhuriyeti parlamentosundan 6 ay içinde Bosna-Hersek Başkanlık Konseyi’nden ve Bosna-Hersek’in güvenlik, ordu, elektrik, vergi, mali sisteminden ayrılmak üzere oy birliğiyle tam yetki aldı. 

Milorad Dodik’in Bosna-Hersek’ten ayrılma yetkisini, Soçi’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile bir araya geldikten hemen sonra ülkesine dönüşünde parlamentodan çıkarttı. Sırp liderin bu görüşme sonrası Bosna-Hersek’in parçalanmasına yol açacak ayrılık kararını duyurması, Putin’in de buna onay verdiğini gösteriyor.

ABD, AB ve NATO’nun Ukrayna krizi gerekçesiyle Rusya’yı kuşatma, ablukaya alma girişimlerine hız verdiği bir süreçte, Rusya’nın Bosna-Hersek ve Balkanlardaki bu hamlesi, Bosna’da yeniden sıcak savaş ve çatışma olasılığını Avrupa’nın içine taşıma tehdidi olarak görülebilir.    

Rusya, Bosna-Hersek’e Ukrayna üzerinden verdiği doğal gazı da bir süredir Türkiye üzerinden TürkAkım hattından vermeye başladı. Bu gelişmenin sonrasında BosnaHersek Sırp Cumhuriyeti ile Sırbistan arasında imzalanan anlaşmayla yeni bir doğalgaz hattı kurulması ve enerji hatlarının birbirine bağlanması kararlaştırıldı. Böylece BosnaHersek Sırp Cumhuriyeti, doğalgazı Sırbistan üzerinden alarak, Bosna-Hersek doğal gaz sistemine bağlı olmaktan çıkacak. Bu gelişmeyi Sırbistan ve Bosna-Hersek Sırp Cumhuriyeti’nin ilk aşamada doğal gaz hatlarıyla birbirine bağlanması ve bu yolla Büyük Sırbistan planıyla ilgili ilk adımın atılması şeklinde değerlendirmek olanaklı.

CB Erdoğan’ın balkanlarda bu gelişmeler yaşanırken kasım ayında Mirolad Dodik ile yaptığı görüşmede Bosna-Hersek’in parçalanması konusunda Dodik’e uyarıda bulunduğu açıklanmıştı. Dodik, görüşme sonrasında yaptığı açıklamada CB Erdoğan’a barışı tehlikeye atmama ve savaş başlatmama sözü vermişti. Ancak aralık ayı başından bu yana yaşanan ve Dodik-Putin görüşmesiyle hızlanan gelişmeler gidişatın tam tersi yönde olduğunu gösteriyor. 

Aynı anda Sırbistan’ın da Türkiye ile SİHA alım anlaşmasından vazgeçerek, insansız hava araçlarını Çin’den alacağını duyurması, Balkanlarda Rusya-Çin-Sırbistan iş birliğinin yeni bir aşamaya geçtiğini ortaya koyuyor. Rusya Devlet Başkanı Putin ile Çin Devlet Başkanı Şi Cin Ping arasında gerçekleşen ikili görüşmede siyasi, askeri, ekonomik alanda iki ülke ortaklığının güçlendirilmesinin kararlaştırılması önümüzdeki günlerde Balkanların yanı sıra başka bölgelerde de ABD ve AB ile Rusya-Çin blokunun karşı karşıya geleceklerini işaret ediyor. Ukrayna üzerinden sıkıştırılmak istenen Rusya, ABD-NATO ve AB’ye; gerginlikleri Sırplar üzerinden ve gerekirse sıcak çatışmaya da varacak biçimde Avrupa’ya yayacağı mesajını Bosna-Hersek’te gerilimi tırmandırıp, bölünmeyi destekleyerek veriyor. 

Balkanlardaki ve özellikle Bosna-Hersek’teki tansiyonun yükselmesi, Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. İç savaş ve sonrasında Dayton Anlaşması sürecinde Boşnakların yanında yer alan ve yönetimde yer almalarında, temsil edilmelerinde büyük katkısı olan Türkiye, önümüzdeki dönemde yaşanacak gelişmelerle Balkanlarda Rusya ve Sırbistan ile karşı karşıya gelebilir!

  1. Kafkasya’da barış ve siyasi-ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi adına Türkiye ve Ermenistan arasında normalleşme sürecinin başlatılması, doğru bir adımdır. Dağlık Karabağ’da işgal altındaki Azerbaycan topraklarının kurtarılması, Türkiye açısından Ermenistan ile ilişkilerde blokajın kaldırılmasına olumlu bir zemin sağlamaktadır. Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ın Türkiye ile normalleşmeye ön koşulsuz hazır olduklarını açıklaması süratle ilerleme sağlanabileceğini göstermektedir.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından TBMM’de yapılan açıklamayla TürkiyeErmenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi sürecinin başlatılacağının duyurulması, son dönemde iktidarın uyguladığı dış politikadaki olumlu adımlardan birisidir. Normalleşme müzakereleri için karşılıklı özel temsilci atanmasının kararlaştırılması ardından Türkiye’nin eski ABD Büyükelçisi Sedat Kılıç, Özel Temsilci olarak atandı. Ermenistan’ın da Meclis Başkan Yardımcısı Ruben Rubinyan’ı temsilci ataması ve müzakerelerin ‘aracısız, doğrudan gerçekleştirilmesi’ kararı önemlidir. 

Dağlık Karabağ’da geçen yıl yaşanan Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarının büyük bölümü geri alması ve 9 Kasım 2020’de imzalanan ateşkes protokolüyle Türkiye’nin Ermenistan ile siyasi-ekonomikdiplomatik ilişkileri kesme yönündeki blokajının somut nedeni büyük ölçüde ortadan kalmıştı. Türkiye Azerbaycan’a destek ve Azeri topraklarının yıllardır işgal olması nedeniyle Ermenistan ile ilişkileri kesmiş, sınırını da kapatmıştı. Ocak ayında Moskova’da Putin, Paşinyan ve Aliyev arasında imzalanan protokollerle Nahcivan, Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye arasında ulaşım koridorlarının açılması, otoyol inşaatlarına başlanması, ulaşım altyapı projelerinin bir bölümünün Türk müteahhitlerince üstlenilmesi kararlaştırılmıştı. Kaldı ki Türkiye sınırındaki Nahcivan ile Azerbaycan arasında kurulacak ulaşım koridoru, demiryolu inşası vb. projelerin bir kısmı Ermenistan üzerinden geçeceği için böyle bir normalleşme, ikili ilişkilerin başlatılması sürecinin hayata geçmesi beklenen bir durumdu. 

ABD medyasına sızdırılan bazı haberlerde iktidarın bu normalleşme adımını Biden yönetimiyle yakınlaşabilmek için attığı öne sürülüyor. Biden’ın Ermeni soykırımı iddialarını resmen tanıma kararına rağmen iktidarın bu konuda tepkisini en alt düzeyde tutması, hatta CB Erdoğan’ın Ermeni soykırımı iddialarının gündeme gelip gelmediği sorusuna adeta sevinerek ‘Hamdolsun hiç gündeme gelmedi’ karşılığını vermesi ve Ermenistan ile normalleşme kararını ilan etmesi bir yanıyla ABD ile yakınlaşma amaçlı görülebilir. 

Başbakan Paşinyan, Ermenistan’ın içinde bulunduğu zorlu ekonomik koşullar çerçevesinde Türkiye ile sınır kapılarının açılmasının kendileri açısından çok önemli olduğunu, ekonomik ilişkilerin ilerletilmesi beklentisini dile getirmiş hatta bu yüzden ülkesinde milliyetçi gruplar tarafından Türkiye’nin adamı olmakla suçlanmıştı.

Rusya, ABD ve NATO’nun Gürcistan’ı NATO’ya alma girişimlerine karşı daha yoğun odaklanabilmek için Azerbaycan-Ermenistan arasında sorun yaşanmamasını, Güney Kafkasya’da kafasının rahat olmasını istiyor. 

Dağlık Karabağ Savaşı’nın kaybedilmesi ve Ermenistan’ın Rusya’nın kontrolüne girmeye mecbur kalması üzerine ABD yönetiminden iktidara, Ermenistan’a destek verilmesi yönünde bir talep de gelmiş olabilir. Türkiye’nin çıkarları ve komşularımızla barış içinde bir arada yaşama ilkesi açısından Ermenistan ile normalleşme girişimini Türkiye’nin lehine değerlendiriyorum.

  1. 2009’daki Ermenistan Açılımı müzakerelerinin sonuçsuz kalmasında önemli unsurlardan birisi karşılıklı sınırların tanınmasıydı. Kanımca bu defaki normalleşme müzakerelerinde de olası anlaşmazlıklardan birisi yine bu konu diğeri de Ermeni Soykırımı iddiaları için Türkiye’den özür talebi olacaktır!

İktidar 2009’da da Ermenistan açılımı yapmış, son anda İsviçre’de mutabakatın imzalanması gerçekleşmemişti. Geçtiğimiz hafta Moskova’da Putin-Paşinyan-Aliyev tekrar bir araya geldi. Ardından 15 Aralık’ta Brüksel’de AB Konseyi Başkanı Charles Michel, Aliyev ve Paşinayn’ı bir araya getirdi. Görüşmeler olumluydu. Rusya, ABD, AB

Azerbaycan-Ermenistan normalleşmesini destekliyor. Bu süreç Türkiye’yi de kapsıyor. Dağlık Karabağ protokolleri sonrası Güney Kafkasya’da yeni ulaşım ağları ErmenistanTürkiye-Azerbaycan-Rusya’yı birbirine bağlayacak. Aksi durumda Ermenistan, İran’a mahkûm ve yakınlaşmak zorunda. ABD, Ermenistan’ın İran’a yakınlaşmasını istemiyor ve Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, ABD’deki Ermeni Diasporası tarafından da Biden yönetimi üzerinden destek bulacaktır. Ermenistan sınırının açılması ağır ekonomik kriz koşullarında doğudaki sınır illerimiz ve yurttaşlarımız için önemli bir ekonomik katkı olacaktır. Ayrıca Ermeni Diasporası ve etkili lobileri tarafından Türkiye aleyhine yürütülen politikalar dayanaksız kalacak, Türkiye uluslararası alanda üzerindeki bir yükten kurtulmuş olacaktır. Türkiye’nin Ermenistan ile siyasi-ekonomikdiplomatik ilişkilerini kesmesinin temel nedeni ‘Tek Millet, İki Devlet’ olarak dile getirdiğimiz Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ’daki topraklarının Ermenistan işgalinde olmasıydı. Şimdi bu ortadan kalktı. Dağlık Karabağ’ın statüsünün belirlenmesi müzakereleri devam ediyor ve Azerbaycan’ın eli bugüne kadar olmadık şekilde güçlü. Türkiye açısından da ilişkileri normalleştirme önünde bir engel kalmadığı gibi Azerbaycan’ın da buna karşı çıkacağını düşünmüyorum. 2009’daki Ermenistan Açılımı müzakerelerinin sonuçsuz kalmasında önemli unsurlardan birisi karşılıklı sınırların tanınmasıydı. Ermenistan anayasasında hâlâ başta Ağrı olmak üzere doğudaki bazı illerimiz ‘Büyük Ermenistan’ olarak tanımlanıyor. 

  • Büyük olasılıkla bu defaki normalleşme müzakerelerinde de anlaşmazlık konularından birisi bu olabilir.
  • Diğeri 1915 Ermeni Soykırımı iddialarının tanınması ve Türkiye’nin özür dilemesi talebinin yeniden gündeme getirilmesi olabilir.

Normalleşme müzakerelerinde anlaşmazlık yaratabilecek olasılıklara dikkat çekmiş olmama karşın Ermenistan’ın daha ilk baştan görüşmeleri çözümsüzlüğe götürecek başlıklarla masaya oturacağına ihtimal vermiyorum. İçinde bulunduğu siyasi ve ekonomik sıkışıklık Ermenistan açısından Türkiye ile normalleşmeyi ciddi bir fırsat ve çıkış yolu olarak sunmaktadır. ABD ve Rusya destekli güç kazandığı takdirde bu olasılıklar gündeme gelebilir!

  1. ABD Dışişleri Bakanlığının 2020 Terörizm Raporu’nda Türkiye’nin pek çok örgütle terör mücadelesi yürüttüğü, uluslararası terörle mücadeleye aktif şekilde katkı verdiği dile getirilmesine karşılık aynı zamanda yabancı teröristler için ‘Kaynak Ülke ve Transit Geçiş Ülkesi’ olarak nitelendirilmesi oldukça inciticidir!

Türkiye’nin, PKK, DHKP/C ve IŞİD dahil olmak üzere, ülke içinde ve dışında terör örgütlerine karşı yoğun mücadele yürüttüğü, ayrıca uluslararası terörizmle mücadeleye aktif katkı sağladığı belirtilen raporda; “Türkiye IŞİD’le birlikte Suriye ve Irak’taki diğer terörist gruplara katılmak isteyen yabancı terörist savaşçılar, ayrıca Suriye ve Irak’tan ayrılmak isteyen yabancı terörist savaşçılar için bir kaynak ve transit ülke olmaya devam ediyor” denildi. İçişleri Bakanlığı verilerine göre 2015’ten geçen yılın aralık ayına kadar Türkiye’nin terörle bağlantılı olduğundan şüphelenilen 8 bin 143 kişiyi sınır dışı ettiği ve Türkiye’nin giriş yasağı listesinde 100 bin ismin yer aldığı vurgulanırken, son verilerin 2 bin 343 şüpheli IŞİD destekçisinin sorgulanmak üzere gözaltına aldığını, bunlardan 333’üne karşı IŞİD üyeliği ve terör eylemlerinde yer alma suçlamasında bulunulduğu kaydedildi. Gözaltındaki bir kişinin IŞİD’in Türkiye Emiri olduğu raporda yer aldı. Raporda;  

  • Türkiye’deki terörle mücadele yasasında terör-terör örgütü-terörist tanımlarının çok geniş olduğu öne sürülerek gazeteciler, insan hakları aktivistleri, avukatlar, akademisyenler, siyasetçilerin, PKK’ya yardım etmekle suçlandıkları bu çerçevede ağırlıkla ‘siyasi saikle’ geniş çaplı tutuklamaların 2020 yılında da sürdürüldüğü savunuldu.
  • Türk hükümetinin 2016’daki darbe girişiminden sonra terör örgütü olarak listeye aldığı Gülen Cemaati yapılanmasının ABD tarafından terör örgütü olarak tanımlanmadığı ve bu kapsamda görülmediği görüşüne yer verildi.
  • 2020’de askeri ve güvenlik personelinin yanı sıra devlet memurlarının terör örgütü üyeliği veya bağlantısı gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılmaya devam ettiği, 2016’daki darbe girişiminden bu yana, 125 binden fazla memurun kamu görevinden ihraç edildiği, 96 binden fazla kişinin tutuklandığı ve 1500’den fazla sivil toplum kuruluşunun FETÖ ile bağlantısı iddiasıyla kapatıldığı kaydedildi.
  • Türkiye’de hükümetin terörü düzenli olarak ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğünü suç saymak için kullandığı, anayasal düzene ve devletin iç ve dış güvenliğine karşı işlenen suçları da kapsayacak şekilde geniş bir tanımlamayla benzer suçlamaların pek çok kişiye rahatlıkla yöneltildiği vurgulandı.
  • İçişleri Bakanlığı’nın bu yılın ilk yedi ayında 14 bin 186 sosyal medya hesabı hakkında inceleme ve soruşturma yürüttüğü, bu hesaplardan 6743’ü için terör örgütlerinin propagandasını yapmak, terör tanımının ne kadar geniş tutulduğuna örnek olarak verildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha iddianamesi yazılmamış devam eden davalardaki kişileri bile terörist diyerek kendini yargı yerine koyup hüküm vermesi, yargıyı yönlendirmesi tüm dünya tarafından biliniyor izleniyor. Buna rağmen ülkemizin teröristler için ‘kaynak ve transit geçiş ülkesi’ olarak anılması iktidarın Suriye’de, Libya’da, İdlib’te sergilediği tavrın, uyguladığı politikaların sonucudur ve inciticidir. Türkiye, bu şekilde anılmayı hak etmiyor! 

  1. AB Konseyi’nin, yılsonu AB Liderler Zirvesi öncesinde Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin dondurulmuş olarak kalmasına karar vermesi ve Türkiye’nin AB’den hızla uzaklaştığının vurgulanması iktidarın demokratikleşmede hızla geriye giden politikalarının sonucudur. AB Konseyi, Türkiye ile müzakerelerde yeni bir fasıl açılmasının ya da mevcut bir faslın kapatılmasının gündemde yer almadığını, böyle bir sürecin söz konusu olmayacağını liderler zirvesine sunmayı kararlaştırdı!

Bunun anlamı Türkiye’nin AB tam üyeliği müzakere sürecinin derin dondurucuya kaldırılmasıdır. Bu kararla birlikte Gümrük Birliği Anlaşmasının Revizyonu ve Vize Serbestisi Anlaşmasıyla ilgili müzakerelerin de gündemde yer almayacağı anlaşılıyor. AB Konseyi’nin Türkiye ilgili kararında; “Konsey, Türkiye’nin AB'den giderek uzaklaştığını üzülerek not ediyor” denildi. Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinde hiçbir ilerleme sağlanamadığı tespitinden yola çıkılarak tam üyelik müzakerelerinin dondurulmuş şekilde kalması benimsendi. Türkiye'nin BM Güvenlik Konseyi’nin ve Berlin Konferansı’nın aldığı kararlara aykırı şekilde Libya'daki Trablus yönetimi güçlerine ve bazı paralı milis birliklerine yasa dışı silah sevkiyatı yapmaya devam ettiği savunuldu. 

Ayrıca Türkiye'nin AB ile Gümrük Birliği anlaşmasını ihlal etmesinin AB Konseyi tarafından kınandığı dile getirilen kararda Türkiye'deki insan hakları ihlallerinin çok ileri boyutlara ulaştığı vurgulanarak eleştirilere yer verildi. AB Konseyi’nin Türkiye’de insan hakları, demokrasi ve temel hakların yanı sıra düşünce özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı konularındaki radikal gerilemelerden derin endişe duyduğu, sivil toplum kuruluşlarının giderek zorlaşan bir ortamda baskı altında çalışmaya devam ettiğinin saptandığı belirtildi.

2005’te tam üyelik sürecinin başlamasıyla birlikte; Türkiye ekonomisine bakışın değişmesiyle akan yatırım sermayesi 22 milyar dolara kadar çıkmıştı. Son 3-4 yıldır doğrudan yatırım sermayesi girişleri kesildi. İktidar, 3-5 milyar Euro için AB’nin mülteci bekçisi ve sığınmacı deposu olmayı kabul ederken söylemlerinin aksine AB üyeliği iddiasından uzaklaştı hatta vazgeçti. Başta yargı bağımsızlığı ve AİHM kararlarının uygulanmaması olmak üzere son yıllarda yaşanan siyasi ve diplomatik krizler nedeniyle her alanda ilişkiler durma noktasında. AB Konseyi’nin ilişkilerin önümüzdeki yılda da dondurulmuş halde kalmaya devam etmesini kararlaştırması resmen olmasa da fiilen tam üyelik görüşmelerinin askıya alındığını gösteriyor!

Türkiye ve AB arasındaki katılım müzakerelerinde 35 fasıl bulunmasına karşılık 2005’ten bu yana geçen 16 yılda sadece 16 fasıl müzakereye açılabildi. Bunlardan da sadece biri geçici olarak kapatıldı. Müzakere sürecindeki 15 fasıl uzun süredir beklemede ve diğer 19 fasıl ise hiç gündeme alınamadı!

  1. İktidar, asgari ücrette yüzde 50 artışla övünürken TBMM’ye getirilen torba yasa teklifi artışın gerçekte yüzde 36 düzeyinde olduğu açığa çıkarttı. Tüm ücretli çalışanlara uygulanan Asgari Geçim İndirimi’nde (AGİ) asgari ücretliler dışarıda tutulurken, asgari ücretin üzerindeki maaşlarda, gelirin asgari ücret tutarına kadar olan kısmının vergiden muaf olacağı sözü tutulmadı. İktidar, anayasaya aykırı bu yasa teklifiyle iş bilmezliğini ve liyakatsizliğini ortaya koydu!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarının aksine yeni asgari ücrete yapılan artışın yüzde 50 değil yüzde 36 olduğu, TBMM’ye gönderilen gelir vergisi yasasında değişiklik ile açığa çıktı. Asgari ücreti gelir ve damga vergisinden muaf tutacaklarını böylece işverenlere 450 TL destek sağlayacaklarını ifade eden iktidar, asgari ücretin üzerinde maaş alanların aylık gelirlerinin asgari ücret tutarına kadar olan kısmının vergiden muaf olacağını ilan etmişti. TBMM’ye getirilen gelir vergisi yasa değişikliği teklifinde asgari ücret gelir vergisinden istisna edilirken, tüm ücretli çalışanlar için uygulanan Asgari Geçim İndirimi’nde (AGİ) asgari ücretliler AGİ dışında tutuluyor. Asgari ücret üzerindeki maaşların asgari ücrete kadar olan tutarının vergiden muaf olacağı vaadi de teklifte yer almıyor. Oysa Bakanlık, 16 Aralık’ta yaptığı asgari ücret açıklamasında, asgari ücretin üzerinde gelir elde edenler için ödenen ücretin, brüt asgari ücret kadar kısmının da gelir vergisinden muaf olduğu bildirmişti. Bu vaatlerin hiç birisi meclise sunulan torba yasa teklifinde yok! Vergi istisnasından yararlanmak için daha yüksek maaşla istihdam ettiği çalışanları asgari ücretli gösterenlerin tespiti halinde bu işverenlere ağır vergi ziyaı cezası kesileceği torba yasada yer alıyor. Gelir adaletini sağlamak amacıyla yıllardır uygulanan AGİ desteğinde asgari ücretin üzerinde maaş alanlar medeni durumları ve çocuk sayısına göre AGİ desteği almaya devam ederken, getirilen değişiklikle asgari ücretliler artık bu destekten yararlanamayacak. 

Asgari ücretlilerin tamamı medeni durumlarına ve bakmak zorunda oldukları kişi sayısına bakılmaksızın aynı tutarda ücret alacaklar. Bu düzenleme, anayasanın eşitlik ve vergide adalet ilkesine aykırı olduğu gibi, evli ve 1 çocuklu bir asgari ücretli çalışanın aylık en az 400 TL AGİ desteğinden mahrum edilmesidir. Halen uygulanan asgari ücret AGİ dahil 2.826 TL idi. 4253 TL olarak açıklanan yeni asgari ücret ise AGİ desteği olmaksızın belirlenen tutar. 

Bu durumda en az 400 TL’lik AGİ’yi de ilave ettiğimizde açıklanan artış oranı yüzde 50’ye ancak ulaşmaktadır ve olması gereken 4.653 TL’dir. Çocuk sayısına göre bu tutar daha da yükselecekti. Dolayısıyla şimdi yeni asgari ücretin AGİ’den dışlanmış olarak açıklanan tutarındaki gerçek artış oranı yüzde 36’dır. Bu oran zaten iktidarın 2022 yılı için belirlediği vergi, harç ve cezalarda artış için enflasyona endeksli şekilde uygulanması öngörülen yüzde 36’lık yeniden değerleme oranıdır. 3 Ocak’ta aralık ayı enflasyonu açıklandığında yüzde 30’a varacak ya da aşacak yıllık enflasyon karşısında asgari ücretliler eksiye düşecektir!    

Yeni asgari ücret açıklanmasına karşın TBMM’ye getirilen değişiklik teklifinde SGK tavan priminin yeni ücrete göre uyarlanmaması ve değiştirilmemesi düşük ücret ve prim beyanını, kayıt dışılığı artıracağı gibi çalışanların emekliliğinde bağlanacak aylık ile kıdem tazminatında ciddi kayba yol açacaktır. 

Asgari ücretin üstündeki maaşlarda asgari ücret tutarına kadar olan kısım için gelir vergisi istisnasının uygulanmaması, çalışma hayatını kaosa sürükleyecektir. İşverenler gelir ve damga vergisi istisnasından yararlanabilmek için çalışanlarını asgari ücretten gösterme yoluna gidecektir. Asgari ücretin üzerinde maaş alanlara, aşan kısmın kayıt dışı elden ödenmesi vergi ve SGK prim kaybına neden olacak, işverenleri yasa dışı arayışlara yönlendirecektir. Maliye ve SGK tarafından yapılacak denetimlerde pek çok işveren ağır ceza faizleriyle geriye dönük ağır vergi, SGK primi ve para cezaları ödemek tehdidiyle karşılaşacaktır. Yüksek maaşlı çalışan asgari ücretten gösterilmeyi, maaşının bir kısmını açıktan ya da elden almayı kabul etmediği durumda işini kaybetme olasılığıyla karşı karşıya kalacaktır. Kabul etmesi halinde, emekli aylığı ve kıdem tazminatında gerçek ücreti bordoya yansıtılmadığı için ağır kayıplar söz konusu olacaktır. İktidar; ‘yüzde 50 rekor zam’ kılıfıyla ambalajladığı asgari ücret artışı ve vergi muafiyeti vaadiyle zihninin gerisindeki gerçek oyun planını gizleyip, insanların umutlarıyla, beklentileriyle alay etmiştir!

Bu torba yasayla tüm çalışanların asgari ücretli olmasına zemin hazırlayan iktidarın Türkiye Ekonomik Modeli’nin ana hedeflerinden birisinin ‘ucuz işgücüyle ihracatta fiyat rekabeti ve avantaj sağlamak’ olduğu düşünüldüğünde, söz konusu teklifle buna yasal kılıf uydurulmakta, Türkiye’yi Avrupa’nın Bangladeş’i yapmanın altyapısı oluşturulmaktadır!

  1. TÜİK ve Eurostat’ın Satın Alma Gücü Paritesi (SGP) rakamları, Türkiye’nin Avrupa ülkelerinin ucuzluk pazarı haline geldiğini, halkın satın alma gücünün AB ülkeleri ortalamasının çok altında kaldığını gösterdi. 1990’larda yokluk içindeki Bulgar, Romen vatandaşlarının şimdi Türk mallarını ucuza almak için Edirne’ye hücum etmeleri yoksullaşmanın kanıtıdır!

TÜİK’in Avrupa Birliği İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) 2020 SGP rakamları, kişi başına Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) endeksinin 27 AB ülkesi ortalaması 100 iken, bu değerin Türkiye için 62 olduğunu ve Türk vatandaşlarının SGP’sinin AB ortalamasının yüzde 38 altında kaldığını ortaya koydu. 27 AB üyesiyle, 3 Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA) ülkesi (İsviçre, İzlanda ve Norveç), 5 tam üyeliğe aday ülke (Türkiye, Kuzey Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Arnavutluk), 1 potansiyel aday ülke (Bosna-Hersek) ile İngiltere kapsamda yer aldı. 27’si AB üyesi toplam 37 ülke arasında SGP'ye göre kişi başına GSYH endeksi en yüksek ülke 263 ile Lüksemburg, en düşük ülke ise 30 ile Arnavutluk olurken, Türkiye 37 ülke arasında sondan 7’nci oldu. Kişi başına bireysel tüketim düzeyinde 27 AB ülkesi ortalaması 100 iken, Türkiye için 62 ve AB ortalamasının yüzde 38 altında. Ülkelerin ulusal para birimlerinin karşılaştırmalı olarak döviz kuruna göre alım gücünün göstergesi olan fiyat düzeyi endeksinde bir ülkenin fiyat düzeyi endeksi, 100'den büyükse bu ülke pahalı, 100'den küçükse bu ülke ucuz olarak ifade edilmektedir. Türkiye'nin bireysel tüketime ilişkin fiyat düzeyi endeksi 38 olarak açıklandı. Diğer deyişle AB ülkelerinde 100 Euro karşılığı satın alınan mal ve hizmet, Türkiye'de 38 Euro karşılığı TL ile satın alınabiliyor. Karşılaştırmalı SGP’nin 2021 yılı sonuçları daha vahim bir sonucu gösterecektir. Euro kurunun son birkaç haftada yükseldiği seviye göz önünde tutulduğunda bireysel tüketime ilişkin fiyat düzeyi endeksinin 10-15 Euro’ya inmesi muhtemeldir. SGP karşılaştırmasında Türkiye’nin altındaki tek AB üyesi ülke Euro bölgesine henüz dahil olmayan BULGARİSTAN.  Bulgar Leva’sının son kur artışlarıyla 8-9 TL’ye yükseldiğini dikkate aldığımızda 2021 verileri açıklandığında Bulgaristan’ın Türkiye’nin çok üstüne çıktığı görülecektir! Edirne, Kars, Van gibi sınır kentlerimizin Bulgar, Romen, Azeri, Gürcü, İranlılarla dolup taşması, bagajlarını ucuza satın aldıkları her türlü malla doldurup ülkelerine götürmeleri, medyada övgüyle yer alırken gerçekte düşündürücüdür! Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında 1990’lı yıllarda sabun, şampuan bile bulamayan, ülkemize bavul ticareti için dolarlarıyla gelen bu ülkelerin vatandaşları, şimdi TL’nin dibe vurmasıyla her istediklerini satın alma gücüne sahip.    

Azerbaycan Manat’ının TL karşısında 10 liraya yükseldiği Türkiye’nin, komşu ülkelerin ucuzluk pazarına dönüşmesi, halkın alım gücü kalmadığı için satın alamadığı her türlü ürün ve malın yabancı ziyaretçiler tarafından kapışılması, iktidarın ülkeyi getirdiği acıklı tablonun resmidir! Türkiye’nin yoksullaştığının, emeğin, üretilen malların yok pahasına elden gittiğinin kanıtıdır!

  1. Çin Modeli olarak açıklanan ancak tutmayacağı anlaşılınca Nas-Sabır-Şükür ile din modeline dönüşen ekonomik kaos programının adı, Türkiye Ekonomik Modeli olarak değiştirildi. Geçen hafta bu model, borsada bir günde iki kez işlemlerin durmasına yol açtı. İhracatçılar dövizini bozdurmuyor. Bankaların sermaye yeterlilikleri negatife gidiyor. Şirketlerin işletme sermayesi eridi. Türkiye ekonomisi hızla ‘hiper enflasyon ve ani duraklama’ noktasına ilerliyor!

Yeni Hazine ve Maliye Bakanı, uygulanan ekonomi politikalarının resmî adının ‘Türkiye Ekonomi Modeli’ olduğunu açıkladı. Bu modelin yarattığı ağır tahribat ile bankacılık sektörünün krize girmesi olasılığı belirince Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) bankalarla ilgili yeni düzenlemeler üzerinde çalışıldığını bildirdi. 

  • TL’deki olağanüstü değer kaybıyla sermaye yeterlilik rasyoları negatife dönüşmeye başlayan bankalar için bazı kurallarda gevşetmeye gidileceği, kamu bankalarına hazine tarafından taze sermaye enjekte edileceği anlaşılıyor.

Hızla yükselen enflasyon ve döviz kurları karşısında faiz indirimleriyle TL’yi savunmasız bırakma politikasının ısrarla sürdürülmesi bir süre sonra yüklü faiz artışlarına mecbur kalındığında artık iş işten geçmiş olacaktır ve umulan sonuçlar sağlanamayacaktır. Türkiye Ekonomik Modelinin geçtiğimiz haftanın sadece son iki gününde yol açtığı ağır tahribata baktığımızda; 

Borsa İstanbul’da (BİST) endeksteki ağır kayıplarla başta bankacılık olmak üzere kapsanan tüm hisse senetlerinin dibe vurması üzerine bir günde iki kez devre kesici uygulamasına mecbur kalındı. Bir anlamda borsa kara Cuma yaşadı ve çöktü. Önde gelen halka açık pek çok şirketin, bankanın hisseleri çöpe dönüştü.

Dolar/TL’nin 17’ye, Euro/TL’nin 19’a, Sterlin/TL’nin 22’ye çıkması üzerine Merkez Bankası dördüncü kez döviz satarak kurlara müdahale etti ve kıt rezervlerden 2 milyar dolar satıldı. Nafile müdahalelerle rezervlerden toplam 6 milyar dolar adeta yakıldı!

TL’deki aşırı değer kaybı banka ve şirketlerin öz kaynaklarını, işletme sermayelerini eritti. BDDK bankaların yüzde 12 oranındaki sermaye yeterlilik rasyosunu esnetme çalışmalarına başladı. Fitch Ratings, kamu bankaları ve Türkiye Varlık Fonu’nun da yer aldığı 13 finans kuruluşunun notlarını düşürdü, görünümlerini negatife çevirdi.

Bankalarda TL fonlama sıkıntısı ve hızlı dövize dönüşten ötürü fonlamalarda ağır sorunlar yaşanınca bankalar arası gecelik borçlanma faizleri 2-3 puan arasında arttı. Kredi kullananlar yeni kredi bulamama ve daha yüksek faizle krediye mecbur kalma endişesiyle vadesi gelen kredilerini kapatmama eğilimine girdi. 

İhracata dönük üretim yapan ve ithal girdi-hammadde-ara malı kullanan işletmeler kurun hangi seviyeye çıkacağını bilemiyor. İthalat ödemelerini yapabilmek için ihracat dövizlerini bozdurmama, elde tutmaya yöneliyor. 

TL ödemelerinde kurların nereye gideceğini öngöremedikleri için dövizlerini bozdurmaksızın gündelik rutin TL ödemelerinde bankalardan yüksek faizli kısa vadeli rotatif TL kredi kullanmayı tercih ediyor. 

Merkez Bankası ve Bankalar Birliği verileriyle 10 Aralık haftasında TL mevduat faizi bir önceki haftaya göre 2,1 puan artışla yıllık yüzde15,20 olurken TL ticari kredilerin faiz oranı ise bir önceki haftaya göre 1,6 puan artışla yıllık yüzde 19,63 oldu. Konut kredi faizleri 1,4 puan artışla yüzde 17,17’ye, taşıt kredisi faizi yüzde 24,24’e, bireysel ihtiyaç-tüketici kredisi faizleri yıllık 25,26’ya yükseldi.

Kurdaki artış kredi faizindeki artışın kat kat üzerinde olduğu için sözde yeni modelde ihracattan gelecek dövizin artmasıyla kurların frenlenmesi, TL’nin değerlenmesi, enflasyonun düşmesi planı gerçekleşemiyor. Piyasaların, sanayicinin, bankaların, ihracatçıların ve hemen hemen tüm kesimlerin önlerini görebilmeleri güçleşiyor. İktidarın ‘deneme-yanılma-sınama’ yöntemiyle uyguladığı ne olduğu belirsiz, tutarsız Türkiye Ekonomik Modeli, giderek tek kişinin kararıyla radikal sermaye kontrolleri aşamasına geçilmesine kadar varabilir. Böyle bir durumun gündeme gelmesi ise ülke ekonomisi için felaket ve topyekûn yıkım olacaktır.

Güvenin sıfırlandığı noktada bir anda her şeyin tersyüz edilmesi, reel sektöre ve finans sektörüne çok daha ağır çöküşü getirecektir. Gelinen bu aşamada sert bir U dönüşüyle faiz artışına gidilerek piyasaların normalleşmesi için kritik eşik aşılmış, çok geç kalınmıştır! Eldeki akılcı tek seçenek ve ülkemiz için yegâne çıkış yolu, süratle erken seçime gidilerek yeni bir başlangıcın ve güven tesisinin kapısını açmaktır.

  1. Konut sektöründeki duraklama devam ediyor. Ocak-Kasım döneminde konut satışları geçen yıla kıyasla yüzde 9,6 gerilerken sadece kasım ayında yabancılara yapılan konut satışlarında yüzde 48,4 artış yaşandı. TL’deki olağanüstü değer kaybı ve dövizdeki yükseliş yabancılar açısından Türkiye konut piyasasını çok cazip ve kelepir hale getirdi!

Kasım ayında Türkiye genelinde konut satışları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 59 artarak 178 bin 814 olurken, Ocak-Kasım döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 9,2 azalışla 1 milyon 265 bin 353 adet gerçekleşti.  Yabancılara yapılan konut satışları, kasımda bir ayda geçen yılın aynı ayına göre yüzde 48,4 artarak 7 bin 363 oldu. Toplam konut satışları içinde yabancılara yapılan konut satışının payı yüzde 4,1’e yükseldi. Yabancılara yapılan konut satışları Ocak-Kasım döneminde ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 39,4 artarak 50 bin 735 oldu. Merkez Bankası, faiz indirimlerini sadece üç kamu bankası konut kredi faizlerine yansıttığı için kamu bankalarından verilen düşük faizli kredilerle satılan ipotekli konutlar kasım ayında geçen yıla kıyasla yüzde 61 arttı. Bir ayda 39 bin 366 konut banka kredisiyle alındı.

Buna karşılık ocak-kasım döneminde ipotekli-kredili konut satışları geçen yıla göre yüzde 55,4 geriledi. Kasım ayında ilk el sıfır konut satışı 55 bin 706 olurken, ocak-kasım döneminde sıfır konut satışı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 11,1 azaldı. 

Türkiye genelinde ikinci el konut satışları Kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 62,4 artış göstererek 123 bin 108 oldu. Toplam konut satışları içinde ikinci elin payı yüzde 68,8 olurken ocak-kasım döneminde ise geçen yıla göre ikinci el satışlarda yüzde 8,3 azalma gerçekleşti. Konutta yabancılara yapılan satışlar dışında diğer tüm satış türlerinde geçen yıla göre gerileme olması, bu sektörde yabancı alıcıların öne çıktığını gösteriyor!

  1. BDDK’nın bankalara verdikleri kredilerin amacına uygun kullanımını takip talimatı vermesi ve Türkiye Varlık Fonu’nun Türk Telekom’un yüzde 55 hissesini satın almak için Lübnanlı Hariri ailesinden alacaklı üç bankayla müzakereye başladığının açıklanması ağır sonuçları olabilecek müdahalelerdir. Bir yanda özelleştirmede TT’yi alıp içini boşalttıktan sonra, Türk bankalarına 4 milyar doları aşan borçlarını ödemeyip Türkiye’den kaçan Hariri ailesinin borçları Varlık Fonu’na yıkılırken diğer yanda bankalar kredi çeken müşterilerinin peşinde hafiyeliğe yapmaya zorlanmaktadır.

BDDK bankalara gönderdiği talimatla verilen kredilerin amacına uygun kullanılıp kullanılmadığını takip etmelerini istedi. Serbest piyasa ekonomisine aykırı ve kredi çekenlerin iradesine müdahale ve takip amaçlı bu talimat her türlü hukuki dayanaktan yoksundur. BDDK’nın böyle bir yetkisi olmadığı gibi bankaların da başvurusunu uygun bulup kredisini onayladıkları müşterilerinin peşine hafiye takarak, krediyle döviz alıp almadığını takip etmek gibi bir görevi yoktur. 

Kamu bankalarının düşük faizle konut kredisi ve kurumsal ticari kredi vermeleri talimatıyla hareket ettikleri biliniyor. Düşük faizli bu kurumsal kredilere zaten iktidara yakın şahıs ve şirketlerin dışında geniş bir kesimin erişme imkânı yok. Anlaşılan iktidara yakın kişiler ve şirketler ucuz faizle aldıkları kredileri dolara, euroya yatırıyorlar. Daha önce de kamu bankalarından, KOSGEB’den dağıtılan 300 milyarlık kredi kampanyasında bu bedava paraları alanların dövize altına yatırdığı, yatırım yapmadığı uyarılarını hep dile getirdik. O dönemde iktidar bu kredi bolluğunu seçimlerde, referandumlarda kullandı.

Şimdi kredilerin döviz alımında kullanılmaması için bankalara verilen takip talimatı hukuksuz olduğu kadar sermaye kontrollerini, döviz hesaplarının denetim altına alınması planlarını akla getirmektedir. Bir aşama sonrası döviz hesaplarından transferlerin kısıtlanması olabilir. Bu adımların hepsi akıl dışı, tutarsız, dövizin yastık altına gitmesine, kayıt dışına ve banka sisteminden çıkmasına kapı aralayacak adımlardır. 

Bankadan kredi çekip bununla döviz büfesinden döviz satın alan, takip edilmemek için de bunu banka hesabına yatırmak yerine yastık altında, kasasında tutanları banka hafiyeleri yakalayıp ne ceza verecek? İktidar çaresiz kaldıkça aklı terk edip rasyonel olmayan yollara giriyor.  BDDK’nın bankalara gönderdiği bu talimat da bu çaresizlik işaretlerinden birisi.

Diğer yandan CB Erdoğan’ın yönetimindeki TVF’nin Türk Telekom’un yüzde 55’lik çoğunluk hissesine talip olarak müzakerelere başladığının Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) bildirilmesi mevcut ağır ekonomik kriz koşullarında dikkat çekici olduğu kadar, soruları beraberinde getirmektedir.

2005 yılında Lübnan’lı Hariri ailesine ve Oger Telecom’a yüzde 55 hissesi satılarak özelleştirilen TT’nin içini boşaltan, taşınmazlarını, kilometrelerce bakır kablolarını satan, 13 milyar kârı yurt dışına transfer eden Haririler Türk bankalarına da 4 milyar dolar kredi borcu takıp, Türkiye’den ayrıldılar. Hazine yıllarca bankaların kredi alacakları için TT’ye ve Hariri ailesine yasal takip başlatmasını engelledi. 

  • Sonunda Milyarlarca dolarlık alacaklarına karşılık üç banka TT’nin yüzde 55 hissesini ve yönetimini üstlenerek alacaklarını kendileri tahsil yoluna gitti.

Şimdi CB Erdoğan TT’nin azınlık hissesine sahip olan kontrolündeki TVF’yi TT’nin yüzde 55’lik çoğunluk hissesine sahip olmaya götürüyor. Böylece Haririlerin kur artışlarıyla iyice katlanan milyarlarca dolarlık batık borcu milletin elde kalan en değerli son varlıklarının toplandığı TVF’nin kontrolüne girecek. Ziraat Bankası’na olan kredi borcuna karşılık Turkcell’i kontrolüne alan iktidar şimdi de ülkenin en büyük Telekom şirketini kontrolüne almayı, batık kredilerini de TVF’nin, devletin, milletin üzerine yıkmaya hazırlanıyor.

TT’nin çoğunluk hissesinin TVF tarafından satın alınması girişimi akla pek çok soruyu getiriyor. 

  • Öncelikle Hariri ailesinin borçları TVF tarafından mı üstlenilecek?
  • Türkiye’nin en değerli varlıklarından telekomünikasyon, internet ve uydu haberleşmesinin en büyük altyapı sahibi TT, kapalı kapılar ardında birilerine, Katar veya BAE’ye mi satılacak? TT çoğunluk hisselerinin satışı için birilerine söz mü verildi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan TT hisselerini birkaç milyar dolara satıp, ülkeyi içine düşürdüğü ağır krizden, döviz darboğazından çıkabilmek için bu satıştan gelecek dolarları mı kullanmayı planlıyor? Bu girişim hiç de masum ve iyi niyetli görünmediği gibi arkasındaki gerçek niyetle ilgili soru işaretleri ve şüpheler barındırıyor!