Özgür Özel’den Madımak sözü: O tabelayı kendi ellerimle asacağım
CHP’li Erdoğan Toprak’tan 15 Kasım 2021 Tarihli Haftalık Değerlendirme Raporu
CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN KOORDİNATÖR BAŞDANIŞMANI ERDOĞAN TOPRAK'IN 15 KASIM 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
15 KASIM 2021
İÇ POLİTİKA
- Kadınlara yönelik şiddet ve vahşetin vebali, İstanbul Sözleşmesi’ni bir gecede ‘Şahsi’ imzası ve iradesiyle feshederek bu ülkenin kadınlarını yok sayan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarının omuzlarındadır!
DIŞ POLİTİKA
Türkiye, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail’in de davet edildiği Paris’teki Libya Konferansı’na katılmadı.
AB, Belarus-Polonya sınırındaki mülteci krizinde Türkiye’yi suçluyor!
Türkiye’yi temel hak ve özgürlükler, insan hakları, adalet konusunda eleştiren AB, iktidarın Suriye-Irak-Yemen vatandaşlarına seyahat yasağı getirmesini alkışlıyor!
Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönmesi ve Suriye’de askeri-siyasi çözümü için “Ürdün Mutabakatı” adı altında hazırlanan Arap Planı’nın detayları netleşiyor.
AB, Doğu Akdeniz’deki sondaj ve sismik araştırma faaliyetleri nedeniyle Türkiye’ye yönelik yaptırım kararı süresini 2022 yılı kasım ayına kadar uzattı!
EKONOMİ
Türkiye, dünyada en riskli ve kırılgan 5 ülke arasında sayılırken, Orta ve Doğu Avrupa- Orta Asya - Kafkasya’yı kapsayan bölgesel tasnifte ise en kırılgan ilk 4 ekonomiden birisi!
Sanayi üretimi daralıyor!
Türk lirasının değer kaybı hızla artarak 11 ayda yüzde 30’a ulaştı!
TÜİK, ülke işsizlikten kırılırken işsizliğin azaldığını ve işsiz sayısının 3 milyon 794 bin kişiye gerilediğini açıkladı!
Merkez Bankası döviz hesaplarının munzam karşılıklarını 2 puan daha artırdı!
- Türkiye’de hiçbir iktidar döneminde kadınların can güvenliği, yaşam hakkı, bu dönemdeki kadar tehdit altında olmadı. Bu ülkenin kadınlarının uğradığı saldırıların, şiddetin, ellerinden alınan yaşam haklarının tüm vebali TBMM iradesiyle kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’ni bir gecede ‘Şahsi’ imzası ve iradesiyle feshederek bu ülkenin kadınlarını yok sayan CB Erdoğan ve iktidarının omuzlarındadır!
Geçtiğimiz hafta içinde Türkiye’nin dünya çapındaki 16 milyon nüfuslu metropolü İstanbul’da hiçbir sözcükle tanımlamayacak bir vahşetle gencecik bir kadının daha yaşamı, umutları ve geleceği elinden alındı. Türkiye’de hiçbir iktidar döneminde kadınların can güvenliği, yaşam hakları, toplumda insanca ve eşit bir birey olarak var olma hakları bu kadar tehdit altında ve korumasız olmadı.
Artık muhtemelen iktidarın kendisinin de sayısını unuttuğu yargı reformu yasa paketleri, insan hakları eylem planlarında kadınların insan olarak varlığını, maruz kaldıkları şiddet ve saldırıları, neredeyse keyfi şekilde yaşamdan koparılmalarını görmezden gelen iktidarın bu ‘cezasızlık’ yaklaşımı ve kadınları yalnızca cinsel obje olarak gören fetvacılarla süreci yönetme zihniyeti hızla bu noktalara gelinmesine olanak sağladığı gibi, saldırganları, canileri cesaretlendirdi.
Kız çocuklarımız, genç kızlarımız, kadınlarımız, eşler, evliler, bekârlar, nişanlılar her an her yerde tehdit altındalar. Onları koruyacak, saldırganları, canileri caydıracak, hayatlarını kurtaracak bir hukuk sistemini, yasa düzenini hayata geçirmekten ısrarla kaçınan bu iktidar, sonunda kadınların yegâne güvencesi İstanbul Sözleşmesi’ni de feshederek meydanı tamamıyla kadınların kanına ve canına susamışlara terk etti. Kadınlarımızı yaşatmak, korumak, haklarını en üst düzeyde güvenceye almak üzere kabul edilen ve tüm uygar dünyanın, ülkelerin imzasıyla İstanbul’dan dünyaya duyurulan sözleşme millet iradesinin cisimleştiği TBMM’de kabul edilmesine karşılık bir günde tek kişinin ‘şahsi’ iradesi ve imzasıyla feshedilip çöpe atıldı. Şahsi iradesini öne çıkartıp on milyonlarca kadını ve haklarını yok sayan, yaşam haklarının pervasızca ellerinden alınmasına adeta zemin hazırlayıp neredeyse teşvik edercesine yürürlükten kaldırılan İstanbul Sözleşmesi’ne gerek olmadığını savunan ve ‘Kadınlarımızı biz koruruz’ diyen iktidarın kadınlarımızın can ve mal güvenliğiyle alay ettiği katlanarak artan cinayetler karşısında sergilenen duyarsızlık, tavırsızlık, tepkisizlik ve vurdumduymazlıkla apaçık ortada. Kadınlarımız samuray kılıçlarıyla caddelerde doğranıyor, taksilerle ezilip cesetleri tekmeleniyor, bedenleri parçalanıp varillerde yakılıyor ya da ormana, dağa tepeye atılıyor.
Her geçen daha da büyüyen bu vahşet karşısında iktidarın başı suskun, acılı ailelere taziye telefonu açarak vicdanını rahatlatıyor. On binlerce kişiye açtığı hakaret davalarıyla sindirdiği insanlarımız, acılı aileler tepkilerini, acılarını bile yüzüne karşı haykıramıyor. İçişleri Bakanı kabinedeki diğer bakanlarla polemik yapmaktan, ekonomiyi uçurup, Almanya’yı İtalya’yı çatlatmaktan ne ülkenin ne kadınlarımızı can güvenliğiyle ilgilenecek vakit dahi bulamıyor. Açılan on binlerce bekçi kadrosuyla geceleri mahalle, sokak ve caddelerin daha güvenliği olacağı iddiasına karşılık, vatandaşın güvenliğini sağlamak yerine bekçi dayağı yiyen, bekçi saldırısına uğrayan yurttaşlar her gün medyada haber oluyor. Güvenlik güçleri kadınların can ve mal güvenliğini sağlamak yerine, yaşam haklarını savunan, hukuk, adalet talep eden kadınları coplarla dağıtıyor.
Bu ülkenin kadınlarının uğradığı saldırıların, şiddetin, ellerinden alınan yaşam haklarının tüm vebali, TBMM iradesiyle kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’ni bir gecede ‘Şahsi’ imzası ve iradesiyle feshederek, bu ülkenin kadınlarını yok sayan CB Erdoğan ve iktidarının omuzlarındadır! Geçtiğimiz 6 günde 8 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Yeter Artık!
- Türkiye, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail’in de davet edildiği Libya Konferansı’na katılmadı. Daha önce Almanya’nın öncülüğünde Berlin’deki konferansta alınan kararlarda yabancı askeri güçlerin ülkeden çekilmesine muhalefet şerhi koymuştu. Macron, Türkiye’ye çağrıda bulunarak Libya’dan askerlerini çekmesini istedi. İktidar, Türkiye’nin Libya’da ‘istikrar gücü’ olarak yer aldığını savundu!
Libya’da 24 Aralık’ta yapılacak seçimler yaklaşırken, Libya konferanslarının sonuncusu geçen hafta Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un davetiyle Paris’te yapıldı. Almanya’da seçim sonrası henüz yeni hükümetin kurulamamış olmasını değerlendiren Macron fırsatı görerek Libya’da inisiyatif alırken, Erdoğan ‘Eş Başkan’ olarak davet edildiği Libya Konferansı’na katılmadı. CB Erdoğan Roma’daki G20 zirvesinde Macron’a Yunanistan, GKRY ve İsrail’in davetli olduğu bir toplantıda Türkiye’nin olamayacağını doğrudan ilettiğini açıkladı. Kanımca Macron, Türkiye’nin resmi olarak tanımadığı GKRY Cumhurbaşkanını,
Türkiye’nin Doğu Akdeniz konusunda ciddi gerginlikler yaşadığı Yunanistan Başbakanı ve diplomatik ilişkilerin yıllardır kesik olduğu İsrail’i ve 2013’ten bu yana diplomatik ilişkilerin kesik olduğu Mısır Devlet Başkanı Sisi’yi de davet ederek Türkiye’nin katılımını ister gibi görünüp gerçekte katılmamasını garantiye alma niyetini hayata geçirdi.
Macron, Libya Zirvesi'nde yaptığı açılış konuşmasında Türkiye’yi hedef alıp Libya’daki yabancı askeri güçlerin ve paralı askerlerin çekilmesi planının hayata geçirilmesi gerektiğini belirterek, “Rusya ve Türkiye paralı askerlerini gecikme olmaksızın çekmeli" çağrısı yaptı. Libya'daki geçiş sürecine ve 24 Aralık'ta yapılması planlanan seçimlere uluslararası toplumun tam desteğinin tüm katılımcı ülkeler tarafından altının çizildiğini vurgulayan Macron, zirvede hazır bulunan tüm Libya partilerinin de bu seçimlerin sonuçlarını ne olursa olsun kabul edeceklerine söz verdiklerini söyledi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Macron’un sözlerine karşı yaptığı açıklamada Türkiye'nin Libya'da ‘istikrar gücü’ olarak bulunduğunu savundu. Türkiye’nin tezi Yunanistan, GKRY ve İsrail’in Libya barış sürecinin doğal üyeleri olmadığı yönünde.
Her üç ülke de Türkiye’nin Trablus yönetimiyle 27 Kasım 2019’da imzaladığı deniz sınırları anlaşmasının meşru olmadığı tezini savunuyorlar. BM ve uluslararası alanda bu tezleri gündeme getirip anlaşmanın iptali için çaba gösteriyorlar.
− Doğu Akdeniz konusunda ve yaşanan gerginliklerde de Yunanistan ve GKRY’nin yanında yer alan, konuyu AB gündemine taşıyıp Türkiye’ye yaptırım için destek veren Fransa'nın Paris Konferansı’na bu ülkeleri eş başkan olarak davet etmesi iyi niyetli bir yaklaşım değildir.
İktidar Libya’da henüz serbest ve özgür seçimlerin yapılabileceği güvenli bir ortamın oluşmadığını öne sürerken, Tobruk’taki Libya Ulusal Meclisi (LUM) ve Başkanı Akile Salih’i destekleyen Fransa, Mısır, Rusya gibi ülkeler, Türkiye destekli İhvan çizgisindeki Trablus geçici Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) yerine daha kapsayıcı ve geniş katılımlı bir hükümet oluşturulmasını hedefliyor.
Bu nedenle mevcut UMH ile seçime gidilmesi halinde sonuçların tartışmalı hale geleceğini savunan Mısır-Fransa-Rusya çizgisine karşı Türkiye, UMH’nin desteklenmesi ve güçlendirilmesini savunuyor. İktidarın tezi mevcut hükümetin ortadan kaldırılması ve daha kapsayıcılık gerekçesiyle seçime giderken yeni bir hükümet kurulması durumunda, şu ana kadar elde edilen kazanımların ortadan kalkacağı ve tekrar kaos yaşanacağı.
CB Erdoğan Paris Konferansı öncesinde Trablus’taki geçici hükümetin Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ve Libya Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Halid el-Mişri’yi Türkiye’ye davet ederek görüştü. Görüşme sonrasında Halid el-Mışri, Halife Hafter'in cumhurbaşkanlığına aday olması ihtimalini gerekçe göstererek seçimleri boykot çağrısı yaptı.
Bu çağrının CB Erdoğan’ın telkiniyle yapıldığı ve iktidarın UMH ve Trablus yönetimi üzerindeki gücünü göstermek istediği açık. UMH yönetimi, seçimleri engellemeye, seçimlerin boykot edilmesini ve sürecin baltalanmasını sağlamaya yönelirse, bunun faturası iktidara ve Türkiye’ye çıkartılır. ABD yönetimi yabancı askerlerin çekilmesi süreciyle 24 Aralık seçimleri arasında bağ kurulmaması gerektiği görüşünde. ABD, seçimlerin yapılması ve Libyalıların sandık başına gitmesinin öncelikli olduğunu savunuyor. Bunun için ABD yönetimi, Trablus yönetimi üzerindeki ağırlığını kullanarak, seçimlerin ertelenmesi, boykot edilmesi ya da gerçekleşmemesi seçeneğini ortadan kaldırması mesajını iktidara ilettiği vurgulanırken, Erdoğan ile görüşme sonrası UMH’den seçimi boykot çağrısı yapılması, öngörülenin tam tersi bir tablo!
İktidarın 24 Aralık seçimlerinin yapılması ve sonrasında olası iktidar değişikliğiyle Libya’da inisiyatifini ve etkinliğini kaybetme endişesi taşıdığını, bunun içinde UMH üzerindeki ağırlığını ABD ve diğer ülkelerin beklentilerinin aksine, seçimleri boykot ya da yapılmaması yönünde kullanmayı planladığını öngörmekteyim.
- BELARUS-POLONYA sınırına yığılan binlerce mültecinin Türkiye üzerinden THY ile taşındığı ithamları iktidar tarafından reddedilse de AB’nin kaçak göçmen taşıyan havayollarına yaptırım açıklamaları üzerine, Irak, Suriye, Yemen vatandaşlarına Türkiye’den Minsk’e seyahat ve uçak bileti satışı yasaklandı!
AB’nin Belarus’taki devlet başkanlığı seçiminin sonuçlarının ve Rusya destekli Lukaşenko’nun tekrar devlet başkanı seçilmesinin usulsüz olduğu, muhalif adaylara baskı ve tutuklama kararlarına karşı bu ülkeye yönelik yaptırımların uygulamaya konulmasıyla başlayan AB-Belarus gerginliği, son haftalarda Belarus ile AB üyesi Polonya sınırına yığılan binlerce mülteci ile krize dönüştü.
Belarus-Polonya sınırına yığılan mülteciler Polonya’ya geçmeye ve buradan diğer AB ülkelerine gitmek istiyor. Polonya, Belarus sınırını kapatarak 50 bin askerle sınır bölgesini takviye etti. Sınırda bekleyenlerin tamamına yakını Irak, Suriye, Yemen gibi ülkelerden geliyor.
− Türkiye’nin yaşananların tarafı haline gelmesine yol açan gelişmeler ise Polonya hükümetinin Türkiye’yi ve THY’yi göçmenleri Belarus’a taşımakla suçlamasıyla farklı bir boyut kazandı.
THY, Belarus’un başkenti Minsk’e haftada 14 sefer yaparken bu seferlerde ağırlıkla AB ülkelerine iltica etmek isteyen Irak, Suriye, Yemen vatandaşlarının seyahat ettiği ve sınıra yığılan göçmenlerin de Türkiye üzerinden geldiği iddiasıyla Polonya hükümeti ve AB Komisyonu yetkilileri Türkiye’yi suçluyor. Aynı şekilde Belarus hava yolu Belavia’nın da Minsk-İstanbul arasında haftada THY ile ortaklaşa 4-7 uçuş gerçekleştirdiği, en az 180 göçmenin Belarus’a taşınarak AB ülkelerine gitmelerine yardım edildiği öne sürülüyor.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Dış Politika ve Güvenlik Komiseri Joseph Borrell, Türkiye ve Belarus’u suçlayan açıklamalarda bulunurken, CB Erdoğan’ı Putin ve Lukaşenko’ya destek vermek, AB-Belarus geriliminde mülteci şantajını devreye sokan Lukaşenko’nun yanında yer almakla itham ettiler. AB yetkilileri ve başta Polonya, Almanya, Avusturya medyasında da Belarus-Polonya sınırındaki gelişmelerin Erdoğan-Putin-Lukaşenko tarafından planlandığı yönünde haber ve yorumlar geniş şekilde yer aldı.
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, kaçak göçmenleri ve mültecileri taşıyan havayollarına yaptırım getirileceğini, AB ülkelerine ve şehirlerine uçmalarının yasaklanacağını dile getirdi. Bu çerçevede kasım ayındaki AB Dışişleri Bakanları toplantısının gündeminde bazı ülkelere ve havayollarına yaptırım-ambargo kararlarının yer aldığı açıklandı. Dışişleri Bakanlığı AB ve Polonya’dan gelen Türkiye’ye yönelik suçlamaları reddederken iddiaların asılsız ve Türkiye’ye karşı haksızlık olduğu, Türkiye’nin uluslararası anlaşmalara ve hukuka aykırı hiçbir süreçle ilgisinin bulunmadığı kaydedildi. THY tarafından yapılan açıklamalarda da iddiaların THY’yi karalamaya yönelik olduğu, kaçak göçmen ya da mülteci taşınmasının söz konusu olmadığı dile getirildi.
Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko AB’nin yeni yaptırım tehditlerine karşılık ülkesi üzerinden Polonya ve Avrupa’ya taşınan doğalgazı kesme tehdidini gündeme getirdi. Almanya Başbakanı Merkel, Lukaşenko’ya baskı yapması için Putin ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Rusya Devlet Başkanının Merkel’e ‘Türkiye ile yaptığınız gibi Belarus ile de mülteci anlaşması yapın ve mültecileri ülkede tutması için para ödeyin’ önerisinde bulunduğu kaydedildi. Polonya ile AB’den gelen suçlamalar üzerine Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Polonya Dışişleri
Bakanı ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Bu görüşme sonrasında Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü Suriye, Irak, Yemen vatandaşlarının Belarus’a uçmasına izin verilmeyeceğini, bu üç ülke vatandaşlarına uçak bileti satışının ikinci bir emre kadar yasakladı.
− Belarus-Polonya sınırındaki göçmen krizinde göçmenlerin yasa dışı şekilde Türkiye’den Belarus’a taşındığı iddialarını reddeden iktidarın şimdi Belarus'a gitmek isteyen Irak, Suriye ve Yemen vatandaşlarına bilet satışını durdurma ve seyahatlerini yasaklama kararı itham ve suçlamaların ‘zımnen kabulü’ anlamına geliyor.
− AB Konseyi Başkanı Charles Michel, alınan seyahat yasağı ve bilet satmama kararıyla destek ve iş birliği için Türkiye’ye teşekkür ederken, kararın Polonya Dışişleri Bakanı ile Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun telefon görüşmesinden sonra alınması dikkat çekici!
Bu kararı Polonya ile siyasi ve ekonomik ilişkilerin daha fazla zarar görmemesi için Polonya’dan gelen talep üzerine almış görünse de AB’nin yaptırım ve havayollarının AB ülkelerine uçuşlarını yasaklamaya hazırlanmasının da etkili olduğu söylenebilir. Şayet Türkiye bu yaşananlarda sorumluluğu olmadığını ve haksız yere suçlandığını savunuyorsa bu tezinin arkasında durması ve geri adım atmaması gerekir.
- Bir yandan Türkiye’yi temel hak ve özgürlükler, insan hakları, adalet konusunda eleştiren AB’nin, şimdi iktidarın Suriye, Irak, Yemen vatandaşlarına Belarus ve bu ülke üzerinden diğer AB ülkelerine seyahat yasağı getirmesini alkışlamaları, teşekkür etmeleri samimi görünmüyor!
Seyahat ve bilet satış yasağı getirilen Suriye, Irak, Yemen vatandaşlarına önümüzdeki günlerde İran ve Afganistan vatandaşlarının da eklenmesi bekleniyor. Bu insanlar Türkiye’ye yasal yollardan girmişse, vizeleri-pasaportları yasal ise seyahat etmelerini ve uçak bileti satılmasını yasaklamak kanımca uluslararası hukuka, kişi hak ve hürriyetleri açısından Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere, insan haklarına, seyahat özgürlüğüne aykırı. İktidar, uluslararası sözleşmelere ve seyahat özgürlüğüne aykırı siyasi ve idari bir karar alarak getirdiği bu yasaklamayla AB üyeliğinde Türkiye’ye destek veren Polonya’yı kaybetmemenin yanı sıra, AB’den yeni bir mülteci desteği alabilmeyi, AB’den olası yeni yaptırımlarla karşılaşmamayı hedefliyor. İktidar, göçmenlerin yasa dışı şekilde Belarus’a taşındığını reddediyor ancak iki Dışişleri Bakanının görüşmesinde anlaşılan Polonyalı bakan ve AB yetkilileri ortaya bazı somut bulgular koyup, siyasi talepler ve tehditlerde bulundular ki, ertesi gün bu yasak kararları açıklandı. Bir başka açıdan bakıldığında ise bu kişiler Türkiye’ye yasal yollardan girmişlerse sırf bu üç ülkenin vatandaşı oldukları için getirilen seyahat ve bilet satış yasağı ayrımcılık olarak değerlendirilebilir ve Türkiye’yi uluslararası alanda bazı sıkıntılı durumlarla karşı karşıya bırakabilir.
− Polonya sınırına yığılan bu on binlerce kişi yasa dışı yollardan Türkiye’ye girmişlerse gerek ülkeye girişlerini gerekse Belarus’a, Litvanya’ya, Polonya’ya gidişlerini organize eden uluslararası bir insan kaçakçılığı organizasyon mevcut demektir. Bunun açığa çıkartılması gerekir.
Bu karar ve başlatılan yasak uygulamasının AB tarafından memnuniyetle karşılanması hukuki açıdan çifte standart. AB kendisini göçmen krizinden korumak için hak ihlallerinin önünü bizzat açarak uluslararası hukukun çiğnenmesine zemin hazırlarken bundan böyle başkalarına hak ihlali ve hukuk uyarısı yaptığında inandırıcı olamaz. Kanımca iktidar, AB’nin bu taleplerini kendisi açısından bir fırsat olarak değerlendirerek Irak, Suriye, Yemen gibi ülke vatandaşlarına rahatlıkla yasaklamalar getirme yönünde adım attı.
Şayet bu yol siyasi ve hukuken açılırsa bir süre sonra AB’nin de Türk vatandaşlarına seyahat ve bilet satış yasağı getirmesi durumunda, Türkiye’nin diyecek bir sözü olamaz. Bir anlamda AB, iktidara aldırdığı bu kararla; Türkiye’ye kendi elini zayıflatma, kendi bindiği dalı kesmeyi kendi eliyle yaptırdı ve bu emsal üzerinden gelecekte Türkiye ve Türk vatandaşlarına getirilmesi olası yasakları peşinen kabul ettirdi!
- İktidar Kuzey Suriye’ye yeni harekât açıklamaları yaparken, Arap ülkeleri Esad ile normalleşme girişimlerine hız verdi. Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönmesi ve Suriye’de askeri-siyasi çözümü için Ürdün Mutabakatı adı altında hazırlanan Arap Planı’nın detayları netleşiyor. Arap ülkelerinden gelen normalleşme talebi Şam’ın elini güçlendirirken, Türkiye sahada yalnız kaldı!
BAE Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah Bin Zayed geçen hafta gittiği Şam’da Esad ile bir araya gelirken dünya medyasına servis edilen fotoğraflarda samimi görüntüler yer aldı. Şam ile normalleşme yönünde ilk adımı 2018’de Şam Büyükelçiliğini yeniden açarak atan BAE yönetimi bu ziyaretle süreci daha ileriye taşıdı. Son dönemde İsrail ile normalleşme adımları başta olmak üzere Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Körfez Bölgesi’nde pek çok yeni hamlenin öncülüğünü yapan BAE, ağır savaş koşullarına ve kayıplara rağmen iktidarda kalmayı başaran Esad ile devam etmenin sinyalini Arap ülkelerine vermiş oldu.
Suriye’deki savaş BAE ve Suudi Arabistan başta olmak üzere İran ile ciddi sorunları bulunan ve Şii-Sünni rekabetinde yer alan taraflardan İran’ın bölgedeki etkisini ve nüfuzunu güçlendirdi.
Suriye’nin yanı sıra Irak ve Yemen’de de etkinlik alanını genişleten İran, Esad’ın Rusya ile en büyük destekçisi oldu. BAE’den yapılan bu üst düzey ziyareti Esad’ı İran etkisinden uzaklaştırma çabası olarak da görmek olanaklı. Ancak Esad’ın bu talebe olumlu yanıt vermesi söz konusu olmadığı gibi 2011 öncesine göre eski gücünden önemli ölçüde uzaklaşmış olsa da Rusya ve İran’ın yanı sıra Çin’i de yanına alan Esad’ın hâlâ ciddi kozları ve manevra alanları mevcut.
− Bu açıdan BAE ziyaretini Şam üzerindeki İran etkisini dengeleme amaçlı değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Ayrıca Arap-İsrail normalleşmesi, İbrahim Anlaşmaları, İran-Suudi Arabistan arasında başlayan müzakereler dikkate alındığında bölgede 2011’e göre pek çok şey ciddi değişikliğe uğradı.
Son Lübnan krizinde Lübnan’a Ürdün üzerinden elektrik ve Mısır’dan doğalgaz temininde Suriye’nin geçiş ülkesi olmasına onay vermek zorunda kalan ABD, her ne kadar BAE’den Şam’a yönelik ziyareti doğru bulmadığını açıklasa da sahadaki gerçekliğe itiraz etmiyor.
Arap Birliği’ne yeniden dönüş ve 10 yıldır askıya alınan üyeliğin yeniden tesisi Esad’ın elini daha da güçlendirecek gelişmeler. Suudi yönetiminin kontrolündeki medyada tamamı yayınlanan ve Suriye’de çözüm için Arap Planı’nı ortaya koyan Ürdün Mutabakatının nihai hedefinin 2011 sonrasında Suriye’ye giren tüm yabancı güçlerin ve yabancı savaşçılarla, cihatçı silahlı grupların Suriye’den çıkması olduğu kaydediliyor. Arap mutabakatıyla 2015’ten bu yana Suriye’de Esad lehine sahada yer alan Rusya’nın “meşru çıkarlarının tanındığı” vurgulanırken Suriye’nin belirli bölgelerinde aşamalı şekilde ‘İran nüfuzunun sınırlandırılması’ öngörülüyor. Ayrıca bazı aşamaların hayata geçirilmesi ardından ABD ve Koalisyon güçlerinin Suriye’nin kuzeydoğusu ile güneydoğusundaki Tanf Üssü’nden çekilmesi de mutabakatta yer alıyor.
Ürdün Mutabakatıyla Suriye’de 10 yıl önce girişilen rejim değişikliği hedefinin ‘başarısız olduğu’ kabul edilirken, bundan sonraki süreçte Suriye’de barışçı siyasi çözüm için Şam yönetiminin politikalarında bazı değişikliklere gitmesi öneriliyor. Bu çerçevede Şam rejiminin Suriye halkının birlik ve beraberliğini, barış içinde bir arada yaşamasını ve refahını doğrudan etkileyecek siyasi değişiklikleri yapması, ekonomik ve sosyal tedbirleri alması halinde normalleşme süreci devreye girecek ve Arap ülkeleri ‘Kardeş Suriye rejimine’ ekonomik destek, kaynak ve teşvikler sağlayacak.
Hazırlanan destek ve çözüm planına Arap ülkeleriyle birlikte Avrupa’nın ve Rusya’nın desteğinin çok önemli olduğu vurgulanırken, İran’ın artan nüfuzunu frenleyecek en önemli unsurun Rusya’nın rejim üzerindeki etkisi olacağı kaydediliyor. Anayasa Komitesine Şam yönetimini tam destek ve katılımı yanında, tutukluların ve siyasi mahkumların serbest bırakılması, kayıpların akıbetinin belirlenmesi, en geniş temsili içerecek bir hükümet formülü üzerinde uzlaşmanın sağlanması ve BM gözetiminde seçimler yapılarak kapsayıcı bir hükümetin kurulması planın aşamaları.
Planın bir diğer aşaması ülke genelinde ateşkes ilan edilmesini, Suriye dışındaki tüm unsurların cephe hatlarından ve komşu ülkelerle olan sınır bölgelerinden çekilmesini, tüm askeri operasyonların ve Suriye toprakları üzerindeki yabancı askeri hava operasyonlarının durdurulmasını, Suriye’deki ortakların (Rusya-İran) ve bölgesel müttefik-müdahil ülkelerin (Türkiye de dahil) ülke genelinde ilan edilen ateşkese bağlılıklarını taahhüt etmelerini öngörüyor.
Ürdün Mutabakatı-Arap Planı’nın son aşaması ‘Suriye ordusu ile komşu ülkelerdeki askeri ve güvenlik teşkilatları arasında Suriye sınırlarının güvenliğini sağlamak için koordinasyon kanalları açılmasını, ‘Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi de dahil olmak üzere yabancı güçlerin Suriye’den çekilmesini, İran etkisinin azaltılmasını, yabancı askeri güçlerin ve yabancı savaşçı milislerin Suriye’den çekilmesini, ABD ve IŞİD’le mücadele koalisyon güçlerinin Suriye’nin kuzeydoğusundan ve diğer üs bölgelerinden geri çekilmesini’ kapsıyor.
− Arap ülkelerinin Suriye iç savaşından bu yana ilk kez böylesine geniş kapsamlı bir şekilde Suriye’de siyasi-askeri-ekonomik çözüm için inisiyatif alması önemli bir gelişme. Bunun yanı sıra Arap ülkelerinin çözüm için iş birliğini AB-Rusya-BM ekseni üzerine oturtması, Rusya’nın Suriye’deki varlığının meşruiyetinin tanındığının beyan edilmesi bir diğer önemli nokta.
Türkiye’nin planda yer alan süreçlerin hemen hiçbirisine dahil edilmemesi ABD ile birlikte Suriye’den çekilmesi istenen yabancı ülke askeri gücü olarak nitelendirilmesi, Mısır-Arabistan-BAE-Ürdün öncülüğünde Arap ülkelerinin ve Arap Birliği’nin Türkiye’yi dışlayan tavrını sürdürdüğünün en somut göstergesidir. Ortadaki tablo iktidarın Suriye Politikasının sadece yalnızlaşma ve dışlanmaya hizmet ettiğini ortaya koyuyor.
- AB, Doğu Akdeniz’deki sondaj ve sismik araştırma faaliyetleri nedeniyle Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın girişimiyle 2019 Kasım’ında aldığı Türkiye’ye yönelik yaptırım kararı süresini 2022 yılı kasım ayına kadar uzattı. TPAO’yu ve bazı yöneticilerini hedef alan yaptırımların uzatılması, Türkiye’nin bu bölgedeki doğalgaz arama ve sondaj faaliyetlerinin ‘yetkisiz ve hukuksuz’ olduğu gerekçesine dayandırıldı.
AB’nin Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon kaynakları ve rezervleriyle ilgili olarak ‘yetkisiz sondaj faaliyetlerinden sorumlu veya bu faaliyetlerde bulunan kişi veya kuruluşları hedef alan kısıtlayıcı tedbirler uygulayabileceği’ kararda tekrar dile getirildi. Bu önlemlerin, borsada işlem gören kişi ve kuruluşların varlıklarının dondurulmasını, borsaya kayıtlı kişiler için AB'ye seyahat yasaklarını da içereceği vurgulanırken, bu kişi ve kuruluşlara AB üyesi ülkelerdeki kişi ve kuruluşların fon, kaynak ve kredi sağlamalarının yasak olduğu kaydedildi.
Hatırlanacağı gibi Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki doğal gaz arama faaliyetleri nedeniyle Yunanistan, GKRY ve Fransa’nın girişimi sonrasında AB Konseyi 2019 Kasım ayında yaptığı toplantıda Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını kararlaştırarak yaptırım listesinin sonradan doldurulacağını açıklamıştı. 2019 yılında alınan bu kararın ardından bu kez 2020 Şubat ayında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın (TPAO) iki üst yöneticisi yaptırım listesine alındı. AB Konseyi 11 Kasım 2020'de de aşamalı yaptırım kararı aldığını duyurdu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bir yıl daha yaptırımları uzatma kararı üzerine, “Doğu Akdeniz’de herhangi bir geri adım söz konusu değil” açıklamasını yapmasına karşılık iktidar fiilen bölgedeki arama-sondaj çalışmalarını durdurdu.
Son dönemde Mısır-Yunanistan-GKRY arasında düzenlenen zirve toplantıları yanında bölgede ABD de dahil olmak üzere peş peşe geniş katılımlı askeri tatbikatlar düzenleniyor. Geçtiğimiz hafta ise bu kez kısmen Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’i de kapsayan yine ABD öncülüğündeki askeri tatbikat BAE, Bahreyn ve İsrail’in katılımıyla gerçekleştirildi. İsrail ile imzaladıkları normalleşme anlaşmaları sonrasında siyasi ve ekonomik ilişkilerini hızla geliştiren Körfez bölgesinin petrol zengini Arap ülkeleri BAE ve Bahreyn şimdi de İsrail’le askeri ilişkilerini ilerletme adımları atıyor.
Türkiye’nin tamamıyla dışında tutulduğu bu süreçlerin ardından AB’nin de
Doğu Akdeniz yaptırımlarının süresini bir yıl daha uzatma kararı alması, Türkiye’nin tümüyle tecrit edilerek kuşatılmasının yanında askeri ve ekonomik baskı altına alınmasının amaçlandığını gösteriyor.
- Türkiye, 95 ülkenin üç ekonomik kriterle değerlendirildiği son raporda dünyada en riskli ve kırılgan 5 ülke arasında sayılırken, Orta ve Doğu AvrupaOrta Asya–Kafkasya’yı kapsayan bölgesel tasnifte ise 63 ülke arasında en kırılgan ilk 4 ekonomiden birisi. EBRD Başkanı, yatırımcıların Türkiye’de ‘net ve güvenilir bir ekonomik politika çerçevesi’ görmeleri gerektiğini, aksi halde yatırımcının gelmeyeceğini açıkladı.
Küresel düzeyde ülke ekonomilerinin değerlendirildiği, doğrudan ve portföy yatırımcılarının yönlerini belirlemelerine yönelik son raporda Türkiye, risk ve kırılganlık sıralamalarında dünyada 5, bölgesinde 4 ülke arasında yer aldı. Almanya merkezli, Avrupa ve dünyanın köklü saygın kuruluşlarından Scope Ratings, 2021 Risk Değerlendirme ve Sıralaması Raporu’nda ekonomilerini değerlendirdiği 95 ülke içinde dünyada en riskli ilk 10 ülkeyi; Lübnan, Zambiya, Angola, Gürcistan, El Salvador, Belarus, Sri Lanka, Arjantin, Ermenistan ve Türkiye olarak sıraladı. Ülke ekonomilerinin cari açık, dış borç, yabancı sermaye ve dış yatırım çekebilme cazibesi kriterlerine göre değerlendirildiği raporda 95 ülke arasında sondan 91’inci sırada yer alan Türkiye’nin geçebildiği son dört ülke ise Kolombiya, Zambiya, Angola ve Lübnan. Coğrafi bölgeler itibarıyla da ayrıca ülkeleri risk tasnifine tabi tutan Scope Ratings, Orta ve Doğu Avrupa-KafkasyaOrta Asya bölgesinde yer verdiği Türkiye’yi bölgedeki 63 ülke arasında en riskli son 4 arasında saydı. Buna göre coğrafi tasnifte Türkiye ile bu bölgedeki en riskli ve en kırılgan diğer 3 ülke Ermenistan, Gürcistan, Belarus.
− Bu sonuçlarla Türkiye, dünyada ‘en kırılgan 5’li’ bölgesel olarak da ‘en kırılgan 4’lü’ arasında.
Kuruluş, ekonomileri ‘çok riskli ve aşırı kırılgan’ olarak nitelendirilen ülkelerin negatif anlamda ortak özelliklerini şöyle saptadı;
− Ulusal para birimlerinin zayıflaması ve değersizleşmesi
− Cari açık sorunu
− Ülkeden sermaye çıkışı ve kaçışının riskli düzeyde olması
− Döviz rezervlerinin düşük ya da eksi düzeyde bulunması
− Artan ve çevrilmesi hızla zorlaşan dış borç stoku
Raporun Türkiye ile ilgili tespitlerinde şu görüşler dile getiriliyor;
Türkiye’nin kredi ve risk notu 2020’den beri zayıflıyor. Türkiye’nin risk profilindeki bozulma ekonomideki yanlış yönetimden, ağırlıklı olarak tüm güçlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’da toplanmasından kaynaklanıyor.
Eylül ayından bu yana 300 baz puan faiz indirimi Cumhurbaşkanı’nın Merkez Bankasına müdahalelerini açıkça ortaya koydu. Türkiye’nin reel güncel politika faizi, enflasyona karşı önce eksi yüzde 3,2, son olarak ise eksi yüzde 3,8’le küresel olarak gelişen piyasalarda en düşük seviyeye gerilerken, enflasyon yükselişi ve sermaye çıkışı riskini artırdı. Uygulanan aşırı gevşek para politikası döviz üzerinde baskı yaparken enflasyonu yükseltiyor ve dengesizlikleri kontrolsüz şekilde besliyor. Merkezi yönetim kamu borç stokunun yüzde 58’inin döviz üzerinden olduğu ve TL değer kaybedip zayıfladıkça bu oranın hızla arttığı, bunun yanında özel sektörün net döviz yükümlülükleri dikkate alındığında durum çok daha endişe verici şekilde derinden kırılganlaştı.
İktidarın bu tespitler ve dünya sıralamasında gelinen dip nokta açısından yine ‘dış güçler’ senaryosuna sarılması yüksek olasılık. Ancak, değerlendirmelere esas alınan kriterler ve iktidarın açıkladığı resmi veriler açısından bakıldığında dış güçler senaryosunun ‘asılsız ve temelsiz’ olduğu apaçık.
Resmi verilerle ekim sonunda 400 milyar doları aşan kamu-özel dış borç stoku geri ödeme vadesi ve her saat başı yükselen döviz kurlarıyla TL bazında her gün milyarlarca lira kabarıyor, çevrilmesi güçleşiyor. Merkez Bankası’nın bağımsız değil CB Erdoğan kontrolünde olduğu, akıl ve ekonomi dışı faiz kararları başta olmak üzere tüm kararların siyasi talimatla alındığını herkes biliyor ve artık iktidar ve MB yönetimi de bunu inkâr etmiyor. Enflasyonla mücadele, fiyat istikrarının ve TL’nin değerinin korunması ilkelerinin terk edildiği doğrudan MB Başkanı tarafından açıklandı ve dördüncü enflasyon raporunda yer aldı.
En kritik noktalardan birisi ise hazinenin yurt içinden de TL dışında dövize endeksli borçlanmaya gitmesi ve iç borç stokunun da yüzde 30’unu aşan kısmının dövize endeksli olması! Bu da kur artışlarıyla birlikte dış borcun yanında iç borç stokunun da her saat başı milyarlarca lira artması anlamına geliyor.
Kamu harcamalarının şeffaf ve hesap verilebilir olmadığı, bütçe kaynaklarının tüketildiği, vergi başta olmak üzere kamu gelirlerinin ve alacaklarının tahsil edilemediği, bugüne kadar 19 yılda 12 kez çıkartılan ve son olarak 6 ayda iki kez yenilenen vergi-SGK borçlarının yapılandırılması yasalarıyla apaçık ortada. Türkiye’ye doğrudan yabancı yatırım sermayesi girişlerinin durduğu Wolksvagen’in 4 milyar euroluk yatırımdan vazgeçmesiyle somutlaşırken, enflasyonun 4 puan altına düşürülen politika faiziyle birlikte sıcak para girişinin bile olmadığı, yerli-yabancı portföy yatırımcılarının ve yerli yatırım sermayesinin hızla Türkiye’yi terk ettiği MB resmi verilerine de somut şekilde yansıyor.
Nitekim Türkiye’ye en yüksek fon sağlayan, 2020 yılında 1,7 milyar Euro yatırım fonu aktaran Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) Başkanı Odile RenaudBasso, uzun vadeli yatırımcılar ve sürdürülebilir büyüme için net ve güvenilir bir çerçeveye, uygun bir politika karışımına sahip olmak olduğunu dile getirdi. Bu resmî açıklamanın en basit anlamı; iktidarın uyguladığı politikalar, güven vermeyen, hukuk güvencesinin olmadığı bir yatırım ortamına yatırımcının gelmeyeceği, EBRD’nin fon-kaynak-kredi aktarmaktan vazgeçebileceği demek.
İktidarın ‘ABD-AB Türkiye ekonomisine bakınca şoka girdi, Türkiye’yi kıskanıyorlar’ vb. söylemler tamamıyla yalan ve aldatmacadan ibarettir. ABD-AB sıralanan risk ve kırılganlıkların hangisini kıskanacak? İktidar, ülke ekonomisini sürüklediği noktada, Türkiye’yi aynı kategoriye soktuğu bu ülkelerin Türkiye’yi kıskandığını söyleyip bununla övünüyorsa dilediği kadar övünsün!
- Sanayi üretimi beklentilerin iki katını aşan düzeyde daralma gösterirken, yüzde 10,2 olan yıllık artış beklentisine karşılık üretim artışı yüzde 8,9’da kaldı. İktidarın faizi düşürüp, kurları yükseltip, ihracatı artırarak cari fazla verme yoluyla enflasyonu düşürme şeklinde yaptığı planın tutmayacağının ilk işareti sanayi üretimindeki daralmayla kendisini gösterdi!
Sanayi üretiminde salgının yoğun şekilde yaygın olduğu geçen yıla kıyasla gözlenen baz etkili artış yerini yeniden düşüşe ve üretim daralmasına bıraktı. Açıklanan Eylül 2021 verilerinde aylık bazda yüzde 0,7 daralması beklenen sanayi üretimi beklentilerin iki katının üzerinde ve yüzde 1,5 daraldı. Aynı şekilde yıllık yüzde 10,2 artması beklenen sanayi üretimindeki yıllık artış da yüzde 8,9 düzeyinde gerçekleşti.
Alt sektörler incelendiğinde, 2021 yılı Eylül ayında madencilik ve taş ocakçılığı sektör endeksi yüzde 7,9, imalat sanayi sektörü endeksi yüzde 9,7 ve elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü endeksi yüzde 1 arttı. Buna karşılık alt sektörlerdeki aylık gelişmelerde ise eylül ayında madencilik ve taş ocakçılığı sektörü endeksi bir önceki aya göre yüzde 2,2 artarken, imalat sanayi sektörü endeksi yüzde 1,6 ve elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü endeksi yüzde 3,2 düşüş sergiledi.
− İmalat sanayiindeki sektörlerin eylül ayında üretim düşüşü göstermesi duraklama ve gerilemede başlangıç olarak görülmeli.
İktidarın faiz ve kur politikasıyla ihracatı artırıp, ithalatı kısarak cari fazla verme ve enflasyonu bu şekilde düşürmeyi öngören politikalarının sonuçsuz kalmaya mahkûm olacağına ilişkin işaretler şimdiden kendisini göstermeye başladı.
Özellikle ihracata dönük üretim yapan sanayinin aynı zamanda büyük ölçüde ithalata, ithal hammadde, ara malı, yatırım malı ve makine teçhizata bağımlı olduğunu ısrarla ve sürekli vurguluyorum.
O nedenle kurların yükselmesine duyarsız kalınarak ihraç mallarımızın ucuzlamasının ihracat artışı ve döviz bollaşması getirmesini hedefleyen bu politika terazinin ithalat kefesini gözden kaçıran bir politikadır.
Bir süreliğine kur artışlarıyla döviz karşısında ucuzlayan ihraç ürünlerine talep artsa da bir süre sonra aynı kur artışı gerekçesiyle pahalanan ithal girdi maliyetlerindeki artış ihracattaki bu fiyat avantajının kaybolmasına neden olacaktır.
− Bunun sonucunda sanayici aynı ürünü daha pahalıya mal ettiği için ihraç fiyatını artırmak ya da maliyetini düşürebilmek için üretimiithalatı kısmak zorunda kalacaktır.
Açıklanan veriler eylül ayına ait olmasına karşılık üretimin düşüş eğilimine girdiğini göstermektedir. Özellikle eylül ve ekim aylarında art arda yapılan 3 puanlık faiz indirimi sonrasında hızla yükselerek 8,50 TL’den 10 TL’ye ulaşan dolar kuru ve 11 TL’nin üzerine çıkan Euro kurundaki artışlar sanayicinin üretim maliyetlerine henüz yansımamıştır.
− Ekim ve Kasım aylarına ait veriler açıklandığında sanayi üretiminin daha da daralması şaşırtıcı olmayacaktır.
Dolayısıyla bu kur artışı, enerji zamları, ithal girdi fiyatlarındaki yükselişler asıl üretim maliyetine yansıdığında üretim düşüşü, üretimin kısılması ve kapasite kullanımının aşağı çekilmesi daha belirgin hale gelecektir. Son iki ayda ithalattaki daralma ve gerileme bunu somut şekilde göstermektedir.
Kur artışları ve diğer girdilerdeki yükseliş trendi devam ettikçe sanayi üretimi, istihdamı ve ihracatındaki gerileme büyüme hızını da aşağı çekecek şekilde kendisini gösterecektir. Tüm bunların temelinde yatan ise iktidarın ekonomiyi, sanayiciyi, üreticiyi, aklı dışı, maceracı ve temelsiz kur-faizdöviz-enflasyon çemberine hapsetmiş olmasıdır.
- Türk lirasının yabancı paralara karşı değer kaybı hızla artıyor. Yılbaşında
7,36 TL olan ABD doları geçtiğimiz hafta 10 TL’ye ulaştı ve TL’deki değer kaybı 11 ayda yüzde 30’a vardı. Kurların nereye varacağı konusunda kendisini ‘ekonomist’ ilan eden CB Erdoğan da dahil ekonomi yönetiminden bir ses çıkmıyor. Oysa bu süreç Türkiye ekonomisini hızla bir felakete sürüklerken iktidar olan biteni sadece seyrediyor!
TL’nin yabancı paralar karşısındaki değer kaybı hızlandı. Yılbaşında dolar/TL 7,36 iken 12 Kasım itibarıyla gün içinde 10 TL’yi de aşarken haftayı 9,97-9,99 arasında kapattı. Gayri resmi döviz piyasası olarak nitelendirilen Kapalıçarşı-Tahtakale gibi merkezlerde ise 10,20 TL üzerinden dolar alışverişi yapıldığı gözlendi. Baştan itibaren ısrarla dile getirdiğim gibi Merkez Bankası (MB) kurlarıyla piyasa arasında fark ve çifte kur oluşmaya başladı. Bu gelişme ekonomi yönetiminin enflasyondan sonra döviz kurları üzerinde de kontrolü kaybetmeye başladığını çok riskli bir sürece girildiğini gösteriyor.
Merkez Bankası’nın bu hafta 18 Kasım’da yapılacak Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısı öncesinde hızlanan kur artışlarının arkasında yatan ana etken MB ve ekonomi yönetiminin CB Erdoğan’ın talimatı ve ısrarlı baskıları nedeniyle politika faizinde indirimlere devam edeceği yönündeki beklenti. PPK toplantısında 1-1,5 puanlık bir faiz indirimi beklentisi iç ve dış piyasalarda ağırlık kazandı. Şayet PPK’dan bu yönde karar çıkarsa TL’deki değer kaybının ve tabii ki kurlardaki artışın daha da hızlanması söz konusu olacak. İktidarın faizi indirip kurların yükselmesine bilerek yol verdiği ve bu yolla ihracat artışını hedeflediği saptamalarına karşılık Hazine ve Maliye Bakanı bu değerlendirmeleri reddediyor ve dalgalı kur politikası uyguladıklarını ifade ediyor. Ancak görünen gerçek enflasyondan sonra kurlar üzerinde de kontrolün kaybedildiği. TL artık gün içinde yabancı paralar karşısında birkaç kez devalüe ediliyor. TL değer kaybettikçe ülke ve insanlarımız hızla daha da yoksullaşıyor.
Döviz kurlarındaki bu gidişin sürmesi halinde;
− Önlenemez şekilde tüm mal ve ürünlere yüksek oranlı zamlar gelecek. Tıpkı kur artışları gibi zamlar da artık haftalık ya da günlük hale dönüşecek.
− Bazı mallar ve ürünler kur artışlarından ötürü olağanüstü pahalandığı için üretilemeyecek, ithal edilemeyecek ve bulunamaz hale geleceği için de karaborsa ve tezgâh altı satış süreçleri başlayacak.
− TL değer kaybettiği döviz ise kesintisiz şekilde değer kazandığı için bireyler ve kurumlar daha fazla döviz satın almaya yönelecek ve dövizdeki yükseliş daha da fazla tetiklenecek. TL’deki alım gücü ve istikrar yok olduğu için ekonomide alışverişler, fiyatlar, sözleşmeler, kontratlar bir dönem yaşandığı gibi döviz üzerinden, dolar-euro olarak yapılmaya başlanacak.
− Türkiye yabancılar ve yabancı para sahipleri için ucuz-kelepir ülke haline gelecek. Ülkenin sanayi kuruluşları, turizm ve üretim tesisleri, taşınır-taşınmaz varlıkları yabancılar tarafından yok pahasına fiyatlarla kapışılacak. Türkiye’nin varlıklarının el değiştirmesi, yabancılara geçmesi, ülke ekonomisinin yabancılaşması hızlanacak ve ulusal ekonomide kontrolün kaybedilmesi süreci yaşanmaya başlanacak.
Özetle ekonomi, şu an itibarıyla iktidarın kontrolünden çıkmış, sahipsiz hale gelmiştir. Giderek de daha beter yanlış kararlar ve adımlarla ülke topyekûn felakete götürülmektedir.
- Eylül 2021 itibarıyla resmi işsizlik oranı yüzde 11,5 olarak açıklanırken, eylül ayında işgücüne katılanların 356 bin kişi, bir aydaki istihdam artışının 426 bin kişi ve bir yılda istihdam edilenlerin sayısındaki artışın 2,2 milyon kişi olduğu duyuruldu. TÜİK, resmi işsiz sayısının ise ağustos ayına göre 70 bin kişi azalarak 3 milyon 794 bin kişiye gerilediğini açıkladı.
TÜİK, eylül ayında ülke genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde işsiz sayısının ağustos ayına göre 70 bin kişi azalarak 3 milyon 794 bin kişi olduğunu, işsizlik oranının ise 0,3 puan azalarak yüzde 11,5 düzeyinde gerçekleştiğini duyurdu.
− TÜİK’in açıkladığı eylül ayı işsizlik oranı geçtiğimiz haziran ayında yüzde 10,6 olan resmi işsizlik oranından sonra 2018’den bu yana son üç yıldaki en düşük işsizlik oranı.
TÜİK’e göre 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta da işsizlik gerilemiş ve önceki aya göre 0,9 puan azalışla yüzde 21,5 seviyesine inmiş. Gençlerdeki istihdam ise 0,3 puanlık artışla yüzde 32,7 olmuş.
TÜİK’in ‘atıl işgücü’ olarak nitelendirdiği geniş tanımlı işsizlik oranı ise eylül ayında bir önceki aya kıyasla 0,2 puan artarak yüzde 21,9 oranında gerçekleşmiş görünüyor.
İşgücüne katılım bir önceki aya göre 356 bin kişi artarak 33 milyon 48 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 0,5 puanlık artış ile yüzde 51,7 olarak kaydedildi.
Rakamlara bakılırsa, eylülde işgücü 356 bin kişi artmasına karşılık bu kişilerin tamamından daha fazla kişi işe yerleştirilmiş ve istihdam artışı bir ayda 426 bin kişi olmuş. Geçen yılın eylül ayına kıyasla bir yıldaki istihdam, yani işe girenlerin sayısı ise 2,2 milyon kişi artmış
Dolayısıyla TÜİK’in rakamları en basit hesapla son bir yılda her ay en az 244 bin kişinin işe girdiğini gösteriyor. Ağustos ayında istihdam edilenler 15 bin kişi azalırken birdenbire eylül ayında 426 bin kişiye birden iş bulunuyor.
Daha önce de vurguladığım gibi, işgücüne katılım yani çalışabilecek nüfus artmasına karşılık işgücüne dahil olmayanlar daha fazla olunca işsizlik oranı ve işsiz sayısı da doğal olarak düşük oluyor. İşgücüne katılım oranı üstte de vurguladığım gibi eylül ayında yüzde 51,7 olarak açıklandı. Bunun yüzde 70’ini erkekler yüzde 30’unu ise kadınlar oluşturuyor.
Özellikle çalışabilecek durumdaki kadın nüfusta işgücüne katılım uzun süredir yüzde 30 düzeyinde adeta donmuş halde. Çalışma çağındaki kadın nüfusun yüzde 70’i nedense çalışmak istemiyor, iş de aramıyor!
− Çalışabilecek durumda olduğu halde işgücüne dahil olmayan nüfus TÜİK verilerine göre 30 milyonu aşıyor.
İş bulma umudunu yitirenler, her an çalışabilecek durumda olduğu halde iş aramayanlar TÜİK tarafından işgücüne dahil olmayanlar şeklinde tasnif ediliyor ve bu kişilerin sayısı 3 milyonun üzerinde.
− Diğer deyişle bu kişiler gerçekte işsiz ancak TÜİK iş bulma umudunu kaybetmiş, iş aramayan bu kişileri işsiz saymadığı için resmi işsiz sayısı içinde bunlar görünmüyor.
Oysa işgücüne dahil olmayan nüfus içinde gösterilen bu kişilerle birlikte bir anda resmi işsiz sayısı 3 milyon 794 bini iki kattan fazla aşarak 7 milyonun üzerine çıkıyor.
− Atıl işgücü olarak nitelendirilen geniş tanımlı işsizlik TÜİK’in rakamlarıyla bile hesaplansa 7,9 milyon kişi düzeyinde.
Her zaman olduğu gibi TÜİK’in eylül ayı işsizlik ve istihdam verileri de tıpkı enflasyon oranlarıyla ilgili tartışmalara benzer şekilde ülkenin mevcut gerçekleri ve ekonomide yaşanan ağır işsizlik tablosuyla örtüşmemektedir.
- Eylül ayında döviz mevduatlarına uygulanan zorunlu karşılık oranını 2 puan artıran Merkez Bankası bir ay aradan sonra döviz hesaplarının munzam karşılıklarını 2 puan daha artırdı. Eylül ayındaki artışla bankaların 3,4 milyar dolarını kasasına atan MB, 9 Kasım’daki yeni artışla da bu kez 3,8 milyar doları daha kasasına koyacak!
Merkez Bankası (MB) geçtiğimiz hafta 9 Kasım’da yayınladığı yeni tebliğ değişikliğiyle bankaların döviz mevduatlarına uyguladığı zorunlu karşılık (munzam karşılık) oranını 2 puan artırarak yüzde 25’e yükseltti. MB 15 Eylül’de de yine yabancı para mevduatlarının munzam karşılıklarında 2 puanlık artışa giderek yüzde 21’den 23’e çıkartmıştı. Bir ay aradan sonra uygulamaya konulan yeni artışla döviz mevduatlarının zorunlu karşılıklarını 4 puan yükselten MB’nin bu adımları rezervler konusunda ciddi bir sıkışıklık içinde olduğunu, hâlâ nasıl buharlaştığı somut ve inandırıcı şekilde izah edilemeyen 128 milyar doların yerine konulamadığını gösteriyor. Eylül ayında yapılan artış sonrasında bankaların MB nezdinde tuttukları yabancı para mevduatı zorunlu karşılıklarından 3,4 milyar dolar daha MB’nin kasasına girerken, 9 Kasım’daki tebliği değişikliği ardından ise 3,8 milyar dolarlık bir ilave daha bekleniyor.
Bu yolla MB ‘kâğıt üzerinde’ rezervlerini toplam 7,2 milyar dolar artmış gibi gösterme imkânına kavuşacak. Ağustos ayında IMF’nin dağıttığı 650 milyar dolarlık fondan Türkiye’nin kotasına karşılık gelen 6,3 milyar doları rezerv hesaplarına dahil eden MB şimdi de bankalardaki döviz mevduatında her 100 doların 25 dolarını fiilen kendisine alıyor.
IMF’ye borç verme iddiasındaki CB Erdoğan IMF’den gelen 6,3 milyar doların IMF parası olduğundan söz etmeksizin MB rezervlerinde artış sağlamakla övünmüştü. Şimdi de muhtemelen yerli ve yabancı kişilere, şirketlere ait döviz hesaplarına getirilen zorunlu karşılık artışından aktarılacak 3,8 milyar doları kamuoyuna rezerv artışı olarak sunacaklar.
Ancak başta da belirttiğim gibi bu para tıpkı diğer ülkelerin merkez bankalarıyla yapılan swap anlaşmalarında olduğu gibi ‘emanet’ bir para. Bireyler ya da tüzel kişiler döviz hesaplarını kapattıkları veya mevduatlarını çektikleri zaman otomatik olarak bankanın bu hesap karşılığında MB’de tuttuğu munzam karşılık da hesaptan düşecek.
İktidar MB’yi böylesi kalem ve hesap oyunlarına zorlayarak rezervlerin arttığı aldatmacasına yönlendirmek yerine, bugüne kadar neredeyse 10 farklı bahane ürettikleri 128 milyar doların hesabını şeffaf şekilde verse daha inandırıcı olur.
Munzam karşılık artışıyla MB bir yandan kâğıt üzerinde rezerv artışı planı yaparken diğer yandan da bankaları döviz mevduatı tutan müşterilerini TL’ye geçiş için ikna etmeye zorlamayı amaçlıyor. Bankalar hesaplardaki her 100 doların 25 dolarını MB’ye vermeye mecbur edilip kullanma olanağından yoksun kılınarak, döviz mevduatı toplama maliyetleri yükseltilmek isteniyor.
− Böylece bankaların müşterilerinden döviz mevduatı kabul etme konusunda daha temkinli ve mesafeli davranmaları, döviz hesabı açmak isteyenleri bir şekilde geri çevirmeleri ya da TL’ye geçirmeye çalışmaları amaçlanıyor.
Ancak bu noktada iktidarın ve MB’nin hesabının tutması, yani bankaların döviz hesabı olan müşterilerini TL’ye geçişe ikna etmesi için cazip bir TL faizi getirisi sunmaları gerekiyor. Oysa bir yandan munzam karşılığı artıran MB diğer yandan politika faizini enflasyonun yaklaşık 4 puan altına düşürerek bankaların elinden bu olanağı aldığı gibi, kendi aldığı kararlarla da TL mevduatından kaçışı, TL yatırımından vazgeçmeyi teşvik ediyor. 18 Kasım’daki PPK toplantısından da yeni bir faiz indirimi kararı çıktığı takdirde TL’den kaçışın, vazgeçmenin daha da artması, dövize yönelişin ise hızlanması kaçınılmaz görünüyor.
MB kendi kendisiyle çelişen bu kararlarla şayet; kurları yükseltip, döviz talebini artırarak, bankalardaki döviz mevduatının yükselmesini ve bunun yüzde 25’ine de munzam karşılık olarak el koyup kâğıt üzerinde rezervlerini artmış göstermeyi planlıyorsa, bu da oldukça çetrefilli, zahmetli, ekonomik maliyeti yüksek, akıl ve mantıkla izahı güç bir plan!
− Bir başka boyut ise olası bir erken seçim için bankaların munzam karşılıklarını kasaya koyup, rezerv sağlamış görünmek olabilir.
Aslında bu kararın perde arkasında swap anlaşmalarında yaşanan sıkıntılı tablonun ve beklentilerin, umutların gerçekleşmemesinin yattığını söylemek yanlış olmaz.
ABD Merkez Bankası’nın swap anlaşmaları dışında tuttuğu MB, Japonya Merkez Bankası (BoJ) ve İngiltere Merkez Bankası (BoE) ile yapmayı ümit ettiği swap anlaşmalarından sonuç alamadı.
Katar ve Çin ile yapılan swap anlaşmaları ise daha önce mevcut anlaşmaların yenilenmesinden ibaretti. Tüm bunlara ilave olarak son birkaç aydan bu yana ilişkileri normalleştirme süreci başlatılan ve CB Erdoğan’ın ciddi sermaye akışı ve yatırım geleceğini ilan ettiği Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) de beklentilerin henüz gerçekleşmediği, umut edilen sermaye akışından ses çıkmadığı anlaşılıyor.
O yüzden de CB Erdoğan’ın resmen olmasa da fiilen siyasi talimatlarla yönetip, kontrol ettiği MB yönetimi açısından, swap anlaşmalarındaki hüsranın ardından, döviz mevduatı munzam karşılıklarını artırıp birkaç milyar dolar toplamak dışında çare ve seçenek bulunamadığı görülüyor.
MB’nin Haftalık Para-Banka İstatistiklerine göre 28 Ekim-05 Kasım 2021 Haftası TL ve Döviz mevduatlarına ilişkin güncel rakamlar şöyle:
− Toplam Mevduat 4 trilyon 281 Milyar TL’den 4 trilyon 339 milyara yükselmiş
− TL Mevduat 1 trilyon 892 milyardan 1 trilyon 894 milyara yükselmiş
− Döviz mevduatı TL karşılığı 2 trilyon 470 milyardan 2 trilyon 528 milyara yükselmiş
− Döviz mevduatı dolar bazında 260 milyar 322 milyon dolardan 260 milyar 698 milyon dolara çıkmış
− TL mevduatlar bir haftada sadece 2 milyar artarken, döviz mevduatları TL bazında 58 milyar, dolar olarak ise 376 milyon dolar artmış!
− Bankalardaki toplam mevduat içinde döviz mevduatlarının payı yüzde 60’a yaklaşmış!
İktidar ve kontrolündeki MB’nin para-faiz-döviz-kur-enflasyon politikalarındaki akıl almaz yanlışlar, yanılgılar, hesapsızlıklarla üstteki tablo bizzat yaratılmış durumda.
Ekonomide ve bankacılık sektöründe, para piyasalarında ortaya çıkan bu dolarizasyon ve kontrolsüz gidiş karşısında iktidarın yaptığı olan biteni izlemek ve munzam karşılık oranlarıyla oynayıp buradan gelecek birkaç milyar dolarlık kırıntıyla yetinmek!
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Merkez Bankası Başkanı önümüzdeki 1-2 hafta sonra, bu dolambaçlı yollarla yaratılan emanet rezervlerle ‘İşte 128 milyar dolar!’ diye ortaya çıkıp herkesi kandırmaya çalışırsa hiç de şaşırtıcı olmaz!
Yeni Soluk
Yorum Yap