Özgür Özel’den Madımak sözü: O tabelayı kendi ellerimle asacağım
CHP’li Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu
CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN KOORDİNATÖR BAŞDANIŞMANI ERDOĞAN TOPRAK'IN 1 KASIM 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
01 KASIM 2021
İÇ POLİTİKA
İktidarın, Cumhuriyetin ve kurucu önderi Atatürk’ün ismini ve izlerini silme çabaları, nafile arayışlardır!
DIŞ POLİTİKA
Türkiye, F-35 programından çıkarıldı. ABD Başkanı Biden’ın F-16’lar için istisna ve Kongre’yi By-Pass yetkisini Türkiye için kullanma ihtimali zor görünüyor!
İktidarın dış politikada ‘Algı ve Kamuoyunu Yanıltma Operasyonları’ sonuçsuz kalıyor!
CB Erdoğan ile ABD Başkanı Biden arasında Roma’da G20 zirvesinde bir görüşme gerçekleşti. Masadaki sorunlar yerini koruyor!
BM Çin Daimî Temsilcisi’nin Türkiye’yi Suriye’de ‘İşgalci Yabancı Güç’ olarak nitelendirmesi, Çin’in Türkiye’ye karşı bir stratejiye yöneldiğini gösteriyor!
Sudan'da geçiş hükümetinin asker kanadı, darbeyle yönetime el koydu. Darbe Lideri General Abdulfettah el Burhan, Türkiye’deki büyükelçisini geri çekti!
Hükümet sorunu yeni çözümlenen Lübnan, Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkelerinin diplomatik boykotu ile karşı karşıya!
EKONOMİ
2022 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı, iktidarın giderayak ülkeyi mezat yerine çevirmeyi amaçladığını ortaya koyuyor!
Türkiye’nin Gri Liste’ye alınması ilk etkisini gösterdi. Yabancı yatırımcılar bir haftada 222 milyon dolar menkul varlık satarak Türkiye’den çıktı!
MB 2021 yılı dördüncü Enflasyon Raporu, akıl dışı tezler içeren boş bir metinden ibarettir. Yılsonu enflasyon hedefi, 4,3 puan artışla yüzde 18,4’e yükseldi!
Ekim ayında 1,10 puan düşüşle 101,4’e inen Ekonomik Güven Endeksi, iktidara ve uygulanan politikalara güvensizliğin resmi ilanıdır!
Hizmet Üretici Fiyat Endeksi’nde yıllık yüzde 30’u aşan enflasyon artışı; yakın dönemde tüm fiyatların zamlanacağını, enflasyonda yüksek oranlı artışların gerçekleşeceğini, gösteriyor!
İktidarın, Cumhuriyetin ve kurucu önderi Atatürk’ün ismini ve izlerini silme çabaları, nafile arayışlardır. 29 Ekim’de emrindeki tüm kurumları yine bu görevde seferber eden iktidarın, Anıtkabir’deki resmî törenlere medya sansürü getirmesi çaresizliğin göstergesidir. Kontrolündeki medya ve biatçı yazarlarıyla her gün CHP’ye yeni bir Cumhurbaşkanı Adayı bulması, iktidardaki çözülmeyi, kaygı-korku ve iktidarı kaybetme telaşını doğruluyor!
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında, iktidarın Cumhuriyet ve Atatürk alerjisi uygulanan resmi programlarda yine kendisini gösterdi. Valilerin yayınladıkları bayram mesajlarında; Atatürk ve Cumhuriyetin kurucu liderlerinin anılmaksızın ‘Ulemanın peşinden gidilmesi’ çağrıları, yer aldı. Diyanet İşleri Başkanlığı yine kimseyi şaşırtmadı. Her yıl 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 10 Kasımlarda olduğu gibi bu yıl da 29 Ekim’de tüm camilerde okutulan Cuma hutbesinde Cumhuriyetten ve kurucu liderlerden söz edilmedi. Tüm statları Arena’ya çevirme bahanesiyle statlardaki Atatürk, İnönü isimlerini silmelerine, resmî kurumların tabelalarından T.C.’yi kaldırma, çocukların dilinden Andımız’ı silme gayretlerine rağmen ne Cumhuriyet’i ne de onu kurup bu ülkenin insanlarını özgür ve eşit yurttaşlığa kavuşturanları akıllardan ve yüreklerden silemediler. Ankara’nın ortasındaki Hipodrom Sahası ve Atatürk Kültür Merkezi’ni Millet Bahçesi’ne dönüştürürken, ismini de Başkent Millet Bahçesi yaptılar. Açılış törenine sandıkta yenilgiyi hazmedemediklerinden ötürü, Büyükşehir Belediye Başkanını davet etmediler. Anıtkabir’deki törenlerin izlenmesinde kendilerince getirdikleri akreditasyon kurallarıyla muhalif gördükleri gazeteleri, televizyonları, haber ajanslarını, gazetecileri, muhabirleri Anıtkabir’e sokmadılar, yasakladılar. Tüm unutturma çabaları nafileye dönüşürken diğer yanda ise CHP’ye yeni bir Cumhurbaşkanı Adayı bulma gayretindeler. Ülkenin ve halkın içinde bunaldığı böylesine ağır ekonomik sorunlar, açlık, yoksulluk, işsizlik, salgın ve yaklaşan kışta insanların çaresizliği ortada iken tek dertleri CHP’nin adayının kim olacağı! Sözde kulislerde, ‘adını açıklamak istemeyen üst düzey kaynaklarla’ görüştüklerini öne sürüp, CHP’ye aday arıyorlar. Aday borsası kuruyorlar.
Siyaseten söyleyecek yeni sözü kalmayan, kendi kendisinden bile umudunu kesmiş iktidar ittifakı ve medyasının, emrindeki kalemlerin, tüm bu akıl almaz çabaları boşuna. Vakti geldiğinde ülkeyi aydınlığa ve esenliğe çıkartacak iktidar seçeneği ve ‘Cumhurbaşkanı Adayı’ açıklandığında herkes sadece susmak, tüm ülkede ve toplumda umutların nasıl hızla yeşerip dal budak saldığını izlemek zorunda kalacak!
Türkiye’nin F-35 programından 23 Eylül’de resmen çıkarıldığını açıklayan ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, F-16 satışının yaptırım kapsamında olabileceğini açıkladı. Pentagon açıklaması, aslında F-35 programından çıkarılma kararının CB Erdoğan New York’ta iken Türkiye’ye bildirildiğini, iktidarın sessiz kalarak F-16 talebini devreye soktuğunu açığa çıkarttı. F-16 alımı güç görünürken, Rusya’dan savaş uçağı alımına dönük açıklamalar ise olağanüstü harcamayı gerektirmesi açısından gerçekçi görünmüyor!
CB Erdoğan’ın Biden ile görüşmesinde Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasının ardından F-16 savaş uçağı alımının masada olacağı dile getirilmesine karşılık, bu talebin gerçekleşmesi güç görünüyor. Geçtiğimiz hafta ABD ile Ankara’da F-35’ler konusunun müzakere edildiği bir toplantı gerçekleştirildiği ortaya çıktı. Bu toplantı ardından MSB ve Pentagon’dan yapılan açıklamalardaki farklılık öne çıkıyor. MSB sadece ABD heyeti ile görüşme yapıldığını ve müzakerelerin Washington’da sürdürüleceğini açıklarken, 27 Ekim’deki Pentagon açıklamasında ise Türkiye’nin 23 Eylül’de resmi olarak F-35 programından çıkarıldığı, bu tarihte Türk hükümetine durumun resmen bildirildiği duyuruldu. Dolayısıyla ABD, Türkiye’nin F-35 programına geri dönüş kapısının resmen ve tümüyle kapandığını ilan etti.
Türkiye Ankara’daki görüşmelerde üç öneriyi gündeme getirirken bunlardan birisi F-35 programına tekrar geri dönme olanağının sağlanması, diğeri bu olmuyorsa 1,4 milyar dolar ödeme yapılan 6 adet F-35’in Türkiye’ye teslim edilmesi, sonuncusu ise ilk iki öneri kabul edilmiyorsa 40 adet yeni F-16 ve 80 adet F-16’nın modernizasyonu için anlaşmaya varılması halinde F-35’ler için ödenmiş olan 1,4 milyar doların 7 milyar dolarlık F-16 paketinin tutarından mahsup edilmesi. İşte bu üç öneride de bir uzlaşmaya varılamadığı, Pentagon’un 27 Ekim’deki ‘Türkiye zaten 23 Eylül’de resmen F-35 programından çıkarılmıştı’ açıklamasıyla teyit edildi. ABD bir anlamda ‘Artık F-35’i de F-35 programına dönmeyi de unutun. 1,5 ay önce size bunu bildirdik. Konuyu boşuna uzatmayın’ demiş oldu. Pentagon’un açıkladığı tarih CB Erdoğan’ın BM Genel Kurul toplantıları için New York’ta bulunduğu tarihle örtüşüyor. Resmi bildirimin CB Erdoğan ABD’de iken yapıldığı ve kendisinin de bundan haberdar olduğu anlaşılıyor. Biden ile görüşememe yanında ABD’den ayrılırken ve döndükten sonra yaptığı sert açıklamaların, New York’ta düzenlediği basın toplantısında Rusya’dan ikinci parti S-400 alınabileceğini söylemesinin ve ‘ABD ile gidiş hayra alamet değil’ ifadelerinin gerekçesi de böylece ortaya çıkıyor.
Türkiye'nin 23 Eylül'de verilen F-35’ten resmen çıkarılma kararının tebliğinden bir hafta sonra 30 Eylül’de MSB tarafından 40 yeni F 16 alımı ve Hava Kuvvetleri envanterindeki F 16'ların modernizasyonu için ABD'ye başvuruda bulunulduğu ortaya çıkıyor. Her ne kadar ABD’nin silah satışlarını onay yetkisi Kongre’de olsa da aynı zamanda ABD Başkanının herhangi bir satış için istisna ilan etme yetkisi de söz konusu. Biden’ın F-16’lar için istisna ve Kongre’yi By-Pass yetkisini Türkiye için kullanma ihtimali zor görünüyor.
Açıklama yapan Pentagon yetkilileri, S-400’lerin Sinop’taki test sürecinde TSK’nın F-16’ları kullandığını belirterek F-35’lerin yanı sıra F-16’ların da S-400 bağlantılı yaptırım kapsamına girebileceğini ve satışının söz konusu olamayacağını belirtiyor. Buna ek olarak Başkan Biden’a mektup yazan 11 Kongre üyesi S-400'lerin F 16'lar üzerinde test edildiğini, Türkiye’nin Kuzey Suriye’de ABD’nin Müttefiki ve IŞİD’e karşı mücadele eden SDG-YPG’ye karşı harekât planladığını, bir başka NATO üyesi Yunanistan’ı Ege ve Doğu Akdeniz’de tehdit ettiğini öne sürerek, Türkiye’ye F-16 satışının ABD çıkarlarına ters olduğunu, yaptırım kapsamına alınmasını istediler.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu F-16 alımı mümkün olmadığı takdirde
Türkiye’nin başka yerlerden savaş uçağı temini yoluna gideceğini belirterek, Rusya’dan SU-37 ya da SU-57 alabileceğini açıkladı. Tıpkı ikinci parti S-400’de olduğu gibi Rusya’dan böyle bir savaş uçağı alımı, büyük ihtimalle ABD tarafından yeni yaptırım konusu yapılacaktır.
Ayrıca TSK Hava Kuvvetlerinin ABD, Alman, NATO standartlarına dayalı sistemlerinin ve hava savunmasının kökten ve radikal bir değişimle Rus savaş uçaklarına dönüştürülmesi, bakım, yedek parça, eğitim vb. pek çok konuda ciddi bir yeniden yapılanmayı, yüklü harcamaları gerektirecektir. Bir yanıyla da Türkiye’nin hava savunmasını gerek S-400 gerekse savaş uçağı alımı durumunda Rusya’ya daha da bağımlı hale getirecektir. Bu nedenle iktidarın ABD’ye karşı Rusya kozunu masaya sürmesi inandırıcı ve gerçekçi görünmüyor.
Özetle; New York'ta CB Erdoğan ile görüşmeyen Biden, F-35 projesinden çıkarılma tebligatını iktidara 23 Eylül’de New York’ta yapmış! Bu çerçevede MSB Hulusi Akar’ın ABD’li mevkidaşı Lloyd James Austin ile yürüttüğü ilişkilerin ve yaptığı müzakerelerin sonuç vermesi oldukça düşük ve zor bir ihtimal. ABD yönetiminde ve Kongresinde, medyasında giderek yaygınlaşan ‘Türkiye Aleyhtarı Havanın Dağıtılması’ ve çözüm yönünde bir sonuç çıkmasını şu aşamada mümkün görmemekteyim.
İktidar, her alanda olduğu gibi dış politikada da şeffaflık ve dürüstlük yerine kandırmaca ve gerçekleri gizleyerek, kamuoyunu yanlış bilgilendirerek, işleri götürebileceğini sanıyor. Kurumların işlediği, görev ve yetkilerin net olarak tanımlandığı ülkelerde bu tür ilişki yöntemleri kabul görmediği için gerçekler anında açığa çıkıyor. İktidarın ‘Algı ve Kamuoyunu Yanıltma Operasyonları’ sonuçsuz kalıyor!
İktidar, 23 Eylül’de CB Erdoğan New York’ta iken tebliğ edilen F-35 programından çıkarılma kararını gizleyerek, hemen bir hafta sonrasında ABD’den F-16 alma talebiyle başvuruda bulunmuştu.
CB Erdoğan bu girişimi, ‘ABD, F-35’lerin parasıyla bize F-16 satmayı teklif etti’ diye duyurarak halkı, kamuoyunu yanıltma yoluna gitti.
Hemen akabinde Pentagon ve ABD Dışişleri, bu açıklamayı yalanladı ve talebin Türkiye’den geldiğini ancak henüz müzakere aşamasında olduğunu duyurdu.
CB Erdoğan ve iktidar, Büyükelçiler Krizi’nden sonra ABD elçiliğinin yaptığı Viyana Sözleşmesinin 41. maddesinin vurgulandığı açıklamayı zafer ve geri adım attırma olarak değerlendirdi.
ABD Dışişleri Sözcüsü Ned Price, büyükelçilerin yaptığı Osman Kavala açıklamasının 41. madde ile uyumlu olduğunu vurgulamak için ikinci açıklamanın yapıldığını, geri adımın söz konusu olmadığını açıkladı!
Price, büyükelçiliklerin açıklamasının ‘Türk medyasında bir geri adım’ olarak nitelendirilmesine dikkat çeken bir gazetecinin ‘ABD gerçekten geri adım attı mı?’ şeklindeki sorusunu şöyle yanıtladı:
“18 Ekim'de ortaya koyduğumuz açıklamanın Viyana Sözleşmesinin 41. maddesiyle uyumlu olduğunu dile getiriyoruz. Küresel ölçekte insan haklarına saygıyı, hukukun üstünlüğünü savunma taahhüdümüzde kararlıyız. Bu tereddütsüz bir taahhüttür ve Türkiye ile Viyana Sözleşmesinin 41. maddesine uygun şekilde diyaloğumuzu sürdürmeye devam edeceğiz.”
Dolayısıyla bu açıklamalar kimsenin geri adım atmadığını, iktidarın twitter mesajını geri adım gibi sunarak hem kendisini kurtarmaya hem de kamuoyunu yanıltmaya çalıştığını gösteriyor. Bunun en somut belgesi, 10 Büyükelçinin paylaştığı Osman Kavala Bildirisi’nin hala elçiliklerin resmi twitter hesaplarında yer almasıdır. https://twitter.com/USEmbassyTurkey/status/1450128545649418249
CB Erdoğan ile ABD Başkanı Biden arasında Roma’da G20 zirvesinde bir görüşme gerçekleşti. Görüşme sonrası ortak basın toplantısı düzenlenmedi. Beyaz Saray açıklamasından; masadaki sorunların yerini koruduğu, F-16 alımının sürüncemede olduğu anlaşılıyor. Demokratik kurumlar, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü vurgusunun yapılması, Beyaz Saray’dan büyükelçilerin Kavala Bildirisi’ne destek mesajı anlamına geliyor!
CB Erdoğan ile ABD Başkanı Biden arasında bilmeceye dönüşen görüşme nihayet Roma’daki G20 zirvesinde gerçekleşti. İkili ilişkilerde mevcut sorunlar dikkate alındığında bu görüşmeden somut ve kısa sürede sonuç verecek olumlu bir gelişme beklenmesi söz konusu değildi. Nitekim toplantı ardından ortak basın toplantısı yapılmaması, soru alınmaması yanında görüşme başlamadan önce gerçekleşen fotoğraf çekimi sırasında da gazetecilerin ‘Türkiye’ye F-16 satışı yapılacak mı?’ sorusunu Biden’ın geçiştirmesi ve ‘İyi bir görüşme yapmayı planlıyoruz’ demekle yetinmesi, görüşmenin daha baştan CB Erdoğan’ın beklentilerinin karşılanmayacağı mesajıydı.
Tıpkı F-35 gibi F-16 konusunun da S-400 yaptırımlarına endekslendiği anlaşılırken, Biden’ın S-400 konusundaki endişelerini Erdoğan’a ‘bir kez daha’ ilettiği kaydedildi. ABD’li üst düzey yetkililere atfen ABD medyasında yer alan ifadelerde ise ‘Biden’ın Erdoğan’a F-16 konusunun bir süreçten geçmesi gerektiğini aktardığı, görüşmede demokrasi ve insan hakları konusunu ısrarlı şekilde gündeme getirdiği, ABD’nin bu konuyu gündemde tutmaya devam edeceğini Türk tarafına bildirdiği’ vurgulandı.
İktidara bağlı AA; üst düzey Türk yetkililere atfen ‘Çok olumlu bir görüşmenin gerçekleştiği, iki ülke ilişkilerini güçlendirmek ve geliştirmek için ortak mekanizma kurulması konusunda mutabık kalındığını’ duyurdu. Beyaz Saray'ın resmi internet sitesinde görüşmeye ilişkin resmi ve yazılı bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye, Libya, Doğu Akdeniz konularının görüşüldüğü, Türkiye'nin S-400 satın almasına ilişkin endişelerin dile getirildiği belirtilerek şu ifadeler yer aldı: “Başkan Biden, yapıcı ilişkilerin sürdürülmesi ve anlaşmazlıkların yönetilmesi konusundaki isteğini dile getirdi. İki lider, Suriye’deki siyasi süreci, Afganistan’a insani yardımı, Libya’da seçimleri, Doğu Akdeniz’deki süreci konuştu. Biden, Türkiye’nin NATO müttefiki olarak öneminin altını çizdi ancak Türkiye’nin S-400 satın almasına ilişkin ABD’nin endişelerini not etti. Biden aynı zamanda barış ve refah için güçlü demokratik kurumların önemini, insan haklarına saygıyı ve hukukun üstünlüğünü vurguladı.”
Gerek Beyaz Saray’dan gerekse her iki tarafın ‘üst düzey’ yetkililerine atfen yansıyan açıklamalar ve değerlendirmeler, mevcut sorunların masada durduğunu gösteriyor. Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’deki süreçlerle ilgili olarak da iki tarafın mevcut konumlarının sürdüğünü işaret ediyor.
ABD, iktidarın Kuzey Suriye’de planladığı operasyonlara karşı duruşunu ve Doğu Akdeniz’de Yunan-Rum tezlerinin arkasında yer almayı sürdürüyor. Bu sorunlarda olumlu bir gelişme olmadığı anlaşılıyor. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü başlıklarının hem Beyaz Saray açıklamasında hem de ABD’li yetkililerin beyanatlarında ısrarla dile getirilmesi, iktidarın ‘geri adım attılar’ söyleminin aksine ABD yönetiminin AİHM kararlarının uygulanması ve büyükelçilerin Osman Kavala bildirisine destek mesajı anlamına geliyor.
BM Çin Daimî Temsilcisi’nin Türkiye’yi Suriye’de ‘İşgalci Yabancı Güç’ olarak nitelendirmesi, Çin’in Türkiye’ye karşı bir stratejiye yöneldiğini gösteriyor. Rusya’nın Ukrayna’da Türk SİHA’larının Rusya yanlısı milislere karşı kullanılmasına yönelik tepkisinin İdlib’te sahada TSK’ya karşı yansımaları olabilir. TSK destekli ÖSO ve SMO’nun Türkiye’ye çekilmesiyle tezkeredeki ‘Yabancı Silahlı Güç Konuşlandırma’ talebinin gerçek amacı ortaya çıkabilir!
TBMM’den geçirilen Irak ve Suriye tezkereleri Birleşmiş Milletler’de (BM) tartışma konusu olurken, bugüne kadar Türkiye ile bu konuda fazla diyalogu olmayan Çin, ilk kez Türkiye’ye karşı oldukça sert suçlamalarda bulundu. BM’deki oturumda Türkiye’nin Suriye’ye yönelik operasyonları 2 yıl daha sürdürmek üzere TBMM’de kabul edilen tezkere konusu gündeme gelirken, Çin’in BM Daimî Temsilci Yardımcısı Geng Shuang, Türk ordusunun Suriye’nin kuzeyindeki varlığını “yasa dışı işgal” olarak nitelendirdi. Çin ve Rusya’nın pek çok uluslararası konuda ortak tutum takındıkları göz önünde bulundurulduğunda kanımca Çin temsilcisinin Türkiye’ye yönelik ‘işgalci’ suçlamasının ardında Rusya bulunuyor. Geçen ay Moskova’daki Putin-Esad görüşmesinde Putin, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve ülkede istikrarın sağlanması için Suriye’de bulunduklarını öne sürdüğü yabancı askeri güçlerin Suriye topraklarını terk etmesi gerektiğini söylemişti. Putin’in bu ifadelerle ABD ve Türkiye’yi kastettiği biliniyor. Ancak Çin’in ilk kez Suriye konusunda Türkiye’ye karşı böylesine sert ithamlarda bulunması, işgalci suçlaması yanında insan haklarını çiğnemekle itham etmesi oldukça şaşırtıcı. Rusya, Çin’i Türkiye’nin üzerine sürerek kendi söylemek istediklerini Çin’e söyletiyor ve Türkiye’yi Suriye’den çekilme konusunda uluslararası baskı altına almaya yöneliyor.
Ayrıca Ukrayna’ya satılan SİHA’ların Donbas’ta Rusya yanlısı milislere karşı Ukrayna ordusu tarafından kullanılmaya başlanmasıyla Rusya’nın desteklediği güçlerin ağır kayıplar vermesi Rusya’dan sert açıklamaların gelmesine neden oldu. Rusya yetkilileri, Ukrayna’nın bu operasyonlarının karşılıksız kalmayacağını söylerken dolaylı şekilde Türkiye’yi hedef alıyor. Ukrayna’daki bu SİHA saldırıları ve verilen kayıplar karşısında Rusya, Suriye’de TSK’ya ve TSK destekli Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile Suriye Milli Ordusu’na (SMO) karşı misillemede bulunabilir. Ukrayna’daki bu gelişmeler Rusya’yı Suriye ordusuyla birlikte İdlib’teki askeri operasyonu öne çekmeye, hava ve kara saldırısı başlatmaya yöneltebilir. Soçi Görüşmesi sırasında Putin’in tavrı, iktidarın Kuzey Suriye’de SDG-YPG’ye karşı planladığı operasyonun engellenmesi, hava sahasının kullanımına izin verilmemesi ve İdlib’te harekât başlatılarak Türkiye’ye mülteci akınının devreye sokulması ihtimallerini mümkün kılabilir.
- CB Erdoğan ve MSB Akar, Fırat’ın doğusunda SDG-YPG’ye karşı yeni operasyon hazırlıklarından söz ederken; Rusya’nın bu bölgedeki Kamışlı’da Hmeymim’den sonra en büyük askeri hava üssünü kurmaya girişmesi, Kamışlı’ya savaş jetleri yığması Türkiye’ye mesaj olarak nitelendirilebilecek kritik bir gelişmedir.
Bu aşamada Rusya-İsrail-ABD yakınlaşması önemli ve sıcak bir gelişme. Türkiye’yi dışlayan bu üçlü mekanizmayla Rusya bir yandan İsrail ile İran ve Esad arasında diyalogu sağlarken diğer yandan da İsrail aracılığıyla ABD ile iş birliğini genişletiyor. Rusya ve Esad güçlerinin İdlib’e yönelik harekât başlatarak cihatçı milisleri ve mültecileri Türkiye’ye doğru sürmesi, ÖSO ve SMO kontrolündeki bölgelere yoğun hava bombardımanları gerçekleştirilmesi ve İdlib’in düşmesi durumunda ÖSO ve SMO’nun Türkiye’ye çekilmeye mecbur edilmesi gündeme gelebilir. İktidar meclisten geçirdiği tezkerede yer alan ‘Yabancı silahlı güçlerin Türkiye’de konuşlanmasına izin verilmesi’ maddesini gerekçe göstererek ÖSO ve SMO’nun TSK’nın müttefiki olarak Türkiye-Suriye sınır bölgelerine yerleşmesine olanak sağlarsa, böyle bir adım binlerce silahlı milisin ulusal güvenliğe tehdit oluşturacak şekilde ülkemize girmelerine zemin yaratabilir!
Rusya’nın Türkiye’den mandalina ve narenciye alımını durdurma kararı ve ardından Ukrayna’daki gelişmeler nedeniyle art arda Türkiye’ye karşı üst düzey tepkilerin dillendirilmesi, geçmişteki örnekler anımsandığında Rusya’nın bir karşılık verme hazırlığında olduğunu gösteriyor. Bu karşılığın Suriye’de ve özellikle İdlib’te verilmesi, iktidarın SDG-YPG’ye karşı planlanan harekâta, Biden ile Putin’in karşı çıktığını açıklaması şaşırtıcı olmaz!
Sudan'da asker-sivil ortak geçiş hükümetinin asker kanadı darbe yaparak yönetime el koydu. Ülkede halk sokağa dökülürken, protestolar devam ediyor. Mısır yanlısı olduğu bilinen darbecilerin Lideri General Abdulfettah el Burhan iç savaşı önlemek için yönetime el koyduklarını ve 2023’te seçim yapacaklarını ilan etti. Askeri yönetim, Türkiye’deki büyükelçisini geri çekti. BMGK’da darbeye karşı karar alınması girişimi, Rusya ve Çin tarafından reddedildi!
Sudan’da iki yıl önce gerçekleşen sokak hareketleri ve ardından gelen darbeyle devrilen Ömer el Beşir’in yargılaması sürerken, geçtiğimiz hafta yeni bir darbe daha gerçekleşti. El Beşir’in devrilmesinde büyük etkisi olan sivil toplum önderleri, sendikalar, barolar, doktorlar sendikası vb. örgütlerle birlikte hareket eden ordu asker ve sivillerden oluşan ortak bir geçiş hükümetinde yer alırken, yönetimde sivillerin ağırlığı söz konusuydu. Geçen hafta gerçekleşen darbe ile geçiş hükümetindeki sivilleri tasfiye eden darbecilerin Lideri General Abdulfettah el-Burhan yönetime doğrudan el koyduğunu, 2023’te ülkeyi seçime götürmekte kararlı olduklarını duyurdu. Kadınların da geniş şekilde protestolara katılması, darbecileri zor duruma sokarken, el Beşir’in devrilmesinde de kadınların protestolara öncülük etmesi önemli rol oynamıştı.
BM Güvenlik Konseyi’nde Sudan’daki darbenin kınanması ve sivil yönetime geçilmesi çağrısını içeren karar tasarısı Rusya ve Çin tarafından veto edildi. ABD, AB, İngiltere ve BM ile Sudan'ın üyesi olduğu Afrika Birliği, gözaltındaki liderlerin serbest bırakılması çağrısı yaptı.
Sudan’da gerilimin tırmanması ülkeyi iç savaşa sürükleyebilir. Abdulfettah el Burhan’ın Sisi ile yakın olduğu biliniyor. Darbenin arkasında Mısır’ın olma ihtimali güçlü görünüyor. Nil nehrinin sularının paylaşımında Etiyopya ile anlaşmazlık yaşayan Mısır, Sudan’ı yanında tutmak istiyor. Etiyopya, nehir üzerinde inşa ettiği dev baraj nedeniyle, iki ülkeyle sorun yaşıyor. Türkiye ziyaretinde CB Erdoğan ile görüşen Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, İHA ve SİHA satış anlaşmaları imzaladı. Mısır, bu satıştan rahatsızlığını açıkladı.
İktidar, 2019’daki darbeden sonra sınır dışı edilen El Beşir yanlılarına ve Sudanlı İhvancılara Türkiye’ye gelme imkânı sağlamıştı. Sudan’daki yeni darbede yönetime el koyan askerlerin Mısır ile yakınlaşması Türkiye açısından Sudan ile ikili ilişkilerde yeni sorunlara yol açabilir. Nitekim General el Burhan yönetiminin ilk adımlarından birisi BAE ve AB’nin yanı sıra Ankara’daki büyükelçisini geri çekerek, Türkiye ile diplomatik ilişkileri kesmek oldu!
Hükümet sorunu yeni çözümlenen Lübnan, Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkelerinin diplomatik boykotu ile karşı karşıya! Lübnan yönetiminde İran destekli Hizbullah’ın etkisinin artması ve Lübnan Enformasyon Bakanının Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik operasyonlarıyla ilgili sert açıklamalar yapması üzerine Suudi Arabistan Lübnan’ın Riyad elçisini sınır dışı etti!
Bir yıla yakın bir süredir hükümet krizi yaşayan, ağır ekonomik sorunlar ve enerji kıtlığı yaşayan Lübnan, şimdi de Suudilerin öncülüğünde Körfez ülkelerinin diplomatik baskılarıyla karşı karşıya.
Lübnan Enformasyon Bakanı George Kardahi 27 Ekim'de yayınlanan bir televizyon programında Şii Husiler ve Yemen'e ilişkin sorular üzerine Suudi yönetimini suçlayarak; “Hizbullah gibi Husilerin de silahlı bir örgüt olarak kendi toprağını ve ülkesini savunduğunu düşündüğünü, Suudi Arabistan’ın savaş uçaklarıyla sivilleri, evleri, köyleri ve şehirleri bombaladığını” söylemişti.
- Kardahi'nin Yemen'le ilgili olarak Suudi Arabistan’ı eleştiren açıklamalar yapması üzerine Lübnan’ın Riyad Büyükelçisini sınır dışı eden Suudi Arabistan, Beyrut Büyükelçisini de geri çekti. Suudi Arabistan’ın ardından Kuveyt, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri, Suudilerle dayanışma için Beyrut büyükelçilerini geri çektiklerini duyurdular.
Lübnan Başbakanı Necib Mikati, Enformasyon Bakanı Kardahi'nin bu programa bakanlık görevine atanmadan önce katıldığını, röportajda kullandığı ifadelerin bugünkü konumuyla alakalı olmadığını belirterek, Lübnan hükümetinin Bakan Kardahi’nin Yemen ve Suudi Arabistan ile ilgili sözlerini reddettiğini duyurdu. Başbakan Mikati, söz konusu ifadelerin hiçbir şekilde Lübnan'ın Arap ülkeleri ve özellikle Suudi Arabistan ile olan siyasetini yansıtmadığı kaydetti. Ancak Suudi Arabistan Lübnan Başbakanının bu açıklamalarına rağmen diplomatik ilişkisini kesme kararı aldı ve Lübnan büyükelçisini sınır dışı etti. Körfez emirlikleri de peş peşe Suudi Arabistan’a destek açıklamalarıyla büyükelçilerini geri çağırdı.
Suudi Arabistan ve diğer Körfez Ülkeleri, Lübnan’da İran destekli Şii Hizbullah’ın etkinliğinin artmasından rahatsız. İran, Yemen’de Şii Husilere destek veriyor. Suudi Arabistan, Yemen’de Husileri kendisi için tehdit olarak nitelendirerek bu ülkeye saldırılar düzenliyor. BAE, Suudilerin Yemen’e yönelik saldırılarına uzun süre destek verdikten sonra geçen yıl çekildiğini açıkladı. Lübnan ile Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri arasında patlak veren kriz; Lübnan ekonomisi açısından ağır sonuçlara yol açabilir, ülkedeki Sünni ve Şiileri karşı karşıya getirerek mezhep kavgalarına zemin hazırlayabilir!
2022 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı gerçekte ‘Yağma Hasan’ın Böreği’ programı! Program hedefleri; iktidarın yastık altındaki tasarruflara göz diktiğini, 20 milyon m2 hazine arazisini satmaya, kaybettiği büyükşehir belediyelerinin işlettiği metro ve raylı ulaşım sistemlerine el koymaya hazırlandığını gösteriyor. Adeta devletin, hazinenin, kaybedilen belediyelerin yağmalanmasını hedefleyen program, iktidarın giderayak ülkeyi mezat yerine çevirmeyi amaçladığını ortaya koyuyor!
2022 bütçesi TBMM’ye sunulduktan sonra 2022 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Program Hedefleri de CB Erdoğan imzasıyla Resmî Gazete’de yayınlandı. Hedeflere ve planlara bakıldığında iktidarın 2022 yılını eldeki son kamu, hazine ve Millete ait malların satışıyla ‘yağma yılına’ dönüştürmeyi planladığını gösteriyor. Liman ve santralların, madenlerin, hazine taşınmazlarıyla kıymetli arazilerin satışını öngören hedefler arasında iktidarın kaybettiği belediyeleri hâlâ hazmedemediğini, belediyelerin işlettiği metro ve raylı ulaşım sistemlerine el koyarak Ulaştırma Bakanlığına geçirmeyi amaçladığı görülüyor.
2022 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programına göre, yastık altı tasarrufların finansal sisteme çekilmesi için özel teşvikler devreye sokulacak. 19 yıldan bu yana sürekli halka yastık altındaki altınını, dövizini satma çağrıları yapan, TL’ye geçmelerini söyleyen CB Erdoğan kimseyi inandırıp ikna edemedi. Şimdi bir kez daha icraat programına koyarak halkın tasarruf ettiği üç kuruşuna göz dikiyor.
Program hedefleri arasında; kamu kurumlarına ait sosyal tesislerin özelleştirilerek satışı, Mersin-Taşucu Limanı ile 6 Hidroelektrik Santralın özelleştirilmesi, yerli ve yabancı yatırımcılara arz edilmek üzere 20 milyon m2 hazine taşınmazı ve arazilerinin satışı için ilana çıkılması, yer alıyor. Muhtemelen ülkenin sahillerinde büyük rant getirecek bu arazilerin kimlere paylaştırılacağı şimdiden belirlenmiş olabilir. İktidar müteahhitleri yanında BAE için bu hazine varlıkları parsellenmiş de olabilir. Side turizm bölgesindeki turistik arazilerin golf turizmine açılmak üzere bakanlık tasarrufuna devri yanında, Zonguldak-BartınKastamonu kıyı alanları ve sahil şeritleri bütünleşik şekilde yapılandırılacak.
2022 programında Kamu-Özel İş Birliği (KÖİ) kapsamında 257 projenin uygulama sözleşmesinin imzalandığı projelerin toplam tutarının 85,6 milyar dolar olduğu kaydedilirken, bu projelerin 50,4 milyar dolarlık kısmının ulaştırma, 19,8 milyar dolarının enerji, 11,6 milyar dolarının sağlık alanında olduğu, 236 projenin işletmeye alındığı, 21 projenin ise yapımının devam ettiği belirtiliyor.
Akkuyu Nükleer Santralı’na ek olarak 2 nükleer santralın daha kuruluş çalışmalarının başlatılması öngörülen programda, Karadeniz’de keşfedilen doğalgaz sahalarının işletmeye alınması çalışmalarının devam ettiği vurgulanıyor. Demiryollarının özelleştirilmesine hız verileceği 81 ilde 81 milyon metrekarelik Millet Bahçesi için ihale yapılması da programda yer alıyor.
İlk adımını İstanbul’da atarak Ulaştırma Bakanlığı’na inşa ettirilen metroları ‘U’ ile işaretleyen iktidar 2022’de bu planı daha da genişletmeyi, seçimde kaybettiği büyükşehir belediyelerinin hizmetlerini engelleme yönünde yeni adımlar atmayı ve belediyelerin işlettiği raylı ulaşım sistemlerini belediyelerin elinden almayı amaçlıyor. Anlaşılan iktidar gri listeden ders almadığı gibi, adrese teslim ihalelere, satışlara, devirlere, şeffaflıktan uzak eylem ve işlemlere hız vererek ülkeyi kara listeye sokup, iktidardan öyle gitmeyi hedefliyor!
Türkiye’nin Gri Liste’ye alınması ilk etkisini ülkemizdeki yabancı yatırımcılar üzerinde gösterdi. Yabancı yatırımcılar bir haftada 222 milyon dolar tutarında menkul varlık satarak Türkiye’den çıktı. Yabancı yatırımcılarının Türkiye piyasalarından çekilmeleri önümüzdeki süreçte daha da hızlanacak. İktidar ülkeyi gri listeden çıkartma yönünde, Sayıştay ve TBMM denetimini öngören adımları hızla hayata geçirmelidir.
Önceki hafta Uluslararası Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından kara para aklama ve terörün finansmanıyla mücadele konusunda gereken adımları atmadığı gerekçesiyle Gri Liste’ye alınan Türkiye piyasalarında yabancı yatırımcı çıkışları hızlandı. Mevcut yabancı yatırım sermayesinin kaçmaya başlaması, çıkışa yönelmesi yönündeki öngörülerimi paylaşmıştım. MB’nin açıkladığı son veriler bu öngörülerimi teyit etti. Rakamlara bakıldığında yurt dışı yabancı portföy yatırımcılarının 15-22 Ekim haftasında toplamı 222,1 milyon dolara ulaşan menkul varlıklarını satarak Türkiye piyasalarından çekildi. Fiyat ve kur etkisinden arındırılmış reel satışların dağılımına bakıldığında, yabancı yatırımcıların 103 milyon dolar tutarında hisse senedi, 103 milyon dolar tutarında DİBS ve 16,1 milyon dolar tutarında Özel Sektör Tahvili (ÖST) satışı gerçekleştirerek portföylerini boşalttıkları MB kayıtlarına geçti.
15-22 Ekim haftasına ait verilerle birlikte, yılbaşından bu yana yabancı yatırımcıların yaptığı hisse senedi satışlarının toplamı 1 milyar 392 milyon dolara ulaştı. Hisse senedi piyasasında yabancıların payı bir önceki haftaya kıyasla yüzde 41,5’tan 22 Ekim haftasında yüzde 41,2’ye geriledi. Geçtiğimiz yıl sonunda hisse senedi piyasasında yabancı payı yüzde 49 idi.
Böylece hisse senedi piyasalarında yabancı yatırımcıların payı Ocak-Ekim döneminde yaklaşık 10 puan düşüş gösterdi. Bu da yabancı yatırımcıların Türkiye’den çıkış yaptığını, Gri Liste kararı sonrasındaki bir haftada bu kaçışın daha da hızlandığını gösteriyor. Gerek doğrudan gerekse portföy amaçlı yabancı yatırım sermayesi girişlerine ve dış kaynağa gereksinmesi olan Türkiye ekonomisinde Gri Liste’ye alınmanın ardından sermaye kanamasının arttığı yabancı yatırımcı ve dış kaynak çekmenin giderek daha da zorlaşacağı anlaşılıyor.
Türkiye’nin sermaye, kaynak, yatırım, itibar ve güven kaybının ortadan kaldırılması ve Gri Liste’den çıkarılması için iktidarın, ekonomi yönetiminin, Hazine ve Maliye Bakanlığı başta olmak üzere ilgili tüm kurum ve kuruluşların koordineli bir şekilde harekete geçmesi acildir. FATF’ın talep ve uyarılarına dönük adımlar hızlı bir şekilde atılmalıdır.
MB’nin 2021 yılı dördüncü Enflasyon Raporu, gerçeklerden kopuk, iktisadi kuramlara aykırı akıl dışı tezler içeren boş bir metinden ibarettir. MB Başkanı, enflasyon ve kur artışıyla mücadeleden vazgeçildiğini, faiz indirimlerinin süreceğini ilan etti. MB, yılsonu enflasyon hedefini 4,3 puan artırarak yüzde 18,4’e yükseltti. MB’nin daha önce açıkladığı enflasyon hedefleriyle aradaki fark ve sapma olağanüstü düzeye çıktı!
Merkez Bankası (MB) Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun açıkladığı 2021 yılı dördüncü Enflasyon Raporu, baştan sona tutarsızlıklar, çelişkilerle dolu olmasından öte, ilan edilen hedefler açısından da inandırıcı ve güvenilir olmaktan çok uzaktır. 2021 başında açıklanan ilk enflasyon raporunda yılsonu için yüzde 5,4 olarak açıklanan enflasyon hedefi yıl içinde defalarca yukarı yönlü yenilenerek, üç ay önce yüzde 14,1’e yükseltilmişti. Geçen hafta açıklanan raporda yılsonu enflasyon hedefi 4,3 puan birden artırılarak yüzde 18,4’e çıkarıldı. Açıklanan yeni hedef yılbaşında açıklanan yüzde 5,4’lük hedefe göre 13 puan yükselmiş!
Eurostat Ekim ayı Euro Bölgesi yıllık enflasyon oranını yüzde 4,1 olarak açıkladı. Almanya’nın yıllık enflasyonu yüzde 4,5 olarak açıklandı. Oysa MB, tek seferde AB-Euro Bölgesi ve Almanya’nın yıllık enflasyonu kadar artışla yılsonu hedefini 4,3 puan birden yükseltti. Aynı şekilde ocak ayında açıklanan ilk hedefe kıyasla ortaya çıkan 13 puanlık hesap revizyonu ve sapma ise Euro Bölgesi ve Almanya’nın yıllık enflasyonunun üç katı düzeyinde! Hedeflerde görülen bu olağanüstü hata ve yanılgılar, MB’nin kurumsal itibarına gölge düşüren niteliktedir. Üç ay sonrasını öngörmeye çalışan sanayici, yatırımcı, üretici, hangi kur ve enflasyon hedefine inanacak, güvenecek ve karar alacak?
Daha da vahim olan MB’nin indirime giderek yüzde 16’ya düşürdüğü politika faizine karşılık yılsonu için yenilediği enflasyon hedefi yüzde 18,4 ve politika faizinin 2,4 puan üzerinde. MB Başkanı faiz indirimlerine devam edeceklerini dile getirirken 6 ay boyunca faiz hesaplamalarında esas aldıkları manşet enflasyondan (TÜFE) vazgeçip, çekirdek enflasyon hesabına geçtikten sonra şimdi de cari fazla hedefine odaklandıklarını duyurdu. MB Başkanı bir anlamda ‘döviz kurları ve enflasyondaki artışla ilgilenmiyoruz, o tarafa bakmıyoruz’ diyor.
MB Başkanı faiz indirimlerini sürdüreceklerini vurgularken, enflasyonun altında faiz vermeye devam ederek, TL’deki değer kaybının hızlanması ve kurların yükselmesine zemin hazırlayacaklarını, bu yolla değersiz TL üzerinden ucuzlayan ihraç mallarıyla ihracatın artırılacağını ve döviz girişlerinin hızlandırılacağını ifade ediyor. TL değer kaybedip kurlar yükseleceği için de ithalatın gerileyeceği, dış ticaret açığının kapanacağı ve giderek cari açıktan cari fazlaya geçileceği öngörülüyor. Cari fazlaya geçildiğinde döviz bollaşacağı için de kurların aşağı ineceği, paralel şekilde enflasyonun da düşeceği varsayılıyor.
- Ancak burada unutulan nokta, Türkiye’nin ihracatının aynı zamanda yüzde 60-70’e varan düzeyde yatırım malı, ara malı ve hammadde ithalatına bağımlı olduğu gerçeği. O nedenle kur ve enflasyon artışlarına göz yumulacaksa bu ithalatın da pahalılaşması, ihracata dönük üretim maliyetlerinin artması ve ucuz ihraç malı avantajının yitirilmesi demektir.
MB yönetimi kendisine talimatla iletildiği anlaşılan cari fazla odaklı bu ekonomi senaryosu ile MB kimliğinden çıkarak kendisini sıradan bir Yatırım ve Kalkınma Bankası şeklinde konumlandırıyor. Asli görev, sorumluluk ve fonksiyonlarını terk ediyor. Ne zaman gerçekleşeceği belirsiz bir sürede cari fazla verileceği hayaliyle Türkiye ekonomisini yüksek kur-yüksek enflasyon ateşine atmaya yöneliyor.
MB tarafından açıklanan bu senaryo hiçbir ekonomik akıl ve bilimsel tezle izahı mümkün olmayan bir ekonomik felaket senaryosudur. Anlaşıldığı kadarıyla iktidar, gözünü karartmış halde ve kazanmayı umduğu bir seçime yapay-sanal rahatlama zemini yaratabilmek için Türkiye ekonomisini ve halkı büyük bedellerle karşı karşıya bırakacak adımları atmaya hazırlanıyor.
Enflasyon ve kur artışlarıyla mücadelenin terk edilmesi, TL’nin daha büyük değer ve itibar kaybı yanında, halkın ağır yoksullaşma içine girmesini, peş peşe yapılacak yüksek oranlı zamlarla alım gücünün dibe vurmasını, işletmelerin kapanması ve işsizliğin daha da artmasını beraberinde getirecektir!
Ekonomik Güven Endeksi (EGE) ekim ayında geriledi. EGE’deki bu gerileme, Tüketici ve İmalat Sanayi güven endekslerindeki sert düşüşten kaynaklandı. İSO Başkanının uyarıları ve çağrıları; sanayicinin, ihracatçının uygulanan politikalardan endişelerini yansıtıyor. Bu endişeler güven endekslerinde rakamlara dökülüyor. Ekimde 1,10 puan düşüşle 101,4’e inen EGE, iktidara ve uygulanan politikalara güvensizliğin resmi ilanıdır!
Ekim ayında EGE yüzde 1,10 düşüşle 101,4 oldu. Eylül ayında 102,4 olan EGE ekim ayında gerileme gösterirken, tüketici ve reel kesim (imalat sanayi) güven endekslerindeki düşüşler EGE’deki gerilemede etkili oldu. Tüketici güven endeksi (TÜGE) bir önceki aya göre Ekim ayında yüzde 3,6 oranında azalarak 76,8 değeriyle 12 yılın düşük seviyesine geriledi. Reel kesim (imalat sanayii) güven endeksi de ekim ayında eylüle göre yüzde 1,8 oranında azalarak 111,3 oldu.
Salgın sonrası normalleşmeye geçiş ve açılmayla birlikte yükselişe geçen hizmet sektörü güven endeksi ekim ayında yüzde 2,1 oranında artarak 120,3 değerini aldı. Özellikle yaklaşan kış, okulların açılması, eğitim ve kırtasiye harcamalarının artmasıyla hareketlenen perakende ticarette endeks ekim ayında yüzde 4,8 oranında artarak 121,1 değerini alırken, kamu bankalarının ortak kararla konut kredisi ve müteahhitlere yönelik ticari kredi faizlerini düşürmesi sonrasında inşaat sektörü güven endeksi yüzde 1 oranında artış gösterdi ve 92,7 oldu.
TÜGE’de yaşanan sert düşüş toplumda yaygınlaşan kaygıları, geleceğe dönük endişeleri yansıtması açısından önemli. Aynı zamanda iktidardan ve uyguladığı ekonomik-sosyal politikalardan duyulan hoşnutsuzluğun, güvensizliğin de en somut göstergesi. Diğer yanda reel kesim güvenindeki gerileme ihracatın omurgasını oluşturan imalat sanayiindeki, sanayi üretimindeki rahatsızlığı ve kaygıları açığa çıkartıyor. Ülkenin en büyük sanayicilerini çatısı altında toplayan İstanbul Sanayi Odası Başkanı, iktidarın ve MB’nin uyguladığı politikaların kendilerini endişelendirdiğini, TL’deki değer kaybı yanında ekonomideki belirsizliklerin devam edemeyeceğini, sürekli yıpranan TL karşılığında oluşan ihracat artışının uzun vadeli bir başarı getirmeyeceğini, büyüme pahasına enflasyonun Türkiye’nin yararına olmadığını, kurda yaşanan dalgalanmaların piyasaların güvenini sarsarak MB’nin itibarına gölge düşürdüğünü söyledi.
TOBB Başkanının ‘Reel sektör olarak uygulanan kur ve faiz politikalarından, istikrarsızlıktan tedirginiz’ açıklamasından sonra ülkenin en büyük ve en dinamik sanayi odasının da önünü görememekten yakınması göz ardı edilemez. Bu uyarılar ve çağrılar duymazlıktan gelinemez!
Hizmet Üretici Fiyat Endeksi’nde (H-ÜFE) yıllık yüzde 30’u aşan enflasyon artışı, yakın dönemde tüm fiyatların zamlanacağının, enflasyonda yüksek oranlı artışların peş peşe geleceğinin işaretini veriyor. Gayrimenkul hizmetlerinde yüzde 114’le üç haneye çıkan enflasyon, depolama ve destek hizmetlerinde ise yüzde 53’e ulaştı!
H-ÜFE 2021 yılı Eylül ayında, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 28,88, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 31,30 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 27,18 artış gösterdi. Bir önceki yılın aynı ayına göre, ulaştırma ve depolama hizmetlerinde yüzde 32,72, konaklama ve yiyecek hizmetlerinde yüzde 24,86, bilgi ve iletişim hizmetlerinde yüzde 13,35, gayrimenkul hizmetlerinde yüzde 114,82, mesleki, bilimsel ve teknik hizmetlerde yüzde 19,76, idari ve destek hizmetlerinde yüzde 20,61 artış gerçekleşti. H-ÜFE sektörlerinde yıllık en düşük artış telekomünikasyon hizmetlerinde yüzde 6,83, büro yönetimi ve diğer iş destek hizmetleri yüzde 8,81, hukuk ve muhasebe hizmetlerinde yüzde 11,62 olarak gerçekleşirken gayrimenkul hizmetleri yüzde 114,82, su yolu taşımacılığı yüzde 82,23, depolama ve destek hizmetleri yüzde 52,95 ile endekslerin en fazla arttığı alt sektörler oldu. H-ÜFE sektörlerinden hava yolu taşımacılığı hizmetlerinde yüzde 13,89, seyahat acentesi, tur operatörü ve diğer ilgili hizmetlerde yüzde 11,00, konaklama hizmetlerinde yüzde 10,37 azalış gerçekleşti. Programcılık ve yayıncılık hizmetleri yüzde 22,78, reklamcılık ve piyasa araştırması hizmetleri yüzde 9,41, sinema filmi, video ve televizyon programı yapımcılık hizmetleri, ses kaydı ve müzik yayımlama yüzde 6,63 ile endekslerin en fazla arttığı alt sektörler oldu.
Konut fiyatları ve kiralardaki olağanüstü yükselişler gayrimenkul hizmetlerinde yıllık enflasyonu üç haneye taşırken, depolama ve destek hizmetlerinde yüzde 52,95 düzeyine varan enflasyon önümüzdeki aylar için yüksek zamların ve tehlikeli enflasyonun sinyallerini veriyor. Muhtemelen MB bu gidişi gördüğü için fiyat istikrarını sağlamaktan, enflasyon artışıyla mücadeleden vazgeçtiğini, enflasyon ve kurların ‘serbest uçuşa geçmesine’ yol verdiğini ilan ediyor.
Yİ-ÜFE yüzde 40’ın üzerine çıkarak, TÜFE ile arasındaki makası açmaya devam ederken, H-ÜFE’de hızlanan bu yükselişle zincirleme zamlar ve yoksullaşma daha da hızlanacak. İktidarın buna karşı ortaya koyduğu bir plan-program yok. Ekonomi, adeta kaderine terk ediliyor. Bu sürdürülemez tablo karşısında market zincirlerine yüz milyonlarca liralık fahiş fiyat cezası kesmek dışında çözüm üretemeyen iktidar, artık ülkeyi ve ekonomiyi yönetemez konuma geldiğini apaçık gösteriyor!
Yeni Soluk
Yorum Yap