CHP’li Erdoğan Toprak’tan 29 Kasım 2021 Tarihli Haftalık Değerlendirme Raporu

CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN KOORDİNATÖR BAŞDANIŞMANI ERDOĞAN TOPRAK'IN 29 KASIM 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

İÇ POLİTİKA

  1. Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisine bağlı Devlet Denetleme Kurulu’na ‘dövizde manipülasyon’ incelemesi talimatı vererek, yarattığı ekonomik enkazın sorumluluğunu atmaya çalışıyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. İKTİDAR; Ortadoğu ve Körfez Bölgesinde değişen dengeler karşısında ‘İhvan eksenli’ dış politikadan ‘dolar eksenli’ dış politikaya geçiş yaptı!
  2. BAE-Türkiye Merkez Bankaları arasındaki iş birliği mutabakatı, yakında bir SWAP anlaşması yapılacağını gösteriyor!
  3. İran ile Trump döneminde iptal edilen nükleer anlaşma için bu hafta Viyana’da yapılacak görüşmeler tüm taraflar için kritik önem taşıyor!
  4. Almanya’da Sosyal Demokrat Parti’nin öncülüğünde üç parti, koalisyon protokolünde anlaştı. Protokolde Türkiye ile ilgili politikalar da yer alıyor.
  5. Almanya’da Merkel döneminin kapanmasıyla AB’nin iki lokomotif ülkesinden biri olan Fransa, Avrupa'da yeni ittifak ve güç arayışına girişti!
  6. Akdeniz’de Kıbrıs meselesini ve KKTC’nin konumunu yakından ilgilendiren gelişmeler yaşanıyor!

EKONOMİ 

  1. Tüketici Güven Endeksi 2004 yılından bu yana ilk kez en dip seviyeye inerek bir ayda 5,7 puan birden geriledi. 71,1’e düştü! İktisat tarihine ‘Ekonomist Erdoğan Krizi’ olarak geçecek bu tablo, iktidarın ekonomi politikalarına güvenin sıfırlandığını gösteriyor!
  2. İktidar, TRT payını kaldırıp halkın elektrik faturasını düşürme kılıfıyla TBMM’ye getirdiği torba yasada, ülke varlıklarının satılarak 49 yıllığına özelleştirilmesini planlıyor!
  3. Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da bir AK Parti yöneticisi veya Merkez Bankası Başkanı konuştuğunda piyasalar karışıyor, raflar boşalıyor, belirsizlik artıyor!
  4. Reel Kesim Güven Endeksi kasım ayında aylık bazda 1,2 puan azalarak 108,4'e geriledi! Reel Sektör iktidarın ekonomi politikalarına güvenmiyor!

Ekonomi tarihine ‘Kara Salı’ olarak geçen kur patlaması ve ekonomik yıkım kararları ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisine bağlı Devlet Denetleme Kurulu’na ‘dövizde manipülasyon’ incelemesi talimatı verdi. Yarattığı ekonomik enkazın sorumluluğunu atmaya, toplumdaki yaşanan infiali bastırıp manipüle etmeye çalışıyor. Rekabet Kurulu’ndan marketlere 3 milyar TL ceza kestiren iktidar, yüzde 25 zam yapan fırıncıları tutuklatacak mı?

Tamamıyla kendi inadı, ısrarı ve talimatıyla Merkez Bankası’na (MB) aldırdığı zoraki faiz indiriminin yarattığı bu ekonomik depremin sorumluluğunu üzerinden atmak, iktidara ve şahsına yönelik tepkileri bastırmak amaçlı bu talimat, göz boyamaktan öte bir şey değildir. Şayet Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan döviz piyasalarında yaşananların gerçek nedenlerini öğrenme konusunda samimiyse önce Devlet Denetleme Kurulu’na (DDK) ‘128 milyar dolarlık MB döviz rezervinin ve kamu bankalarındaki milyarlarca doların hangi düşük kurdan kimlere satıldığını, MB kasasısın nasıl boşaltıldığını, bu operasyonla kimlere haksız kazanç ve servet aktarıldığını’ soruşturmasını istesin. 

İki ay önce fahiş fiyatla mücadele adı altında 5 market zincirine etiket teftişi başlattı. Kimseden talimat almaması, özerk olması gereken Rekabet Kurulu (RK) devreye girdi ve market zincirlerine 3 milyara yaklaşan para cezası kesti. Marketlerin hepsi cezanın haksız ve dayanaksız olduğunu öne sürüp yargıya gitti. 

  • Etiket teftişlerinden sonra enflasyon, fiyatlar düştü mü? Aksine her şey daha pahalandı. Fiyatlar katlandı. Şekere, una, ayçiçek ve zeytinyağına, deterjana kota geldi. Raflardaki ürünler kilit altında satılıyor.
  • Ekmeğe 3 ayda 2 kez yüzde 20 ve 25 zam geldi, 1 liralık ekmek illere göre 2,25-2,5 TL’ye çıktı. Fırıncılar odası ‘olması gereken fiyat 3-4 TL’ diyor.

Benzine, mazota, oto gaza haftada ikiye çıkan zamlar sonrası taksici esnafı yüzde 100 zam istiyor! Tekstil-konfeksiyon sektörü yılbaşından itibaren yüzde 50 zam yapacağını ilan ediyor. CB Erdoğan kendi yaptığı yanlışları sorgulayacağına devlet sopasıyla, emrindeki kurullara inceleme-soruşturma talimatı ve tehditlerle kurları, fiyatları, enflasyonu düşüreceğini, herkesin yatırım yapmaya koşacağını zannediyor. 

  • Olmayınca ne yapacak? Fırıncılar Odasına, Taksiciler ve Şoförler Federasyonuna, Tekstil-Konfeksiyon Birliklerine, Ayçiçek ve zeytinyağı, un-makarna üreticilerine, Ziraat Odalarına inceleme soruşturma açıp, başkanlarını mı tutuklatacak?

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı çıkmış, ‘Biz iktidara gelmeden önce dağlarda aç gezenler vardı’ diyerek yalanda sınır tanımadıklarını kanıtlıyor. Bu iktidardan önce Türkiye yontma taş mı yoksa cilalı taş devrinde miydi? İnsanlar mağaralarda yaşayıp dağlarda avcılık-atıcılıkla mı karnını doyuruyordu? 

Bu gidişle ‘ateşi, tekerleği, karasabanı da biz bulduk, millete ineği koyunu evcilleştirip etinden-sütünden-yününden faydalanmayı biz öğrettik’ diyecekler. Halk yarınından endişe eder halde ekonomik gerçeklerin yakıcılığıyla boğuşurken, iktidar mensupları en tepeden başlayarak hayal aleminde geziyor! Çizgi roman kahramanları gibi ortada dolaşıp “sahte kurtarıcı” rolü oynuyorlar! 

İktidar, ‘İhvan eksenli’ dış politikadan ‘dolar eksenli’ dış politikaya geçiş yaptı! BAE Abu Dabi Veliaht Prensi’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Ankara’ya davet edilmesiyle bu U dönüşü somutlaştı. Ortadoğu ve Körfez Bölgesinde değişen dengeler iktidarı geri adım atmaya zorluyor. Erdoğan’ın ‘fitnenin başı’ ilan ettiği BAE Prensi’ni Beştepe’de devlet töreniyle karşılamak zorunda kalması ülkeye yaşatılan ağır bir siyasi ve diplomatik bedel!

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) fiili lideri, Devlet Başkanı konumundaki Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayed Al Nahyan, CB Erdoğan’ın daveti üzerine Ankara’yı ziyaret etti. Bu ziyaret, Arap Baharı ayaklanmalarından sonra BAE’den Türkiye’ye yapılan ilk en üst düzey ziyaret. Arap Baharı sonrasında başta Mısır olmak üzere Tunus, Libya gibi ülkelerdeki iktidar değişiklikleriyle 2030 yıldan bu yana bu ülkeleri yöneten dikta ya da otokrat yönetimlerin devrilmesi, Müslüman Kardeşler-İhvan çizgisindeki siyasal İslamcı hareketlerin etkin şekilde sahaya çıkarak, Mısır ve Tunus’ta seçimle yönetime gelmesi, Suudi Arabistan Krallığı ile Körfez Bölgesindeki statükocu emirlik ve şeyhliklerde endişelere yol açtı. Bu ülkeler İhvan’ı ‘terör örgütü’ ilan ederek yasaklarken Mısır’da, Sudan’da İhvan karşıtı darbeye destek sağlamanın yanı sıra, Libya’da da İhvan çizgisindeki Trablus yönetimine karşı Halife Hafter’e ve Tobruk yönetimine destek verdiler. O dönemdeki Başbakan, 2014’ten bu yana CB Erdoğan, Arap Baharı ayaklanmalarında İhvan’ın yanında yer aldı. Başta BAE olmak üzere İhvan’a destek için ortak tutum takındığı Katar dışındaki Körfez ülkeleriyle ilişkiler sıkıntılı bir sürece girdi.   İktidar; 2017’de İhvan ve IŞİD’e desteğinden ötürü Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez ülkelerinin, Mısır, Fas, Ürdün gibi Arap ülkelerinin Katar’a karşı başlattığı abluka ve ambargoda, Katar’ın yanında yer aldı. İpler tümüyle koptu.

15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünde iktidar ve sözcüleri en üst düzeyde BAE’yi itham ederek darbe teşebbüsünün arkasında olmak, destek vermek ve ‘darbenin finansörü’ olmakla suçladılar. Dışişleri Bakanı BAE’nin darbeye 3 milyar dolar kaynak aktardığını açıklarken, İçişleri Bakanı ‘15 Temmuz darbesinin arkasındaki failler ABD ve BAE’dir’ dedi.

  • Suriye’de, Libya’da, Doğu Akdeniz’de, Kuzey Afrika’da, Türkiye karşıtı ittifakların öncüsü ya da üyesi konumundaki BAE, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile yakın iş birliğine girmesinin yanı sıra İsrail ile Arap ülkeleri arasında başlayan normalleşme sürecinin ve İbrahim Anlaşmalarının da öncüsü.

ABD’deki yönetim değişikliği ardından bölgedeki dengeler ve değişim hızlandı. Biden yönetimi özellikle Çin ile rekabet ve Güneydoğu-Asya Pasifik Bölgesine yoğunlaşmak için başta Ortadoğu olmak üzere bölgesel krizlerin sonlandırılarak bertaraf edilmesini, diplomatik çözüm arayışlarına öncelik verilmesini, diplomasi ve müzakere kanallarının işletilmesini öngörüyor. İran ile nükleer anlaşma müzakerelerinin yeniden başlatılması, İsrail’e kayıtsız-şartsız destek politikasındaki değişim, Kaşıkçı Davası’nda Suudi yönetimini sorumlu tutan CIA Raporu’nun kamuoyuna açıklanması vb. adımları bu çerçevede görebiliriz. ABD’deki yönetim ve politika değişikliğine en hızlı ayak uyduran ülkelerin başında BAE geliyor. BAE yönetimi dış politikada ‘sıfır sorun, diplomasi ve diplomatik çözüm’ yöntemine geçildiğini ilan ederken, İran ile ilişkileri düzeltme, Suriye’yi Arap Birliği’ne dahil etme ve Esad’la normalleşme, İsrail ile ikili ticari ve siyasi ilişkileri ilerletme adımlarını peş peşe attı. Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden AB ile siyasi-ekonomik-askeri ilişkilere hız verilirken, Rusya ile de yakınlaşmaya yöneldiler.

BAE gibi küçük bir ülkenin bu adımlarının kendi başına atıldığını düşünmek yanlış olur. Küresel finansın merkezi konumundaki Londra-City Banka-Finans sektöründe BAE fonları ve sermayesi oldukça etkili. Pek çok İngiliz bankası, küresel ticaret ve sanayi şirketi bölgesel merkezlerini Dubai’ye taşımaya başladı. Hong Kong’un daha fazla Çin kontrolüne girmesi, Singapur’un yoğunluğu buralardaki pek çok küresel şirketi de BAE’ye, Dubai ve Abu Dabi’ye yönlendirdi. Yabancı sermayeye sınırsız güvence yanında İslami kuralları hemen hemen büyük ölçüde esneten, gelir vergisini yüzde 5 olarak uygulayan BAE’ye küresel finansın aktığını söylemek yanlış olmaz. BAE’yi aynı zamanda arkasında İngiltere, Suudi Arabistan, İsrail üçlüsüyle ortak olarak görmek gerekir. 

  • İktidarın İstanbul’u küresel finans merkezi yapma planları uygulanan yanlış ekonomi politikaları, hukuk ve yargı sisteminin işlememesi, siyasi ve antidemokratik baskıların artması, Merkez Bankası başta olmak üzere kurumlara ve serbest piyasaya müdahaleler sonrasında ağır hasar alarak çöktü. Buna karşılık Dubai, bölgenin küresel finans merkezi olma yolunda hızla yükseliyor.

Ayrıca BAE yönetimi ekonomide de orta ve uzun vadede sadece petrole bağımlı bir ekonomik yapıdan çıkmayı öngören bir ekonomik dönüşüm programını uygulamaya koydu. Dubai’nin dünyanın finans ve ticaret merkezi olması yanında, turizm, sağlık, gıda, gayrimenkul, yüksek teknoloji, bankacılık, medya, yeşil ve yenilenebilir enerji, bilişim vb. alanlara yatırım ve önde olma adımlarını devreye soktular. Abu Dabi Kalkınma Fonu’ndaki yüz milyarlarca dolarlık kaynaklar bu çerçevede kullanılmaya başlandı. Hindistan ve İsrail ile dijitalleşmeyazılım-bilişim alanında kapsamlı anlaşmalar imzaladılar. BAE ve Bahreyn, İsrail ile ortak askeri tatbikatlar yaparak askeri ilişkileri de ilerletiyor.

Bölgedeki bu değişimin ve İhvan’ın giderek ABD tarafından da terör örgütü ilan edilmesinin gündeme alınmasının yansımaları iktidarın dış politikasında da gözleniyor. İktidar, İhvan’a desteğini çekmeye başlarken, Mısır ve BAE ile ardından da Suudi Arabistan ile normalleşme arayışına hız veriyor. Bu U dönüşünde bölgede, Doğu Akdeniz’de tamamıyla yalnızlaşmanın, tecrit ve dışlanmanın getirdiği sıkışmışlığın yanı sıra, bu dış politikanın ortaya koyduğu ağır ekonomik bedel en büyük etken olarak görülüyor. 

BAE’nin yatırımlar üzerinden Türkiye’ye girmesi, 10 milyar dolarlık fon tahsisiyle yatırım vaat etmesi, bu ülkeye ekonomi üzerinde etkinlik ve nüfuz sağlayacak. Suriye’de, Mısır’da, Libya’da, Doğu Akdeniz’deki enerji çekişmesinde ve daha birçok konuda Türkiye ile BAE’nin karşıt konumda olduğu dikkate alındığında, BAE’nin elde edeceği bu ekonomik gücünü ve nüfuzunu kullanarak iktidarı bu alanlarda politika değişikliğine zorlaması ve iktidarın onay vermek zorunda kalması sürpriz olmaz. 

Önümüzdeki süreçte İhvan’a endeksli dış politikanın yerini ‘dolara endeksli dış politikanın’ alacağı anlaşılıyor. Bu açıdan iktidarın BAE’ye yönelttiği ‘darbenin destekçisi ve finansörü, bölgede fitnenin başı’ suçlamasını yutup rafa kaldırması yanında, izlenen dış politikanın da BAE’nin ileteceği mesajlar ve masaya getirdiği talepler doğrultusunda değiştirildiğine dönük işaretleri yakında göreceğimizi düşünüyorum!

Acil ekonomik beklentiler yanında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BAE’den

Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi için ‘ARACILIK’ talep ettiğini öngörmekteyim! İmzalanan mutabakatlarla Erdoğan’a yakın müteahhitlerin BAE fonlarından beslenmesi hedefleniyor. BAE-Türkiye Merkez Bankaları arasındaki iş birliği mutabakatı yakında bir SWAP anlaşması yapılacağını gösteriyor! 

Abu Dabi Kalkınma Holdingi (ADQ) Yönetim Kurulu Başkanı Mohamed Hassan Al Suwaidi’nin Türkiye-BAE arasında varılan mutabakatlar kapsamında 10 milyar dolarlık fon tahsis edildiğini açıklaması bunu teyit ediyor. 

İki ülke arasında imzalanan 10 ayrı mutabakat enerji, petrokimya, teknoloji, ulaşım, altyapı, sağlık, finansal hizmetler, gıda, çevre, liman işletmeleri ve tarım alanlarını kapsıyor. 

Mutabakatların büyük bölümünün Türkiye Varlık Fonu ile imzalanması, CB Erdoğan başkanlığındaki bütçe ve denetim dışı fonun çatısı altında toplanıp portföye alınan hazine arazileri, kamu bankaları, PTT, TPAO, ÇAYKUR, BOTAŞ, EÜAŞ, EİAŞ, ETİ Maden, TCDD, İstanbul Finans Merkezi, Borsa İstanbul vb. varlıkların, hisselerin ve kamu iktisadi teşebbüslerinin de (KİT) masada olduğunu gösteriyor. 

Ayrıca Saray’daki Devlet Töreni’nde iktidar müteahhitlerinden İstanbul Havaalanı başta olmak üzere Kamu-Özel İş Birliği Projelerinden büyük pay alan Kalyon İnşaat ile enerji, ulaştırma, altyapı alanında, Bilkent ve Mersin Şehir Hastaneleri başta olmak üzere pek çok şehir hastanesinin müteahhidi, işletmecisi CCN Grup (IC Holding) ile sağlık alanında ortaklık ve iş birliği mutabakatları CB Erdoğan referansıyla imzalandı. 

✓ Bu da İktidar müteahhitleri ve CB Erdoğan’a yakın şirketlerin üstlendiği KÖİ projelerinin, köprü, otoyol, elektrik santralı, limanhavalimanı, şehir hastanelerinin BAE’nin ilgi alanına ve portföyüne girdiğini ortaya koyuyor. 

Bir dönem Katar sermayesinin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) elindeki medya kuruluşlarını satın alarak (Sabah-ATV, Digitürk, Star) iktidar medyasına dönüştürülmesine katkı sağlamasına benzer şekilde BAE’nin de bazı medya kuruluşlarıyla ilgilendiği, satın alacağı veya hisse alımıyla ortak olacağı dile getiriliyor. 

Hatırlanacağı gibi; Katar Emiri 2017’deki körfez krizi sonrasında Türkiye’nin Katar’ın yanında yer alması üzerine Ankara’ya gelmiş 15 milyar dolarlık yatırım vaadinde bulunmuştu. Ancak bugüne kadar bu para gelmedi ve yatırım gerçekleşmedi. (Bazı hisse alımları dışında…)

BAE’nin 10 milyar dolarlık yatırım vaadi de iktidarın verdiği-vereceği tavizlere ve açıklanmayan taahhütlerin hayata geçirilip-geçirilmemesine göre zamana yayılabilir. 

BAE yönetimi; öncelikle imzalanan belgelerin ‘mutabakat zaptı’ diğer deyişle ‘niyet beyanı’ olduğu göz önünde bulundurulduğunda bunların doğrudan yatırım ve sermaye girişine dönüşmesi için, iktidarın izleyeceği politikayı, gözleyecektir.

  • Bu çerçevede iktidarın BAE’ye İhvan ile tüm bağları kopartma ve İhvan’ı tasfiye, Muhammed Dahlan hakkındaki kırmızı bülten başvurusunu geri çekme sözü vermiş olması kuvvetle muhtemeldir.
  • Karşılığında iktidarın pek çok kirli-gizli organizasyonları ve bağlantıları iddialarını gündeme getiren, BAE’deki organize suç örgütü Lideri’nin pasifize edilerek susturulmasının istendiği, bu kişinin bulunduğu ikametin internet ve telefon bağlantılarının ziyaretin hemen akabinde kesilmesinden anlaşılıyor.

BAE ziyaretinin dış politikada önümüzdeki günlerde bazı yeni gelişmeleri gündeme getirmesini beklemekteyim. İktidarın İsrail, Suriye, Mısır, Suudi Arabistan ile normalleşme girişimlerinin BAE üzerinden hızlanması ve bu ülkelerle ilişkilerde yeni dönüşümlerin gerçekleşmesi beklenmelidir. 

  • Bu çerçevede dış politikada doğrudan hayata geçirilecek sert U dönüşleri ve geri adımların kendisini içeride yıpratabileceğini düşünen iktidarın; BAE’den bu ülkelerle ilişkilerin normalleştirilmesine aracılık etmesini, ön ayak olmasını talep ettiğini, öngörmekteyim.

BAE emirinin Ankara ziyareti kamuoyuna ağırlıkla ekonomik alanlarda imzalanan mutabakatlarla yansımış olsa da bu ziyaretin sadece bununla sınırlı kalmayacağını iktidarın tıpkı BAE gibi eskiden ‘düşman, terör devleti, darbeci, katliamcı vb.’ ilan ettiği Suudi Arabistan, Mısır, İsrail ve hatta Suriye Devlet Başkanı Esad ile barışma adımları attığını görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır.

İran ile Trump döneminde iptal edilen nükleer anlaşma için bu hafta Viyana’da yapılacak görüşmeler tüm taraflar için kritik önem taşıyor. Şayet mutabakata varılırsa İran nükleer anlaşması yeniden yürürlüğe girecek ve yaptırımlar kalkacak. İran ve bölge rahatlayacak. Görüşmeler anlaşmazlıkla sonuçlanırsa ‘sıcak savaş’ ihtimali yükselecek. Viyana öncesi İsrail ordusu, İran nükleer tesislerinin bombalanmasına hazırlık için teyakkuza geçirildi!

ABD’de Biden yönetiminin göreve gelmesiyle İran ile yeniden başlatılması kararlaştırılan Nükleer Anlaşma konusunda bu hafta Viyana’da yapılacak müzakereler bölgemizde barışın tesisi, savaş olasılığının ortadan kalkması açısından hayati önemde. Eski Başkan Obama döneminde P5+1 olarak adlandırılan Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi’nin beş üyesi ve Almanya ile İran arasında yürütülen görüşmelerde anlaşma sağlanarak İran’ın nükleer faaliyetlerini sınırlandırılması, zenginleştirilmiş uranyum üretimini azaltması ve nükleer tesislerini Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) denetimine açması kararlaştırılmıştı. Karşılığında ise ABD ve BM tarafından İran’a uygulanan yaptırımlar ve ambargonun aşamalı şekilde kaldırılması, İran’ın bloke edilen yaklaşık 200 milyar dolarlık petrol parasının peyderpey serbest bırakılması konusunda uzlaşmaya varıldı. Obama’dan sonra göreve gelen Başkan Trump, 2018’de ABD’nin çıkarlarını korumadığı ve İsrail’in güvenliğini garanti etmediği gerekçesiyle nükleer anlaşmadan ABD’nin imzasını çekti ve İran’a yaptırımları yeniden başlatacağını ilan etti. 

Biden yönetimi İran ile nükleer anlaşmayı yeniden müzakere etmeyi kararlaştırdı ancak bu kez İran’da Ruhani yönetimi yerini yeni Cumhurbaşkanı Reisi’ye bıraktı. Reisi, ABD’nin anlaşmadan çekilmesinden sonra İran’ın da taahhütlerinin ortadan kalktığını zenginleştirilmiş uranyum ve nükleer silah üretimine geçeceğini savunuyor. İsrail ve Suudi Arabistan’ın da aralarında bulunduğu bölge ve körfez ülkeleri ise İran’ın nükleer faaliyetlerini kendileri açısından tehdit olarak değerlendiriyor. İsrail bu hafta yapılacak görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanması halinde İran nükleer tesislerini vuracağını, orduyu teyakkuza geçirdiğini açıkladı.

İran da dahil olmak üzere Viyana’da müzakerelere katılacak ülkelerin hepsi anlaşmanın tekrar yürürlüğe girmesine olumlu bakıyor, İran’ın önceliği ABD’nin uyguladığı yaptırımların hemen kaldırılması. Buna karşılık ABD, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum üretimini durdurmasını ve bunun hayata geçirildiğini UAEK denetçilerinin teyit etmesini istiyor. 

İran da ABD de ilk adımın karşı taraftan gelmesinde ve kendi önceliğinin kabul edilmesinde ısrarlı. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi dış politikada daha katı ve sert bir tutum sergilerken ABD ile uzlaşmaya sıcak bakmıyor. Müzakerelere katılan Avrupa ülkeleri İran’ın Lübnan, Irak, Suriye, Yemen gibi bazı silahlı Şii örgütlere verdiği desteğin de Viyana’da varılacak anlaşma kapsamına alınmasını, İran’ın taahhütte bulunmasını istiyor ancak İran buna karşı çıkıyor. Ortadoğu’da nükleer silahlara sahip tek ülkenin İsrail olduğu biliniyor. İsrail hükümetleri bunu resmi olarak doğrulamıyor. Buna karşılık İsrail, İran'ın nükleer silah sahibi olmasına izin vermeyeceğini pek çok kez dünyaya ilan etti. 

Viyana görüşmelerinden olumlu sonuç çıkarsa İran’a uygulanan yaptırımlar kaldırılabilir ve İran’ın nükleer programı tekrar BM-UAEK denetimine alınarak             sınırlandırılabilir.          Görüşmelerde     anlaşma      sağlanamazsa bölgemizde sıcak savaş ihtimali ciddi şekilde yükselebilir. Olası bir İranİsrail savaşının kısa sürede tüm bölgede yayılması ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Almanya’da Sosyal Demokrat Parti öncülüğünde üç partinin kuracağı koalisyon müzakereleri       anlaşmayla          sonuçlandı,          imzalanan koalisyon protokolü kamuoyuna açıklandı. Protokolde Türkiye’yi de ilgilendiren ikili ilişkiler ve göçmen politikaları ile çifte vatandaşlık konuları geniş yer tutuyor. Protokolün delegelerden onay almasıyla Olaf Scholz Başbakanlığındaki yeni hükümetin aralık ayında göreve başlaması bekleniyor.

En son 2005’te eski başbakan Gerhard Schröder Başbakanlığındaki hükümetten bu yana ilk kez Sosyal Demokrat Parti (SPD) liderliğinde ve SPD’li başbakan yönetiminde kurulan üçlü koalisyonun protokolü her partinin kendi içinde delegeler tarafından oylanıp kabul edildikten sonra kesinlik kazanacak. 

 

ÜÇLÜ KOALİSYON

 

SOSYAL DEMOKRAT PARTİ (SPD)

YEŞİLLER

LİBERAL HÜR DEMOKRAT PARTİ (FDP)

Delege oylamalarının bu hafta tamamlanması ve yeni hükümetin aralık ayının ilk haftasında göreve başlaması bekleniyor. Kamuoyuna açıklanan 177 sayfalık protokole ‘İlerleme için daha fazla cesaret. Özgürlük, adalet ve sürdürülebilirlik için ittifak koalisyonu’ ismi verildi. SPD’li Başbakan Olaf Scholz, Dışişleri, Maliye, Çevre, Ekonomi, Adalet, Gıda ve Tarım, Ulaştırma, Eğitim, Dijital İşler gibi pek çok önemli ve stratejik bakanlığı koalisyon ortakları Yeşiller ve Hür Demokratlara verdi. 

Yeşiller Partisi Eş Başkanı Annalena Baerbock Almanya’nın ilk kadın Dışişleri Bakanı olurken, yine Yeşiller Partisi eski eş başkanlarından Türk kökenli Cem Özdemir de kabinede Tarım ve Gıda Bakanlığı görevini üstlendi. SPD öncülüğündeki yeni kabinenin Almanya’daki farklı etnik köken ve inançtan Alman yurttaşlarına ılımlı ve eşitlikçi bakış açısını yansıtıyor.   

Koalisyonun büyük ortağı SPD ve ikinci büyük ortak Yeşiller, geçmiş dönemlerde Türkiye’deki demokratik toplumun ve sivil hakların baskı altına alınması, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar vb. alanlarda iktidara eleştiriler yönelttiler. Bu tavrın yeni kabine döneminde de süreceği söylenebilir. Dışişleri Bakanlığı’nın Yeşiller Eş Başkanı Annalena Baerbock tarafından üstlenilmesi ikili siyasi ilişkilerde ve Türkiye-AB ilişkilerinde iktidarın yeni dönemde zorlanacağı şeklinde yorumlanabilir. 

Almanya’da Merkel döneminin kapanmasıyla AB’nin iki lokomotif ülkesinden biri olan Fransa, Avrupa'da yeni ittifak ve güç arayışına girişti. Bu doğrultuda Fransa-İtalya ittifakı kurulurken iki ülke arasında ilişkilerin en üst düzeye çıkartılmasını öngören anlaşma Roma’da imzalandı. Doğu Akdeniz’de ABD, İtalya ve Fransa’nın Güney Kıbrıs lisanslı doğalgaz sondajlarına tekrar başlaması karşısında iktidarın sessizliği dikkat çekici!

Doğu Akdeniz’deki doğalgaz arama ve sondaj faaliyetlerinde Türkiye’ye karşı Yunanistan ve GKRY ile hareket eden Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İtalya ile her alanda kapsamlı iş birliğini içeren bir anlaşmaya imza attı. Almanya’da Merkel dönemi kapanırken Avrupa liderliğine oynadığı anlaşılan Macron, Fransa-İtalya ittifakı ile gerek AB gerekse AB’nin güney kanadı ve Akdeniz’de Fransa’nın güç ve etkinliğini genişletmek istiyor. Fransa'nın Avrupa Birliği içindeki başlıca müttefiki şimdiye kadar Almanya'ydı. 16 yıldır iktidardaki Başbakan Merkel, AB'nin öncü lideri olarak görülüyordu. Fransa-İtalya anlaşmasıyla yeni bir ittifak ve AB içinde yeni bir eksen oluşturulmaya çalışıldığı iddialarını reddeden Fransa Dışişleri yetkilileri, Avrupa ülkeleriyle ilişkiler güçlü olduğunda birbirini tamamladığını, Fransa-İtalya anlaşmasının bu çerçevede görülmesi gerektiğini savunuyor. 

Doğu Akdeniz’de Yunanistan-GKRY ile enerji sahaları ve doğalgaz sondajları konusunda Türkiye’nin hak iddialarına karşı çıkan ve Yunan-Rum tezlerine destek veren Fransa, Doğu Akdeniz gerilimi nedeniyle AB’nin 2019’da Türkiye’ye yönelik aldığı yaptırım kararlarında ve son olarak sürenin 2022 Kasım’ına uzatılmasında da etkili oldu.

Bu arada ABD’li Exxon’un daha önce Türkiye’nin hak iddia ettiği ihtilaflı bölgede tekrar çalışmalara başladığı açıklanmasına karşın iktidarın suskun kalması dikkat çekiyor. 

✓ Fransa-İtalya anlaşmasının önemli bir amacı Akdeniz’de Türkiye’yi engellemek. Geçtiğimiz ay Mısır-Yunanistan-GKRY-İsrail arasında yapılan görüşmeler, ardından ABD öncülüğünde Fransa, İtalya, İngiltere, Yunanistan, GKRY, Mısır’ın da katıldığı tatbikatlar bu açıdan değerlendirilmeli!

Doğu Akdeniz Enerji Forumu’nun (EAST-MED) resmileşmesi ve bölgesel enerji organizasyonuna dönüşmesi, Türkiye’nin bu oluşumdan dışlanması, ABD’nin dünyanın bir ucundan gelip EAST-MED’te gözlemci üye olması vb. gelişmeler Türkiye’yi geriletme ve mevzi kaybettirme amaçlı hamlelerdir.

Fransa-İtalya ittifakını her ne kadar doğrudan ifade edilmese de TürkiyeAB ilişkileri ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının korunması açısından ülkemiz aleyhine sonuçları olabilecek yeni bir ittifak olarak gördüğümü vurgulamak isterim!

Akdeniz’de Kıbrıs meselesini ve KKTC’nin konumunu yakından ilgilendiren gelişmeler yaşanıyor. İsrail ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında gerçekleştirilen ortak hava tatbikatı geçtiğimiz hafta başladı. İsrail hava kuvvetlerine bağlı uçaklar Güney Kıbrıs’ta konuşlanırken tatbikatın 3 Aralık’a kadar süreceği açıklandı!

KKTC’deki Türk askeri varlığını sürekli şekilde uluslararası gündeme taşıyarak Türkiye’nin adadaki askerlerini çekmesini Kıbrıs müzakerelerinin ön koşulları arasına koyan GKRY, adada mevcut İngiliz üslerinin (Agratur ve Dikelya) yanında ABD ile üs pazarlığı yapıyor. Aynı zamanda ABD Kongresi’nin GKRY’ye uyguladığı silah satış yasağının kaldırılmasıyla silahlanmaya hız veren, Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusu’nu büyütmeye yönelen GKRY, İsrail ile askeri iş birliğini hızlandırdı. Geçtiğimiz hafta GKRY hava sahasını ve Doğu Akdeniz’i de kapsayacak şekilde İsrail hava kuvvetlerinin başlattığı hava tatbikatına İsrail Hava Kuvvetlerine bağlı çok sayıda savaş uçağı katıldı. 3 Aralık’a kadar süreceği açıklanan tatbikatta İsrail hava ve kara kuvvetleri ile Rum Milli Muhafız Ordusu hava saldırı ve hava savunma iş birliği savaş senaryolarını uyguladı. Hava saldırı ve savunma simülasyonları İsrail hava kuvvetlerine bağlı jetlerin havadan Rum Muhafız Ordusu birliklerinin karadan katılımıyla gerçekleştirildi.

İsrail savaş uçakları Güney Kıbrıs’taki liman kenti Baf üzerinde alçak uçuş gerçekleştirerek tatbikat senaryosunu uygularken, Rum ordusu da savunma ve çıkartma harekâtları yaptı. Güney Kıbrıs’taki askeri varlığını artırmak burada bir hava-deniz üssü kurmak istediği kaydedilen İsrail ordusu daha önce de Rum Milli Muhafız ordusuyla kara tatbikatı yapmıştı. Önümüzdeki aylarda iki ordunun yeniden bir kara tatbikatı planladıkları belirtiliyor.

Daha önce ABD öncülüğünde Doğu Akdeniz’de yapılan ve Hindistan, Mısır da dahil çok sayıda ülkenin katıldığı tatbikatlar giderek sıklaşırken, bölgedeki enerji sürecinde ortak hareket eden İsrail ve GKRY arasında askeri iş birliği gelişiyor. Fransa-İtalya İttifakı’nın gölgesinde Kıbrıs adasında yaşanan bazı gelişmeler gözden kaçırılıyor!

Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) yayınlanmaya başladığı 2004 yılından bu yana ilk kez en dip seviyeye inerek bir ayda 5,7 puan birden geriledi, 71,1’e düştü. TÜGE’nin alt endekslerinde ‘tarihi rekor’ olarak nitelenebilecek düşüşler yaşandı. İktisat tarihine ‘Ekonomist Erdoğan Krizi’ olarak geçecek bu tablo, iktidarın ekonomi politikalarına güvenin sıfırlandığını, düzelme beklentisinin kalmadığını, endişelerin tavan yaptığını gösteriyor!

Açıklanan kasım ayı Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) verileriyle, halkın iktidarın ekonomi politikalarına ve ekonomi yönetimine güveninin tükendiği, ilan edildi. Bir önceki aya göre yüzde 5,7 puan birden azalarak 76,8’den 71,1’e inen kasım ayı TÜGE verisi, 17 yılın en düşük düzeyinde gerçekleşti. Kasım ayında TÜGE’yi oluşturan alt endekslerde de olağanüstü düzeyde kayıplar gerçekleşti. 

TÜGE’yi en fazla aşağı çeken alt endeks, ‘hanelerin gelecek 12 aya yönelik ekonomik durum beklentisi’ oldu. İnsanlar evlerinin maddi durumunun gelecek 12 ayda, gelecek yılda çok daha kötü olacağını bugünleri arayacaklarını düşünüyor. Hanelerin ekonomik durum beklentisi bir ayda 6,7 puan birden gerileyerek 75,6’dan 68,9’a indi. Bu da TÜGE’nin yayınlanmasından bu yana rekor denilebilecek şekilde düşük bir düzey.

TÜGE’yi aşağı çeken ikinci alt endeks ülke ekonomisinin geleceğine yönelik ‘ekonomik durum beklentisi’ endeksi. Ekim ayında 74,2 olan bu alt endeks, kasımda 6 puan düşüşle 68,2’ye düştü. Bu da yeni bir dip rekoru! 

Halkın, hanelerin mevcut maddi durumuna yönelik düşüncelerini ölçen ‘mevcut maddi durum endeksi’ ise 60,7’den 56,1 puana düşerek uzun süreden bu yana olduğu gibi gerilemeye devam ediyor.

TÜGE’deki bu üç alt endeks bugüne kadar hiçbir dönemde böylesine dip noktalara inmemişti. Dördüncü alt endeks olan ‘gelecek 12 ayda dayanıklı tüketim malı alma düşüncesi’ de 5,2 puanlık düşüşle 91,4’e geriledi. Yılbaşı’nda TÜGE hesaplamasında yapılan değişiklikle AB ve Eurostat’a uyum gerekçesiyle ilave edilen bu alt endeks, hiç böylesine sert bir düşüş göstermemişti! 

CB Erdoğan, MB’ye talimat vererek ve ‘din kisvesine’ sarılarak ekonomiyi canlandıracağı iddiasıyla faizleri enflasyonun altına düşürtüyor ama ortaya tam tersi bir tablo çıkıyor. Ülkenin, ekonominin geleceğini felakete sürüklediğini gördüğü politikaları inatla sürdüreceğini ilan eden CB Erdoğan’ın adımlarının devamında büyümenin dibe vurması, kamu maliyesi ve bütçe dengelerinin yok olması, işsizliğin patlama yapması, yatırımların durması ve tüketim harcaması yapacak takatin kalmamasıyla birlikte ekonominin çarklarının stop etmesi kaçınılmaz görünüyor!

İktidar, TRT payını kaldırıp halkın elektrik faturasını düşürme kılıfıyla TBMM’ye getirdiği torba yasada 18 kanunda değişiklik yaparak, faturadaki indirimin kat kat fazlasını halkın cebinden alma hesabında! Ülkenin eldeki son varlıklarının satılarak 49 yıllığına özelleştirilmesi planlanıyor. BAE mutabakatlarına da yansıyan bir dizi servet aktarımının içine doldurulduğu bu torba yasa, ülke kaynaklarından çalmayı amaçlayan bir MANDA yasasıdır!

İktidar sanayi ve elektrik santrallarında kullanılan doğalgaza peş peşe yapılan yüklü zamların meskenlerdeki doğalgaz ve elektrik faturalarına yansımasını yılbaşına ertelerken, diğer yandan elektrik faturalarındaki TRT payını kaldırma vaadiyle halkı aldatma, göz boyama planını uygulamaya koydu. TBMM’ye sunulan ve kamuoyunun sadece TRT payı algısına yol açan ‘Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’ teklifi 18 kanunda değişiklik öngörüyor. Bu torba yasayla ülkenin ormanları, suları, limanlarının talan edilmesine TRT payı kılıfıyla yasal zemin hazırlanıyor. Elektrik faturalarındaki birkaç liralık indirime karşılık halkın cebinden milyarların alınıp aktarılacağı bir senaryo tezgahlanıyor. 

TORBA YASANIN 16’ncı maddesiyle Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş. (TDİ) ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları İşletmesi Genel Müdürlüğü’ne (TCDD) ait bazı limanların işletme haklarının 49 yıllığına özelleştirilerek devredilmesi öngörülüyor. Bu limanlar kimlere devredilecek? BAE ile imzalanan mutabakat metinlerinden birisi LİMAN İŞLETMELERİYLE ilgili. TDİ ve TCDD’ye ait limanlar BAE Şeyhi’ne mi söz verildi? TRT payının kaldırılması bu milyar dolarlık milli varlığın transferi karşısında çerez bile değil!

TORBA YASANIN 33’üncü maddesiyle sözde çevrecilik gösterisiyle sera gazı salınımlarının azaltılması çerçevesinde elektrikli araç şarj istasyonlarına yönelik imtiyaz ve avantajlar getiriliyor. Bu şarj istasyonu zincirlerini kimler kuracak? Bu lisanslar kimlere verilecek? EPDK şimdiden bu lisansları kimlere vereceğini belirledi de bu torba yasa mı bekleniyor? TORBA YASANIN 36’ncı maddesiyle 2016’daki torba yasada değişiklik yapılarak bazı yatırımcılara sağlanan olağanüstü imtiyazlar, ayrıcalıklar, daha da artırılıyor. Enerji alanında yapılan düzenlemelerle bu alandaki altı yasada birden değişikliğe gidiliyor. Tüzel kişiliğe sahip Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) ‘sistem ve arz güvenliğini sağlamak üzere’ Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na devrediliyor. Böylece elektrik üretimi ve dağıtımından sonra elektrik iletiminin de özelleştirilmesine, ulusal elektrik şebekesini oluşturan elektrik hatlarının satışına yasal kılıf uyduruluyor.

BAE ile imzalanan mutabakatlarda enerji konusunda yatırımlar yapılacağı öngörülürken iktidar müteahhitlerinden Kalyon Grubu ile ortak enerji yatırımlarına girişileceği mutabakat zaptında vurgulanıyor. 100 yıllık Cumhuriyetin kamu eliyle yaptığı ve en ücra köye kadar elektrik ulaştırdığı bu yeraltı ve yer üstü elektrik hatları kimlere söz verildi? Ayrıca aynı maddenin (32/3) bir başka bendinde TEİAŞ’a yeni elektrik üretim tesis kurma görevi veriliyor. Bir yandan özelleştirilmesi planlanan TEİAŞ’a diğer yandan yeni üretim tesisi kurma görevi verilmesi bu kuruma milletin devletin parasıyla santrallar kurdurulup sonra da iletim hatlarıyla birlikte bu enerji üretim tesislerinin de bonus olarak kimlere söz verildiyse onlara teslim edileceğini gösteriyor!

Torba yasa teklifinde Orman Kanunu’nun 18. Maddesi de değiştiriliyor. Orman arazilerinde “göl, baraj ve deniz yüzeyinde yapılan balık üretimi için karada yapılması mecburi tesislere ve yeraltında depolama alanı kurulmasına” izin verilmesini içeren maddenin kapsamı ‘midye ve istiridye’ üretim tesislerini de kapsayacak şekilde genişletiliyor. Bu düzenleme orman alanlarının yağmalanması, birilerine 29 yıllığına bedavaya kiralanması ile servet aktarılmasının kılıfıdır.

Limanların, iletim hatlarının, enerji tesislerinin, ormanların, santralların kısaca milletin elinde kalan, ülkenin milyarlarca TL veya dolarlık son varlıklarının satışı, özelleştirilmesi, 49-29 yıllığına önceden söz verildiği anlaşılan birilerine devredilmesinin yolunu açan bu düzenlemelerin içine doldurulduğu torba yasa, halka ise ‘elektrik faturanızdan TRT payını kaldırıyoruz’ diye pazarlanmaktadır!

İktidarın ekonomik kriz karşısında bir yapısal reform ya da acil önlemler programı yok. Böyle bir program olsa da uygulayacak liyakatli-deneyimli kadrolarının olmadığı görülüyor. Hazine ve Maliye Bakanı susarken Bakan Yardımcısı, gece yarısı ekonomik program açıklıyor. Yönetim kargaşası öyle boyutlara varmış durumda ki, CB Erdoğan ya da bir AK Parti yöneticisi veya MB Başkanı konuştuğunda piyasalar karışıyor, raflar boşalıyor, belirsizlik artıyor!

Bilinen tüm iktisat kuramlarını yok sayan “faiz sebep, enflasyon netice” söylemi üzerine kurgulanan ve dünyada örneği olmayan bir ekonomik senaryo uygulamaya konulurken, bu programın ilk iki haftadaki sonuçları bile yakın gelecekte olabilecekler açısından ürkütücü bir tablo sergiliyor.

Türkiye ekonomisi geçmiş dönemlerde de ekonomik krizler yaşadı. Ancak bu krizlerin hepsinden kendi içinde tutarlı, ne yapılacağını ve hangi aşamalarda hangi adımların atılacağını kamuoyuna, iç ve dış piyasalara ilan eden Ekonomik Programlar, Yapısal Reform Planı, Eylem Planları veya Önlemler Paketi vb. adlar altında açıklanan düzenlemelerin arkasına siyasi irade de konularak öncelikle güven tesis edildi. Deneyimli ve liyakatli bürokratik kadrolar siyasi iradenin emir ve koordinasyonunda bu programları hayata geçirmekle görevlendirildi. Ülke ekonomisi pek çok krizden kurtularak daha güçlü bir şekilde yoluna devam etti.

CB Erdoğan, ‘cari fazlaya odaklı yeni bir ekonomik modelden’ söz ediyor ve kısa sürede bu modelin olumlu sonuçlarının görüleceğini öne sürüyor. TL’yi değersizleştirip döviz kurlarını yükseltmeye ve ihracat artışıyla cari fazla vererek, kurları ve enflasyonu aşağı çekmeye yönelik bu modelin söylemde olsa da eylemde hayata geçirildiği bir örnek yok. 

  • Özellikle Türkiye gibi ihracatının yüzde 80’i ithalata, ithal ara malı, hammadde, yarı mamul maddeye dayalı bir ekonomide kurları yükselterek ithalatı pahalılaştırmak kısa sürede ihracat üzerinde fren etkisi yapacaktır. Ya da yaz aylarında turizm gelirleriyle döviz artışı sağlanarak verilebilecek cari fazla en fazla birkaç ay ömürlü olacaktır. Türkiye ekonomisinin yüksek büyüme hızı yakaladığı dönemlere bakıldığında hep cari açık verilen, ucuz ithalat artışıyla ihracatın desteklendiği, rekabet gücünün arttığı ve artan döviz gelirleriyle de cari açığın sorunsuz şekilde finanse edildiği dönemlerdir.

Bu modeli kurgulayanlar tek kişiyi ikna etmenin yeterli olacağını bilerek Türkiye’nin önüne böyle bir felaket senaryosu koymaktadır. 

Ülkeyi yöneten tek kişinin iradesi ve vereceği emirlerle her şeyin sorunsuz yürüyeceğini sanmaktadırlar. 

  • İktidarın bu modelde umut bağladığı ihracatçılar bile kurlardaki yükseliş ve aşırı oynaklık karşısında ihracat yapamamaktan, fiyat verememekten, kurun ne olacağını öngörememekten feryat ediyor!

Gıda ve diğer sektörlerde tedarik zincirlerinde sert kırılmalar yaşanıyor. Market zincirlerinin rafları hızla boşalıyor. Fiyatların her gün daha fazla yükseleceği beklentisi ağırlık kazandığı için üretip satmak yerine eldeki ürünü depoda-stokta tutmak daha çok kazandırdığı için stoklar bekletiliyor.

  • Ekonomide çok büyük sıkıntı ve kriz var ancak ortada bir program yok. Nasıl bir ekonomi programı uygulanacağını kimse bilmiyor.

Hazine ve Maliye Bakanı altüst olmuş bir tabloda susmayı tercih ederken Bakan Yardımcısı gece yarısı peş peşe tweet atıp kendince ekonomik program ilan ediyor, faiz indirimlerinden vazgeçilmeyeceğini sonunda istedikleri hedefe ulaşacaklarını iddia ediyor. Ardından bu gelişme üzerine bakan değişikliği iddiaları ortaya yayılıyor.

Devlet aklı ve devlet hafızası 1970’li, 80’li, 90’lı yıllarda ve 2000’in başlarında uygulanan kapsamlı ekonomik programları, modelleri, yürürlüğe koyulan serbest piyasaya geçiş, serbest kambiyo rejimi, dışa açılma, ihracata dayalı büyüme vb. programlarıyla, çözüm modelleriyle dolu. Bu programlarla üç haneli enflasyon krizleri, bankacılık krizleri, kur krizleri aşıldı. Türkiye kriz dönemlerini atlatabilen, kriz çözme kapasitesine ve birikimine sahip, yapısal reformları hayata geçirebilen bir ülkeydi.

  • Şu anda böyle bir akıl, irade, kadro ve plan-program ya da ekonomi reformlarından söz edilebilir mi?
  • İktidarın ne bir ekonomik programı ne de bir acil eylem planı var. Olsa bile böyle bir programı uygulayabilecek, ekonomik krizi sonlandırabilecek nitelikte ve liyakatte kadrolar yok!

İş dünyasını ciddi iflasların patlama yapacağı kaygısı sardı. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı 1 puanlık faiz indiriminin TL’de böylesine değer kaybı yaratmasını, kurları kontrolsüz şekilde yükseltmesini anlamakta güçlük çektiklerini söylüyor. İktidar sözde uygulamaya koyduğu ekonomik temelin odağına oturttuğu ihracatçılara bile ne yapmak istediğini anlatamamış, ikna edememiş!

Oysa bir ekonomik model uygulamaya konulurken bundan etkilenecek kesimler, sanayi, ticaret, ihracat, üretici kesimleri, bankalar ile bir araya gelinir, herkese ne yapılmak istendiği anlatılır ve programın toplumsal desteği oluşturulur. 

Sarayda birkaç kişiyle oturup ne yapılacağına karar verip Hazine ve Maliye Bakanının bile haberinin olmadığı bir model hazırlayıp, herkesin bu modeli sahiplenmesini talep etmek; eleştiren, karşı çıkanı ‘Mandacı’ olarak itham etmek devlet aklı ve şeffaf devlet yönetiminin tamamıyla dışında kabul edilemez bir tutumdur. Türkiye’ye yaşatılan tam olarak budur.

Merkez Bankası’nın (MB) reel sektör temsilcileriyle aylık olarak gerçekleştirdiği anketle hesapladığı Reel Kesim Güven Endeksi kasım ayında aylık bazda 1,2 puan azalarak 108,4'e geriledi. Anket Sonuçları; sanayici, imalatçı ve ihracatçıların Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemlerine, ekonomik kararlarına güvenmediğini ve reel kesim güveninin azaldığını gösteriyor. Sipariş ve satışların gerileyeceği, fiyatların artacağı, ekonomik durgunluğa girileceği kaygısını taşıyor!

2021 yılı Kasım ayında Reel Kesim Güven Endeksi (RKGE), bir önceki aya göre 1,2 puan azalarak 108,4 seviyesinde gerçekleşmiştir. 

Mevsimsellikten Arındırılmış Reel Kesim Güven Endeksi (RKGE-MA) bir önceki aya göre 0,7 puan artarak 112,0 seviyesinde gerçekleşmiştir.

RKGE anket sonuçlarına ilişkin olarak MB’nin yaptığı açıklamada ve sonuçlara yönelik değerlendirmede mevcut mamul mal stoku ve mevcut toplam sipariş miktarına ilişkin değerlendirmeler endeksi artış yönünde etkilerken, gelecek üç aydaki ihracat sipariş miktarı, sabit sermaye yatırım harcaması, gelecek üç aydaki üretim hacmi, genel gidişat ve gelecek üç aydaki toplam istihdama ilişkin değerlendirmeler endeksi negatif şekilde ve azalış yönünde etkiledi.  

  • Toplam siparişlerin mevsim normallerinin altında olduğu yönündeki değerlendirmelerin yanı sıra, mevcut mamul mal stokları seviyesinin mevsim normallerinin üstünde olduğu yönündeki değerlendirmelerin gerilediği görülüyor.

Sektör temsilcilerinin gelecek üç ayda, üretim hacminde, ihracat sipariş miktarında ve iç piyasa sipariş miktarında artış beklentisi yönündeki değerlendirmeler kasım ayında inişe geçti. 

  • Gelecek üç aydaki istihdama ve gelecek on iki aydaki sabit sermaye yatırım harcamasına ilişkin artış yönlü beklentiler azaldı.

Reel kesimde ortalama birim maliyetlerde, son üç ayda artış olduğunu bildirenlerin ve gelecek üç ayda daha da artış olacağını bekleyenlerin arttığı görülürken, gelecek üç ayda satış fiyatlarının artacağı yönündeki beklentilerin de güçlendiği gözleniyor. 

Reel kesimin gelecek 12 aylık dönem itibarıyla yıllık üretici fiyat endeksi artış beklentisi, 2,4 puan artarak yüzde 30,1 seviyesine yükseldi. İçinde bulunduğu sanayi dalındaki genel gidişat konusunda, bir önceki aya kıyasla daha iyimser olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 8’e gerilerken, bir önceki aya göre daha kötümser olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 17,4 düzeyinde. 

Beklentisinin aynı olduğunu belirtenlerin oranı ise yüzde 74,6. Sanayici, imalatçı kesim gelecek üç aylık döneme karamsar bakıyor ve maliyetlerin, fiyatların artacağını, siparişlerin ve ihracat taleplerinin gerileyeceğini, mevcut mamul stoklarının azalacağını öngörüyor. 

ÜFE’deki maliyet ve fiyat artışı beklentisinin yüksekliği aynı zamanda bunun tüketici enflasyonuna da yansıyacağını TÜFE’deki yükselişin süreceğini, dolayısıyla MB’nin tezinin tam tersine ‘enflasyondaki artışın geçici olduğu’ yaklaşımının inandırıcı bulunmadığı ve reel kesimde de kabul görmediği anlaşılıyor!