CHP'li Erdoğan Toprak 25 Ekim 2021 tarihli haftalık değerlendirme raporunu yayımladı

CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN KOORDİNATÖR BAŞDANIŞMANI ERDOĞAN TOPRAK'IN 25 EKİM 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

İÇ POLİTİKA

CB Erdoğan, Suriye ve Irak’ta asker bulundurma ve sınır ötesi operasyonlarla ilgili tezkere için, ilk kez 2 yıllık yetki istiyor. Neden?

DIŞ POLİTİKA

  1. Rusya’nın Brüksel’deki misyonunun faaliyetlerini durdurma kararı, Türkiye’nin ABD-RUSYA ve NATO ilişkilerine olumsuz yansımaları olacaktır!
  2. AB Komisyonu’nun açıkladığı Türkiye İlerleme Raporu’nun gerçekte ‘Gerileme Raporu’ olduğu söylenebilir.
  3. Mısır’ın, Yunanistan ve GKRY ile Türkiye’ye karşı iş birliğine yönelmesi, Türkiye-Mısır normalleşme müzakerelerini sekteye uğratabilecektir!
  4. Türkiye, 2021 Küresel Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 10 sıra birden geriledi. En eğitimli ve nitelikli mahkûm nüfusu Türkiye cezaevlerinde!

 

EKONOMİ

 

  1. Faiz politikasında TÜFE’den çekirdek enflasyona geçiş yapan MB, faizi çekirdek enflasyonun da altına indirerek, keyfi faiz dönemine geçti!
  2. Uluslararası Mali Eylem Görev Gücü (FATF), Türkiye'yi GRİ LİSTE'ye aldı. Bu kararla, yabancı kaynak girişi duracak, asgari 20 milyar dolarlık bir kayıp söz konusu olacaktır!
  3. FATF Başkanı Marcus Pleyer’in, ‘Bankacılık, altın ve değerli taş ticareti ve emlak gibi yüksek riskli sektörlerin denetimi’ vurgusu yapması, dikkat çekici!
  4. ABD Temyiz Mahkemesi, Halkbank’ın itirazını reddetti. Davanın sürdürülmesinde yasal sakınca olmadığını tespit etti!
  5. Ticaret Bakanı’nın açıkladığı salgın döneminde işyerini kapatan küçük esnaf sayısı, TOBB ve TESK’in verileriyle örtüşmüyor!
  6. İktidar etiket teftişiyle göz boyarken, Tarımsal üretimde kullanılan girdilerdeki fiyat artışları yıllık yüzde 28,74 düzeyine ulaştı!
  7. Suriye ve Irak’ta asker bulundurma ve sınır ötesi operasyonlarla ilgili tezkerenin süresi 30 Ekim’de dolacak olmasına karşın TBMM’ye gönderilen Cumhurbaşkanlığı tezkeresi söz konusu sürenin 2 yıl daha uzatılmasını öngörmektedir. Daha önce 6 ay arayla uzatılan tezkerelerin süresi sonra 1 yıla, geçen yıl ise Libya ve Azerbaycan için 18 aya çıkarıldı. Şimdi ise CB Erdoğan, Haziran 2023’te yapılacağını ısrarla yinelediği seçim sürecini de aşacak bir şekilde 2023 ekim sonuna kadar savaş yetkisi istiyor. Neden 2 yıl?

Suriye ve Irak’ta ülke güvenliği ve terörle mücadele çerçevesinde yürütülen sınır ötesi operasyonlarda yurt dışına asker göndermek için anayasa uyarınca yürütmenin, yasama organından izin alması gerekmektedir. Yurt dışına asker gönderme, savaş ilanı yetkisi TBMM’nindir. Bugüne kadar ağırlıkla 6’şar aylık dönemler için verilen ve bitiminde 6 ay süreyle uzatılan sınır ötesi asker gönderme ve harekât yetkisi tezkerelerinde daha sonra 1 yıl süreyle yetki talep edilmeye başlandı. Tezkere süreleri 1 yıla çıktıktan sonra geçen yıl bu kez Libya ve Azerbaycan için Cumhurbaşkanının TBMM’ye gönderdiği tezkerelerde 18 ay süreyle asker gönderme ya da bulundurma yetkisi talep edildi. Özellikle Libya’da devlet başkanlığı ve parlamento seçimlerinin 2021 Aralık ayında yapılmasına yönelik uzlaşma sağlandıktan sonra, TBMM’ye gelen bu tezkereyle TSK’ya 2022 Temmuz ayına kadar Libya’da varlığını sürdürme izni talep edildi. Oysa gerek Libya’daki taraflar arasındaki anlaşma gerekse BMGK kararlarıyla Libya’daki yabancı askeri güçlerin ve paralı milislerin ülkeyi terk etmesi konusunda bir yaklaşım kabul görmüş durumda. İktidar 2019 Kasım’ında yaptığı anlaşmaları TSK’nın Libya’daki varlığının gerekçesi olarak savunsa da Libya Ulusal Meclisi bu anlaşmaları tanımadığını ilan ediyor. 

Şimdi Suriye ve Irak tezkerelerinin 2 yıl süreyle ve 30 Ekim 2023’e kadar uzatılmak istenmesinin ardındaki amaç nedir? İktidar ısrarla Cumhurbaşkanı ve meclis seçiminin 2023 Haziran’ında yapılacağını söylerken bir yandan da Cumhurbaşkanı TBMM’den 2023 Ekim ayı sonuna kadar, yani olası normal seçim sonrasına sarkacak şekilde ve büyük ihtimalle artık kendisinin iktidarda olmayacağı bir dönemi de kapsayacak takvim için Suriye ve Irak’a asker gönderme ve savaş yetkisi talep ediyor. Tezkerelerin 6 aydan 1 yıla, 1 yıldan 18 aya ve şimdi de 2 yıla uzatılmasının ardındaki siyasi hesapları, planları görebiliyoruz. İktidar Kuzeydoğu Suriye’ye harekât açıklamalarıyla iç politikayı manipüle etmek istiyor. 2 yıla gerekçe ülke güvenliği ise iktidar dilediği tezkereyi bir saatte TBMM’den geçirme imkânına sahip ve bugüne kadar da dilediği zaman bunu yaptı. 

Perde arkasındaki plan Suriye bataklığında ülkeyi bir savaşa sürükleyip, savaş gerekçesiyle seçimi yaptırmamak mı? İktidar neden 2 yıllık savaş tezkeresi istediğini, dürüst bir şekilde Millete ve Milletin Meclisi’ne izah etmek zorundadır! İdlib’te, Afrin’de, El Bab’ta bulunan Mehmetçiğin canı ve kanı hiçbir siyasi hesabın, seçime beş kala savaş ilan edip sandığı milletin önünden kaçırma, iktidar koltuğunu zoraki elde tutma senaryolarının malzemesi olamaz!

İktidar ittifakının TBMM’deki sayısal durumu 6 ayda bir tezkereyi yenilemek için yeterli iken, 2 yıl sonrası için savaş yetkisini bugünden talep etmelerini hiç de iyi niyetli ve samimi görmediğimi özellikle vurgulamak isterim.    

Rusya ile NATO arasında yaşanan gerilim sonrasında Rusya’nın

Brüksel’deki misyonunun faaliyetlerini durdurma kararı tansiyonu yükseltti. Rusya, NATO’nun casusluk suçlamasıyla sekiz diplomatını ihraç etmesi üzerine ittifaktaki diplomatik faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı. Türkiye, ABD ve NATO ile Rusya tarafından çift yönlü kıskaca alınabilir!

Rusya ile NATO arasındaki 1997 tarihli Roma Bildirisi’yle ilk kez kabul edilmiş olan NATO-RUSYA Ortaklık Mutabakatı 2002 yılında güncellenirken ikili ilişkilerde önemli gelişmeler kaydedilmişti. Önceki hafta NATO’nun casusluk gerekçesiyle 8 Rus diplomatı sınır dışı etme kararı alması üzerine Rusya, 18 Ekim 2021 itibarıyla NATO’daki diplomatik faaliyetlerini durdurma kararı aldığını Brüksel misyonunu askıya aldığını açıkladı.

− Karadeniz’de ABD’nin öncülüğünde Ukrayna’nın da katıldığı askeri tatbikatlar tansiyonu yükseltmişti. Ardından son günlerde yaşanan gelişmeler Rusya’nın, NATO’nun kendisini tehdit unsuru olarak hedef aldığı gerekçesiyle ilişkileri durdurma noktasına getirdi.

Özellikle ABD ve İngiltere bir süredir Rusya ve Çin’e karşı ortak bir stratejiye yönelirken, Rusya’yı batıdan, kuzeyden ve güneyden kuşatma eylemlerine hız verdiler. Çok sayıda Rus diplomat istenmeyen kişi ilan edildi. 

Kuzey’de NATO ve AB üyeliğine alınan Estonya, Litvanya, Letonya üzerinden yürütülen kuşatma, güneyde ise Karadeniz’de NATO’nun etkinliğini artırma hamleleriyle sürdürülüyor. Ukrayna’nın yanı sıra Bulgaristan, Romanya sürece katılırken, ABD Yunanistan’da kurduğu Dedeağaç üssüyle Karadeniz ve Ege’ye, Doğu Akdeniz’e süratle inme planlarına hız veriyor. Rusya ile NATO arasında ipleri kopma noktasına getiren son gerilimlerin Türkiye Rusya ilişkilerine de yansımaları olacaktır. 

NATO üyesi Türkiye, Rusya ile oldukça yakın siyasi, ekonomik, askeri ilişkiler geliştirmiş olmasına karşılık, Doğu Akdeniz, Suriye, Libya ve Kafkasya’da gerginlikler yaşamaktadır. Ayrıca Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna ile Polonya’ya İHASİHA satışlarından kaynaklı sorunlar Türkiye-Rusya arasında güncel durumda.

NATO ile Rusya arasındaki doğrudan diplomatik bağın kopması, bundan böyle ABD-Rusya arasında NATO üzerinden bir ilişkinin yürütülmesini kesintiye uğratırken iki ülke birbiriyle doğrudan temasa yönelecek. Bu da ABD’nin elinin güçlenmesi anlamına geliyor. ABD Başkanı Joe Biden’ın Yunanistan ile savunma anlaşmasını yenilemesi, Dedeağaç üssü üzerinden Yunanistan limanlarının ABD savaş gemilerine açılması, Karadeniz’e daha çabuk ulaşacağı bir askeri yapılanmanın altyapısı anlamına geliyor.

ABD daha önce Romanya’daki NATO üssünü de genişletmişti. Yine ABD Savunma Bakanı’nın Gürcistan ve Ukrayna ziyaretleri ve her iki ülkeye NATO üyeliği vaatleri Rusya’yı oldukça rahatsız eden adımlar. ABD bu hamlelerinde sürekli şekilde Türkiye’yi dışlayan bir tavır izliyor.  ABD aynı zamanda Rusya’nın Suriye’de uzun süredir oyalanmasını fırsat görerek Pentagon’un ‘Üç Deniz (Adriyatik-Karadeniz-Baltık)’ stratejisini hayata geçirme ve Rusya’yı izole etme yönünde önemli kazanımlar elde etti. 

− Kanımca Rusya NATO ile yaşanan bu son gerilimde taktik yanlışını fark ederek İdlib’te daha fazla oyalanmayı, Kuzey Suriye’deki sürecin uzamasını kısa sürede çözmek, asıl hedeflerine yoğunlaşmak isteyecektir.

ABD, Türkiye’yi ekonomik ve askeri anlamda baskılayarak bir kriz çıkması üzerine bir strateji kurguluyor. Lüksemburg’daki AB Dışişleri Bakanları toplantısından sonra 10 Büyükelçinin Osman Kavala deklarasyonu yayınlaması kanımca bu toplantıda kararlaştırıldı ve ülkelerinin talimatıyla bu büyükelçiler söz konusu açıklamayı yaptı. İktidar şimdi ABD ve 10 batılı büyükelçiyi istenmeyen kişi ilan etme hamlesiyle ABD’nin planladığı bu gerilim stratejisi tuzağına düşmek üzere. 

Böyle bir durumda Kasım ayındaki AB Dışişleri Bakanları toplantısından Türkiye’ye karşı yaptırım kararı çıkabilir. Rusya, Türkiye’ye kendi isteklerini daha kolay kabul ettirebileceğini düşünerek İdlib, Kuzey Suriye ve tümüyle Suriye’den çekilme baskısını artırabilir.  İktidarın Kuzey Suriye’ye operasyon açıklamaları ve olası harekât girişimi, ABD ve Rusya engeliyle karşılaşabilir. Brüksel’deki NATO-Rusya gerginliğinin Türkiye üzerinde farklı boyutlarda yansımalarının olmasını öngörmekteyim.

AB Komisyonu’nun açıkladığı Türkiye İlerleme Raporu’nun gerçekte ‘Gerileme Raporu’ olduğu söylenebilir. AB kriterleri ve müktesebatı çerçevesinde tam üyeliğin artık olanaksız hale geldiğini gösteren tespit ve uyarılarda, insan hakları, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti, siyasi baskılar, demokratik özgürlüklerin kullanımı gibi konulardaki sert eleştiri ve uyarılar bir kez daha sıralanıyor. İktidar, Türkiye’nin pek çok AB ülkesinden bile ileri bir demokrasi ve hukuk devleti olduğunu öne sürüyor!

AB Komisyonu’nun raporunda yargı ve temel haklar konularında Türkiye’ye sert eleştiriler yöneltilirken, Türkiye'nin demokratik kurumlarının işleyişinde ciddi eksikliklerin bulunduğu, demokrasi alanındaki gerilemenin sürdüğü, başkanlık sisteminin yapısal eksikliklerinin devam ettiği vurgulandı. Raporda, meclisin güçsüzleştirildiği, yeni yönetim sistemiyle oluşturulan anayasal yapının, yürütme, yasama ve yargı arasında sağlam ve etkili bir güçler ayrılığı sağlamaktan çok uzak olduğu görüşüne yer verildi. Cumhurbaşkanlığı düzeyinde tüm yetkilerin merkezileştirildiğinin altı çizilen raporda, etkin bir kontrol ve denge mekanizmasının yokluğunda, yürütme organının demokratik hesap verebilirliğinin sadece seçimlerle sınırlı kaldığı belirtiliyor. 

AB İlerleme Raporunda; siyasi tabloya ilişkin yapılan değerlendirmelerde isim verilmeksizin HDP kastedilerek, Türkiye’nin ikinci büyük muhalefet partisinin kapatılmasına yönelik açılan dava ve hazırlanan iddianamede çok ciddi tutarsızlıklar olduğu, iktidarın tüm muhalefet partilerini hedef almaya ve baskı altında tutmaya devam ettiği kaydediliyor. 

Güneydoğu’da idari kararlarla görevden alınan belediye başkanlarının yerine hükümet tarafından atanan kayyumların göreve devam ettiğine dikkat çekiliyor. Türkiye’de kamu yönetimi reformu konusunda herhangi bir ilerleme sağlanmadığı vurgulanırken, bu yüzden yönetimin hesap verebilirliği ve insan kaynakları yönetimi konusundaki endişelerin devam ettiği öne sürülüyor. Yolsuzlukla mücadele konusunda Türkiye’nin hiçbir ilerleme kaydetmediğine dikkat çekiliyor. İnsani ve temel hakların kullanımında ciddi bozulmaların sürdüğü görüşüne yer verilirken OHAL sırasında getirilen önlemlerin çoğunun yürürlükte kalmaya devam ettiğine işaret ediliyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarıyla uyumlu şekilde temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan bir hukuki çerçevenin çizilmesinden kaçınıldığına işaret edilirken, eleştirel seslerin faaliyetlerine geniş çaplı kısıtlamalar getirildiği vurgulanıyor.

Raporda; Türkiye'nin, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala davalarında AİHM kararlarını uygulamayı reddetmesinin, yargının uluslararası ve Avrupa standartlarına bağlılığına ilişkin endişeleri artırdığı ifade ediliyor. Dünyadaki en büyük mülteci topluluğuna ev sahipliği yapan Türkiye’ye Avrupa Birliği’nin yapmayı kararlaştırdığı 6 milyar Euro’luk yardımın 4,2 milyar Euro’luk kısmını Ağustos 2021’e kadar ödediği, mültecilere ev sahipliği konusunda Türkiye’nin izlediği politikanın övgüye değer olduğu kaydediliyor. 

Türkiye’nin dış politikası da raporda eleştirilirken, Dağlık Karabağ, Suriye ve Irak'taki askeri operasyonların AB öncelikleriyle çeliştiği ifade ediliyor. TSK’nın Libya'daki askeri varlığının yanı sıra, bu ülkeye Suriye’den yabancı savaşçıların konuşlandırılması, Doğu Akdeniz’de IRINI Operasyonu'na yönelik iş birliği eksikliğinin, Libya’ya yönelik AB ve BM silah ambargosu uygulamasına zarar verdiği belirtiliyor. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetleri eleştiriliyor, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a destek veriliyor.  Türkiye ekonomisinin ağır bir kriz içinde olduğunu savunan AB İlerleme Raporu’nda bu duruma gelinmesinde kurumsal yapıların dışlanması, ekonomik ilkelerin göz ardı edilmesinin etkili olduğu öne sürülerek, bu konuda MB başkanlarının sıklıkla değiştirilmesi, bankanın bağımsızlığının çiğnenmesi örneği veriliyor.

Dışişleri Bakanlığı, raporların geçersiz, taraflı ve kabul edilemez olduğunu savunan açıklamalar yaptı. Türkiye’de demokrasi, hukuk, yargı bağımsızlığı, temel hak ve özgürlükler alanında pek çok AB üyesinden daha ileri bir ortamın mevcut olduğunu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile sorunların çözüldüğünü savundu. AB Komisyonu özellikle dış politika konusunda Türkiye’ye karşı bir tutum sergileyip Yunan-Rum tezlerini metne geçirmiş olsa da diğer tespit, uyarı ve eleştiriler mevcut gerçeklerle örtüşmektedir. Devlette kurumsal erozyon, özerk kurulların devre dışı kalması, siyasal baskılar, özgürlüklerin kısıtlanması, medyanın baskılanması, düşünce ve ifade özgürlüğünün hapis cezalarıyla susturulması, MB’nin bağımsızlığının yok edilmesi, ekonomideki belirsizlikler mevcut durumun somut gerçekleridir. 

Kaldı ki, iktidarın siyasi gündeminde artık AB tam üyeliği, demokratikleşme, adalet vb. gibi bir hedefin olmadığı, AB’nin sadece mülteciler için finansal destek sağlayacağı umulan bir finansal araç olarak görüldüğü ortadayken, gerçekte ilerleme değil gerilemeyi tespit eden bir rapora iktidarın tepki göstermesi bile gayrı ciddi, boş ve anlamsız bir tavırdır. İktidarın Uluslararası alanda da itibarı zedelenmiştir!

Yunanistan, Güney Kıbrıs (GKRY) ve Mısır Liderlerinin Atina’daki zirve toplantısında Türkiye’yi hedef alan açıklamalar yapmaları ve bölge barışı için tehdit olarak nitelendirmeleri Ege ve Doğu Akdeniz’de tansiyonu yükseltecek gelişmelerdir. Türkiye ile normalleşme müzakereleri yürüten Mısır’ın; Yunanistan ve GKRY ile Türkiye’ye karşı iş birliğine yönelmesi, Türkiye-Mısır müzakerelerini sekteye uğratabilecektir.

GKRY Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis, Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah el Sisi ve Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitçotakis'in yayınladığı ortak bildiride Türkiye'ye “uluslararası deniz hukukuna riayet etmesi, devletler hukukuna aykırı tek taraflı eylem ve provokasyonlardan kaçınması” çağrısı yapılırken, Türkiye'nin Yunan hava sahasına yönelik olarak sürekli ihlallerde bulunmasının, Yunanistan ve GKRY’nin doğalgaz münhasır ekonomik bölgelerinde yasa dışı eylemlerini sürdürmesinin kınandığı belirtildi. Doğu Akdeniz'de son dönemde bölgede GKRY adına çalışan iki sismik araştırma gemisinin Türk firkateynleri tarafından Türk kara sularında oldukları gerekçesiyle geri gönderilmesiyle yeniden tansiyon yükseldi. Atina’daki zirvede üç ülke liderleri enerji alanındaki iş birliğini daha da geliştirmek üzere bir niyet anlaşması imzaladı. Üç ülke elektrik şebekelerini denizin tabanına döşenecek kablolar yoluyla birbirine bağlayarak bir enterkonnekte elektrik şebekesi kurmayı hedefliyor. 

− Elektriğin ilk etapta Mısır'dan GKRY’ye ardından Yunanistan'ın Girit adasına aktarılması planlanıyor. Mısır'dan sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) Girit'e aktarılması yönünde yeni bir projenin hayata geçirilmesi hedefleniyor. 

Türkiye ile Mısır arasında 2013’ten bu yana kesilmiş durumdaki diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde başlatılan görüşmeler sürerken, müzakerelerin ilk turu Kahire’de, ikinci turu ise geçen ay Ankara’da yapıldı. 

− Atina’da gerçekleştirilen zirvede Türkiye’ye yönelik suçlamaların altına Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin de imza atması normalleşme müzakerelerinde sıkıntı yaratabilir. 

Mısır, Libya’da Rusya ile iş birliğini geliştirerek daha etkin olmaya yönelirken, Türkiye’nin Suriye ve Libya’dan askerlerini çekmesi, normalleşme müzakerelerinde Mısır’ın talepleri arasında. Atina zirvesi sonrası yayınlanan ortak bildiriye Dışişleri Bakanlığı yazılı bir açıklamayla tepki gösterirken, ‘Mısır’ın Doğu Akdeniz’de iş birliği yapacağı doğru adresi hâlâ kavrayamadığı’ görüşü dile getirildi. 

Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, şu görüşlere yer verildi:

“Yunanistan, Mısır ve GKRY liderlerinin katılımıyla 19 Ekim 2021’de yapılan üçlü zirvenin ardından yayınlanan bildiri, Yunan/Rum ikilisinin Türkiye’ye ve KKTC’ye yönelik hasmane politikalarının yeni bir tezahürüdür. Bu bildiriye Mısır’ın da dahil olması Mısır yönetiminin Doğu Akdeniz’de iş birliği yapabileceği gerçek adresi halen kavrayamamış olduğunun göstergesidir. Bölgedeki gerginliğin esas kaynağı Yunan/Rum ikilisinin maksimalist ve gayri hukuki deniz sınırı iddiaları ve Kıbrıs Türklerini yok saymalarıdır. Bu ikilinin Doğu Akdeniz’de gerginlik çıkarmak için kıta sahanlığımızı ihlal teşebbüslerine geçtiğimiz günlerde gerekli cevap verilmiştir. Ayrıca, Libya’nın istikrarsızlığa sürüklenmesine yol açan bu ülkelerin, şimdi Libya’nın meşru Hükümetiyle imzaladığımız Mutabakat Muhtıralarını hedef almaları, en başta Libya’nın çıkarlarına ve egemenliğine saygısızlıktır.”

Dışişleri açıklamasındaki ifadeler özellikle Mısır’ın Atina bildirisine verdiği desteğin iktidarda ciddi düş kırıklığı yarattığını gösteriyor. Doğu Akdeniz’de gerginliğin tekrar tırmanışa geçtiğini öngörmek doğru bir tespit olacaktır. Tam da bu aşamada AB Dışişleri Bakanlarının önce Lüksemburg ardından da Kasım ayında yapacakları toplantıda gündemin ilk sırasına Türkiye’yi ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri koyarak, yaptırımları tekrar masaya getirmeleri, oldukça dikkat çekicidir!

Türkiye 2021 Küresel Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 10 sıra birden gerileyerek 139 ülke arasında 117’nci sıraya indi. Türkiye’nin gerisinde yer alan 22 ülke ise hukuk devletini CB Erdoğan iktidarından daha az önemseyen, çoğu geri kalmış, askeri diktatörlük ya da şeriatla yönetilen ülkeler!

Endeksin coğrafi bölgelere göre kategorize edilen verilerinde ise Doğu Avrupa ve Orta Asya grubunda yer alan 14 ülke arasında Türkiye hukukun üstünlüğü açısından sonuncu sırada. Ayrıca dünya ülkelerinin beş ayrı kategoriye ayrıldığı tasnifte de Türkiye, İran, Afganistan, Uganda gibi ülkelerin de yer aldığı en alttaki 5’inci grupta. AB içinde hukuk devleti konusunda sert şekilde eleştirilen ve AB’den çıkartılmaları tartışılan Macaristan ve Polonya bile Türkiye’den çok üstlerde. Polonya 36, Macaristan 39’uncu sırada. Böyle bir tabloda AB tam üyeliğine aday bir Türkiye’den söz edilebilir mi?

Türkiye’nin gerisinde yer alan 22 ülke ise hukuk devletini, bağımsız yargıyı, hukukun üstünlüğünü CB Erdoğan iktidarından daha az önemseyen ya da hiç önemsemeyen bazıları diktatörlük, bazıları şeriat, bazıları doğrudan darbeyle başa gelmiş askerler tarafından kuralsızlıkla yönetilen ülkeler.  

Değerlendirme sekiz ana başlık altında yapılıyor:

  • İktidar Gücünün Sınırlandırılması
  • Yolsuzluk
  • Şeffaf Yönetim
  • Temel Haklar
  • Kamu Düzeni ve Güvenlik
  • Mevzuatın (yasa, tüzük, kurallar, vs.) Uygulanması
  • Hukuk Mahkemeleri
  • Ceza Mahkemeleri

İktidar Gücünün Sınırlandırılması açısından Türkiye dünyada en kötü durumdaki altı ülkeden biri. Diğer 5 ülke, Mısır, Belarus, Kamboçya, Venezuela, Nikaragua.

Temel Haklar açısından Türkiye en dipteki 7 ülkeden birisi. Türkiye’nin altındaki diğer ülkeler, İran, Mısır, Myanmar, Çin, Venezuela ve Bangladeş.

Hukuk mahkemelerinde ayırımcılık ve Hukuk mahkemelerinin uygun olmayan hükümet etkisinden korunması alt başlıklarında Türkiye, 139 ülke içinde dünyada en altta yer alan beş ülkeden birisi.

− Türkiye’nin gerileme hızı, Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemine geçiş sonrası katlanarak artıp bu yıl 10 sıra birden düştü. 

AB tam üyeliğine adaylık sürecinde iktidar, AB üyeliği için ‘gerekirse Kopenhag kriterlerini Ankara kriterleri yapar demokrasi yolunda devam ederiz’ diyerek 2005’te Türkiye’nin AB tam üyeliği yolunda istekli bir tavır sergilerken, bugün gelinen aşamada CB Erdoğan ve AK Parti hükümetleri tarafından yargı bağımsızlığı ve adaletin olmadığı bir ülke yaratıldı. İktidarın neredeyse her altı ayda bir açıkladığı Hukuk ve Yargı Reformu paketleri, İnsan Hakları Eylem planları artık ne içeride ne dışarıda bir anlam ifade etmediği gibi inandırıcı da bulunmuyor.

Bu yüzden de pek çok uluslararası hukuk ve yargı kurumu, saygın hukuk kuruluşlarının aynı zamanda üzücü ve utanç verici ortak tespiti; ‘Türkiye’nin dünyada en nitelikli ve bilgili mahkûm nüfusuna sahip olduğu’ yönünde. Bunun anlamı, Türkiye cezaevlerinin aydın, gazeteci, yazar, bilim insanları, siyasiler, hukukçular, birkaç yabancı dil bilen üniversiteli gençler ile doldurulmuş olması. En nitelikli ve bilgili mahkumların Türkiye cezaevlerinde yer aldığı saptamasına yer veren son rapor, İtalya İnsan Hakları Federasyonu (FIDU) tarafından AİHM’ye sunuldu.

Merkez Bankası (MB) Para Politikası Kurulu’nun (PPK) politika faizini 2 puan indirmesi ve iki ayda 3 puanlık bir faiz indirimi yapılması akıl ve bilim dışı bir karar! Tamamıyla siyasi bu karar sonrası döviz kurları kontrolsüz şekilde yükselirken, piyasa faizleri de tırmanışa geçti ve enflasyonun daha da artmasının yolu açıldı. Faiz politikasında TÜFE’den çekirdek enflasyona geçiş yapan MB, şimdi faizi çekirdek enflasyonun da altına indirdi!

MB-PPK 21 Ekim toplantısında eylül ayındaki 1 puanlık indirimle yüzde 19’dan 18’e düşürdüğü politika faizini 2 puan daha indirerek yüzde 16’ya çekti. Göreve geldiğinde 6 ay boyunca faiz belirlenirken manşet enflasyonu (TÜFE) gösterge alacaklarını ve enflasyonun üzerinde pozitif faiz politikası uygulayacaklarını ilan eden MB Başkanı Şahap Kavcıoğlu, geçtiğimiz ay artık çekirdek enflasyonu esas alacaklarını açıkladı. TÜFE’nin yüzde 19,48’e yükselmesi, çekirdek enflasyonun ise yüzde 16,98 seviyesinde olması bu gerekçeyle faiz indirimine olanak sağlıyordu. Ancak 21 Ekim’de alınan 2 puanlık indirim ve faizi yüzde 16’ya düşürme kararıyla politika faizi çekirdek enflasyonun da altına indi. Dolayısıyla MB ve PPK bu kararla artık faiz için çekirdek enflasyonu gösterge olarak alma kararından da vazgeçtiğini ilan etti.

Politika faizinin belirlenmesinde tamamıyla keyfi bir döneme girildiğini sergileyen bu karar sonrasında, faizi yüzde 1 ya da sıfıra düşürmenin önünde herhangi bir engel ya da ekonomik gerekçe kalmadı. Bağımsızlığını yitirerek tamamıyla siyasetin kontrolüne girmiş durumdaki MB’ye, CB Erdoğan tarafından politika faizini ‘sıfırlama’ talimatının verilmesi sürpriz sayılmamalı!

MB-PPK toplantısı karar özeti açıklamasında enflasyonun ‘arızi-geçici’ olduğu görüşü bir kez daha vurgulanarak, faiz indirimlerinin sürdürüleceği ancak daha sınırlı bir manevra alanı kaldığı dile getiriliyor. Kasım ayında da yeni bir faiz indirimi daha düşük düzeyde olsa da söz konusu olabilir. PPK toplantı özetinde önemli bir değişiklik yaparak ‘sıkı para politikası’ kavramını da metinden çıkaran MB, tamamıyla parasal genişlemeye yöneldi. TL’de hızla devam eden değer kaybının enflasyonda patlamalara yol açmasını da umursamadığını, MB yasasıyla kendisine verilen ‘fiyat istikrarını sağlamak ve TL’nin değerini korumak’ görevini ve sorumluluğunu da terk ettiğini gösterdi.

ABD Merkez Bankası FED Başkanı Jerome Powell, MB-PPK’nın aksine,

‘Enflasyonun uzun süre kalıcı olacağının gözlendiğini, dolayısıyla sabırla ve bıkmadan bununla mücadele edeceklerini’ açıkladı. 2 Kasım’da yapılacak FEDPPK toplantısında en az yüzde 0,25 düzeyinde bir faiz artışına gidilebilir.

Rusya Merkez Bankası da politika faizini piyasalardaki beklentilerin de üzerinde yüzde 0,75 puan artırdı. Rusya MB’nin bu kararı sonrasında Ruble dünyada ABD dolarına karşı değer kazanan tek para olurken enflasyon da düşüşe geçti. Kaldı ki küresel enerji piyasalarında petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki olağanüstü artışlar nedeniyle büyük ölçüde yükselen enerji gelirleri sonrasında Rusya ekonomisi cari fazla vermeye başladı. ABD ve Rusya gibi dünyanın iki büyük ekonomisinin enflasyonla mücadeleyi ön planda tutarak, faiz artışı ve parasal sıkılaştırmayı sürdürdüğü bir dönemde Türkiye’de iktidarın ve MB’nin enflasyonla mücadeleyi terk ederek, faiz indirimiyle TL’deki değer kaybını hızlandıran, dövizdeki yükselişi tırmandıran bir politika benimsemesi piyasalarla inatlaşma yanında farklı bir siyasal hesabın da işareti. 

Faiz indirimlerini sürdüreceği mesajını veren MB’nin yılsonuna kadar politika faizini yüzde 14 düzeyine indireceği öngörülüyor. Bu yolla kredi faizlerinin düşürülmesi, başta inşaat-konut sektörü olmak üzere ekonomide canlanma, TL’deki aşırı değer kaybıyla da Türk mallarının fiyatının iyice ucuzlamasıyla ihracatın artırılması hedefleniyor. Bu kararlar sonrasında enflasyonun yükselmesi, hayat pahalılığının artması, TL’deki değer kaybıyla birlikte alım gücünün düşmesinden ötürü, iç talep ve tüketimin azalacağı, içerde düşen talepten kalacak fazlanın ihraç edilerek ihracattan gelecek dövizin artırılacağı hesaplanıyor. Bu ekonomik senaryo tutsa bile bedeli çift haneli yüksek enflasyon, TL’deki aşırı değer kaybıyla yaygın yoksullaşma ve fakirleşme olacak. Kaldı ki MB’nin faiz indirimleri piyasa faizlerine yansımıyor. Yüzde 20’ye varan bir enflasyon karşısında yüzde 16 faiz TL’nin cazibesini tamamıyla yok ettiği, TL’den kaçışı hızlandırdığı gibi bu faiz düşüşü ticari ve bireysel ihtiyaç kredilerinde gözlenmiyor. Hazine borçlanmasında 10 yıllık hazine tahvillerinin faizi indirim kararı öncesinde yüzde 17 dolayında iken karar sonrasında yüzde 20’nin üzerine çıktı. Türkiye’nin kredi risk puanı da 460’ın üzerine yükseldi. Dolayısıyla hazinenin borçlanma olanakları kısıtlanırken, maliyeti de yükseldi.

MB’nin kararıyla faiz indirimine karşılık küresel enerji piyasalarındaki ve emtia fiyatlarındaki olağanüstü artışlar, kur artışlarıyla birlikte içeride tüm mal ve üretim maliyetlerine yüklü zamlar olarak yansıyacak. Daha pahalı ithal ara ve yatırım malı, hammadde ile üretim yapıp, daha ucuza ihracat yapmak olanaksız hale gelecek.   Yoksullaşma pahasına bir ya da iki çeyrekte yüksek büyüme hızı yakalamayı hedeflediği anlaşılan iktidarın bu planının gizli amacının yapay ekonomik canlanmanın sağladığı avantajla süratle erken seçime gitmek olduğunu öngörmekteyim. 

Uluslararası Mali Eylem Görev Gücü (FATF), Türkiye'yi 'kara para aklama' ve 'terörizmin finansmanı' ile yetersiz mücadele gerekçesiyle Gri Liste'ye aldı. Türkiye’ye itibar kaybettiren bu kararla, yabancı kaynak girişi duracak, asgari 20 milyar dolarlık bir kayıp söz konusu olacaktır. FATF’ın ardından AB de kendi uyguladığı kara para ilkeleri doğrultusunda Türkiye’yi kara listeye alabilir!

Kara para, kayıt dışı servetler, uyuşturucu ticaretinde peş peşe ortaya çıkan organizasyonlar, Suriye’de, Libya’da cihatçı milis örgütleriyle yürütülen operasyonlar neticesinde defalarca yaptığımız uyarılar karşısında iktidarın sergilediği müsamahakâr politikalar sonucunda Türkiye, OECD bünyesinde yer alan ve hem kurucusu hem de üyesi olduğu FATF tarafından ‘Gri Liste’ye alındı.

− FATF, kara para-kayıt dışı ekonomi-yolsuzluk-rüşvet-terörün finansmanıyla mücadele vb. konularda iktidara ağır eleştiriler yöneltmiş, acil adım atılması, şeffaflığa özen gösterilmesi uyarısında bulunarak 2020 sonuna kadar süre vermişti.

İktidar tüm bu uyarılara kulaklarını tıkadığı gibi aksine yedinci kez Varlık Barışı Yasası çıkartarak kaynağı belirsiz servetlere af getiren düzenlemeleri 2021 başından itibaren yürürlüğe koydu. Cumhurbaşkanına verilen yetki çerçevesinde de 30 Haziran’da dolan ilk 6 aylık süreyi Cumhurbaşkanı kararıyla yılsonuna kadar uzattı. Geçtiğimiz yılsonunda tanınan sürenin dolması ve gri liste olasılığını bertaraf etmek için alelacele bir düzenlemeyi TBMM’ye getirerek göz boyamaya çalıştılar. Ancak bu yasada FATF’ın beklentilerini karşılamaktan ziyade, dernekleri, STK’ları baskı altına alacak, yargı kararı olmaksızın İçişleri Bakanı ve Valiliklerin kararıyla kapatma, yönetimleri görevden alma, kayyum atama olanağı sağlayacak düzenlemeleri geçirdiler. Bu düzenlemenin yetersiz ve temel hak ve özgürlüklere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğu gerek FATF gerek Avrupa Konseyi gerekse Venedik Komisyonu tarafından gündeme getirilerek iktidara gerekli düzeltmeleri yapma çağrısında bulunuldu. Yanlıştan dönmemekte ısrar edince de göz göre göre gri liste kararı geldi. Türkiye ile birlikte; Ürdün, Mali, Arnavutluk, Bahamalar, Barbados, Kamboçya, Gana, İzlanda, Jamaika, Moğolistan, Myanmar, Pakistan, Nikaragua, Panama, Suriye, Uganda, Yemen ve Zimbabve de gri listeye alındı. Listede yer alan ülkelere ve güncel konumlarına bakıldığında, Türkiye’nin burada yer alması bile başlı başına utanç vericidir. Bu kararla birlikte, Türkiye'nin yabancı sermaye çekme, doğrudan yabancı yatırım sermayesi girişi sağlama, portföy yatırımcılarını ülke piyasalarına çekebilme olanakları ciddi ölçüde azalacak. 

FATF’ın bu kararını önümüzdeki süreçte AB’nin benzer yöndeki bir kararı izleyebilir. AB’nin kendi içinde uyguladığı kara parayla mücadele stratejisi çerçevesinde oluşturduğu bir liste söz konusu. Bu listede AB üyesi olmamakla birlikte AB finansal sistemine sızabilecek, tehdit oluşturabilecek ülkeler yer alıyor. Dolayısıyla AB Komisyonu FATF’ın gri liste kararını emsal göstererek Türkiye’yi bu listeye dahil edebilir. Böyle bir gelişme Türkiye’nin AB ile ticari ve ekonomik ilişkilerine çok ağır hasar verebilir, kayıplara yol açabilir.

İktidarın uyguladığı ekonomi politikalarıyla artan belirsizlik, güvensizlik, hukuksuzluk ortamında zaten bırakın yabancı kaynak girişini, mevcut olanlar da ülkemizden hızla çıkıyor. IMF raporuna göre FATF’ın Gri Liste’ye aldığı ülkelere yönelik dış kaynak ve yabancı sermaye girişleri, milli gelirin en az yüzde 3’üne varan düzeyde azalma gösteriyor. Bu da Türkiye açısından en iyimser hesaplamayla 20-25 milyar dolar düzeyinde bir dış kaynak girişinin kaybedilmesi anlamına geliyor!

FATF Başkanı Marcus Pleyer’in Türkiye’ye yönelik GRİ LİSTE kararının gerekçesinde kara para aklama operasyonları için; ‘Bankacılık, altın ve değerli taş ticareti ve emlak gibi yüksek riskli sektörlerin denetimi’ vurgusu yapması, dikkat çekici!

Son dönemde Türkiye’de; 

  • Başta Bodrum, Kanal İstanbul Güzergâhı, kıyılardaki kıymetli araziler, İstanbul’da arazi rantı, rezidans inşaatları, imar değişiklikleriyle kara paraların aklandığı, mallara çöküldüğü,
  • Katar ve Körfez sermayesi yanında, mafya ve organize suç örgütlerinin lüks otellere, tatil köylerine el koyduğu,
  • Reza Zarrab’ın Boğazdaki milyonlarca dolarlık yalıları,
  • SBK (Sezgin Baran Korkmaz) ile birlikte Paramount Hotel, Yalıkavak Marina vb.

Pek çok lüks ve değerli gayrimenkul adının birden öne çıktığı anımsandığında, FATF kararının gerekçesinde çok ciddi mesajlar, ipuçları söz konusu. FATF; rant, gayrimenkul, arsa-arazi, yalı ve rezidanslar ‘kara para aklama aracı oldu’ diyor.    FATF iktidara; “STK’larla, insan hakları savunucularıyla uğraşacağınıza, IŞID ve El- Kaide’yle cihatçı terör örgütleriyle, bunlara sağlanan finansmanın izini sürmekle, bu kaynakları ortaya çıkartmakla uğraşın, taahhüt ettiğiniz mücadeleyi yerine getirin” diyor.

GRİ LİSTE ülkelerine bakıldığında, kurum ve kuralların olmadığı, hukukun doğru düzgün işlemediği, dünyayla bağları önemli ölçüde kopuk, kapalı ülkeler. Türkiye’nin bu listeye dahil edilmesiyle küresel sermayeye “Türkiye’ye gitmeyin. Türkiye kurum ve kuralların olmadığı, hukukun, yargının işlemediği çok riskli bir ülke. Başınıza her şey gelebilir” mesajı verilmektedir. Son dönemde özellikle yabancı ülkelerde Türk sermayedarlarının yatırımlarındaki artış bunu gösteriyor. İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın yaptığı açıklamaya göre, toplam tutarı 18,7 milyar sterlin tutarında 18 yeni yatırıma onay veren Birleşik Krallık Yatırım Ofisi’nin teşvik ve onay verdiği bu yatırımlar arasında iki de Türk şirketi var. İki Türk şirketi İngiltere’ye 600 milyon sterlin (7 milyar 920 milyon TL) tutarında yatırım sermayesiyle iki dev yatırım gerçekleştirecekler. 

Hazine ve Maliye Bakanlığı ‘Türkiye bunu hak etmiyor’ dese de ortadaki tablo ve gerçeklik budur. Kanal İstanbul arazilerinin kapatılmasına, mafyanın kıymetli mallara, marinalara, sahillere çökmesine, birilerinin milyonlarca dolar servetle ortaya çıkıp siyasilerle üst düzey bağlar kurmasına nasıl göz yumuldu? 

ABD Temyiz Mahkemesi Halkbank’ın itirazını reddederek İran’a yönelik ABD yaptırımlarının delinmesine yardımcı olduğu, yasa dışı para transferlerine dolaylı bankacılık işlemleriyle olanak sağladığı suçlamalarıyla ABD’de yargılanabileceğine karar verdi. Şayet Halkbank mahkûm olursa milyarlarca dolarlık para cezası ve yaptırımlar söz konusu olabilir!

ABD’de devam eden Halkbank Davası’nda, Halkbank avukatları tarafından iddianameye ve yöneltilen suçlamalara itiraz edilerek Halkbank’ın Türkiye Devlet ve Hazine Bankası olduğu gündeme getirilmiş ve bu nedenle ABD’de yürürlükte bulunan ‘Bağımsız Yabancı Devlet Dokunulmazlığı Yasası’ (Foreign Sovereign Immunities Act./FSIA)  uyarınca ABD'de yargılanamayacağı, davanın iptali talebiyle temyize gidilmişti. Ancak ABD Temyiz Mahkemesi Halkbank’ın itirazını reddetti. Üst mahkeme Halkbank avukatlarının ‘Halkbank bağımsız Türkiye Cumhuriyeti bankasıdır, Halkbank Türkiye’dir’ itirazını geçersiz buldu ve İran’a yönelik ABD yaptırımlarının delinmesine yardımcı olduğu, dolaylı bankacılık işlemleriyle petrol ve diğer varlıkların para transferine olanak sağladığı için yargılanabileceğine hükmetti. ABD 2. Temyiz Mahkemesi, FSIA kapsamında Halkbank koruma altında olsa bile savcılık iddianamesinde bankaya yöneltilen suçlamaların ‘ticari faaliyet istisnası’ kapsamına girdiği yönünde karar vererek, davanın sürdürülmesinde yasal sakınca olmadığını tespit etti.

Halkbank’ın FSIA çerçevesinde ABD’de yargılanmaması için belirlenen kriterlerden hiç birisine uymadığı vurgulanan Temyiz Mahkemesi gerekçeli kararında; “Halkbank'ın yürüttüğü ticari faaliyetlerin ABD bankalarını aldatmaya yönelik olması, iddianamede de belirtildiği gibi bir milyar doları aşkın bir miktarın Amerikan finans sistemi üzerinden aklanması, sahtekarlık ve Halkbank’ın yaptığı işlemler konusunda bankaları aldatmaya yönelik tavırları ve Amerikan Maliye Bakanlığı yetkililerine yalan söylemesi, planlarını gizlemesi; ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarından kaçınmak amacıyla gizlenen işlemlerdir” denildi.

New York Savcılığı iddianamede Halkbank'ı, ‘petrol gelirlerini altına ve ardından nakit paraya çevirerek İran'ın çıkarına olacak şekilde kullanılmasına yol açmakla ve bunu yaparken de kazancı meşru göstermek için sahte gıda ticareti belgeleri oluşturarak bankacılık ilkelerini ihlal etmekle’ suçluyor. Bu yöntemle Halkbank'ın yasaklı ve yaptırım kapsamında bloke edilmiş fonlardan İran'a gizli şekilde toplam 20 milyar doların transferinde yardımcı olduğu, bu paranın en az 1 milyar dolarlık kısmının ABD mali sisteminde aklandığı iddianamede yer alıyor. Halkbank ise İran, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki şirketleri kullanarak banka işlemlerinde sahtecilik, kara para aklama ve yaptırımların delinmesi için gizli anlaşma yaptığı suçlamalarını reddediyor. Buna karşın ABD Temyiz Mahkemesi, yüksek mahkeme olarak açıkladığı kararla New York Savcılığı’nın iddianamesindeki suçlamaların gerçekliğini saptadığını vurgulamış oldu.

Halkbank Davası COVID-19 salgını nedeniyle bir süredir ertelenmişti. Halkbank’ın bu yılın şubat ayında itiraz ederek davayı temyize taşıması üzerine temyiz sonucuna kadar yargılama donduruldu. 22 Ekim’de ABD Temyiz Mahkemesi kararının ardından şimdi davanın başlayacağı yeni tarihin açıklanması bekleniyor. En az 1-1,5 yıl sürmesi beklenen dava sonunda Halkbank’ın mahkûm edilmesi halinde gerek FSIA yasası çerçevesinde ağır yaptırımların gerekse ABD Hazinesi tarafından ağır para cezalarına çarptırılması ve milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalması söz konusu olabilecek. 

İktidarın milyarlarca dolarlık rüşvet ve yolsuzluğun üzerini örtüp suçluları ve sorumluları yargısal ve siyasal korumaya alarak, kalkan olması, bugün ABD yargısında ülkemizi ve önde gelen bir kamu bankasını kara para aklama organizasyonlarını yürütme, sahtekârlık suçlamalarıyla karşı karşıya bıraktı. Sermayesi TÜRKİYE HAZİNESİNE AİT KÖKLÜ BİR DEVLET BANKASI ÜZERİNDEN ülkemizin lekelenmesine, itibar kaybetmesine zemin hazırladı!

TOBB Ticaret Sicili verilerine göre, eylül ayında bir ayda 1687 şirket kapanırken, Ocak-Eylül döneminde kapanan toplam şirket sayısı 10 bine yaklaştı. Kapanan şirket sayısındaki artış yüzde 19, gerçek kişilere ait şahıs şirketlerindeki kapanma oranı yüzde 21 oldu. Yeni kurulan şirket sayısında eylül ayında yüzde 4 düşüş görüldü. Ticaret Bakanının açıklamasına göre işyerini kapatan küçük esnaf sayısı salgın döneminde 20 ayda 112 bin 710!

Yıllık bazda değerlendirildiğinde Eylül 2021’de, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı 2020’nin aynı ayına kıyasla yüzde 3,7 artarken, kapanan şirket sayısı yüzde 7,5 yükseldi. Eylülde kapanan şirket ve kooperatiflerin 514’ünün toptan ve perakende ticaret, 285’inin inşaat ve 210’unun da imalat sektöründe olduğu görülürken, kurulan şirket sayısında ise yıllık bazda düşüş yaşandı. Eylül 2021’de, Eylül 2020’ye göre kurulan şirket sayısı yüzde 4, kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 15,3 ve kurulan kooperatif sayısı yüzde 18,6 azaldı.

Diğer yandan küçük esnaf işletmelerinde kepenk kapatanlarda ise çok daha ciddi artışlar görülüyor. Ticaret Bakanı Mehmet Muş’un TBMM’ye gönderdiği açıklamaya göre COVID-19 salgını sürecinde geçen yılın mart ayından bu yılın ağustos sonuna kadar 20 ayda faaliyetine son veren küçük esnaf sayısı 112 bin 710 oldu.  

Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu’nun (TESK) Esnaf Sicil Gazetesi verileri sadece geçen yılın Mart-Aralık sonu döneminde kapanan esnaf işyeri sayısının 99 bin 588 olduğunu gösteriyor. Diğer deyişle geçen yıl 9 ayda yaklaşık 100 bin esnaf işyerini kapatmış. Bakanlık ise 20 ayda bu sayının 112 bin olduğunu söylüyor. 

− Tıpkı TÜİK verilerinde olduğu gibi, burada da kapanan işyerleri ve faaliyetine son veren küçük esnaf konusunda gerçek verilerin üstünün örtülmeye çalışıldığını söylemek durumundayım.

Yurt sathında ziyaret ettiğimiz il ve ilçelerde bu durumu bizzat gözlüyoruz. Küçük ve orta boy işletmelerden tutun, küçük esnafa varana kadar kapanan işyerlerindeki artış yanında güçlükle ayakta durabilenler de her an kapanma endişesi yaşıyor. Kira, elektrik, doğalgaz faturaları, ertelenen ve şimdi güncel vergilerle birlikte ödenmesi istenen vergiler, SGK primleri, her gün zamlanan fiyatlarla bir hafta önce aldığı fiyattan sattığı malı tekrar yerine koyamayan işyerleri perişan durumda. İktidar, rakam oyunlarıyla bu gerçekleri gizlemeye çalışsa da hayatın içinde bu zorlukları yaşayanlar bizzat bu kötü gidişatın farkında ve gelecek kaygısı taşıyor!

İktidar, fahiş fiyatla mücadele diyerek marketlerde etiket teftişleri yaparken, Tarım Girdi Fiyat Endeksi (Tarım-GFE) Ağustos 2021 rakamları, tarımsal üretimde kullanılan girdilerdeki fiyat artışlarının yıllık yüzde 28,74 düzeyine ulaştığını gösterdi. Bu rakamlarla halkın ucuz gıdaya erişmesi zor görünüyor!

TÜİK’in geçen hafta açıkladığı Ağustos 2021 Tarım-GFE verilerine göre, tarımda kullanılan girdilerin fiyatlarında, ağustos ayında bir önceki aya göre yüzde 0,93, bir önceki yılın aralık ayına göre (8 aylık) yüzde 15,50, bir önceki yılın aynı ayına göre (yıllık) yüzde 28,74 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 20,77 artış gerçekleşti. Tarım-GFE ana gruplarında bir önceki aya göre tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmet endeksinde yüzde 0,28, tarımda kullanılan mal ve hizmet endeksinde yüzde 1,03 artış gerçekleşirken, yıllık olarak bu kalemlerdeki artış sırasıyla tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmet endeksinde yüzde 25,29, tarımda kullanılan mal ve hizmet endeksinde yüzde 29,32 oranında oldu.

Tarım-GFE’de yıllık en fazla artış yüzde 66,71 ile gübre ve toprak geliştiriciler alt grubunda olurken, en fazla artış yaşanan diğer alt gruplar ise yüzde 45,67 ile çiftlik binaları (ikamet amaçlı olmayanlar) ve yüzde 44,57 ile bina bakım masrafları oldu. Buna karşılık, tohumda yıllık yüzde 9,87, tohum ve dikim materyallerinde yüzde 11,81, tarımsal ilaçlar ve veteriner harcamalarında ise yıllık yüzde 16,62 artış yaşandı.

− Tarım-GFE’de ortaya çıkan bu rakamlar, iktidarın etiket denetimleriyle göz boyamaya, göstermelik icraat yapmaya çalıştığını, sorunun temelindeki gerçeklerden bihaber olduğunu gösteriyor. 

− Yıllık TÜFE’nin yüzde 19,6 olduğu anımsandığında Tarım-GFE’deki yıllık artışın bunun yaklaşık 10 puan üzerinde olması üretici maliyetlerinin tam olarak market ve pazarlardaki gıda etiketlerine yansımadığını gösteriyor. 

− Buna rağmen gıda enflasyonunun TÜFE’de yıllık yüzde 30 olması, önümüzdeki süreçte Tarım-GFE artışlarının tüketici fiyatlarına yansıtılmasıyla gıda enflasyonunun yüzde 40-50 düzeyine ulaşacağını işaret ediyor!

Böyle bir tabloda halkın ucuz gıdaya erişmesi, sağlıklı ve düzgün beslenmesi, üreticinin üretim yapabilmesi giderek zorlaşıyor. Önümüzdeki günlerde market ve pazarlarda çok daha fahiş gıda fiyat etiketleriyle karşı karşıya kalacağımız apaçık görünüyor!