CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın 27 Eylül 2021 tarihli haftalık değerlendirme raporu

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 27 EYLÜL 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

İÇ POLİTİKA

  1. Güneydoğu sorunu-Kürt meselesi en geniş toplumsal-siyasal katılımla, ortak akıl ve uzlaşıyla, milletin meclisinde çözüme kavuşturulmalıdır.

DIŞ POLİTİKA

  1. TÜRKİYE-ABD arasındaki hemen tüm sorunlar, CB Erdoğan’ın ‘çok iyi anlaştığını ve çalıştığını’ söylediği, başta Trump olmak üzere önceki başkanlardan bugüne devreden sorunlardır!
  2. Putin, Esad’ı Moskova’da ağırladı, İdlib operasyonu hazırlıkları son aşamaya geldi. İdlib’e operasyon ve TSK’nın Suriye’den çekilmesi gündeme gelebilir!
  3. Şanghay İş Birliği Örgütü 21. Liderler Zirvesi’nde, gözlemci statüsündeki İran’ın tam üyeliği oy birliğiyle onaylandı.
  4. Libya’da 24 Aralık seçimleri yaklaşırken, siyasi gerilim artıyor! İktidarın Libya politikasında da U DÖNÜŞÜ yapma ihtimali yüksek görünüyor.

EKONOMİ

  1. CB Erdoğan, 6 yıldır TBMM’ye onay için getirmemekte direndiği Paris İklim Anlaşması’nın onaylanacağını açıkladı!
  2. Merkez Bankası (MB) Para Politikası Kurulu’nun (PPK) faiz indirimi kararı, ekonomik akıl dışı siyasi bir karardır!
  3. Faiz indirimiyle risk alarak, parasal genişleme ve ekonomik büyüme hedefleyen iktidarın bu adımı, erken seçim hazırlığının ciddi bir işareti!
  4. BDDK’nın bankaların geri ödenmeyen alacaklarının yasal takibe intikal süresini 180 güne çıkartan düzenleme, 30 Eylül’de doluyor.
  5. Tarımsal Girdi Fiyatları Endeksi (Tarım-GFE) temmuz ayında yüzde 30’a varan artışla, 67 ayın en yüksek düzeyine ulaştı!

1.Ülkemizin en temel sorunlarından birisi olan Güneydoğu sorunu, Kürt meselesi ya da adına ne derseniz deyin en geniş toplumsal-siyasal katılımla, ortak akıl ve uzlaşıyla, milletin meclisinde çözüme kavuşturulmalıdır. Hazırlanan çözüm raporlarımız, kitapçıklar, programlarla sorunun varlığını kabul ve tespit edip, çözümlerimizi ortaya koyduk. Hiçbir sorun, iktidar ittifakının yaptığı gibi ‘yoktur’ denilerek, inkâr edilerek çözülemez.

Cumhuriyetin kuruluşunda ilk olarak ‘Şark meselesi’ adıyla gündeme alınarak raporlaştırılan ve çözüm aranan Güneydoğu sorunu, Kürt meselesi ülkemizin yıllardır süregelen ve kronikleşmiş toplumsal bir gerçeğidir. Çözümü milletin meclisinde, meşru düzlemde, meşru muhataplarla, en geniş siyasal, toplumsal katılımla, ortak akıl, diyalog ve uzlaşıyla mümkündür.

CHP olarak bu sorunun gerçekliğini yıllardan bu yana tespit edip, çözüm önerilerimizi ve yöntemlerimizi açıkladık, kamuoyuyla paylaştık. 1989’da SHP tarafından hazırlanan ‘Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakış ve Çözüm Önerileri Raporu’ daha sonra 1991 seçimlerinde güncellenerek kamuoyuyla paylaşıldı. İki partinin birleşmesi sonrasında da CHP tarafından aynı yönde çalışmalar sürdürüldü. Şimdi böyle bir sorun olmadığını söyleyip, ‘o iş çözülmüş bitmiştir’ diyen CB Erdoğan, hamaset siyaseti ve ittifak ortağıyla ilişkilerinin bozulmaması için gerçekleri görmezlikten gelmeyi tercih ediyor. Oysa ‘çözüm ve açılım’ diyerek yıllarca farklı toplumsal kesimleri siyaseten istismar ettiler.

- Açılım diyerek, Romanların elinden Sulukule’yi alıp ranta dönüştüren,

- Alevilere Cemevleri için ibadethane statüsü vaat edip yıllardır aldatma politikasını sürdüren,

- Ermeni açılımında 1915 olaylarının 99. Yıldönümünde Ermeni Patriği’ne ve Ermeni Diaspora’sına mektup yayınlayan,

- Türkiye-Ermenistan milli maçında statları Ermenistan bayraklarıyla donatıp, Azerbaycan bayrağını yasaklayan,

- Çözüm süreci deyip, Oslo’da, Kandil’de, İmralı’da PKK ile yıllarca masaya oturan,

- Akiller heyetleri oluşturup illere yollayan,

- Dolmabahçe’de mutabakat zaptı imzalayan da Erdoğan başkanlığındaki bu iktidardı.

Şimdi tamamıyla inkâr ve yok sayma politikasına sarıldılar. Tüm açılımların siyasi çıkar, oy hesabı istismar amaçlı olduğunu herkes gördü. İnandırıcılıkları kalmadı.

Çözümü şeffaf şekilde ve meşru siyaset zemininde aramadılar. TBMM’yi dışlayıp, PKK’yı ve yöneticilerini muhatap alarak pazarlıkları kapalı kapılar arkasında sürdürdüler.

- Hatta Öcalan’ın isteği üzerine bu müzakerelere katılan, mektupları getirip götüren, pazarlıklarda yer alan devlet görevlileri ve siyasilerin yargılanamayacağı güvencesini öngören yasa bile çıkarttılar.

Gelinen noktada kendi çıkarttıkları yasayı yok sayıp yüzlerce kişilik davalar açıyorlar, kitlesel yargılamalar için Kürt siyasetçiler aleyhine iddianameler yazdırıyorlar. İşlerine gelince de 2019 yerel seçimlerinde olduğu gibi yine İmralı’ya akademisyen gönderip Öcalan’dan mektup getirterek basın toplantısında okutuyorlar.

Öcalan’ın kırmızı bültenle aranan kardeşini TRT ekranlarına çıkartıp röportaj yaptırarak Kürt seçmenlere, İstanbul’da, Ankara’da ve diğer büyükşehirlerde ‘AK Parti adaylarına oy verin’ çağrısı yaptırıyorlar. Biz o dönemde de terör örgütüyle masaya oturulmayacağını, terör örgütünün meşrulaştırılmasının söz konusu olamayacağını, çözümün meşru, yasal, anayasal adresinin meclis olduğunu söyledik.

Hatırlanacaktır, o dönemde HDP de mecliste çözüm çağrılarımıza yanıt vermedi. İktidarın yanında tavır aldı. 2010 anayasa referandumunda referandumu boykot kararı alarak, ülkenin bu noktaya gelmesine zemin hazırlayan değişikliklere dolaylı destek verdiler.

Biz bugün de aynı çizgimizdeyiz. İmralı ve Kandil’i muhatap almayacağımızı söylüyoruz. Kürt yurttaşlarımızın seçerek TBMM’ye gönderdiği siyasi temsilcilerinin yanı sıra diğer tüm siyasi partilerin de katılımıyla, bu sorunun çözümüne öncülük etmeye, her türlü katkıyı vermeye hazır olduğumuzu ifade ediyoruz. Ülkenin önünde 40 yıla varan süreden bu yana duran, toplumsal barışın, diyalogun önünü tıkayan, derin acılara, ekonomik kayıplara neden olan bu sorunun kalıcı şekilde TBMM çatısı altında çözülmesi.

Türkiye’nin yıllardır süregelen, bugün içinde güncel bir sorun olan ve çözüm bekleyen kronikleşmiş Kürt meselesi vardır! Meşru muhataplarla, diyalog ve uzlaşıyla, tüm toplumun gözü önünde şeffaf bir süreçle, anayasa ve hukuk zemininde, temel hak ve özgürlüklerin, eşit yurttaşlığın teminat altına alınarak güvenceye kavuşturulacağı, demokratik meşru çözüm yeri Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir!

2.CB Erdoğan’ın ABD’de Biden ile görüşememekten dolayı büyük hayal kırıklığını dile getirmesi ve hiçbir ABD Başkanı karşısında bu konuma gelmediğini medya ve kamuoyu önünde ifade etmesi, ülke adına siyasi ve diplomatik bir zafiyettir. TÜRKİYE-ABD arasındaki hemen tüm sorunlar, Cumhurbaşkanının ‘çok iyi anlaştığını ve çalıştığını’ söylediği, başta Trump olmak üzere önceki başkanlardan bugüne devreden sorunlardır!

Cumhurbaşkanının ABD Başkanı Biden ile ilgili ifadeleri, gerek diplomasi ve devletten devlete ilişkilerin gerekse dış politika stratejisi ve beklentilerinin, tamamıyla plansız-öngörüsüz bir tutumla yürütüldüğünü, devletler arası ilişkilerin ‘kişisel ilişkiye’ indirgenerek, ‘şahsi kırgınlık ve sempati’ üzerine inşa edildiğini gösteriyor.

Bush, Obama, Trump ile çok güzel çalıştıklarını dile getiren CB Erdoğan, Biden ile ilişkilerinde ise ‘böyle bir konum yaşamadığını’ söylüyor. Türkiye-ABD arasındaki güncel sorunların, anlaşmazlıkların tamamı Cumhurbaşkanının ‘çok iyi anlaştığını ve çalıştığını’ söylediği önceki başkanlar döneminden bugüne devreden sorunlardır.

- Kuzey Irak’ta askerimizin başına çuval geçirildiğinde ABD Başkanı Bush idi. ABD’ye tepki gösterilmesi, protesto notası verilmesi çağrılarına ise o dönemde Başbakan olan Cumhurbaşkanı ‘Ne notası, müzik notası mı?’ karşılığını verdi.

- Obama’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile telefonda görüşürken Beyaz Saray Oval Ofis’te masasında beyzbol sopasıyla verdiği pozun medyaya servis edilmesi, o görüntüler hâlâ akıllarda.

- F-35 projesinden Türkiye’yi çıkartan, giderayak S-400’ler için yaptırım kararını uygulamaya koyan, Halkbank davası, FETÖ’nün iadesi taleplerine ayak sürüyen, Rahip Brunson yaptırımlarıyla Türkiye’ye ağır ekonomik hasar veren CB Erdoğan’ın ‘Dostum’ dediği eski başkan Donald Trump idi.

Trump’ın hakaret mektubuna dahi suskun kalıp sineye çeken CB Erdoğan, tüm bu sorunları önceki başkanlardan devralan Biden ile görüşemediği için hayıflanıyor. Irak Başbakanı ile görüşen, İsrail ve İngiltere Başbakanlarını üstelik Washington’a davet edip Beyaz Saray’da ağırlayan Biden, CB Erdoğan ile görüşmedi. Anlaşılan CB Erdoğan’ın ekibi Biden ile randevu olacağı konusunda kendisine ciddi umut vermişler.

- Şimdi o aldanmışlığın hüznünü yaşıyor.

Geçen hafta ABD Savunma Bakanlığı Pentagon bütçesi Kongre’de onaylandı ve SDG-YPG’ye 170 milyon dolar para desteği verilmesi kabul edildi. Şimdi iktidar çıkıp ‘bu para desteği beklentilerin, olması gerekenin çok üstünde’ mi diyecek? Ne CB sözcülüğünden ne Dışişleri Bakanlığı’ndan bir tepki gelmedi.

CB Erdoğan Biden ile görüşemedi ama Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken ile CB Sözcüsü İbrahim Kalın da Washington’a gidip Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile görüştü. Sadece bu bile dış politikanın, koordinasyonsuzluk içinde olduğunu ortaya koyuyor. CB sözcüsü Bakan mı, Savunma Bakanı mı, Milli İstihbarat Başkanı mı? Hangi görev, yetki ve sorumlulukla ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ile bir araya geliyor?

3.Rusya Devlet Başkanı Putin ile bir araya gelecek olan CB Erdoğan, Şam yönetimine karşı Suriye’de ortak mücadeleyi gündeme getireceğini söyledi. Oysa Putin, Esad’ı Moskova’da ağırladı, İdlib operasyonu hazırlıkları son aşamaya geldi. Putin’in İdlib’e operasyon ve TSK’nın Suriye’den çekilmesini gündeme getireceğini, düşünüyorum. Rusya, binlerce ton ihraç domates ve meyveyi iade ederek, görüşme öncesi iktidara mesaj verdi!

Soçi’de 29 Eylül’de bir araya gelecek CB Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin arasındaki görüşme, giderek tansiyonun yükseldiği İdlib başta olmak üzere, Kuzey Suriye’deki durumun ilerleyeceği süreç açısından kritik önem taşıyor. Rusya’daki Duma seçimlerinden zaferle çıkan Putin’in partisi Birleşik Rusya, ilhak edilen Kırım’da da büyük başarı elde etti. Ancak Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada Kırım’daki seçim sonuçlarını Türkiye’nin tanımadığı, Kırım’ın Ukrayna toprağı olduğu dile getirildi. CB Erdoğan da BM Genel Kurulundaki konuşmasında Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne destek verildiğini belirterek Kırım’ın ilhakını tanımadığını ifade etti. Bu açıklamalara Rusya Dışişleri Bakanlığı ve Putin’in sözcüsü Dmitriy Peskov tarafından sert tepki gösterildi.

Esad yönetimi 2011’den bu yana süren iç savaşta iktidarını Rusya ve İran desteğiyle korudu. Sonrasında 2015’ten bu yana yine Rusya ve İran desteğiyle IŞİD ve diğer cihatçı örgütlerden geri aldığı bölgelerle Suriye’nin yüzde 80’ini aşan bölümünde kontrolü yeniden sağladı. CB Erdoğan’ın Esad’ı yönetimden uzaklaştırmayı gündeme getirmesi ne Rusya ne de İran’da karşılığı olmayan bir söylem. Putin yaptığı açıklamada Suriye’de barışın ve toprak bütünlüğünün önündeki en büyük engelin Suriye’deki yabancı askeri güçler olduğunu belirterek Türkiye ve ABD’yi hedef aldı.

Putin sözlerinin devamında bu yabancı askerlerin uluslararası hukuka, anlaşmalara ve BM kararlarına aykırı olarak Suriye topraklarında bulunduklarını derhal çekilmeleri gerektiğini vurguladı.

Büyük olasılıkla Esad-Putin görüşmesinde son hazırlıkları gözden geçirilen İdlib’e yönelik operasyon ve TSK’nın İdlib’ten çekilmesi talebi Putin tarafından masaya getirilecek. Daha önce de vurguladığım gibi son birkaç haftadan bu yana Rusya’da üst düzey resmi açıklamalarda sıklıkla Türkiye-Rusya arasındaki Soçi Mutabakatına atıfta bulunularak Türkiye’nin taahhütlerini yerine getirmediği gündeme taşınıyor.

Putin büyük olasılıkla CB Erdoğan’a artık Esad ile görüşmesi zamanının geldiğini, Kuzey Suriye’de Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı harekât bölgelerindeki TSK birliklerinin geri çekilerek buraların Suriye ordusuna devredilmesi durumunda SDG-YPG’den de Türkiye’ye tehdit gelmeyeceğini bildirecek.

Son dönemde ABD ile Suriye’de iş birliğini öne çıkartan Rusya, Kuzey Suriye’de özerk federasyon ve Kürtlerle Şam yönetimini uzlaştırmak için rol üstlendi. Daha önce de belirttiğim gibi İsrail ile diyaloga giren Rusya, Golan tepeleri ve Güney Suriye’den İsrail’e yönelik Hizbullah saldırılarını sona erdirme güvencesini verdi.

ABD, İsrail ve Şam Yönetimi ile büyük ölçüde mutabakat sağladığı anlaşılan Putin’in Soçi’deki görüşmede CB Erdoğan’ın beklentilerinin çok dışında ve öngöremediği talep ve önerilerle masaya oturacağını, Biden ile görüşemediği için hayıflanan CB Erdoğan’ın Soçi’den de düş kırıklığıyla döneceğini öngörmekteyim.

Rusya’nın gündeme getireceği talep ve öneriler şayet CB Erdoğan tarafından kabul edilmez, özellikle İdlib’te yeniden taahhütlerin yerine getirilmesi için zaman kazanma çabasına girişilirse, Rusya’nın sahadaki dengeler çerçevesinde bir süre daha iktidara fırsat tanıyacağını, katı bir tutum sergilemeyeceğini ancak zorlayıcı girişimler ve mesajlarla iktidarı sıkıntıya sokacak hamleler yapacağını düşünüyorum.

İdlib’te Rusya-Suriye operasyonuna karşı çıkılması durumunda TSK gözlem noktalarına, askerlerimize yönelik saldırıların, gözlem noktalarımızın Rus ve Suriye savaş uçakları tarafından ‘yanlışlıkla’ bombalanması olaylarının artması ihtimali gündeme gelecektir.

Soçi müzakeresinde Rusya’nın sergileyeceği tutum ve Türkiye’ye vereceği olası yeni mühletler çerçevesinde bazı taleplerinin olması da kaçınılmaz görünüyor. Bir süredir Rus yetkililerin gündeme getirdiği ikinci parti S-400 anlaşması bu çerçevede Rusya’ya verilecek ekonomik tavizlerden birisi olabilir. Putin F-35’e alternatif yeni nesil SU-52 savaş uçaklarının satışını yeniden masaya getirebilir.

CB Erdoğan, ABD’de yaşanan fiyaskoyu ve Biden’la görüşememe tepkisini Putin’e övgü düzerek atlatma çabasında. ‘Putin’den beklentim yüksek’ diyerek Rusya’yla yakınlık mesajları verip, ABD’yi tahrik etme gayretinde. Gelinen aşamada iktidarın Suriye’de bir ABD’ye bir Rusya’ya yanaşma politikasından sonuç alması giderek zorlaşıyor. ABD’de yaşanan benzer bir hayal kırıklığı Soçi’de de yaşanırsa şaşırtıcı olarak görülmemeli.

4.Şanghay İş Birliği Örgütü 21. Liderler Zirvesi’nde, yıllardır gözlemci statüsündeki İran’ın tam üyeliği oy birliğiyle onaylandı. Rusya, Çin, Hindistan gibi büyük pazarlara erişim olanağına kavuşacak olan İran, aynı zamanda ABD’ye karşı BMGK’da veto hakkına sahip Rusya ve Çin’i arkasına aldı.

2005 yılından bu yana gözlemci statüsünde bekleyen İran’ın asıl üye olarak örgüte katılımı ise Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’de yapılan 21. Şanghay İş Birliği Örgütü (ŞİÖ) Liderler Zirvesi’nde onaylandı. İran’ın ŞİÖ üyeliğini;

- Rusya ve Çin’in önümüzdeki dönemde İran-ABD arasında yeni bir nükleer anlaşma ihtimalini yüksek gördükleri ve BMGK üyesi iki ülke olarak buna destek verdikleri şeklinde yorumlamak olanaklı.

- Rusya ve Çin’in ABD’nin BMGK kararı olmaksızın tek taraflı şekilde İran’a uyguladığı yaptırımları kabul etmedikleri ve tanımadıklarının ilanı olarak da yorumlayabiliriz. Kaldı ki ABD, Kuzey Akım Boru Hattı, Ukrayna krizi, Kırım’ın ilhakı, Muhalif Navalny’nin tutuklanması vb. gerekçeleriyle Rusya’ya da çeşitli yaptırımlar uyguluyor. Benzer şekilde Çin’e yönelik bazı ABD yaptırımları da söz konusu.

- Güneydoğu Asya-Pasifik Bölgesi’nde tırmanan ABD-Çin gerilimi, ABD ve NATO’nun Rusya’yı kuşatma planlarına karşı bir meydan okuma olarak da değerlendirmek olanaklı.

- 1979’daki İran İslam Devrimi’nden bu yana 42 yıl sonra, İran ilk kez uluslararası bir organizasyona resmi üye olarak kabul ediliyor.

2015’teki nükleer anlaşma sonrasında, Trump’ın çekilme kararı ve batılı şirketlerin ülkelerin bir anda geri çekilmesi İran’ı batıyla bağlarını gözden geçirmeye yöneltti. Halen AB ile diyalogunu sürdüren İran buna karşılık yeni dış politika çizgisi olarak ‘Doğuya bakma, doğuya açılma’ stratejisine yöneldi.

Bu bakımdan ŞİÖ üyeliği İran’ın ekonomik ve siyasi hedefleriyle örtüşüyor. Dünya nüfusunun yüzde 44’ünü, küresel gelirin yüzde 25’ten fazlasını bünyesinde bulunduran ŞİÖ, aynı zamanda küresel nükleer gücün en az yarısına sahip 4 ülkeyi de (Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan) çatısı altında bulunduruyor. ŞİÖ üyeliği bu anlamda İran’a önemli pazarların kapılarını açarken, ciddi ekonomik-siyasi-askeri-teknolojik fırsatlar sunuyor.

Rusya’dan (35 trilyon metreküp) sonra dünyanın doğrulanmış en büyük ikinci doğalgaz rezervine (32 trilyon metreküp) sahip olan İran, aynı zamanda Suudi Arabistan, ABD, Rusya’dan sonra dünyanın en büyük dördüncü teyit edilmiş petrol rezervinin de (160 milyar varil) sahibi. Ancak Rusya’nın yıllık doğalgaz üretimi 640 milyar metreküp iken İran’ın 240 milyar metreküple bunun üçte biri düzeyinde. Dünyanın üçüncü zengin doğalgaz rezervine sahip Katar bile İran’dan daha fazla üretim ve satış yaparken, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) üretim ve ihracında ise dünyada ilk sırada. İran’ın günlük petrol üretimi ise sadece 2 milyon varil. İran ağır ekonomik sorunları ve yaptırımlar nedeniyle bu rezervlerin çok küçük bir kısmını işletebiliyor. Rusya ve Çin, İran’ın enerji varlığının çıkarılması, işletilmesi alanında da bu ülkeye enerji şirketleri üzerinden ciddi yatırımlar planlıyor. Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı ve tüketicisi konumundaki Çin ile İran arasında 25 yıl süreli petrol ve doğalgaz anlaşması üretim-işletme-satın almayı kapsıyor. 1,3 milyar nüfuslu ŞİÖ üyesi Hindistan da yine büyük enerji ithalatçılarından birisi. Dolayısıyla ŞİÖ üyeliği İran’ın enerji rezervleri açısından uzun vadeli ve kalıcı pazarların kapısını açarken, Rusya, Çin, Hindistan şirketlerinin yatırım hedefleri açısından da önemli konumda.

ŞİÖ üyeliği aynı zamanda İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Reisi’nin ilan ettiği ‘doğuya yönelme’ politikasının ilk somut adımı ve uygulaması olarak öne çıkıyor. İran yönetimi ŞİÖ üyeliğini ABD’nin yaptırım çemberinde gedik açma ve İran’ı tecrit politikasına son verme açısından çok önemli bir stratejik süreç olarak değerlendiriyor.

İran’ın petrol ticareti, petrol gelirlerinin transferi halen ABD kontrolündeki küresel SWIFT sistemi üzerinden bloke ediliyor. Petrol gelirlerinin transferi için farklı arka kapı yöntemleri deneyen İran yönetimi, kara para aklama suçlamalarıyla karşı karşıya kalıyor. ŞİÖ üyeliği kısa sürede İran’ın bu sorunlarını çözmese de ABD yaptırımları karşısında, Rusya ve Çin ile hatta Hindistan’la aynı örgüt çatısı altında olmanın avantajları söz konusu olabilecektir.

5.Libya’da 24 Aralık seçimleri yaklaşırken, siyasi gerilim artıyor. Tobruk’taki Libya Ulusal Meclisi’nin Trablus’taki geçici Ulusal Birlik Hükümeti’ne güvenoyunu iptal etmesi tansiyonu yükseltti. Trablus yönetimi Tobruk’un kararını tanımadığını açıklarken, Türkiye desteğini UBH’den (Ulusal Birlik Hükümeti) yana açıkladı. İktidarın Mısır ve BAE’den sonra, Libya politikasında da U DÖNÜŞÜ yapma ihtimali yüksek görünüyor.

Tobruk’taki Libya Ulusal Ordusu (LUO) geçtiğimiz hafta yaptığı oylamada Trablus’ta Abdülhamid Dibeybe Başkanlığındaki geçici Ulusal Birlik Hükümeti’nden (UBH) güvenoyunu geri çekti. Libya Ulusal Meclisi (LUM) Başkanı Akile Salih, tüzük uyarınca güvenoyunun çekilmesinin kabul edilmesinden sonra Dibeybe hükümetinin yeni hükümet seçilene veya kurulana kadar rutin işler dışında görev yapamayacağını sadece günlük işleri yürütmekle sorumlu olduğunu savunuyor.

Seçimlere üç ay kala ortaya çıkan siyasi gerilim, 2011’de Kaddafi’nin devrilmesinden sonra ülkede başlayan ve 1,5 yıl önce varılan kalıcı ateşkes anlaşması ve siyasal mutabakatla kesilen iç savaşın yeniden başlaması endişelerinin artmasına neden oldu.

LUM tarafından alınan karara itiraz eden Başbakan Dibeybe, hükümetin görevinin başında olduğunu, 24 Aralık’taki seçimlere kadar da görevini sürdüreceğini belirterek Libya’yı sorunsuz şekilde seçimlere taşıma sorumluluğundan kaçmayacaklarını, Tobruk meclisinin kararını tanımadıklarını dile getirdi. Mısır gelişmeler üzerine tarafları Kahire’ye davet ederek anlaşmazlığın çözümünde arabulucu rolüne soyundu. LUM Başkanı Akile Salih güvenoyu çekildikten sonra Trablus hükümetinin sadece ‘bakıcı hükümet’ konumunda olduğunu, gündelik işleyişle ilgili rutin işleri yürüteceğini, uzun vadeli bağlayıcı ekonomik, ticari, askeri anlaşmalar yapamayacağını savunuyor. Kendisi de Libya’nın önde gelen işadamı ve müteahhitlerinden birisi olan Başbakan Abdülhamid Dibeybe altyapı, inşaat, petrol rafinerileri ve petrol satışı konusunda uzun süreli ihaleler, anlaşmalar yapmakla, Libya Merkez Bankası rezervlerini dilediği gibi kullanmakla eleştiriliyor. Dibeybe hükümeti hakkında yolsuzluk ve rüşvet iddiaları da Libya ve diğer Arap medyasında yaygın şekilde dile getiriliyor. Ağırlıkla İhvan-Müslüman Kardeşler çizgisindeki Trablus yönetimi gerek eski Başbakan Feyiz el Sarrac döneminde gerekse şimdiki Başbakan Dibeybe ile İhvan’ın siyasi kontrolü altında olmakla eleştiriliyor. Mısır, Tobruk yönetiminden yana tavır aldı ve destekledi.

Rusya, BAE, Fransa da Tobruk Meclisini ve Trablus’a karşı mücadele eden Mareşal Halife Hafter başkanlığındaki LUO’ya destek veriyor.

- Hatırlanacağı gibi Trablus’ta daha önce görevdeki Sarrac yönetimi ile Deniz Sınırlarının Belirlenmesi ve Askeri İşbirliği Anlaşmaları imzalayan iktidar bu çerçevede ülkenin dörtte üçünü kontrolüne geçiren Hafter güçlerinin Trablus kuşatmasında Sarrac yönetimine destek vererek Hafter’in ilerlemesini durdurmuştu.

LUO Başkanı Mareşal Hafter geçtiğimiz hafta LUO’daki görevlerini geçici olarak bıraktığını açıkladı. Bu adımla Hafter, 24 Aralık’taki seçimde Libya Devlet Başkanlığı’na adaylığını ilan etti. Seçim düzenlemeleri uyarınca, orduda ya da devlette resmi görevi olanlar aday olabilmek için bu görevlerinden en az 3 ay önce ayrılmak zorunda. Seçilemezlerse tekrar eski görevlerine dönebiliyorlar.

- Dolayısıyla Hafter’in adaylık sürecini başlatması, Libya’daki siyasi tansiyonun nispeten düşmesine, çatışmaların yeniden başlanması endişelerinin giderilmesine zemin sağlayabilir kanısındayım.

Bunun yanı sıra Libya’nın batı sınır komşusu Tunus’ta ve diğer Kuzey Afrika ülkesi Fas’ta art arda yaşanan siyasi gelişmeler İhvan’ın siyasi gücünü ciddi şekilde zayıflattı. Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said anayasa uyarınca hükümeti görevden alarak meclisin faaliyetlerini de askıya alırken, Arap Baharı’ndan bu yana Tunus’taki hemen tüm hükümetlerin büyük ortağı konumundaki ve İhvan çizgisindeki El Nahda da iktidardan uzaklaştırıldı.

Siyasal İslam ve İhvan’ın hızla güç yitirmesi, özellikle Tunus, Fas gibi yıllardır iktidarın en güçlü ortağı olduğu ülkelerde de yolsuzluk, rüşvet, usulsüzlük, medyaya baskı, sansür ve inanç üzerinden baskıların artırılmasına yönelik artan tepkiler bu gelişmelerde etkili oldu.

- Kanımca Libya’yı çevreleyen ülkelerdeki bu gelişmelerin İhvan çizgisindeki Trablus hükümetine ve siyasi desteğine de yansıyacaktır. Yaklaşan seçimler öncesi Tobruk meclisinin güvenoyunu çekmesi, Hafter’in adaylığa soyunması bu yöndeki işaretler olarak görülmeli.

24 Aralık’a kadar olan süreçte Libya’da yeni ve sıcak gelişmelerin yaşanması, siyasi dengelerde gerek iç gerekse dışarıda yeni dengelerin oluşması kaçınılmaz ve yüksek ihtimal olarak görünüyor. Mısır ve BAE ile normalleşme çerçevesinde İhvan’a desteğini hızla geri çekmeye başlayan iktidar açısından Libya’da da oluşacak yeni dengeler Libya politikasında bir U dönüşünü zorunlu hale getirebilir. ERDOĞAN

6.CB Erdoğan’ın BM konuşmasında, Paris İklim Anlaşması’nı TBMM’den geçireceklerini ilan etmesinin ardında, bir dönemin ünlü reklamında olduğu tamamen ‘duygusal’ nedenler yatıyor. Dünya Bankası, Almanya ve Fransa’nın 3 milyar dolarlık kredi vaadinin, bu kararın alınmasında etkili olduğu anlaşılıyor. İktidar, nihayet konunun uluslararası ilişkiler ve ticarette öneminin farkına vardı.

Türkiye’nin 2015’te imzaladığı ancak parlamento onayından geçmediği için uygulamaya girmeyen iklim anlaşması karbon salınımlarının düşürülmesini, çevre kirliliği, doğanın korunması, doğal yaşamın koruma altına alınması ve daha birçok alanda imzacı ülkelere önemli yükümlülükler getiriyor.

Paris Anlaşması ile kurulan 100 milyar dolarlık iklim fonu, anlaşma koşullarına uygun adımlar atılması, önlemler alınması için yapılacak çalışmaları, hayata geçirilecek projeleri finanse etmek, ekonomik kayba uğrayacak ya da bu alandaki önlemler için kaynağı olmayan ülkeleri desteklemek amaçlı bir hibe fonu. Fondan gelişmekte olan ülkeler yararlanacak. Anlaşmada Türkiye ‘gelişmiş ülkeler’ arasında sıralanıyor. İktidar, fondan yararlanabilmek için Türkiye’nin ‘gelişmekte olan ülkeler’ arasına alınmasında ısrar ediyordu. Bu yüzden anlaşma onaylanmıyor, bazı pazarlıklar yürütülüyordu.

AB tarafından onaylanan ‘Yeşil Mutabakat’ ise gerek üye ülkeler gerekse AB ile ekonomik ve ticari ilişkide bulunan ülkeler açısından 2030 yılına kadar hayata geçirilmesi zorunlu bir dizi kriter içeriyor. 2055 yılından itibaren ise AB’ye ihraç edilecek, AB içinde dolaşıma girecek mal ve ürünlerde ‘karbon nötr’ sertifikası zorunlu hale getiriliyor.

Bu çerçevede Dünya Bankası’nın yanı sıra Almanya ve Fransa ile de görüşmeler yapıldığı, Avrupa Kalkınma ve Yatırım Bankası’ndan, Fransa ve Almanya finans kuruluşlarından Türkiye’ye bir bölümü hibe olmak üzere anlaşma kapsamındaki uyum adımları ve yatırımların finansmanına katkı için 3 milyar dolarlık bir kredi sağlanmasında mutabakata varıldığı kaydediliyor.

- İktidar, bu kredi karşılığında anlaşmayı TBMM’ye getirerek onaylayacak!

Mevcut koşullarda bu alanda çok ciddi bir kaynak ihtiyacı söz konusu ancak 2022-2024 dönemi ve bu yıllara ait bütçelerle ilgili olarak Orta Vadeli Plan’da (OVP) yer alan hedeflere, büyüklüklere, ayrılan ödeneklere bakıldığında ortada hemen hemen doğru düzgün hiçbir şey yok!

7.Merkez Bankası (MB) Para Politikası Kurulu’nun (PPK) faiz indirimi kararı, ekonomik akıl dışı siyasi bir karardır. Türkiye ekonomisi, dünyanın tersine; gevşek para politikası, yüksek enflasyon, yüksek dolarizasyon ve ağır ekonomik istikrarsızlık sürecine sokuldu. Peş peşe gelecek zamlar sonrası iktidar, fahiş fiyat söyleminden ‘ETİKET TERÖRÜ’ söylemine geçiş yapmaya hazırlanıyor!

Önceki değerlendirmelerimde vurguladığım gibi MB-PPK 23 Eylül’deki toplantısında siyasi baskı ve talimatlara daha fazla direnç gösteremeyerek ekonomik akıl ve gerçeklerle hiçbir şekilde bağdaşmayan faiz indirimi kararını uygulamaya koydu. Geçtiğimiz ay bundan böyle manşet enflasyona (TÜFE) değil, çekirdek enflasyona odaklanacaklarını ifade eden MB Başkanının ağır siyasi baskı altında olduğunu, azledilmesinin söz konusu olabileceğini belirterek, kendisine faiz indirimi için alan açmaya ve gerekçe üretmeye çalıştığını vurgulamıştım. Böyle bir kararın; enflasyon artışını ve döviz kurlarında yükselişi tetikleyeceği, MB’nin itibarını sıfırlayacağı, Türkiye’nin ülke risk puanını (CDS) hızla tırmandıracağı öngörülerimi daha önce dile getirdim.

- MB-PPK, bu öngörülerimin hepsinin teyidi anlamına gelen kararıyla, çekirdek enflasyon C Endeksi’ni (Ağustos ayı itibarıyla yüzde 16,67) baz alarak, politika faizini 1 puanlık indirimle yüzde 19’dan yüzde 18’e düşürdü.

Kararın açıklanmasından hemen sonra döviz kurlarında olağanüstü bir hareketlilik ve yükseliş gündeme geldi. TL’deki değer kaybının daha yukarılara çıkması, yaklaşık 1 milyar dolarlık döviz satışı ile kısmen frenlendi. Bu satışın MB müdahalesi mi yoksa kur artışını fırsat görüp elindeki dövizi satan şirket ve kişilerden mi geldiği belirsiz. Bu nedenle 128 milyar doların buharlaşmasındaki gibi kamu bankaları üzerinden arka kapı satışlarıyla da müdahale edilmesi olasılığı tartışılıyor.

- Kanımca, 260 milyar doları aşan döviz mevduatlarında, olağanüstü kur artışından kâr elde etme düşüncesiyle vatandaşlardan ve borçlarını kapatmak isteyen özel sektör şirketlerinden önümüzdeki günlerde bir miktar daha kısmi satış gelebilir.

Manşet enflasyonun (Ağustos itibarıyla yüzde 19,25) politika faizinin üzerinde olduğu bir noktada para politikasının direksiyonunu çekirdek enflasyona kırarak faiz indirimine gitmek, en basit deyimle ‘ekonomik intihar’ anlamına gelmektedir.

Üstelik TÜİK’in açıkladığı altı çekirdek enflasyon göstergesi içinde sadece C endeksi yüzde 18’in altında. Yüzde 16,67 oranındaki C endeksi gıda, enerji, alkollü ve alkolsüz içecekler, tütün mamulleri, ulaşım, altın, işlenmiş gıda ürünleri vs. fiyat artışlarını kapsamadığı için, daha düşük görünmesine karşılık, kur artışlarından ise negatif etkilenmektedir.

PPK açıklamasında, zorlama gerekçelere dayandırılan faiz indirimi kararına ilişkin değerlendirmeler inandırıcı olmadığı gibi, 6 aydan bu yana PPK karar metinlerinde ısrarla vurgulanan ‘sıkı parasal duruş’ ve ‘enflasyonun üzerinde politika faizi’ taahhütleri de metinden çıkartılmış. MB-PPK açıklama metninin çalakalem, adet yerini bulsun diye yazıldığını, çok önceden verilmiş bir siyasi talimatın yerine getirilebilmesi için bir metin hazırlandığını gösteriyor. Daha da vahimi, MB’nin OVP hedeflerinden bile ‘bihaber’ olduğunu sergiliyor.

MB’nin faiz indirimi kararından sonra kurlardaki ortaya çıkan yükselişe müdahale edebileceği döviz rezervi de yok! Faiz kararıyla aynı gün yayınlanan verilerde, MB REZERVLERİ SWAPLAR HARİÇ EKSİ 40 MİLYAR DOLAR! Ekonomik aklın ve bilimin dışında alınan bu kararla birlikte ülke ekonomisi;

- Dünyadaki gidişin aksine, parasal genişleme ve gevşek para politikası,

- Daha yüksek dolarizasyon ve yüksek döviz kurları,

- Daha yüksek enflasyon ve fiyat istikrarsızlığının yaygınlaştığı,

- Kısa süre sonra faizlerin çok daha yüksek oranlara yükseltilmek zorunda kalınacağı, bir sürece sokuldu.

Yanlış ve zamansız, uluslararası piyasaların tam tersine giden bu karar sonrası tetiklenen kur artışları, akaryakıttan elektriğe, ulaşımdan doğalgaza, gıdaya, iğneden ipliğe her şeye zincirleme zamları beraberinde getirecek, enflasyonu çok yukarılara çekerek TL’deki değer kaybını, yoksullaşmayı, geçim sıkıntısını, işsizliği artıracaktır. Kararın bir diğer etkisi kendisini Türkiye’nin uluslararası kredi risk puanında (CDS) gösterdi ve ülke risk puanı 393’e yükseldi. Risk puanındaki yükselişin devam etmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Tümüyle yok olan mevcut ekonomik güvensizlik ve belirsizlik ortamında, ticari ve yatırım kredisi talebinde umulan artış ve bunun ekonomide canlanma yaratması beklentisinin gerçekleşmesi zor görünmektedir. Kaldı ki, indirim kararına rağmen piyasa faizleri yükselmiş durumdadır. Bankalar mevduata verdikleri faizi 1 puan indirirken, ticari kredi faizlerinde ise değişikliğe gitmediler. Dolayısıyla artık ‘çifte faiz ve çifte enflasyon’ sürecine girilmiştir.

8.Faiz indirimiyle risk alarak, parasal genişleme ve ekonomik büyüme hedefleyen iktidarın bu adımı, erken seçim hazırlığının ciddi bir işareti. Bu görevin yine kamu bankalarına verileceğini gösteriyor. Kamu bankaları, 2021 Haziran sonu verileriyle, yüzde 50-90 arasında kâr kaybı ve ağır zararda. İktidarın kamu bankalarına taze kaynak aktaracağını ve düşük faizli kredi dağıtmaya yöneleceğini öngörmekle beraber, kamu bankalarının ağır zarar yükü, bu politikanın kısa süreli olacağını göstermektedir!

MB’nin politika faizini yüzde 19’dan 18’e düşürmesi sonrasında bankacılık sektörünün de kredi faizlerinde indirime gitmesi söz konusu. Ancak 1 puanlık indirimin kredi faizlerine çok anlamlı bir yansıması söz konusu olmayacak.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verileri uzun süredir ticari kredi talebinin adeta donmuş vaziyette olduğunu ortaya koyuyor. Konut ve otomobil kredilerinde de tablo aynı.

Bankaların verdiği kredilerde en aktif olan bireysel ihtiyaç ve tüketici kredilerinde ise BDDK tarafından frene basıldı. Alınan kararla 50 bin TL ve üzerindeki ihtiyaç kredilerinde vade süresi 24 aya düşürüldü. Dolayısıyla milyonlarca kişi mevcut ekonomik şartlarda bu kredileri zaten ağırlaşan sıkıntılarını ertelemek, ödemelerini, harcamalarını yapabilmek için alıyordu. Okulların açılmasıyla ihtiyaç kredisi ve kredi kartı harcamalarındaki artış bunu doğruluyor. BDDK’nın vadeyi kısaltma kararı sonrasında ise adeta bireysel ihtiyaç kredisi başvuruları bıçak gibi kesilmiş görünüyor.

- MB’nin bu çerçevede ekim-kasım-aralık aylarında da TÜFE artışı ne olursa olsun, çekirdek enflasyon odaklı para-faiz politikasıyla 50-100 puanlık faiz indirimlerini sürdürmesi, yılbaşına kadar politika faizinin yüzde 15-16 düzeyine çekmesi beklenebilir.

Kasım ayında ise yüksek enflasyona rağmen, politika faizini siyasi baskılarla yüzde 8,25’e kadar düşüren, döviz kurlarının yükselişini bastırmak için de MB’nin 128 milyar dolarını satan ekonomi yönetiminde değişiklik, MB başkanının azledilmesi ve ardından da Hazine ve Maliye Bakanının istifası gündeme geldi. Şimdi kasım ayı yaklaşırken aynı politikalara tekrar dönüleceğinin ilk sinyali MB’ye zorla faiz indirtilerek verildi. Bunun devamı kamu bankalarının tekrar devreye sokulmasıyla, düşük faizli kredi kampanyalarının devreye sokulması olacaktır.

BDDK’nın bankacılık sektörünün 2021 yılı ilk yarı bilançoları, kâr-zarar verileri, kamu bankalarının ağır zarar ve kâr kayıplarıyla karşı karşıya olduğunu, böyle bir kampanyaya takatlerinin ancak kısa süre için yetebileceğini gösteriyor. Bunun için de iktidarın hazine borçlanmasına hız vererek kamu bankalarına taze kaynak aktaracağını öngörmekteyim. Geçtiğimiz hafta hazinenin 2 günde 18,1 milyar TL yeni borçlanmaya gitmesi, Cumhurbaşkanı rezervlerin 119 milyar dolara çıktığını öne sürerken hazinenin dışarıdan da 2 milyar doların üzerinde borçlanması kanımca bu hazırlığın işaretleri.

- Madem iktidar MB rezervlerinin arttığı iddiasında, üstelik IMF’den sıfır faizli 6,4 milyar dolar gelmiş iken, MB’nin bu kaynağı hazineye takviye için kullanmak yerine, niçin yüzde 5,5-6,5 dolar-euro faiziyle dışarıdan borç alınıp, hazine ağır yükü altına sokuluyor?

BDDK’nın son açıklanan 2021 haziran sonu verileriyle, kamu bankalarının ilk yarı yıldaki kâr kaybı yüzde 90’lara varacak şekilde kaybı olağanüstü boyutlarda.

Özel bankaların ortalama kârları yüzde 30, yabancı sermayeli özel bankalarınki yüzde 50’nin üzerinde iken kamu bankalarının böylesine ağır zarar ve kâr kaybı içine düşürülmesi, iktidarın bu bankaları ve kaynaklarını ciddi biçimde istismar ettiğinin de somut göstergesi.

- Halkbank 2020 Ocak-Haziran döneminde 1 milyar 775 milyon kâr açıklamışken, bu yılın aynı döneminde 1 milyar 652 milyon TL düşerek yüzde 95’e varan düzeyde azalan 6 aylık kârı, sadece 123 MİLYON TL!

- Ziraat Bankası’nın 2020 ilk yarısında 4 milyar 509 milyon TL olan kârı 2 milyar 770 milyon azalarak, yüzde 61,4 düşmüş ve bu yılın haziran sonu itibarıyla 1 milyar 739 milyon TL’ye gerilemiş!

- Nispeten daha iyi durumda görünen Vakıfbank ise 2020 ilk yarısında 3 milyar 241 milyon TL olan kârı, 1 milyar 831 milyon TL azalışla yüzde 56,5 düşerek, bu yılın ilk yarısında 1 milyar 410 milyon TL’ye inmiş.

İktidarın faizleri indirip, kamu bankalarını devreye sokarak nispi bir ekonomik rahatlama sağlama planının tek amacının bu sanal ekonomik rahatlamayı bir erken seçimle fırsata dönüştürmek, seçimi kazanmak için bunu kullanmak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu adımı en kısa sürede atmadıkları takdirde sanal rahatlama ardından açığa çıkacak çok daha ağır ekonomik-sosyal-toplumsal bedelleri iktidarın göğüsleyebilmesi çok daha zorlaşacaktır!

9.Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin Ocak-Temmuz dönemi 7 aylık verileri yüzbinlerce kişinin daha kredi ve kart borçları nedeniyle haciz-icra sürecine dahil olduğunu ortaya koydu. BDDK’nın bankaların geri ödenmeyen alacaklarının yasal takibe intikal süresini 180 güne çıkartan düzenleme 30 Eylül’de doluyor. Süresi üç kez uzatılan bu uygulamayı iktidar batık kredilerin gerçek boyutu ortaya çıkmasın diye yine uzatabilir!

TBB Risk Merkezi tarafından açıklanan son verilerle 2021 yılı Ocak-Temmuz arası yedi aylık dönemde bireysel kredi veya bireysel kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe intikal etmiş kişi sayısında yüzde 82 artış yaşandığı kaydedildi. Açıklanan rakamlara göre, temmuz sonu itibarıyla bankaların haklarında yasal takip başlattığı kişi sayısı 741 bin kişiye ulaştı.

Toplamı 741 bine çıkan kanuni takibe intikal ettirilenlerden 267 bin kişi bireysel kredi, 597 bin kişi ise kredi kartı borçlusu olup, kredi ve kart taksitlerini ödeyemeyenlerden oluşuyor.

- Sadece temmuz ayında bireysel kredilerde tasfiye olunacak alacaklar geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 5 artarak 21,5 milyar TL düzeyini buldu.

BDDK salgın sürecinde bankalara yönelik aldığı kararla ödenemeyen kredi borçlarının yasal takibe intikal ettirilmesiyle ilgili 90 günlük süreyi 180 günde (6 ay) çıkarttı. Geçen yılın haziran sonuna kadar olan ilk uygulama süresi daha sonra geçen yıl aralık, bu yılın haziran ayları sonuna kadar 6’şar ay daha uzatıldı. Geçtiğimiz haziran ayında da BDDK bu kez 180 günlük yasal takip süresi uygulamasını eylül ayı sonuna uzattı.

Dolayısıyla bu süreçte takibe intikal eden, geri ödenemeyen kredilerin gerçek boyutlarının TBB ve BDDK verilerine tam olarak yansıması söz konusu olamadı. İktidar 30 Eylül’den sonra BDDK’dan 180 günlük yasal takibe intikal uygulamasını yılsonuna kadar uzatmasını, batık kredilerin gerçek boyutunun ortaya çıkmasının üç ay daha ertelenmesini isteyebilir.

Şayet BDDK yeni bir süre uzatımına gitmezse 30 Eylül sonrası, gerek batık durumdaki krediler gerekse yasal takibe intikal ettirilecek dosya sayısında çok daha büyük artışlar ortaya çıkacak. Söz konusu 180 günlük süre halen uygulamada olmasına rağmen Ocak-Temmuz döneminde yasal takibe aktarılan bireysel kredi ve kredi kartı dosyalarındaki yüzde 82’lik artış dikkate alındığında asıl tablonun çok daha ağır olacağını öngörebiliriz.

10.Tarımsal Girdi Fiyatları Endeksi (Tarım-GFE) temmuz ayında yüzde 30’a varan artışla, 67 ayın en yüksek düzeyine ulaştı. Tarımsal girdilerden sadece gübredeki artış yüzde 62 oldu. CB Erdoğan, bu kez 5 market zincirini hedef tahtasına koydu!

Tarımsal Girdi Fiyatları Endeksi-(Tarım-GFE) geçen hafta açıklanan Temmuz 2021 verileriyle 67 ayın en yüksek düzeyine yükselerek yüzde 29,38 oldu!

- Tarım-GFE temmuzda bir önceki aya kıyasla yüzde 1,98, geçen yılın aralık ayına göre yüzde 14,44, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 29,38 ve 12 aylık ortalamalara göre yüzde 19,05 yükseliş sergilerken haziran ayında da yüzde 27,65 olmuştu.

Tarım-GFE verileri, ana gruplarda bir önceki aya göre tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmet endeksinde yüzde 0,68, tarımda kullanılan mal ve hizmet endeksinde yüzde 2,2 artış gerçekleştiğini gösteriyor.

Geçen yılın aynı ayına göre ise tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmet endeksindeki artış yıllık yüzde 27,01 olurken, tarımda kullanılan mal ve hizmet endeksinde yüzde 29,78 artış gerçekleşti.

Gübre ve yem sanayiine acilen en ileri düzeyde yatırım teşviklerinin verilmesi, gıda sanayiinin teşviklerle desteklenmesi, üretici kooperatiflerinin ayağa kaldırılarak üreticinin zincir marketler ve tüccar karşısında güçlendirilmesi, Köy Hizmetleri, Toprak-Su, TZDK vb. kurumların yeniden hayata geçirilmesi elzem hale geldi.

- Tarım ve hayvancılığa, tarımsal girdi üretimine dönük olarak kamu yatırımları devreye sokulmalı, gübre, yen, tarımsal ilaç fabrikaları devlet tarafından yeniden yatırım programına alınmalıdır.

- Döviz garantili projelere akıtılan kanyaklar yerine, Kamu-Özel İş birliği (KÖİ) projeleri ve yatırımları desteklenip, teşvik edilmelidir.

Tarım-GFE artışlarında gözlenen tablo, ülke tarım ve hayvancılığındaki büyük çöküşün süreceğini, üretimin gerilemeye devam edeceğini, Çiftçi Kayıt Sistemi’nden çıkan 800 bini aşan üreticilere yenilerinin ekleneceğini, boş kalan-ekilmeyen tarlaların, bahçelerin artmasının önüne geçilemeyeceğini gösteriyor!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

27 EYLÜL 2021