Başsavcılığa dilekçe veren Özkan Yalım'dan 'ek ifade verme' talebi...
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/28 Ocak 2024
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 28 Ocak 2024 tarihli raporu şöyle:
SICAK GÜNDEM
- Reform bahanesiyle içi boşaltılacak son 19 KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsü), zengin Körfez ülkeleri ve iktidar yakını şirketlere satılacak!
- Güney Afrika Cumhuriyeti’nin 29 Aralık’ta açtığı soykırım davasında Lahey Uluslararası Adalet Divanı’nın 17 yüksek yargıcından 15’i İsrail’in Gazze’de Filistinlilere soykırım suçu işlemekten yargılanması ve ihtiyati tedbir kararı verdi.
İÇ POLİTİKA
- 31 Mart seçimlerinde muhalefet adayları, doğrudan Cumhurbaşkanı ile siyasi rekabet ve mücadele yürütecektir. Muhalefet adaylarına her türlü engelleme ve yasakların ileri sürüleceği, devlet olanaklarının sonuna kadar kullanılacağı anlaşılmaktadır!
- Şehir hastaneleriyle sağlığı tekelleştirip ticarileştiren iktidar, uyguladığı ilaç politikasıyla en hayati ilaçların piyasadan çekilmesine ve milyonlarca kişinin çaresiz kalmasına zemin yarattı!
EKONOMİ
- Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından Türk bankacılık sektörüne yönelik risk ve endişe içeren olumsuz değerlendirmeler geliyor. Bu gelişmeler, kamu ve özel bankalara siyasi baskı, borçların çevrilmesine dönük endişeleri yansıtıyor!
- İktidarın akla ve bilime aykırı politikaları, hazinenin borçlanma maliyetlerini tırmandırdı ve yüksek faizle borçlanmak zorunda bıraktı. Yeni ekonomi yönetimi, 7 ayda 2 trilyon TL borçlanmış!
- Ekonomik kriz, yokluklar ve döviz kıtlığına karşı alınan 24 Ocak 1980 kararlarından 44 yıl sonra, iktidarın Türkiye ekonomisini getirdiği tablo 44 yıl öncesinden çok daha fazla ağırlaştı!
TARIM
- Kırmızı et fiyatlarında yükselişi önleyemeyen iktidar, Et ve Süt Kurumu’nu canlı hayvan ithalatında tekelleştirdi. 600 bin baş besilik sığırın bedeli, sözleşme yapılacak besicilerden peşin alınacak!
DIŞ POLİTİKA
- İsveç’in NATO üyeliğine onayın hemen ardından ABD Savunma Bakan Yardımcısının Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin NATO lehine esnetilmesini istemesi, F-16 satışında yeni tavizler istendiğini gösteriyor.
- Gazze-İsrail savaşında Hamas’ın yanında saf tutan İran ve Türkiye, Irak ve Suriye’deki gelişmelerde farklı tutum izliyor. İktidarın seçim öncesi Irak ve Suriye’nin kuzeyine askeri harekâtı gündeme aldığı anlaşılıyor.
Geçen hafta yayınlanan Cumhurbaşkanı kararıyla TEDAŞ ve TEİAŞ’a ait bazıları denize sıfır, birbirinden değerli 73 arazi ve taşınmaz, satışa çıkartıldı. Reform bahanesiyle içi boşaltılacak son 19 KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsü) zengin Körfez ülkeleri ve iktidar yakını şirketlere satılacak!
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek KİT’lere yönelik reformların ilk aşamasının tamamlandığını, merkez yönetime bağlı 19 KİT’in yönetimlerinin
‘Profesyonelleştirileceğini’ açıkladı. Ekonomi Koordinasyon Kurulu’na (EKK) sunulan reform kapsamında KİT’lerin yasalardaki kamusal görev ve sorumlukları ‘ticari şirkete’ dönüştürülecek. KİT’lere profesyonel yöneticiler atanacak. Bakan Şimşek Orta Vadeli Program (OVP) gereği yapılacak reform düzenlemesiyle, KİT’lerin uluslararası normlara uygun hale getirileceğini vurguladı.
22 yıldır KİT reformu aklına gelmeyen iktidar, yaklaşık 70 milyar dolarlık özelleştirmeyle en kârlı ve stratejik KİT’leri sattı. Sayıları 70’i aşan KİT’ten şu anda 19 KİT’i kaldı. Bunların da büyük bölümü Türkiye Varlık Fonu (TVF) portföyünde. Çıkartılan TVF yasası ile şeffaflık, denetim ve hesap verebilirlik ortadan kaldırıldığı gibi, TVF’nin kaynakları, harcamaları, borçları TBMM ve Sayıştay denetiminden muaf tutuldu. Dolayısıyla Bakan Şimşek’in KİT reformuyla şeffaflık ve hesap verebilirlik vaadi tek adam iktidarının gerçekleriyle örtüşmüyor. Büyük ihtimalle TBMM’ye getirilecek ‘reform’ düzenlemesiyle aralarında TPAO, BOTAŞ, ÇAYKUR, PTT, Türkiye Elektrik Üretim A.Ş. (TEÜAŞ), Türkiye Elektrik İletim
A.Ş. (TEİAŞ), Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ), Devlet Hava Meydanları İşletmeleri
(DHMİ), Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK), TCDD, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü
(TİGEM), Eti Maden, Et ve Süt Kurumu (ESK), Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK), Türkiye Elektromekanik Sanayii A.Ş. (TEMSAN) vb. yer aldığı 19 KİT borçları hazineye yıkılıp, değerli taşınmazları elden çıkartıldıktan sonra, ‘çöpsüz üzüm’ olarak iktidara yakın holdinglere, BAE, Katar gibi zengin Körfez ülkelerine satılacak. Bakan Şimşek eldeki 19 KİT’ten 8’inin İSO’nun en büyük 500 Sanayi Kuruluşu listesinde yer almasıyla övünürken, AKP iktidarı öncesi 1990’lı yıllarda İSO 500’deki KİT sayısı 69 idi. AKP’nin 2002’de iktidara gelmesiyle kârlı KİT’ler peş peşe satılırken İSO 500 sıralamasında zirvede yer alan KİT sayısı da 69’dan 8’e düştü.
TEDAŞ ve TEİAŞ’a ait Antalya, Muğla, İstanbul, Mersin, İzmir, Adana, Ankara vb. 12 ilde birbirinden değerli binlerce metrekarelik 73 taşınmaz, satışa çıkartıldı. 12 ile bağlı Bodrum, Çeşme, Marmaris, Kemer, Alanya, Manavgat gibi turistik ilçelerde ve İstanbul,
İzmir, Mersin vb. illerdeki arazilerin büyük bölümü denize sıfır ve milyarlarca TL değerinde. Ankara-Yenimahalle, Adana-Seyhan, Konya, Kırklareli gibi yerlerde de TEDAŞ ve TEİAŞ’ın şehir merkezindeki rantı yüksek arsa ve binaları satışta.
İktidarın KİT Reformu diye pazarlayarak yapacağı düzenlemelerle şeffaflık, profesyonel yo netim, uluslararası standartlara uyum vaadinin gerisindeki gerçek ve gizli amaç, millete ve hazineye ait eldeki deg erli varlıkların bir avuç kişi ya da kuruluşa rant ve kazanç aktarma amacıyla satışına ambalaj hazırlamaktan ibarettir.
İsrail’in 7 Ekim’de Hamas’ın saldırısına misilleme olarak başlattığı Gazze katliamında 17 yüksek yargıçtan oluşan Lahey Uluslararası Adalet Divanı (UAD), 15’e 2 oyla İsrail’i soykırım suçlamasıyla yargılama ve ‘ihtiyati tedbir’ kararı aldı. İsrail, Filistinlilere soykırım uygulamaktan yargılanacak!
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin (GAC) 29 Aralık’ta açtığı soykırım davasında Lahey UAD’nin 17 yüksek yargıcından 15’i İsrail’in Gazze’de Filistinlilere soykırım suçu işlemekten yargılanması ve ihtiyati tedbir kararı verdi. Mahkeme, İsrail’in Gazze’de soykırımı önlemeye yönelik tüm tedbirleri alması gerektiğine hükmederken, İsrail’in davanın reddedilmesi talebini kabul etmedi. Ancak UAD, acil ateşkes talebi için bir karar vermedi. Birleşmiş Milletler'in (BM) en üst yargı organı olan UAD’nin kararı uluslararası hukuk açısından bağlayıcı. Karar, bundan sonra dava sürecinde İsrail’in soykırım suçuyla yargılanması anlamına geliyor.
UAD yargıçları İsrail’in de imzaladığı ‘BM Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali anlamına gelen tüm eylemlerden kaçınması, sivillere her türlü yardımın yapılması konusunda tüm adımları atmasını kararlaştırdı. Ayrıca İsrail'e ‘soykırımın doğrudan teşvikinin engellenmesi ve cezalandırılması için önem alma’ emri verildi.
İsrail’in bugüne kadar uluslararası alanda en büyük mağduriyet ve savunma silahı olan 2. Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yönelik soykırım tezi, UAD’nin ezici çoğunlukla aldığı kararla bizzat İsrail’in kendisine yöneltildi. UAD kararının açıklandığı 26 Ocak’a kadar İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Gazzelilerin sayısı 26 bini aştı. Bunların büyük bölümünün sivil, kadın, çocuk ve yaşlı olduğu duyuruldu.
İsrail Hamas’ın 7 Ekim saldırısından sonra başlattığı operasyonda hedefini sayıları 8700 olarak saptanan Hamas militanlarının yok edilmesi şeklinde açıklamıştı. Ancak şu ana kadar bombardımanlarda ve ev baskınlarında öldürülen Filistinli sayısının 26 bini aşması, İsrail’in iddiasının aksine, Hamas üyelerinin üç misli silahsız sivili öldürdüğünü, saldırıların soykırım boyutuna ulaştığını kanıtlıyor. Hamas ise halen silahlı gücünü önemli ölçüde koruyor. ABD Merkezi İstihbarat Örgütü CIA yaptığı değerlendirmede İsrail ordusunun Hamas’ı yok etme hedefinin gerçekçi olmadığını, Gazze’de 4 aya yaklaşan ağır bombardıman ve saldırılara rağmen, örgütün siyasi ve askeri varlığını ciddi ölçüde muhafaza ettiğinin belirlendiği açıkladı. UAD başyargıcı Joan Donoghue, UAD ‘Soykırım Sözleşmesi’ni imzalayan tüm BM üyelerini soykırıma karşı tutumlarını ortaya koymaya çağırdı. Almanya ve Hollanda hükümetleri UAD kararının çok açık olduğunu belirterek İsrail’den derhal kararı uygulamasını istedi. Dünya ülkelerinin ezici çoğunluğu İsrail’in Filistinlilere soykırım yaptığını içeren UAD kararına tam destek verdi.
İsrail, UAD kararıyla uluslararası alanda ‘soykırım zanlısı’ olarak anılacak. Yargılama sonunda da 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’daki Nazi yöneticileri gibi muhtemelen Başbakan Netanyahu ve Gazze saldırılarına onay veren bugünkü İsrail yöneticilerinin büyük bolumu tarihe ‘soykırım suçlusu’ olarak geçecek!
İktidar ittifakının İBB adayının seçim vaatlerindeki yanlışlar, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyon Merkezi (DMM) tarafından düzeltiliyor. Saray’ın seçim kampanyası ve adayların vaatlerine müdahalesi, seçim rekabetinin Cumhur ittifakı adaylarıyla değil, Cumhurbaşkanı ve parti devleti ile yapılacağını gösteriyor.
Tüm kamusal ve kurumsal olanakların, devlet birimleri ve bakanlıkların, valilerin kaymakamların iktidar adaylarının seçim kampanyaları için seferber edildiğini açığa çıkaran son örnek Cumhur İttifakı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) için aday gösterdiği Murat Kurum’un seçim vaatlerinde yaşandı. İstanbul için vaatlerini basın toplantısıyla açıklayan eski Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı, AKP Milletvekili Kurum, İstanbul’da mevcut belediyenin yıllardır uyguladığı 0-4 yaş çocuklu annelere ücretsiz toplu taşım olanağını, 0-6 yaşa çıkartacağını, çocuklarıyla seyahat eden babaların da ücretsiz toplu taşımadan yararlandırılacağını ifade etti. İktidar medyası ve kanalları bu vaadi ‘baba kart geliyor’ başlıklarıyla manşetlere taşıdı. Ancak bu açıklama İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) tarafından yalanlandı. DMM açıklamanın yanlış yansıtıldığını, Baba Kart çıkarılmasının söz konusu olmadığını, 0-6 yaş çocuklu babaların da çocuklarıyla ücretsiz seyahat edeceğini duyurdu.
İBB ve diğer tüm illerde belediye başkanlığı için farklı partilerden adaylar yarışıyor. Demokratik bir seçimde Cumhurbaşkanlığının ya da İletişim Başkanlığının görevi iktidar ittifakı adayının kampanyasını takip etmek ve vaatlerini duyurmak mıdır? İletişim Başkanlığı, AKP’nin seçim ve propaganda merkezine dönüştü! Bu işgüzarlık ve partizanca yaklaşım, iktidar ittifakı adaylarının seçim kampanyaları ve vaatlerinin kendileri tarafından değil, Sarayda yazılıp-hazırlanarak ellerine tutuşturulduğunu, kamu bürokrasisi, kurumları ve devlet olanaklarının iktidar adayları için seferber edildiğini göstermektedir.
İktidarın İBB adayından sonra Ankara Büyükşehir adayının da Ulaştırma ve Altyapı Bakanıyla birlikte ulaşım projeleri ve vaatlerini ele almaları, devlet televizyonunun ekranlarını doldurmaları, diğer adayların gerçekte siyasi rakibiyle değil, devletle rekabet edeceğini gösteriyor.
✓ Mali kaynakları bütçe ve milletin vergileriyle sağlanan Ulaştırma ve Altyapı Bakanının görevi, yatırımları AKP’li başkan adaylarına pazarlamak değil, ülkenin ve 85 milyonun ihtiyaçları için yürütmektir.
Muhalefet liderlerine ve adaylarına meydanları yasaklayan, miting için platform izni vermeyen valilerin, iktidar adayları için havaalanlarında tören ve miting olanağı sağlaması, parti devletinin hangi noktaya geldiğinin diğer görüntüsüdür.
31 Mart seçimlerinde muhalefet adayları, doğrudan Cumhurbaşkanı ile siyasi rekabet ve mücadele yürütecektir. Muhalefet adaylarının karşısına, Saray bürokrasisi, atanmış bakanlar, kamu kurumları, vali ve kaymakamların çıkarılacağı, her türlü engelleme ve yasakların ileri sürüleceği, devlet olanaklarının sonuna kadar kullanılacağı anlaşılmaktadır.
Milyonlarca emekliye iki hafta boyunca ek zam vaatleriyle eziyet çektiren iktidarın, sağlıkta ilaç bedelleri için uyguladığı gerçek dışı euro kuru nedeniyle pek çok hayati ilaç piyasadan çekildi. Hastalar mağdur edilirken, katkı ve katılım payı nedeniyle emekli ve çalışanlar ekstra bedeller ödüyor!
Şehir hastaneleriyle sağlığı tekelleştirip ticarileştiren iktidar, uyguladığı ilaç politikasıyla en hayati ilaçların piyasadan çekilmesine, milyonlarca kişinin çaresiz kalmasına zemin yarattı. Kur artışları nedeniyle Sağlık Bakanlığı’nın ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) ilaç şirketlerine uyguladığı euro kuruna aralık ayında yüzde 25 zam yapıldı. Buna rağmen, başta yabancı ilaç şirketleri olmak üzere artışı yetersiz bulan ilaç üreticileri ilaçlarını piyasadan ve Türkiye’den çekiyor.
Sağlık Bakanlığı 16 Aralık’ta yaptığı güncellemeyle ilaç fiyatlarına uyguladığı euro kurunu 14 TL’den 17,55 TL’ye çıkarttı. Halen güncel euro kuru ise 32,88 TL ve Sağlık Bakanlığı kurunun iki katından fazla. Bakanlık ve SGK’nın kur politikasının maliyetleri karşılamadığını öne süren ilaç üreticileri ve yabancı şirketler, kanser, Alzheimer, KOAH, Parkinson, epilepsi, tansiyon, kolesterol, influenza, antibiyotik vb. hayati ilaçları Türkiye pazarından çektiklerini açıkladılar. Türk Eczacılar Birliği (TEB) büyük bölümünün eş değeri de olmayan hayati ilaçların piyasalardan çekilmesiyle hastaların mağdur olduğunu açıkladı. Eczane raflarının boşalmasıyla vatandaşlarla eczacıların karşı karşıya kaldığını dile getiren TEB, ilaç reçetelerindeki katkı payı ve fiyat farkı ödemeleri nedeniyle de başta emekliler olmak üzere milyonlarca SGK’lının katkı payını ve fiyat farkını ödeyemez hale geldiğini gündeme getirdi. Milyonlarca hastanın sorunlarına karşı iktidarın sergilediği duyarsızlık, anayasanın sosyal devlet ilkesi ve sağlık hizmetlerinin bedelsiz olması ilkesinin yok sayıldığını gösteriyor. Dünyanın önde gelen en hayati ilaçları üreten üç uluslararası ilaç şirketi, eş değeri de olmayan bazı ilaçlarını Türkiye pazarına satmayacaklarını, piyasadan çektiklerini duyurdular. Halen SGK tarafından bedeli ödenen toplam 8827 ilacın 3393 adedi için katkı payı ve fiyat farkı isteniyor. Dolayısıyla SGK listesindeki ilaçların yaklaşık yüzde 40’ı için kişiler katkı payı ve farkı ödüyor. Bu ödemeler ilacın alımı sırasında SGK adına eczaneler tarafından tahsil ediliyor. Eczacılar maliye ve SGK adına yaptıkları bu tahsilat nedeniyle hastalarla ve vatandaşlarla karşı karşıya geliyor. Düşük tutulan euro kuruna rağmen aralıktaki yüzde 25 zamla artan ilaç fiyatlarından dolayı yükselen katkı payı ve fark ödemeleri, emekli ve dar gelirli pek çok kişinin ödeme gücünü aşıyor. Mevsim nedeniyle yaygın şekilde reçetelendirilen ateş düşürücü, antibiyotik, ağrı kesici, öksürük şurubu gibi rutin ilaçlarda bile hastanın ilacı alabilmesi için ödemesi gereken katkı payı ve fiyat farkı reçete başına 85-150 TL’ye ulaşıyor.
2024 bütçesine göre bu yıl SGK’lılardan katkı payı ve fiyat farkı olarak tahsil edilecek tutarın 18 milyar TL olması öngörülüyor. Emeklilere önce kaynak yok deyip, sonra yüzde 5 ve ardından yüzde 2 daha ek zam verip Çin işkencesi çektiren iktidar, ilaç politikası ve euro kuru uygulamasıyla da adeta insanlara ‘ne haliniz varsa görün, ölürseniz ölün’ diyor.
Türk bankacılık sektörü için uluslararası kuruluşlardan risk ve endişe içeren olumsuz değerlendirmeler geliyor. Fitch’in bankalara siyasi müdahale kaygısının ardından, JP Morgan 4 büyük bankayı ‘negatif’ izlemeye aldığını açıkladı. Bu gelişmeler, kamu ve özel bankalara siyasi baskı, borçların çevrilmesine dönük endişeleri yansıtıyor.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin ekonomik görünümünü pozitife çevirip not değerlendirmelerini seçim sonrasına ertelerken, bankacılık sektörü içinse peş peşe olumsuz görüş ve değerlendirmeler açıklıyor. Türk bankacılık sektörünün başta sermaye yeterliliği, döviz pozisyonu, dönmeyen krediler vb. kriterler olmak üzere rasyolarında herhangi bir olumsuzluk olmamasına rağmen, önce kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, ardından da JP Morgan bankalara yönelik negatif değerlendirmeler ve öngörüler içeren raporlar açıkladı. Bu değerlendirmeler sonrasında Borsa İstanbul’da (BİST) bankaların hisselerinde sert düşüşler yaşandı.
Fitch, Türk Bankaları raporunda; döviz rezervlerinin ve dövizle ilgili mali esnekliğin zayıflığına dikkat çekerek, iktidarın bankalara müdahalesinden endişe duyulduğunu, bu yüzden bankacılık sektörünün notunun B- seviyesiyle, ülke notunun bir kademe altında tutulduğunu açıkladı. Bankalar üzerinde borcun borçla kapatılmasını öngören refinansman baskısı azalmasına karşın risklerin sürdüğünü vurgulayan Fitch, kısa vadede çevrilmesi zorunlu borçların endişe yarattığı görüşünde. Uluslararası yatırım bankası JP Morgan ise en büyük 4 özel bankayı (İş Bankası, Akbank, Yapı-Kredi Bankası, Garanti BBVA) ‘negatif’ izlemeye aldığını, bankaların 4. Çeyrek bilançolarına temkinli yaklaşıldığını duyurdu. MB ve BDDK, Kur korumalı mevduattan (KKM) dönüşler, döviz işlemleri, krediye erişimin zorlaştırılması, seçici kredi politikası vb. kararlarla bankalara baskı uyguladı. Bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 14,9 olan bankacılık sektörü büyümesi bu baskılar sonrası 2. çeyrekte yüzde 7’ye, 3. Çeyrekte yüzde 5,1’e geriledi. Muhtemelen 4. Çeyrekte sektördeki büyüme daha da düşecek. Fitch ve JP Morgan’ın bu değerlendirmeleri, yabancı yatırımcıları, portföy yatırımcılarını Türk menkul piyasalarında ve borsada temkinli davranmaya ya da yatırımlarını ertelemeye yönlendiriyor.
Yabancı kurumların bu değerlendirmeleri bir yanıyla MB’yi daha yüksek faiz artışı için baskılamayı amaçlıyor. MB, politika faizini yüzde 45’e yükseltti. Mart seçimine kadar faiz artışına ara verilmesi, nisanda yüksek bir artış yapılması iç ve dış piyasalarda yaygın beklenti. Ancak bankacılık sektörüne dönük risk uyarıları, yabancı sermaye, portföy yatırımı ve sıcak para girişlerini durdurdu.
Fitch ve JP Morgan’ın öne sürdüğü risklerin başında iktidarın bankalara siyasi müdahale ihtimali geliyor. Ayrıca seçim nedeniyle MB’ye talimatla faiz artışlarının durdurulması ya da faiz indirimine geçilmesi, kamu bankalarının seçim öncesi düşük faizli kredi dağıtması, rasyonel politikalardan tekrar akıl dışı ekonomi modellerine do nu ş vb. diğer risk ihtimalleri olarak sıralanıyor. İktidara güvensizlikten kaynaklı bu riskler küresel finans kurumlarının raporlarına ve yatırımcılara verdikleri tavsiyelere olumsuz olarak yansıyor.
2023 Merkezi Yönetim Borç Stoku verileri iç borç stokunun yüzde 68 arttığını, her 100 TL ana paraya karşın 145 TL faiz ödendiğini gösteriyor. İktidarın akla ve bilime aykırı politikaları, hazinenin borçlanma maliyetlerini tırmandırdı ve yüksek faizle borçlanmak zorunda bıraktı. Yeni ekonomi yönetimi 7 ayda 2 trilyon TL borçlanmış!
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı 2023 yılı iç ve dış borç stoku rakamları, tek adam yönetiminde 2019-2023 döneminde toplam borç stokunun beş kat arttığını gösteriyor. 2019 sonunda 1 trilyon 329 milyar TL olan Merkezi Yönetim Toplam Borç Stoku (iç+dış borç), 2023 yılında 2 trilyon 688 milyar TL artarak 6 trilyon 722 milyar TL’ye ulaştı. Geçen yıl iç borç stoku yüzde 68,4 oranında ve 1 trilyon 304 milyar lira artarak 3 trilyon 209 milyara, dış borç stokunun TL karşılığı ise yüzde 65 oranında ve 1 trilyon 384 milyar TL yükselerek 3 trilyon 513 milyar liraya tırmandı.
Borç stokunda riskleri artıran bir başka gelişme ise döviz cinsi ya da dövize endeksli borçlarla, TÜFE’ye (enflasyona) endeksli iç borçların toplam stoktaki payının yükselmesi. 2023 sonu itibarıyla toplam borç stokunun yüzde 64’ü döviz cinsinden ya da döviz endeksli. Bu vahim durum, döviz kurlarındaki her yükselişin hazinenin borçlarını durduğu yerde artırması anlamına geliyor. Açıklanan rakamlara göre, 2022 sonunda 1,9 trilyon TL olan iç borç stoku 2023 sonunda yüzde 68 artışla 3,2 trilyon liraya çıktı. Buna karşılık iç borç faiz ödemeleri, 3,2 trilyon liralık ana paranın 1,5 trilyon TL üzerinde ve 4 trilyon 665 milyar TL. İç borç ana para ve faiz ödemelerinin toplamı 7,9 trilyon TL’ye ulaşıyor.
2021 ekiminden itibaren başlatılan faiz indirimleri ve nas yaklaşımıyla Merkez Bankası (MB) politika faizi düşürülürken, enflasyon ve döviz kurlarındaki artış hızlandı. Türkiye’nin risk puanı (CDS) hızla yükselip dünyada ilk sıralara yerleşti. Hatta yüksek faize rağmen borç bulmakta zorlanan hazine, içeride döviz cinsinden ya da dövize endeksli, ayrıca TÜFE’ye endeksli iç borçlanmaya gitmek zorunda kaldı. En son 2003 haziranında yüzde 38, ağustos ayında yüzde 32 faizle borçlanan hazine, 20 yıl sonra 2023 kasımında yüzde 30,20, aralık ayında yüzde 32,40 faizle borçlanmaya mecbur kaldı. Kaldı ki, hazinenin iç borç stokundaki borçların büyük kısmı dövize ya da TÜFE’ye endeksli. Faizin yanı sıra, döviz kurları ve enflasyondaki artışlar borç stokunu ve faiz yükünü tırmandıracak. Nitekim yılbaşından bu yana dolar kuru 30 TL’yi, euro kuru 32 TL’yi aşarken resmi enflasyon yüzde 65’e ulaştı.
✓ 2023’te 7 trilyon TL’ye yaklaşan borç stokundaki bu artışın yaklaşık 2 trilyon TL’si seçim sonrası haziranda göreve başlayan yeni ekonomi yo netimi tarafından 7 ayda gerçekleştirilmiş.
2023 sonunda borç stokunun yüzde 64’u , 4 trilyon 314 milyar TL’si döviz cinsi borçlardan oluşuyor. On yıl önce 2013’te döviz cinsi borçların toplam borç stokundaki oranı yüzde 31 iken şimdi bunun iki katından daha yükseğe çıkmış. Hazine borç stokunda çok ciddi bir kur riski söz konusu. Bu da ülke ekonomisini ve hazinenin ağırlaşan borç yükünü kur artışlarına karşı kırılgan ve korumasız hale getiriyor!
Ekonomik kriz, yokluklar ve döviz kıtlığına karşı alınan 24 Ocak 1980 kararlarından 44 yıl sonra, iktidarın Türkiye ekonomisini getirdiği tablo 44 yıl öncesinden çok daha fazla ağırlaştı. O tarihte enflasyon yüzde 107 iken, 2023 resmi enflasyonu yüzde 64,7, algılanan enflasyonu yüzde 96, hissedilen enflasyonu yüzde 129!
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘bin bir güçlükle sağlayabildikleri ekonomik güvenin farklı fitne odaklarının asılsız söylentileri ve saldırılarıyla bozulmak istendiğini’ öne sürdü. Ancak ekonomiye güveni sağlamakta neden bin bir güçlük yaşandığını, niçin bu konuda zorlandıklarını söylemekten kaçındı. Kendisine bağlı TÜİK’in sektörel, toplumsal ve bireysel tüm güven endekslerindeki değerler hızla aşağı düşerken, gelecek 12-24 aya ilişkin beklentilerde kötüleşme ve karamsarlık ön planda. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının sözlerinde doğruluk payı olan tek ifadesi ekonomik güveni sağlamakta bin bir güçlük çekildiği. Bu duruma gelinmesinde ekonomiyi yaz-boz tahtasına dönüştürmeleri, Tek Adam iktidarıyla beş yılda 4 Hazine ve Maliye Bakanı, 4 Merkez Bankası (MB) Başkanı, 7 TÜİK Başkanı değiştirmeleri en büyük etken. MB ve kamu bankalarının milyarlarca dolar döviz rezervi kurları baskılamak için satıldı. Faizde, dövizde yanlış üstüne yanlış yapılırken, sadece son üç yılda iki kez ek bütçe çıkartıldı ve buna rağmen 2023’te 1,4 trilyon TL ile 100 yıllık Cumhuriyet döneminin bütçe açığı rekoru kırıldı. Şayet Kur Korumalı Mevduat (KKM) için hazineden yapılan ödemeler, MB’ye devredilmeseydi, 850 milyar liraya ulaşan kur farkı ve faiz ödemeleriyle 2023 bütçe açığı 2,5 trilyon liraya yaklaşacaktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, dış güçler ya da içeride fitne odakları arayacağına, öncelikle kendi yanlışlarını kabul edip sorgulamak, sonra da ülkeyi ekonomik felaketin eşiğine getirmenin hesabını halka vermek zorundadır.
24 Ocak kararları alındığında Türkiye’de enflasyon yüzde 107 idi. 2023 sonu itibarıyla resmi enflasyonun yüzde 64,7, tüketici anketinde algılanan enflasyonun yüzde 96 olduğunu açıkladı. TÜİK’in ekonomi yönetimine sunduğu hesaplamaya göre ise 2023 için ‘hissedilen enflasyon’ yüzde 129,4. Enflasyon Araştırma Grubu, 2023 enflasyonunu yüzde 127 olarak açıkladı. 1980’deki kararlarla dövizde serbesti adımı atıldı. Yüzde 32,7 devalüasyonla TL’nin dolara karşı değeri düşürüldü. İktidar, faizde nas ısrarıyla enflasyon ve dövizi birlikte patlatıp TL’yi 1980’in 2 misli devalüasyona uğrattı. 2023’te TL’deki değer kaybı yüzde 61 olurken, dolar/TL kuru 30’u aştı. 24 Ocak 1980’de piyasa ekonomisine geçiş adımlarıyla devletin ekonomideki etkisi azaltıldı. Karaborsaya yol açan fiyat kontrolleri kaldırıldı. Şimdi ise her gece akaryakıt zamları, ÖTV-KDV zamlarıyla fiyatlara artış yönünde müdahaleler, fiyat kontrol komiteleri, depo baskınları, şeffaf olmayan ihaleler, bütçe ve kamu kaynaklarının kullanımında iktidar talimatlı baskı, ceza ve müdahaleler yaygınlaştı.
Ekonomide sıkça değişen kararlarla keyfilik olağanlaştı. İhracatçının dövizinin yüzde 40’ına el konulurken, ithalat yasakları yaygınlaştı. Son olarak canlı hayvan ithalatının devlet tekeline alınması vb. uygulamalarla müdahale ekonomisi o ne çıkarıldı. Türkiye ekonomisi temel makro göstergelerde 44 yılın da gerisine ve daha ağır bir kriz ortamına sürüklendi!
Kırmızı et fiyatlarında yükselişi önleyemeyen iktidar, Et ve Süt Kurumu’nu (ESK) canlı hayvan ithalatında tekelleştirdi. Bu yıl ESK tarafından yapılacak ithalatla; 600 bin baş besilik sığırın bedeli, sözleşme yapılacak besicilerden peşin alınacak. Kesilmesi ve satılması yasaklanan sığırlar, AB ülkeleri ve Güney Amerika’dan ithal edilecek.
Tarım ve Orman Bakanlığı 2024’te 600 bin baş besilik sığır ithali planlandığını duyurdu. Bedeli besiciden peşin alınacak sığırların ithali, dağıtımı ve satışına ilişkin yeni kuralları açıkladı. ESK tarafından ilan edilen ‘İthal Besilik Sığır Satış Sözleşmesi’ uyarınca AB ve Güney Amerika (Arjantin, Venezuela, Uruguay, Brezilya) ülkelerinden ithal edilecek 600 bin baş besilik sığır için besicilerin ESK’ye iletecekleri kapasite raporlarına göre, ithal hayvan tahsis edilecek. ESK, büyükbaş hayvanların besicilere satış fiyatını kendisi belirleyip, parasını ithalat öncesi peşin alacak. ESK’nin ithal gümrüğünde besicilere teslim edeceği sığırlar, karantina bedeli besiciye ait olmak üzere 21 gün karantina işletmelerinde tutulup, çiftliklere sevk edildikten sonra en az 4 ay kesimi ve satışı yasak olacak. Yasaklara uyulmaması ihtimaline karşı besicilere teslim edilen büyükbaş hayvanlar ESK tarafından denetim ve kontrole tabi tutulacak.
Tarım ve Orman Bakanlığı, canlı hayvan ithalatında küçük bir grup besici tüccarın büyük kazançlar elde ettiği yönünde iddiaların gündeme gelmesi üzerine, canlı hayvan ithalatı, satışı ve dağıtımının aracısız ve sözleşmeli olarak sadece ESK tarafından yapılmasının kararlaştırıldığını duyurdu. Getirilen katı kurallar, ağır sözleşme ve ödeme koşulları vb. sorunlardan tümüyle besicilerin sorumlu tutulması ve peşin ödedikleri paranın iade edilmemesi yeni sıkıntıları beraberinde getirecek.
AKP iktidarında 2010’da başlayan et ve canlı hayvan ithalatıyla 14 yıldır milyonlarca büyük ve küçükbaş canlı hayvan, milyarlarca dolarlık kırmızı et ithal edildi. Her bakan değiştiğinde ithalat kuralları ve yöntemi de değişti. ESK’nin ilk olarak 2013’te ihale yoluyla yaptığı ithalat sonrası, Tarım Kredi Kooperatifleri (TARKO), Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) Kırmızı Et Üreticileri Birliği ve serbest tüccarlara da ithalat izni verildi. Kırmızı et ve canlı hayvan ithalatı yaygınlaştı, yerli besici mağdur oldu. Daha sonra işletme kapasitesine göre ithalat yöntemine geçilirken hem kamu kurumları hem de özel besicilik ve endüstriyel et işletmelerinin, şarküteri zincirlerinin et ithal etmesine izin verildi.
Yeni Bakan İbrahim Yumaklı et ve canlı hayvan ithalini sadece ESK’nin üstleneceğini açıkladı. Besiciler, ESK’nin dünyadaki tedarikçilerden tüm besiciler adına, tek başına yüz binlerce canlı hayvan seçimi ve alımı yapmasının doğru bir yöntem olmadığını, kadro ve organizasyon olarak yetersiz kalacağını savunuyor. ESK’nin kendilerinin yıllardır yaptığı gibi tedarikçiyle pazarlık yapamayacağını, indirim talep edemeyeceğini öne sürüyorlar.
Bakanlığın uyguladığı yeni yöntem, hayvancılığın sorunlarına, fahiş et fiyatına çözümden uzak. ESK’ye ithalat tekeliyle bir kez daha besiciliğe destek ve teşvik, et fiyatlarında sübvansiyon, dar gelirli tüketicinin ucuz ete erişimi için kullanılması gereken milyarlarca dolar, Avrupalı ve Güney Amerikalı besicilere aktarılacak!
İsveç’in NATO üyeliğine onayın hemen ardından ABD Savunma Bakan
Yardımcısının Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin NATO lehine esnetilmesini istemesi, F-16 satışında yeni tavizler istendiğini gösteriyor. Rusya’nın Türkiye’ye Montrö taahhütlerini anımsatması, ABD-Türkiye-Rusya arasında yeni gerilimlere zemin hazırlayabilir!
Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan ve iktidar ittifakı, bir yıldan bu yana dile getirdikleri tüm söylem ve koşullarından vazgeçip İsveç’in NATO üyeliğine onay mutabakatını TBMM gündemine getirmek zorunda kaldılar. İsveç’in PKK ve FETÖ’ye destek, teröre finansman sağladığı eleştirilerden geri adım atan, iadesi istenenler listesini rafa kaldıran iktidar, 6 ay öncesine kadar TBMM kürsüsünden dile getirdiği ‘Kandil neyse Stockholm odur’ tezini de terk etti. En baştan itibaren AB üyeliği hedefi yanında NATO ittifakında yer alarak yönünü ve tercihini batıdan yana çeviren Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya için sergilediği diplomasinin çelişkilerle dolu olduğu apaçık ortada idi. İktidar Finlandiya’ya onay verdikten sonra İsveç için yürüttüğü pazarlıkta kendi elini zaten zayıflatmıştı. Madrid’de imzalanan üçlü mutabakat mekanizmasına esas olan protokoldeki taleplerin hemen hiçbirisi karşılanmadı. ABD, Finlandiya ve İsveç ile NATO dışında ikili askeri savunma iş birliği anlaşmalarını imzalayıp, Yunanistan’a da F-35 satışına onay verince iktidar çaresiz şekilde onay sürecini ABD ile F-16 pazarlığına dönüştürdü. İsveç’in üyeliğinin TBMM’de onaylanması Türkiye’nin en baştan itibaren batı kampında yer alma tercihinin doğal sonucudur.
İsveç’in üyeliğinin onaylanmasından sonra ABD yönetimi, F-16 satışında kritik kilidin Kongre’de olduğunu dile getiriyor. Biden’ın Türkiye’ye F-16 satışına destek için Kongre’ye gönderdiği mektubun Rum-Ermeni-Yahudi lobilerini aşmakta ne kadar etkili olacağı yakında görülecek. Başkanlık seçimi nedeniyle Biden’ın önceliği Türkiye’ye F-16 satışını Kongre’den geçirmek için mücadele değil seçimi kazanmak için mücadeledir. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Celeste Wallander’in Türkiye’ye Montrö Sözleşmesinin 19. Maddesini NATO lehine esnetme önerisi Türkiye’den yeni bir taviz talebidir. Wallander’in 1922’de imzalanan 102 yıllık Montrö’nün güncelliğini yitirdiğini, yürürlükten kalkması gerektiğini ifade etmesi Türkiye’nin egemenliğine saygısızlıktır. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’li Bakan Yardımcısının Montrö taleplerine karşı, Türkiye’nin boğazlardaki egemenliğini ve Montrö’ye bağlılığını anımsattı. Türkiye’nin Ukrayna-Rusya savaşında 19. Maddeyi (Savaşan tarafların savaş gemilerinin boğazlardan geçişine izin verilmez) ödünsüz uyguladığına dikkat çeken Lavrov, ABD’nin Montrö’yü delme girişiminin sonuçsuz kalacağını savundu.
NATO müttefiki Türkiye’ye F-16 satışı, PKK ve YPG’ye desteği kesme konusunda taahhütte bulunmayan ABD, kabul edilemez yeni taleplerle ortaya çıkmaktadır. ABD’nin Montro ile ilgili bu girişimleri önümüzdeki do nemde Türkiye-ABD-NATO ile Rusya arasında ve Karadeniz’de yeni gerilimlere kapı aralayacaktır. İktidar, ulusal çıkarları ve egemenlik haklarını taviz ve tartışma konusu yapmayacak onurlu bir dış politikaya yönelmek zorundadır.
Gazze-İsrail savaşında Hamas’ın yanında saf tutan İran ve Türkiye, Irak ve Suriye’deki gelişmelerde farklı tutum izliyor. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin Türkiye ziyareti öncesinde MİT Başkanı İbrahim Kalın, Bağdat’ta Irak Cumhurbaşkanı ve
Başbakanı ile görüştü. Bu kritik temaslar PKK, YPG, PYD ve SDG’ye karşı İran-IrakTürkiye iş birliği arayışını ve Irak ile Suriye’nin kuzeyine seçim öncesi yeni bir askeri operasyon ihtimalini yansıtıyor!
İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin iki kez ertelenen Türkiye ziyareti, geçen hafta gerçekleşti. İki ülke arasında anlaşmalar imzalandı. Dışarıya yansıtılan bu yakın iş birliği ve iki Cumhurbaşkanını huzurunda düzenlenen imza seremonileri dışında asıl gündemdeki konular, bölgedeki son gerginlikler, İsrail-Gazze savaşı, Irak ve Suriye’deki ABD destekli Kürt silahlı örgütleriyle mücadele vb. başlıklardı. İran, İsrail ile oldukça yakın Barzani yönetiminin Erbil’i Mossad’ın casusluk üssüne dönüştürdüğü, İdlib’te de ABD-İsrail destekli cihatçı yapılanmalar olduğu iddiasında. Türkiye, Barzani yönetimiyle petrol-inşaat vb. ticari ilişkiler yanında, PKK ile mücadele konusunda da zaman zaman iş birliği yapıyor.
ABD gerek Irak’ın gerekse Suriye’nin kuzeyinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altında topladığı PKK uzantısı YPG-PYD silahlı yapılanmalarına her türlü desteği sağlıyor. 19 Ocak’ta Beyaz Saray’da gerçekleştirilen toplantıda Irak-Süleymaniye’de etkili Talabani ailesinin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Kuzey Suriye’deki SDG arasında ittifak ve iş birliği olanakları ele alındı. ABD, SDG’yi Suriye’de yönetimin bir parçası haline getirmeyi, Kuzey Irak modelinin bir benzerini Kuzey Suriye’de Özerk Kürt Yönetimi altında hayata geçirmeyi planlıyor. Rusya ve ABD dolaylı şekilde birlikte hareket ederek, Kürtleri Suriye’de özerk federasyon çatısına kavuşturmak için Esad yönetimini ikna etme müzakereleri yürütüyor. Türkiye Kuzey Suriye’de sınır bölgesinde 60 kilometre derinlikteki güvenlik koridoru planını yeniden gündeme alırken, Esad yönetimine tam destek veren, Bağdat yönetimi üzerinde de ağırlığı olan İran, Türk askerinin Irak ve Suriye’nin kuzeyinden çekilmesini istiyor. İran Cumhurbaşkanının ziyareti öncesinde MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Bağdat’ta Irak Cumhurbaşkanı Abdüllatif Reşid, Başbakan Muhammed Şiya el Sudani ile görüşmesi dikkat çekici. Irak’ın kuzeyinde iki saldırıda 20’den fazla şehit verilince, Irak ve Suriye’nin kuzeyine yeni askeri operasyon ihtimali dillendiriliyor. Kuzey Irak’taki TSK varlığına ve operasyonlara sıkça itiraz eden Bağdat yönetimi her seferinde Türkiye’ye tepki gösterirken, topraklarındaki terör oluşumlarını engellemekte etkisiz kalıyor. İran’ın daha önce TSK’nın Kuzey Suriye’deki varlığına karşı, Şam yönetimini desteklediği anımsandığında yeni bir operasyona olumlu yaklaşması güç görünüyor.
İktidarın seçim öncesi Irak ve Suriye’nin kuzeyine askeri harekâtı gündeme aldığı anlaşılıyor. İsveç’in NATO üyeliği ine onay sonrası SDG-YPG-PYD’ye yönelik bir operasyona ABD’nin tepki göstermeyeceği, Ukrayna savaşındaki tarafsızlık politikası ve yaptırımlara katılmama nedeniyle de Rusya’nın Suriye’de harekata karşı çıkmayacağı hesaplanıyor. İran Cumhurbaşkanı ve Bağdat yo netimi de önceden bilgilendirilerek, operasyonlara olası tepkileri yumuşatılıyor.
Yeni Soluk
Yorum Yap