Özgür Özel’den Madımak sözü: O tabelayı kendi ellerimle asacağım
CHP’li Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/10 Ocak 2022
CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN KOORDİNATÖR BAŞDANIŞMANI ERDOĞAN TOPRAK'IN 10 OCAK 2022 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
İÇ POLİTİKA
- İktidar; Anayasa’da teminat altına alınan toplantı, gösteri, protesto özgürlüğünü kriminal bir kılıfa büründürerek, toplumsal sorunların dile getirilmesini önlemek istiyor!
DIŞ POLİTİKA
- Kazakistan’da yaşanan şiddet olayları sonrasında Rus askerlerinin barış gücü olarak ülkeye davet edilmesi dengeleri değiştirecektir!
- Kazakistan’ın ülkesindeki protesto olaylarında Türk Devletleri Teşkilatı-TDT’den değil Rusya ve Belarus’tan destek istemesi dikkat çekicidir!
- Ukrayna’da sıcak savaş ve Rusya birliklerinin Donbas-Donetsk-Luhansk’ı ilhakı ihtimali yükseliyor!
- ABD yaptırımları, savunma sanayii ihracatını ve silah anlaşmalarını olumsuz etkiledi. Pakistan, Türkiye ile imzalanan Atak Helikopter Alımı anlaşmasını iptal etti!
- Yunanistan, Ege’de karasularını 12 mile çıkartmaya hazırlandıklarını ve TBMM’nin almış olduğu ‘savaş nedeni’ kararının geri çekilmesini istedi!
- İktidar, Libya ve Suriye politikalarında keskin U dönüşlerinin sinyalini veriyor!
EKONOMİ
- Kur Korumalı Vadeli TL mevduata ilgi olmadığını gören İktidar, ihracatçıların dövizinin yüzde 25’ine el koymaya yöneldi!
- 2022 yılı ilk çeyrek Dış Ticaret Beklenti Anketi, bu yılın ilk üç ayında ihracatın gerileyeceği ve ithalatın artacağı beklentisini öne çıkarttı!
- Merkez Bankası (MB) Yasası’ndaki değişiklikle yabancı döviz ve altın varlıklarına haczedilmeme güvencesi verilmesi, MB’nin itibarsızlaştırılmasıdır!
- Emekli maaşlarına resmi enflasyon rakamının da altında zam yapan İktidar, sayıları 14 milyona yaklaşan emeklileri enflasyon ve zamlara ezdiriyor!
İktidar; Anayasa’mızın 34’üncü maddesinde teminat altına alınan toplantı, gösteri, protesto özgürlüğünü kriminal bir kılıfa büründürerek toplumsal sorunların dile getirilmesini önlemek istiyor. Anayasal-demokratik-hukuk temelindeki demokrasi mücadelesini; sopayla, silip süpürmekle ve yurttaşları korkutarak engelleme peşindedir. Türkiye’yi Suriyeleştirme senaryoları, anayasa-yasalar-hukuk ve demokratik uzlaşı içinde halkın özgür iradesi ve oylarıyla bozulacaktır!
İktidarın demokratik hak ve özgürlükleri ve bunların kullanımını, toplumu tehdit etmek için kullanmaya yönelmesi, toplumsal çatışma ve kaos yaratmayı amaçlayan gizli bazı planlarının olduğunu açık etmeleri demokrasi karşıtlığını nereye kadar vardırabileceklerinin dışa yansımasıdır. Halkı ağır zamların altında inim inim inleten, yoksulluğu kader diye pazarlamaya çalışan iktidar; bunların söylenmesinden, dile getirilmesinden, eleştirilmesinden korkuyor.
Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, ülkenin birlik ve beraberliğini temsil ettiğinin, tüm bireylerin ve cumhurun başı olduğunun farkında değil. Etrafını saran onlarca danışmanının, kabinesindeki Adalet Bakanının hatırlatmaya çekindiğini düşündüğüm bir hatırlatmada bulunmak isterim; toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak bu ülkedeki 84 milyonun her bireyi, ayrımsız şekilde Cumhurbaşkanının kendisi de dahil tüm yurttaşlar için ‘temel hak’ olarak T.C. Anayasa'sında yer alıyor. Bu ülke, bu devlet, bu ülkenin insanların düşünce, ifade ve nasıl davranacaklarına karar verme hakkı ve özgürlükleri kimsenin tekelinde, kontrolünde olmadığı gibi, anayasamızın hüküm altına aldığı şekilde kimsenin önceden iznine de tabi değildir.
İktidar; söz konusu hakların kullanılmasının engellenmesi, tehditle baskı altına alınmak istenmesine karşı açılan çok sayıda davada Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu hakların kullanımının ‘insan hakkı ihlali’ olduğuna karar verdiğinden, umarım haberdardır. Toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak, tepkisinieleştirisini haykırmak, yazılı ve sözlü şekilde ifade etmek her yurttaş için demokrasinin olmazsa olmazı ve temel bir Anayasal haktır. Hiç kimse bu hakkı kullananları tehdit edemez. Hakkını kullanmaktan menedemez!
İktidarın ve ittifak ortağının ekonomik ve siyasi çöküşle birlikte her alanda tıkandığı, duvara dayandığı apaçık ortada ve anketlerde oy oranları hızla geriliyor. İktidar, demokratik hakların kullanımını engellemek için yurttaşları birbiriyle karşı karşıya getirme gibi çok tehlikeli bir niyeti sergilemekten kaçınmıyor.
Yüzüncü yaşına yürüyen Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları; demokrasiye olan inancıyla yasalar, anayasa ve hukuk içinde, karşılıklı demokratik haklara saygı ve uzlaşıyla haklarını korumaya devam edecektir, kötülükler ve kötü niyetliler karşısında ödün vermeyecektir. Ülkemizi Suriyeleştirme, Venezuelalaştırma senaryolarını özgür iradesi ve oylarıyla bozacaktır!
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nden Kazakistan’da yaşanan şiddet olayları sonrasında Rus askerlerinin barış gücü olarak ülkeye davet edilmesi, Rusya’nın bu ülkede kalıcı olup olmayacağı sorularını beraberinde getirdi. AzerbaycanErmenistan arasındaki Dağlık Karabağ savaşı sonrası Güney Kafkasya’ya yerleşen ve 20 yıl sonra birliklerini buraya yerleştirerek üsler kuran Rusya, Kazakistan’daki askeri varlığını da uzun süre devam ettirecek, muhtemelen kalıcı hale getirecektir!
Kazakistan’da, yılbaşından itibaren yürürlüğe konulan yüzde 50 oranındaki LPG ve akaryakıt zamlarının yol açtığı protestolar, ayaklanmaya ve şiddet olaylarına dönüşünce olağanüstü hâl ilan edildi ve ordu sokağa çıktı. Kazakistan’ın kurucu devlet başkanı Nursultan Nazarbayev’in 28 yıl ülkeyi yönettikten sonra 2019 martında görevden çekilme kararıyla gidilen seçimlerde, Nazarbayev’in işaret ettiği Cömert Tokayev devlet başkanı seçilmişti. Nazarbayev, onursal devlet başkanlığı ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanlığı görevlerini üstlenerek perde gerisinden ülke yönetimindeki etkinliğini sürdürüyordu. Petrol ve doğal gaz zengini ülkede akaryakıt fiyatlarının olağanüstü zamlanması, bunun yanı sıra enerji ve elektrik üretiminde ciddi sıkıntılar yaşanması, akaryakıt yokluğu, elektrik kesintileri, düşük ücretler, yoksulluk ve ülke kaynaklarının Nazarbayev Ailesi ve çevresindeki dar bir grup tarafından paylaşılması ayaklanmaların gerekçesi olarak öne çıkıyor. Bunun yanı sıra kripto paraların Çin’de yasaklanması sonrasında Kazakistan’ı yeni üs olarak belirleyen kripto para madencileri büyük elektrik tüketen devasa bilgi işlem sistemlerini Kazakistan’a taşıdılar. Olağanüstü elektrik tüketen bu sistemler ülkede bazen saatler süren elektrik kesintilerine zemin hazırladı. Zamlarla beraber elektrik fiyatlarının yükselmesi, kesintilerin artması tepkileri büyüterek sokak hareketlerinin bir başka görünmeyen nedenini oluşturdu. Devlet Başkanı Tokayev zamların geri çekilmesi, hükümetin istifa etmesine rağmen protestoların ve çatışmalar devam edince orduya, ‘ihtarda bulunmaksızın eylemcilere ateş etmeleri’ emri verdiğini açıkladı. Eylemcileri ‘haydutlar’ olarak nitelendiren Cumhurbaşkanı Tokayev, olayların sürmesi üzerine protestocuların ‘dış güçler tarafından desteklenen, batıda eğitilmiş profesyonel teröristler’ olduğunu öne sürerek Kolektif Güvenlik Örgütü (KGÖ) anlaşmasının 4. Maddesine dayanarak Rusya’dan ve KGÖ üyesi ülkelerden askeri destek istedi. Bu hamlenin Kazakistan yönetimin talebiyle gerçekleşmesi Rusya ve Putin’i avantajlı kılıyor. Rusya öncülüğünde kurulan ve Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Ermenistan’ın üye olduğu KGÖ anlaşmasının 4. Maddesi, tıpkı NATO Anlaşmasının 4. Maddesi gibi üye ülkelerden birisine dış saldırı tehdidi, terör saldırısı ve müdahale durumunda askeri destek verilmesini öngörüyor. Ukrayna ve Belarus’tan sonra Kazakistan’da da karışıklıklar yaşaması, Rusya tarafından Ukrayna ve Gürcistan’daki pembe ve turuncu devrimler örnek gösterilerek ABD ve Avrupa’nın girişimi olarak nitelendirilirken, batılı ülkeler ise aksi görüşte.
Rusya, Kazakistan’ın kuzeyinde yaşayan Ruslardan ötürü bu ülkedeki vatandaşlarının haklarının korunması, gerekirse bu bölgelere özerklik verilmesini sıkça gündeme getiriyor. Ukrayna ve Kırım’da olduğu gibi bu bölgelerin Rusya’ya ilhakı tartışmaları iki ülke arasında yaşanıyor. Rusya askeri destek için Rusçanın tekrar ikinci resmi dil olması ve kiril alfabesine dönülmesi, Kuzey Kazakistan’daki Rus nüfusun hak ve özgürlüklerinin korunması, bu bölgelerin özerk eyalet ilan edilmesi koşullarını iletti. Kazakistan yönetiminin bu taleplere olumlu karşılık verdiği dile getiriliyor.
Kazakistan’ın pek çok stratejik maden rezervine sahip olması, bu ülkeyi batılı ülkeler için de önemli konuma getiriyor. Kazak petrollerinin büyük bölümünü batılı petrol şirketlerinin yanı sıra Rus ve Çin enerji şirketleri işletiyor. Çin, Kazak petrolü ve doğalgazının en büyük alıcısı. Ayrıca ülkede, Çin sanayi, teknoloji ve inşaat-altyapı şirketlerinin büyük yatırımları mevcut. Kazak enerji kaynakları ihraç edilirken elde edilen gelirin yüzde 80’i batılı, Rus ve Çin enerji şirketlerince, yüzde 20’si Nazarbayev ailesi ve dar oligark gruplar tarafından paylaşılıyor. Protesto eylemlerinin aynı zamanda devlet başkanı Tokayev tarafından Nazarbayev ve adamlarının yönetimden tasfiyesi için bir fırsat olarak değerlendirildiği söylenebilir. Sovyetler Birliği döneminde Dışişleri Bakanlığında Çin’de görev yapan devlet Başkanı Tokayev’in, Putin’den barış gücü ve Rus ordusunun desteğini talep ederek, Rusya’nın askeri ve siyasi desteğini, sınır komşusu Çin’in de siyasi ve ekonomik desteğini arkasına aldığını öngörebiliriz.
Olayların şiddetlenmesi durumunda beklenmedik bir ihtimal olarak Kuzey Kazakistan’ın ilhakı ya da Rusya’ya katılması düşük bir ihtimal olarak görülse de göz ardı edilmemelidir. Putin’in Sovyetler Birliği’ni yeniden canlandırma planları biliniyor. Kazakistan olayları Rus lider için bu planları hayata geçirmenin başlangıç zemini olarak da görülebilir. Bu aşamada Putin’in böyle bir hamlede bulunacağını öngörmüyorum. Avrasya Ekonomik Birliği’nin (AEB) önemli bir üyesi olan Kazakistan’daki gelişmelerin hangi yöne ilerleyeceğini önümüzdeki süreçte yaşanacak gelişmeler gösterecek.
Bir diğer olasılık Kazakistan’daki olayların benzer yönetim tarzlarına sahip diğer orta
Asya Türk cumhuriyetlerinde (Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Moğolistan) ve Kafkasya’da (Azerbaycan, Türkmenistan) domino etkisi yapması ve kargaşanın Kazakistan’ın sınır komşusu olan bu ülkelere de sıçraması. Böyle bir durum Rusya ve Putin’in hiç arzu etmeyeceği bir tabloyu ortaya çıkartabilir.
Rusya’nın gönderdiği askeri birliklerin doğrudan olaylara müdahil olmaması, protestocularla karşı karşıya gelmemesi söz konusu olabilir. Rus askerlerin çatışmalara girmesi, Kazak milliyetçiliğini öne çıkartıp olayları başka yönlere ve kontrolsüzlüğe sürükleyebilir. Rusya’nın ağırlıkla Rus nüfusun yaşadığı Kuzey Kazakistan’ı kontrol altına alma, güvenliğini sağlama yanında büyük kentlerde stratejik yerlerin güvenliğini üstlenmesi beklenmelidir.
Kazakistan’daki gelişmeler Türkiye açısından ciddi önem taşımaktadır. Öncelikle bu ülkedeki 5 milyar doları aşan Türk şirketlerinin yatırımları yanında siyasi ilişkilere de yansıması olacaktır. Türkiye’nin öncülüğünde geçtiğimiz kasım ayında kurulan ve Rusya ile Çin’in rahatsızlık duyduğu Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Kazakistan’daki olaylarda etkisiz kaldı. Kazakistan’ın TDT’den değil Rusya ve Belarus’tan destek istemesi dikkat çekici!
Geçtiğimiz yıl Kasım ayında İstanbul’da CB Erdoğan’ın dönem Başkanlığında gerçekleştirilen 8’inci Türkçe Konuşan Ülkeler İş birliği Konseyi toplantısında alınan kararla Türk Devletleri Topluluğu (TDT) kuruldu. Orta Asya Türk Devletleri yanında Azerbaycan ve Macaristan’ın katıldığı toplantıda Türkmenistan TDT’ye gözlemci üye oldu. Kazakistan Devlet Başkanı Cömert Tokayev toplantıda yer alırken, Kazakistan Onursal Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev CB Erdoğan’ı ve TDT’nin kuruluşunu tebrik etti. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Binali Yıldırım, Ak Sakallılar Konseyi Başkanı oldu. TDT Sonuç Bildirgesi’nde TDT üyelerinin güvenlik, askeri, siyasi, ekonomik, ticari, enerji, uzay vb. alanlarında iş birliği ve yardımlaşması, Türkiye Maarif Vakfı’nın (TMV) TDT ülkelerinde öğretim kurumları açması, Türk Üniversiteler Birliği’nin kurulması yer aldı. O dönemde Rusya ve Çin, TDT’nin kuruluşunu olumlu karşılamadıklarını örtülü ifadelerle duyurmuştu.
Türkiye’nin öncülüğünde gerçekleşen TDT hamlesine karşılık, TDT Kazakistan olaylarında hiçbir varlık gösteremedi. Kazakistan, Rusya’dan yardım talep etti, asker istedi. CB Erdoğan Tokayev ile telefon görüşmesi yaparak iş birliği, yardım, destek talep edilmesi durumunda her türlü katkının verileceğini iletmesine karşılık Tokayev böyle bir talepte bulunmadı, TDT üyesi sınır komşuları yerine Putin’le görüşmeyi ve Rusya ile Belarus’tan asker istemeyi, KGÖ’nün barış gücünü ülkesine davet etmeyi yeğledi. Türkiye de dahil TDT üyeleri gelişmeleri izlemekle yetindi. Kanımca Rusya, daha önce örtülü şekilde ifade ettiği TDT’nin kurulması memnuniyetsizliğini ve rahatsızlığını, Kazakistan’da askeri gövde gösterisiyle somutlaştırdı, TDT projesinin fiilen geçersizliğini ortaya koydu. Diğer TDT üyelerinin Putin’in gözünün içine baktığını dikkate aldığımızda iktidarın TDT hamlesinin altının boşaldığını söylemek yanlış olmaz.
Bundan sonraki süreçte Tokayev yönetiminin atacağı adımlar belirleyici olacak. Ülke kaynaklarının dar bir grup tarafından paylaşılmasının yarattığı toplumsal tepki ve öfkeye karşı atılacak halkın refahını artırıcı adımlar, ekonomik-sosyal ve demokratik reformlar yönünde bir tutum benimsenirse, ülkede yeniden uzlaşı ortamı aşamalı şekilde sağlanabilir. Nazarbayev ailesinin tasfiyesini, yurtiçi ve yurt dışındaki varlıklarına el konulmasını, uç bir adım olsa da halkın öfkesini-tepkisini hafifletmek için yargılanmalarını öngören bir süreç yaşanabilir. Benzer tablo hatırlanacağı gibi Özbekistan’da yaşandı. Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov, Sovyetlerin dağıldığı 1991’den 2016’da ölene kadar ülkeyi eşi, kızları ve damatlarıyla birlikte yönetti.
Sonrasında bütün yolsuzlukları açığa çıktı. Tüm servetlerine el konuldu. Kızı Gülnara Kerimova başta olmak üzere aile fertleri yolsuzluk, vb. nedenlerle tutuklanıp yargılandı ve bazıları halen cezaevindeler.
Avrupa’nın önde gelen yayın organlarında Kazakistan’ın son dönemde Türkiye ile yakınlaşmasının ve TDT’nin kuruluşunun Rusya ve Çin’i rahatsız ettiği öne sürülüyor. Türk etnik kimliği ve Sünni İslam ekseni üzerinde kurumsallaşması hedeflenen TDT kuruluşuyla birlikte, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin uluslararası alanda sıklıkla Rusya ve Çin ile karşı karşıya geleceğini ileri sürülüyor. Çin’in Yeni İpek Yolu projesinin kilit güzergahlarından birisi olan Kazakistan’daki gelişmeler sonrası, Çin’in Türkiye üzerinden geçecek güzergahları civar ülkelere kaydırabileceği dile getiriliyor. Rusya ve Çin’in, Türkiye Maarif Vakfı’nın bu ülkelerde okullar ve üniversiteler açmasını tepkiyle karşıladığı da dikkat çekilen bir başka nokta!
Kısmen anayasal düzenin sağlandığı açıklamaları yapılsa da Kazakistan’ın Orta Asya’da, civar ülkelerde ve bölgelerde yeni süreçlerin, olası kargaşaların yaşanmasına yol açabilecek bir kaotik potansiyeli bünyesinde barındırdığını öngörmekteyim. Önümüzdeki süreçte Orta Asya ve Türk Devletleri ile olan ilişkilerde politikaların yeniden tasarlanması, Rusya ve Çin baskısına karşı alternatifler üretilmesi kaçınılmaz görünüyor.
Ukrayna’da sıcak savaş ve Rusya birliklerinin Donbas-Donetsk-Luhansk’ı ilhakı ihtimali yükseliyor. Putin’in ABD Başkanı Biden’dan Ukrayna’nın NATO üyesi yapılmayacağına ve silahlandırılmayacağına yönelik yazılı teminat isteyerek topu Batının kucağına atması bu ihtimali daha da güçlendirdi. Muhtemelen ErdoğanPutin görüşmesinde Rusya lideri Türkiye’den Ukrayna sorunundan uzak durmasını ve Ukrayna’nın NATO üyeliği için veto hakkını kullanmasını istedi!
Ukrayna’da atmosferin hızla ısındığını ve olası büyük savaş ve Rusya’nın ilhak veya işgal planının ilerlediğini öngörmekteyim. Ukrayna’yı Rusya’ya karşı cesaretlendiren batılı ülkelerin olası bir sıcak savaş ve Rus ordusunun Ukrayna’nın Rusya yanlısı doğu bölgelerine girmesi durumunda bu ülkeyi yalnız bırakacakları görülüyor. NATO’nun ya da Acil Müdahale Gücü’nün devreye girme olasılığı çok düşük. Putin’in Ukrayna konusundaki son açıklamaları talepleri kabul edilmezse sonuna kadar gitmeye kararlı olduğunu gösteriyor. Kremlin Sarayı’nın resmî web sitesinde Ukrayna hakkında geniş içerikli ve tarihsel analizlere dayalı bir makaleyi Rusça ve ilk kez Ukraynaca yayınlayan Putin, kararlılığını yazılı belge bırakarak teyit etti ve Ukraynalılarla ‘kardeşiz’ diye seslendi. Ukrayna devlet başkanı Volodimir Zelenskiy, Putin’in makalesine ‘Biz, Ruslarla kardeş isek, olsa olsa, Habil’le Kabil gibi düşman kardeş oluruz’ karşılığını verdi. Gelinen aşamada Putin’in ortaya koyduğu talepler ABD-AB ve NATO tarafından kabul edilmez ise büyük olasılıkla geniş çaplı bir askerî harekât başlatacağı anlaşılıyor.
Putin’in gündeme getirdiği talepler;
- Ukrayna’nın NATO üyeliği kabul edilmesin, bu yönde alınan karar iptal edilsin.
- Rusya-Ukrayna arasındaki sorunlarda Ukrayna’ya gayri resmi NATO üyesi gibi davranılmasın. ABD, diğer batılı ülkeler ve NATO üyesi ülkeler Ukrayna’ya askeri teçhizat ve altyapı desteği, silah sistemleri, teminine son verilsin.
- Liderlerin sözlü güvencesini ya da açıklamalarını kabul etmeyeceğiz. Uluslararası alanda hukuken geçerli yazılı ve onaylı garantilerin verilmesini istiyorum.
Putin, bu konuda sadece ABD ile görüşeceğini, diğer batılı liderleri muhatap kabul etmeyeceğini de ilan etti. Taleplerin ocak ayı içinde sonuca bağlanmasını beklediğini, bundan sonrası için topun batıda ve NATO’da olacağını kendileri açısından bağlayıcı bir durumun söz konusu olmayacağını ifade etti. Putin, ABD-AB ve NATO’ya bir anlamda, ocak ayı içinde yanıtlarını vermeleri, Ukrayna konusunda yazılı taahhütlerin kabul edilmesini, aksi halde ‘gereğini yapacağını’ içeren örtülü bir ültimatom verdi.
Putin, 1922’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) kuruluşunun temelini oluşturan Birlik Sözleşmesi’nde katılımcı Cumhuriyetlerin birlikten ayrılmaları durumunda, birliğe katılım öncesindeki sınırlarının geçerli olacağının öngörüldüğüne dikkat çekiyor. Ukrayna 1922’deki birlik sözleşmesini imzaladığında Kırım Rusya toprağıydı. Şu andaki Doğu Ukrayna da öyle. Kırım 1954’te dönemin Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Nikita Kruşçev tarafından Ukrayna’ya verildi. O nedenle Putin, birlik anlaşmasında yer alan bağımsızlık hakkının Sovyetler Birliği’nin kuruluşu sırasında temele yerleştirilmiş bir bomba olduğu görüşünü yayınladığı makalede vurguluyor. Rusya lideri, Sovyetler Birliği’nin kurucu cumhuriyetlerinin birlikten ayrılmaları ve bağımsızlık ilan etmeleri durumunda, 1922’deki Birlik Sözleşmesi öncesindeki sınırlarına dönmelerinin hukuki zorunluluk ve sözleşmenin hükmü olduğunu hatırlatarak; ‘gelirken ne getirdiysen ayrıldığın zaman onu alıp gidersin’ ilkesini dile getiriyor. Ukrayna birlik sözleşmesini imzaladığında Kırım ve Donbas’ın Ukrayna sınırları içinde olmadığını, Rusya toprağı olduğunu belirterek Ukrayna’nın bağımsızlık ilanı sonrasında Kırım’ın ilhakının ve Donbas-Donetsk ile ilgili taleplerin Rusya’nın doğal-tarihsel hakkı olduğunu, buna kimsenin itiraz edemeyeceğini savunuyor. ABD ve NATO, şayet Putin’in taleplerini kabul eder ve yazılı şekilde güvence verirse savaş seçeneği ortadan kalkar. Aksi halde Avrupa’yı, Karadeniz’i de içine alacak, Orta Asya’ya kadar dayanacak bir savaş rüzgarının esmesi ihtimali yükseliyor. Bu rüzgârın Türkiye’yi de etkilemesi kaçınılmaz. İktidarın ABD ve Rusya’yı karşılıklı birbirine karşı kullanma politikası Ukrayna sorununda çökmüş görünüyor. Zayıf ihtimal olmasına karşılık ABD ve NATO’nun Karadeniz’e çıkarak Ukrayna’ya destek verme seçeneğini düşünmeleri halinde boğazlardan savaş gemilerinin geçirilmesi için Türkiye’nin baskılanması söz konusu olacaktır. Bu olmadığı takdirde NATO görev gücü kapsamında Türk donanmasının Ukrayna lehine Karadeniz’de görev üstlenmesi talepleri gelebilir. 2 Ocak’ta CB Erdoğan ile Putin arasında gerçekleşen telefon görüşmesinde Rusya’dan baskı geldiğini söylemek olanaklı. Muhtemelen Putin, Türkiye’den soruna taraf olmamasını, boğazların kontrolünde yansız davranmasını, olası çatışma durumunda batılı ülkelere ait savaş gemilerinin geçişlerine izin verilmemesini istedi. Ayrıca Ukrayna’ya İHA-SİHA satışı yapılmaması, SİHA üssü kuruluşunun durdurulması ve SİHA’ların Minsk Anlaşması Ateşkes Bölgesi’nde (Donetsk-Donbas-Luhansk) kullanılamayacağı koşulunu Ukrayna’dan talep etmesini istediğini düşünüyorum. Putin’in, Ukrayna’nın olası NATO üyeliği konusunda Türkiye’den veto hakkını kullanmasını CB Erdoğan’dan talep etmiş olması da yüksek bir ihtimal.
Sonuç olarak; Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna sorununda tarafsız kalınmaması durumunda Türkiye’nin Suriye, Libya ve Güney Kafkasya’da Rusya’dan kaynaklı sıkıntılar yaşayabileceği uyarısını, örtülü şekilde iletti. Görüşmenin hemen akabinde aynı akşam Rus savaş uçaklarının İdlib’i bombalaması, bu açıdan mesaj olarak görülebilir!
ABD’nin S-400’lerden ötürü Türkiye’ye uyguladığı yaptırımlar savunma sanayii ihracatını ve silah anlaşmalarını olumsuz etkilemeye başladı. Son olarak Pakistan Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye ile imzalanan 1,5 milyar dolarlık ATAK HELİKOPTER ALIMI anlaşmasının iptal edildiğini, helikopterlerin Çin’den satın alınacağını duyurdu!
Rusya’dan 3 milyar dolara satın alınan ve üç yıldan bu yana ambarda tutulan S-400 Hava Savunma Sistemleri nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulayan ABD, bu kapsamda Türkiye’nin savunma sanayii ihracatına da engel koymaya başladı. Milli saldırı helikopteri projesi çerçevesinde üretimine başlanan Atak helikopterleri için Pakistan silahlı kuvvetleri ile 2018 yılında 30 adet satış anlaşması imzalanmıştı. Savunma Sanayii Başkanlığı helikopter satışının parasal tutarını 1,5 milyar dolar olarak açıklamıştı. ABD yaptırımları nedeniyle helikopterlerin motor temini sıkıntısı iki yıldan bu yana giderilemedi. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) tarafından üretilen ATAK helikopterinde, ABD üretici firmaya (ABD’li Honeywell ve İngiliz Rolls Royce) onay vermediği için motorların teslimatı yapılamıyor. Daha önce Filipinler ordusuna yapılan 6 adet Atak helikopteri satışında bir sorun yaşanmamasına karşılık Pakistan ordusuyla imzalanan sözleşmeye Biden yönetimi onay vermedi ve motorların teslimatı gerçekleşmedi. İki ülke arasındaki olumlu ilişkiler çerçevesinde 2019 yılında ilk parti teslimatın yapılması gereken helikopterler için iki yıldan bu yana Türkiye’nin ABD ile yaşadığı sorunu çözmesini bekleyen, sözleşme ve teslimat süresini 6’şar aylık dönemler için uzatan Pakistan Genelkurmay’ı sonunda anlaşmayı feshetme kararı aldığını ve helikopterleri Çin’den temin edeceğini açıkladı. Sözleşmenin iptali kararı sonrasında büyük ölçüde üretimi tamamlanmış ancak motorları olmadığı için uçamayan helikopterler Türkiye’nin elinde kaldı.
Pakistan’a yapılacak satışın engellenmesi ve sözleşmenin iptal edilmesi muhtemelen diğer muhtemel alıcı ülkelerin siparişlerini olumsuz etkileyecek, Türkiye’nin parasal ve Pazar kayıplarını büyütecektir. Pakistan, Türkiye ile imzaladığı anlaşmadan ötürü sözleşmeyi feshetmesi için ABD tarafından baskı altına alınmış görünüyor. 2022 Pentagon Savunma Bütçesi’nde Türkiye için başka bazı engelleme maddeleri yer alıyor. Türkiye’de üretilen silahlı ve silahsız insansız hava araçlarının üretimi, satışı konusunun incelemeye alınması, İHA-SİHA üretiminde ABD firmalarınca temin edilen makine, teçhizat, parça varsa bunların satışının önlenmesi isteniyor.
S-400’ler nedeniyle F-35 savaş uçağı projesinden çıkartılan ve 1,5 milyar dolar ödenen ilk parti uçakların teslimatı iptal edilerek parası da iade edilmeyen Türkiye, şimdi de savunma endüstrisi ihracatında ABD’nin engellemesiyle karşı karşıya. Pakistan’a yapılacak 1,5 milyar dolarlık satışın iptaliyle de kayıp tutarı 3 milyar dolar oldu. Buna S-400’lere verilen 3 milyar doları da ilave ettiğimizde kaybedilen kaynak 6 milyar dolara yükseliyor. Ülke kaynakları, iktidarın öngörüsüz politikalarıyla çöpe atılıyor!
Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin hak iddia ettiği, ihtilaflı alanda doğalgaz sondajına başlayan KATAR karşısında iktidarın suskunluğu, Yunanistan’ı cesaretlendirdi. Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias, Ege’de karasularını 12 mile çıkartmaya hazırlandıklarını ve TBMM’nin almış olduğu ‘savaş nedeni’ kararının geri çekilmesini istedi! İktidarın son dönemde Yunanistan ve GKRY’den gelen adımlara, sadece yazılı dışişleri açıklamalarıyla twitter üzerinden yanıt vermesi dikkat çekiyor!
İktidarın Doğu Akdeniz’de sessizliğe büründüğü Mavi Vatan stratejisindeki geri adımlar, Katar’ın GKRY ile anlaşarak ABD’li ExxonMobile ile ortaklaşa ihtilaflı sularda sondaja başlamasına rağmen izlenen suskunluk politikası Yunanistan’ı cesaretlendirdi. Türkiye ve KKTC’nin hak iddia ettiği, ihtilaflı bölgede Katar-ABD ortaklığına verilen arama ruhsatına karşı Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı yazılı açıklamaya, GKRY Dışişleri sert yanıt vermişti. GKRY’nin ‘kendi egemenlik alanı olduğunu iddia ettiği bölgede geri adım atmayacağını’ içeren açıklamasına Türkiye karşılık vermedi. CB Erdoğan’ın Katar ziyaretinde konuyu gündeme getirmesi beklenirken yine sessiz kalındı. Katar-ABD ortaklığının resmi anlaşması GKRY Dışişleri Bakanlığı tarafından duyuruldu. İktidar yine sesini çıkartmadı. Bu tavırlar Yunanistan’ın Ege’de deniz egemenliğini genişletme hamlesini gündeme getirmesine zemin hazırladı. Suudi Bakan Prens Faysal bin Ferhan ile medya karşısına çıkan Bakan Dendias, ülkesinin Ege’de kara sularını 12 mile çıkartma hakkı bulunduğunu ancak Türkiye’nin savaş tehditleriyle karşı karşıya kaldıklarını belirterek TBMM tarafından alınan ‘savaş nedeni-casus belli’ kararının iptal edilerek geri çekilmesini istedi. Yunanistan Dışişleri Bakanının Türkiye’yi TBMM kararını geri çekmeye çağırırken yanında Suudi Bakanın olması iktidara verilen bir mesaj niteliğindedir.
Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada; bölgede barışı asıl tehdit eden ülkenin Yunanistan olduğunu, bu açıklamaların iki ülke arasında yürütülen istikşafi görüşmelerin ruhuna aykırı olarak değerlendirildiğini bildirdi. Yunanistan’ın Türkiye karşı suni ittifaklar yaratarak gerginliği tercih ettiği, Türkiye’nin hak ve çıkarlarını savunma iradesinin tehdit olarak değerlendirilemeyeceği vurgulandı.
İktidar normalleşme adı altında dış politikada ‘geri adımlar’ atmaya hız verdi. Mısır ile izlenen hasmane politikalar sonrası Mısır Yunanistan ve GKRY ile Akdeniz’de deniz sınırları anlaşmasını imzalayarak parlamentosundan geçirdi. Türkiye 12 yıl sonra Mısır ile normalleşme çabasına girişti ancak Yunanistan ve GKRY almak istediklerini aldılar. Benzer durum Katar ile de söz konusu. Daha önce ihtilaflı bölge için deniz kuvvetleri eşliğinde sondaj gemilerini bölgeye gönderen iktidar şimdi suspus! BAE ile tüm sorunların üzeri örtülerek 10 milyar dolar karşılığı BAE’nin tüm istekleri kabul edildi. Ardından Katar ve BAE aracılığıyla Suudi Arabistan ile normalleşme arayışına girişildi. Cemal Kaşıkçı cinayetinden söz etmeme, Suudileri itham etmeme, Suudi Merkez Bankasıyla swap anlaşması karşılığında Veliaht Prens’ten randevu alındığı anlaşılıyor.
Katar’ın Türkiye ve KKTC’nin hak iddia ettiği alanlarda arama ruhsatı alıp, sözleşme imzalamasına swap anlaşması karşılığında sesiz kalan iktidar, Katar’ın Antalya Limanı işletmesini 49 yıl daha uzatarak Katar Emirini ödüllendiriyor. Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çekerken, enerji sahalarını, doğalgaz alanlarını, ihtilaflı ve egemenlik iddia ettiğimiz kara sularını, stratejik limanları Katar’a teslim ediyor. Şimdi benzer swap anlaşmaları ve kredi için BAE ve Suudi Arabistan’ın kapısını çalmaya hazırlanan CB Erdoğan, muhataplarını kızdırmamaya gayret ederek birkaç milyar dolar kaynak için normalleşme adı altında geri adımlara, tavizlere devam edecek.
CB Erdoğan ile Putin arasında gerçekleşen telefon görüşmesinin hemen akabinde Rus savaş uçaklarının İdlib’i bombalaması Suriye ve Libya konusunda izlenen politikalarda ciddi değişikliklerin habercisi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Halife Hafter ile görüşmeyi gündeme getirmesi yanında iktidar medyasına sızdırılan Esad ile resmi temaslar ve iş birliği arayışları bu açıdan ciddi U dönüşlerinin sinyali!
Geçtiğimiz hafta Putin’in isteği üzerine CB Erdoğan ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirildiği ve görüşmede Ukrayna, Libya, Suriye başta olmak üzere bölgesel sorunların ve iş birliği konularının ele alındığı açıklandı. Aynı günün akşamı Rus savaş uçakları İdlib’e bombardıman gerçekleştirdi. İdlib’teki cihatçı mevzilerine yapılan bombardımanda ağır hasar verdirildiği duyuruldu. Suriye Gözlem Evi sivillerin yaşamını yitirdiğini açıkladı. Buna karşılık Türkiye’nin kontrolünde ve güvenlik taahhüdünde olan İdlib’e yapılan bombardıman sonrası iktidardan Milli Savunma ya da Dışişleri Bakanlığından herhangi bir açıklama gelmedi.
Bunun yanı sıra Libya’da seçimlerin ertelenmesi sonrasında ortaya çıkan yeni durum ve Tobruk yönetiminin etkinliğinin artması, Halife Hafter’e desteğin genişlemesi, iktidarın desteklediği başta eski İçişleri Bakanı Salih Başağa olmak üzere pek çok ismin Hafter ile ittifaka girmesi karşısında da iktidar sessiz kalmayı tercih ediyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Libya’daki gelişmeler ve Türkiye’nin tavrıyla ilgili sorulara verdiği yanıtta daha önce terörist, isyancı vb. sıfatlarla andıkları Hafter’den bu kez ‘lider’ olarak söz etti. Benzer şekilde Suriye’de de Esad yönetimiyle resmi diyalog arayışlarının olumlu ilerlediğine yönelik haberler iktidar medyasında yer alırken, yapılan dolaylı temaslarda sınır güvenliğinin sağlanması, PKK başta olmak üzere terör örgütleriyle ortak mücadele edilmesi, genel af çıkarılarak Suriyelilerin evlerine ve eski yerleşim yerlerine dönmesi, Halep’in yeniden imarı ve inşasına Türkiye’nin katkı vermesi gibi konu başlıkları üzerinde uzlaşmaya varılmak üzere olunduğu belirtiliyor.
En baştan itibaren gerek Suriye gerekse Libya bataklığından uzak durulması, buralarda yürütülen iç savaşta taraf olunmaması, İhvancı-Cihatçı örgütlerle temas edilmemesi ve destek verilmemesi yönünde iktidara çağrılarda bulunduk. Suriye’de Şam rejimi ve Esad ile diyalog kurularak Adana Mutabakatı çerçevesinde PKK ve cihatçı terör örgütlerine karşı iş birliği yapılmasını, ülkede bir an evvel istikrar ve barışın sağlanarak, ülkemizdeki milyonlarca Suriyelinin güven içinde yurtlarına dönmesine zemin hazırlanmasını gündeme getirdik. İktidar tam tersine Esad’ı devirmek için kendi tanımıyla ılımlı İslamcı Muhaliflerle iş birliği yapmayı, Şam yönetimine karşı savaşmak üzere Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Suriye Milli Ordusu (SMO) vb. yapılanmaları organize etmeyi tercih etti. İdlib’te Rusya ve Suriye ordusunun cihatçı gruplara yönelik harekât ve operasyonlarına karşı bölgeye binlerce Mehmetçiği sevk edip, gözetim noktaları kurarak İdlib’in merkezi yönetimin kontrolüne geçmesini güçleştirdi. Sınırlarımızda on binlerce mültecinin yaşadığı çadır kentler, briket kentler kurarak milyarlarca lira harcadı.
Şimdi anlaşıldığı kadarıyla Libya ve Suriye’de oldukça keskin bir geri dönüşün, U dönüşünün altyapısı hazırlanıyor. Muhtemelen Putin’in talebi ve telkinleriyle gerek kuzey Suriye’de gerekse İdlib’te Rusya ve Suriye ordusunun yaklaşan operasyonlarına sessiz kalınacak ve aşamalı bir çekilme başlatılacak.
Rusya’nın ve Putin’in yanı sıra Şam’daki büyükelçiliğini açan ve Dışişleri Bakanını Esad’a gönderen, Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşü için Ürdün Mutabakatını hazırlayan, Libya’da Hafter’e destek veren BAE’nin de iktidarın Suriye ve Libya politikalarındaki değişimde etkili olduğunu öngörmek doğru bir tespit olacaktır. Yakın dönemde Libya ve Suriye’de Türkiye açısından en baştan itibaren savunduğumuz ve önerdiğimiz doğrultuda politika değişikliklerinin yaşanması beklenmelidir!
Kur Korumalı Vadeli TL Mevduata ilgi olmadığını gören İktidar, ihracatçıların dövizinin yüzde 25’ine el koymaya yöneldi. Girdilerinin büyük bölümü ithal olan ihracatçıları döviz bozdurup Merkez Bankası’na satmaya zorlayan bu karar, ihracatçıyı ağır kur kayıplarına uğratacağı gibi, ihracatı yavaşlatacak, ihraç dövizinin yurda getirilmesinden kaçınmak için arka kapı veya yan yol arayışlarını hızlandıracaktır!
128 milyar dolarlık döviz rezervini buharlaştırdıktan sonra iki yıldır Merkez Bankası’nın (MB) rezervlerinin ekside olmasına zemin hazırlayan iktidar ve ekonomi yönetimi, 20 Aralık kararlarıyla milyarlarca dolarlık rezervi daha sattıktan sonra, 23 yıl önce yürürlükten kalkan bir düzenlemeyi tekrar uygulamaya koyarak ihracatçıları elindeki dövizin yüzde 25’ine el koymaya yöneldi. İlgili Banka; ihraç dövizinin yüzde 25’ini bozdurup TL’ye çevirme mecburiyeti getirilen ihracatçının bu dövizini aynı gün MB’ye satacak, MB nezdinde açılacak dolar, Euro, sterlin hesaplarına aktaracak. Bu dövizlerle MB’nin rezervleri güçlendirilecek. MB rezervleri arttıkça da kurları baskılama ve müdahale olanaklarının güçlenmesi amaçlanıyor. [MB’nin 3 Ocak’ta yayınladığı Uygulama
Talimatının benzeri 1994 döviz-faiz krizinde dönemin hükümeti tarafından uygulamaya konulmuş ihracatçılara zorunlu döviz devri mecburiyeti getirilmişti. 1999 yılı mart ayında ise uygulama yürürlükten kaldırıldı. O günden bu yana 23 yıldır hiçbir iktidar ihracatçının dövizine doğrudan el koymayı düşünmedi.]
Türkiye ihracatının büyük ölçüde ithalata bağımlı olduğu göz önünde tutulduğunda bu yöntemin bir süre sonra yeni olumsuzluklara yol açması kaçınılmaz. İhraç malı üretebilmek için hammadde, ara malı ithal etmesi gereken ihracatçı, bu ithalat için gerekli döviz ihtiyacını kendi dövizi yerine piyasadan ve muhtemelen daha yüksek kurdan döviz satın alarak karşılamak zorunda kalacak. Bu da hem döviz talebini hem de ihracatçının maliyetlerini yükseltecek. Kaldı ki ihracatçı bu dövize ihtiyacı olduğunda karşılığını bankaya devrettiği tarihteki kur üzerinden TL olarak alacak. Bu parayla piyasadan döviz bulmaya çalışacak. Bu sürede kurlar artmışsa ihracatçının kur farkı zararının karşılanması söz konusu değil. İhracatçılar MB Başkanıyla görüşerek dövizlerinin bozdurulması ve geri aldıkları tarih arasındaki süre için kur garantisi talep ettiler, MB buna olumlu yanıt vermedi. Döviz mevduatlarının bozdurulması için bankada parası olanlara hem yüzde 17’ye kadar faiz ve hem de kur farkı garantisi veren hazine ve MB parasıyla üretim yapıp ihracat yaparak ülkeye döviz getirecek ihracatçıya ise kur farkı garantisi vermekten kaçıyor. Bu ihracatçıların istismarından öte bir zihniyet değildir. İktidar bu zoraki döviz bozdurma ve el koyma politikasıyla binlerce ihracatçıyı farklı çıkış yolları aramaya, kazandığı dövizden zarar etmemenin, imalatı ve ihracatı kesintisiz sürdürmenin yollarını bulmaya zorluyor. İhracatçının sattığı malın parasını hesabına yatıracak olan alıcı yani ithalatçı. Şayet ihracatçı yurt dışında, ihracat yaptığı ülkede veya bir başka ülkede bir bankada hesap açıp, alıcısından da ihraç parasını bu hesaba yatırmasını isterse iktidar ne yapacak?
Dövizini yurda getiren ihracatçıyı adeta cezalandıran ekonomi yönetimi, eski ve başarısız olmuş uygulamaları yeniymiş gibi piyasaya süren iktidarın, zoraki döviz bozdurtma baskısı ihracatçıları farklı arayışlara yöneltecektir. Tesisini, merkez ofisini yurt dışında bir adrese taşıyıp, işlemlerini online şekilde yurt dışı üzerinden yapmaya yönelirse ihracatçının yakasına mı yapışacaklar? Bu durumda zorunlu döviz devrinden beklenen sonuç alınamayacaktır. Devletin ciddi vergi kayıplarıyla karşılaşması, istihdam kayıplarının yaşanması ve işsizliğin artması söz konusu olacaktır.
Uygulama Talimatının Ek 2 belgesinde yer alan ve ihracat bedellerinin yurda getirilmesinden istisna tutulan 29 ülkenin yer aldığı liste ise tamamıyla insanların ve ihracatçının aklıyla alay etmek. Türkiye’nin dış ticaretinde ağırlığı olan doğru düzgün bir ülkenin yer almadığı listede, Afganistan’dan Tanzanya’ya, Kenya’dan Kuzey Kore, Benin vb. yer alıyor. Sadece bu liste bile iktidarın karar alma süreçlerinin ne kadar öngörüsüz, başıboş ve gerçeklikten uzak yürütüldüğünü apaçık sergiliyor.
Alınan bu kararların ters tepmesi, uygulamada kargaşa yaratması ve ekonomiyi kaosa sürüklemesi söz konusudur. İktidara, MB yönetimine, Ticaret, Hazine ve Maliye Bakanlarına çağrım; Türkiye ihracatını sekteye uğratacak, ihracatçıyı mağdur ederek sıkıntıya sokacak bu kararın 23 yıl öncesinin tozlu raflarına kaldırılması ve bu uygulamadan vazgeçilmesi ve bu yanlıştan dönülmesidir!
2022 yılı ilk çeyreğine yönelik Dış Ticaret Beklenti Anketi bu yılın ilk üç ayında ihracatın gerileyeceği, ithalatın artacağı beklentisini öne çıkarttı. İktidarın söyleminin aksine; ihracat beklenti endeksinin bir önceki çeyreğe kıyasla 15,5 puan birden düşmesi, ithalat beklenti endeksinin 10 puanın üzerinde artması, dış ticaret açığının yükseleceği ve cari fazla verme iddiasının zorlaşacağını, gösteriyor!
Dış Ticaret Beklenti Anketi sonuçlarına göre, 2022 yılı 1. çeyrek İhracat Beklenti Endeksi, bir önceki çeyreğe göre (2021 son çeyrek) 15,5 puan gerileyerek 115,8 oldu. Ankete katılan firmaların gelecek 3 aya ilişkin ihracat beklentisi, ihracat sipariş beklentisi, şu anda kayıtlı ihracat sipariş düzeyi ve son 3 aydaki ihracat sipariş düzeyine yönelik değerlendirmelerindeki düşüşler endeksi azalış yönünde etkiledi. 2022 yılı 1. çeyrek İthalat Beklenti Endeksi ise bir önceki çeyreğe göre 10,7 puan artarak 118,8 oldu. İthalat Beklenti Endeksine dâhil edilen sorulardan gelecek 3 aya ilişkin ithalat beklentisi, ithalat birim fiyatı beklentisi, şu anda kayıtlı ithalat sipariş düzeyi ve son 3 aydaki ithalat sipariş düzeyi sorularına yönelik değerlendirmelerdeki yükseliş endeksi artış yönünde etkiledi. Geçtiğimiz yılı 225 milyar dolar tutarında ihracatla kapatan ihracatçıların özellikle kur artışları ve ihracata dönük üretimdeki ithal girdi maliyetlerinin olağanüstü yükselmesinden dolayı ihracatta yavaşlama ve düşüş bekledikleri anlaşılıyor. Buna karşılık üretimi sürdürebilmek için ithalata bağımlılığın yüksek düzeyde olmasından dolayı da ithalatta artış olacağı beklentisi öne çıkıyor.
İktidar sürekli ismini değiştirdiği ekonomik modelleri düşük faiz, ihracat, üretim, istihdam artışı ve cari fazla verme hedefi üzerine kurgularken, modelin ana omurgasını oluşturan ihracatta yavaşlama ve gerileme beklentisinin ağırlık kazanması bu modelin ve hedeflerin tutmayacağına, modele de hedeflere de güven olmadığını ortaya koyuyor. Özellikle ihracatta düşüş, ithalatta ise artış beklentisinin anket sonuçlarına yansıması dış ticaret açığının artacağını, buna bağlı olarak da iktidarın cari fazla verme iddiasının zorlaşacağını gösteriyor. 30 Kasım-16 Aralık arasında yapılan ankette dış ticaret şirketlerinin temsilcileri ve yöneticileri ihracatta gerileme ithalatta yükseliş bekliyor. 3 Ocak tebliğiyle ihracatçıların döviz gelirlerinin dörtte birine el konulmasından sonra ihracatta düşüş beklentisi daha da yükselecek. Kurların baskılanarak zoraki şekilde düşürülmesi ithalatı cazip hale getirerektir.
Ticaret Bakanlığı’nın yaptığı resmi dış ticaret beklenti anketi sonuçları; iktidarın gerek ekonomik gerekse dış ticaret politikalarının altının boş olarak değerlendirildiğini, güvensizliğin yanı sıra beklentilerdeki kötüleşmenin ivme kazandığını gösteriyor!
TBMM’ye getirilen 18 maddelik torba yasada MB nezdindeki yabancı ülkelere ait döviz ve altın varlıklarının haczedilemeyeceği güvencesinin getirilmesi, Türkiye’nin saygınlığının yok edilmesi yanında MB’nin kurumsal varlığının ve uluslararası algısının itibarsızlaştırılmasıdır. Örneği olmayan böyle bir düzenlemeyi meclisin önüne getiren iktidar; söz konusu maddeyi geri çekmeli, kimlere ve hangi ülkelere kapalı kapılar ardında güvence verildiğini millete açıklamalıdır!
İktidarın 20 Aralık’ta uygulamaya koyduğu Kur Korumalı Vadeli TL Mevduat için yasal mevzuat ve kılıf uydurmak üzere TBMM’ye getirilen yasa teklifiyle MB yasasında yapılmak istenen değişiklik bir utanç maddesidir. Alelacele TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndan geçirilen teklifteki MB maddesiyle, yabancı ülkelerle yapılmış swap anlaşmaları kapsamında MB nezdinde tutulan paraların, yabancılarca getirilen altın ve dövizlerin haczedilemeyeceği, ihtiyati tedbir koyulamayacağı hüküm altına alınıyor.
MB’ler her ülkenin en saygın en güvenilir kurumlarıdır. MB’leri ayakta tutan saygınlıkları, itibarları, bağımsızlıklarıdır. Ancak bu iktidar döneminde bağımsızlığı yok edilen, iktidarın para basma makinesine, özel kasasına dönüştürülen asırlık MB herhangi bir bankadan farksız konuma getirilerek güven erozyonuna uğratıldı. Kararlarının, uyguladığı para-döviz-faiz politikalarının tamamıyla tek kişinin siyasi talimatıyla yürütüldüğünü tüm dünya biliyor görüyor. Kasasındaki döviz rezervleri eksiye düşürülmüş, yıllardır hiçbir siyasi iktidarın dokunmadığı ihtiyaç akçesine-yedek akçesine el konularak bütçeye aktarılmış bir MB yaratıldı. Daha önce ABD, İngiltere, Fransa, Japonya MB’leriyle milyarlarca dolarlık swap anlaşmaları yapan MB, yıllardır dünyanın saygın MB’leri tarafından geri çevriliyor.
MB, Azerbaycan ve Katar olmasa, Çin olağanüstü dış ticaret fazlası vermese swap anlaşması yapabileceği ülke bulamayacak. Şimdi anlaşılan bazı ülkeler swap anlaşması talebine karşı Türkiye’ye ve MB’ye şart ileri sürüyorlar, taahhütname istiyorlar. Bir ülkenin MB’si için icra-haciz ihtimalinin sözünün bile edilmesi o bankanın tüm itibarını tüketir. İktidar öylesine sıkışmış ve çaresiz haldeki, birkaç milyar dolarlık swap için her talebi karşılamaya, her tavizi vermeye hazır ve istekli.
CB Erdoğan’ın yurt dışındaki kayıt dışı servetlerin, kaynağı belirsiz döviz ve altınların, Uluslararası Mali Eylem Gücü (FATF) tarafından ‘kara para’ olarak tanımlanan yasa dışı kazançların vergisiz-sorgusuz yurda getirilerek aklanmasını öngören uygulamanın süresini 6 ay daha uzatan kararının hemen ardından MB yasasına böyle bir madde eklenmesinin meclis gündemine getirilmesi oldukça dikkat çekici! Pek çoğu diktatörler ve otokrat liderler tarafından yönetilen Afrika ülkelerinin MB ile swap anlaşması yapma ya da para ve altınlarını Türkiye’ye getirme arzularının altında yatan nedir? İktidarın yakın dostu İhvancı Sudan diktatörü Ömer el Beşir devrildiğinde evinden çuvallar dolusu yüz milyonlarca dolar rüşvet, yolsuzluk, haksız kazanç parası çıktı. Şayet o zaman bu düzenleme yapılmış olsaydı el Beşir’in paraları Türkiye’de, MB’de ya da iktidarın emrindeki kamu bankalarında mı muhafaza edilecekti? Pek çok Afrikalı lidere böyle bir güvence verilip ‘altınlarınızı, yasa dışı birikimlerinizi Türkiye’ye getirin kimse dokunamaz güvencede olur’ mu denildi? Diğer yandan CB Erdoğan’ın şubatta BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret edeceği ve gündemde swap anlaşmalarının imzalanmasının da yer aldığı düşünüldüğünde para ve altınlarına güvence talebi BAE ve Suudilerden mi geldi sorusu akla geliyor.
Aylardır 10 milyar dolarlık yatırım vaat edip henüz bir dolar bile göndermeyen BAE ve hâlâ Türk mallarına örtülü-gayrı resmi ambargo uygulayan Suudi Veliaht Prensi iktidara vereceği paralar veya yapılacak swap anlaşması için mi güvence diye bastırıyor? Geçen yıl ağustos ayında Güney Kore ile 2 milyar dolar karşılığı 3 yıllık swap anlaşması yapıldığı açıklandığı halde beş aydır anlaşma yürürlüğe girmediği gibi para da gelmedi. Güney Kore hükümeti ve Merkez Bankası iktidarın her saat başı değişen kararlarıyla, MB’nin rezervlerinin tüketilmesiyle birlikte parasını güvenceye almak için mi iktidardan talepte bulunarak böyle bir düzenleme yapılmazsa swap anlaşmasını feshedeceği tehdidini mi savurdu?
Bu yasa değişikliği ülkeye ve MB’nin saygınlığına yapılmış bir kötülüktür. Söz konusu MB yasası değişikliği hemen geri çekilmeli, torba yasadan çıkartılmalıdır. Türkiye’nin, bu ülkeye ve kurumlarına itibar etmeyenlerin, saygınlığını yok sayanların, garanti talep ederek ‘güvence yoksa para da yok’ diyenlerin parasına ihtiyacı yoktur. İktidar, kendisini, ülkemizi ve MB’yi daha fazla küçük düşürmemelidir!
Emekli maaşlarına resmi enflasyon rakamının da altında zam yapan iktidar, sayıları 14 milyona yaklaşan emeklileri enflasyon ve zamlara ezdiriyor. MEMUR- SSK- BAĞ KUR EMEKLİLERİ arasında ayrımcılık yapıyor. En düşük emekli aylığının 2500 TL olarak açıklanması, milyonlarca emekli, dul ve yetim açısından tam bir aldatmacadır. Acilen uygulanması gereken çözüm tüm emeklilere yılda bir kez seyyanen zam yapılmasıdır!
Yılbaşından bu yana peş peşe yürürlüğe konulan zamlarla, ocak ayı enflasyonunun aylık yüzde 13-15 arasında olması, yıllık enflasyonun yüzde 50’ye yaklaşması kaçınılmaz görünüyor.
Buna karşılık iktidar, enflasyona endeksli memur, memur emeklisi ve SGK emekli aylıklarına enflasyonun altında zam yaparak geniş kitleleri kaderine terk ettiği gibi, emekliler arasında da ayrımcılık yaparak büyük bir adaletsizliğe imza attı.
Memurlarla geçen yıl imzalanan toplu sözleşmeyle yılbaşında yapılacak yüzde 5’lik artışa 2,5 puan ilave eden iktidar, enflasyon farkıyla birlikte memurlara yüzde 30,5 maaş zammı yaptı. Memurlarla imzalanan toplu sözleşmeden memur emeklileri de yararlandığı için yüzde söz konusu ilave farkla oluşan toplam yüzde 30,5’luk zam memur emeklilerine de uygulandı.
- Ancak SSK, Bağ Kur ve Tarım kesimi emeklilerine sadece enflasyon farkı verilerek, bu ilave artıştan yararlandırılmadı.
SGK verilerine göre 8,5 milyonu SSK, 2,7 milyonu Bağ Kur (tarım-çiftçi emeklileri kesimi de bu kapsama giriyor) ve 2,4 milyonu memur emeklisi olmak üzere ülkemizdeki emeklilerin toplamı 13,6 milyon kişi.
- Emekliler arasında yapılan bu ayrımcılıkla sayıları 10,7 milyon olan SSK ve Bağ Kur emeklileri, maaşları daha düşük olduğu halde memur emeklilerine ilave olarak verilen artıştan yararlandırılmaksızın, kapsam dışında tutuldu.
Böylece 10,7 milyon SSK ve Bağ Kur emeklisine yapılan zam 36,8’lik resmi enflasyonun yaklaşık 12 puan altında kalırken, memur emeklilerine verilen yüzde 30,5’luk zammın da 5 puan altında kalarak yüzde 25,47 oldu.
- Bu emekliler için yapılan sözde iyileştirme, sadece en düşük emekli aylığının 1500 TL’den 2500 TL’ye çıkarılmasıyla sınırlandı.
Aralık 2021 itibariyle dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 4 bin 13 TL’ye (4.013TL), gıdayla birlikte giyim, kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim gibi temel ihtiyaçları kapsayan yoksulluk sınırı ise 13 bin 72 TL. (13.072 TL) Bu rakamlar emekli maaşlarının açlık sınırının bile altında kaldığını gösteriyor!
En düşük emekli maaşının 2500 TL’ye çıkarılması beraberinde çok sayıda kişinin mağduriyetini ve adaletsizliği beraberinde getiriyor. Emekli taban maaşlarının artırılması yerine maaşı 2500 TL’nin altında kalanlara hazineden aradaki fark ödeniyor.
Emeklinin alacağı yüzdelik zam, Hazine’nin ekleyeceği farkın içinde eritiliyor.
- Hazine desteği aldığı sürece, o emeklinin maaşı 2500 TL’yi geçemiyor.
- Şayet SGK’dan aldığı taban maaşı 2500 TL’yi geçerse o zaman yüzdelik zamdan yararlanabiliyor.
En düşük emekli aylığının 2500 liraya yükseltilmesi uygulaması dosya bazında yapıldığı için vefat eden bir emekliden dolayı dul veya yetim aylığı alanların hiç birisi 2500 liralık bu en düşük aylık hakkından da yararlanamıyor ve bu tutarın çok altında aylıklarla geçinmeye çalışıyor.
Vefat eden eşinden yüzde 50 aylık bağlama oranıyla 1500 TL dul maaşı alan bir kişinin maaşı 2500 TL’ye çıkarılmadığı gibi aynı dosyadan 800 TL yetim maaşı alan kişinin maaşı 2500 TL’ye yükseltilmeyecek.
- Aynı kişinin dosyasından aylık alan dul ve yetimlerin toplam aldıkları maaş tutarı 2500’ün altında ise tutar 2500’e tamamlanacak ve hak sahipleri dul ve yetim aylığı bağlama oranına göre bu 2500 lirayı paylaşacak.
Dul ve yetim aylığı alan milyonlarca kişi bu durumda ve en düşük emekli aylığının 2500 liraya yükseltilmesinden yararlanamıyor.
- Oransal zam uygulamasıyla gerek bu kesimler gerekse memur emeklileriyle SSK ve Bağ Kur emeklileri arasındaki maaş farkları yükseliyor.
- Memur emekli aylıkları daha yüksek olduğu için de yüzdeli oransal zamlarla emekliler arasındaki bu makas her 6 ayda bir daha da açılıyor.
Emekliler için yapılması en gerekli ve doğru olan maaş artışı yöntemi, yüzdeli artışın haricinde tüm emeklilere yılda bir kez seyyanen zam yapılmasıdır. Seyyanen zam, devletin maaş artışı için ayırdığı bütçenin bir bölümünün maaş alan kişilere eşit şekilde bölünmesini sağlayacağı için aynı zamanda eşit ve adil bir uygulama olacaktır. Ya da yılda iki kez yapılan maaş artışlarının birinin enflasyona endeksli ve yüzdeli diğerinin seyyanen herkese eşit şekilde yapılması farkın açılmasını yavaşlatacaktır.
Yeni Soluk
Yorum Yap