CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 25 AĞUSTOS 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 25 AĞUSTOS 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

CHP Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı, PM üyesi ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak 25 Ağustos 2021 tarihli "İç Politika, Dış Politika ve Ekonomi" başlığı altında topladığı haftalık değerlendirme raporunu kamuoyu ile paylaştı.

İÇ POLİTİKA

Suriye sorununda izlenen ‘açık kapı’ politikası hatası yinelenirse, Afganların arasına sızacak cihatçı teröristler, ülkemizi kaosun içine sürükleyebilir!

DIŞ POLİTİKA

İktidar, uzun süredir ilişkilerin gergin ve dondurulmuş olduğu Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile taze para ve sermaye için yeni açılıma mecbur kaldı!

Afganistan’da Taliban’a direniş hareketlerine destek verilmesi en doğru yaklaşımdır.

AB’nin Afganistan’a komşu ülkeler ve Türkiye’de Afgan Mülteci kampları kurma planı ülkemize tehdittir. İktidar bu oyuna gelmemelidir!

BM’nin 1999’da terör örgütü ilan ettiği Taliban ile müzakere ve işbirliğine hevesli görünen iktidar, anayasa ve yasaları çiğnemiş olacaktır.

EKONOMİ

MB-TÜİK iş birliği ile kamu ve özel sektör dış borcunun bir kalemde 96,3 milyar dolar düşürülmesi kâğıt üzerinde aldatmacadan ibrettir.

Temmuz ayında 79,5 puan olan TÜGE yüzde 1,6 oranında azalarak, Ağustos ayında 78,2 puan oldu.

TÜRKİYE, Küresel Ekonomik Özgürlük Endeksi’nde inişe geçti!

Moody’s, bir faiz indirimi kararı alınmasının MB’nin enflasyonla mücadelesine ve fiyat istikrarı politikasına zarar vereceği uyarısında bulundu!

Bütçe açığı, 7 ayda 78,3 milyar TL'ye ulaştı!

Fitch: “Orman yangınları belediye harcamalarını artırabilir!”

1-İktidar, mülteci akını tehdidi karşısında nihayet ülkenin başına gelebilecek felaketin farkına varabildi. CB Erdoğan, iktidarın aczi karşısında artan tepkileri azaltmak için sosyal medya hesabından görüştüğü ülke liderlerinin resimlerini yayınlayıp; ‘Cumhurbaşkanı Çalışıyor’ mesajı veriyor. Suriye sorununda izlenen ‘açık kapı’ politikası hatası yinelenirse, Afganların arasına sızacak cihatçı teröristler, ülkemizi kaosun içine sürükleyebilir!

Ankara’nın Altındağ ilçesinde Suriyelilerle Türk vatandaşları arasında yaşanan çatışmalarda yaşamını yitiren yurttaşlarımız olurken, ülkemizde giderek yükselen tansiyon olası Afgan mülteci akını tehdidinin artmasıyla zirveye çıktı. İktidar, düne kadar ‘kapasitemiz var, gelen mültecileri alırız’ derken şimdi kamuoyunda artan tepkiler karşısında U dönüşüne yöneldi.

Taliban’a mavi boncuklar, çiçekli mesajlar atan CB Erdoğan yaklaşan tehdidi görünce, bir anda Türkiye’nin hiç kimsenin ‘mülteci deposu’ olmayacağını söylemeye başladı. Peş peşe başka ülke liderleriyle telefon diplomasisi yürüterek herkesi ‘elini taşın altına sokmaya’ çağırıyor. Türkiye’nin yeni bir mülteci akınını karşılayamayacağını, altından kalkamayacağını ifade ediyor.

Türkiye’nin başkenti Ankara’yı koruma ordusu, helikopterler, zırhlı araç konvoyları eşliğinde değil vatandaşın içine girerek bir gün dolaşsa, ülkeyi ne hale getirdiğini gözleriyle görme imkânına kavuşacak.

Başkentin ortasında, Kızılay’da Somali mahallesini, Somali restoranları, berber ve kuaförleri, mağazaları…

Altındağ, Önder Mahallesi, Hüseyin Gazi, Mamak, Siteler semtleri neredeyse tamamıyla Suriye, Irak, Afgan, Sudan mahallelerine dönüştü!

Ülkemizin mobilya üssü Siteler’de Türklerden kat kat fazla Suriyeli ve diğer ülke vatandaşları istihdam ediliyor.

Türk vatandaşları bu mahallelere, semtlere zor giriyor. Yabancıların baskı ve tehditleriyle apartmanını, dairesini, evini, işyerini, ikametini terk ediyor.

Diğer yandan ülke güvenliği ve nüfusunun demografik yapısı orta ve uzun vadede ağır bozulma süreci ve tehdit altında. Suriye iç savaşında taraf olup Esad muhaliflerine, cihatçılara, Avrupa’dan, Orta Asya’dan IŞİD saflarında savaşmaya giden cihatçılara kapıları açan iktidar, ‘açık kapı’ politikasıyla geçişlerine izin verdiği milyonların arasına sızan IŞİD ve diğer cihatçı teröristlerin düzenlediği kanlı katliamlara zemin hazırladı. IŞİD terörüne, intihar bombacılarına yüzlerce vatandaşımızı kurban verdik.

Taliban ile görüşebilmek için tüm imkânlarını seferber ettiğini, istihbarat birimlerini devreye soktuğunu söyleyen CB Erdoğan, yanı başımızda komşumuz Suriye’de ortaya çıkan tehditleri Esad’ı devirme ve Emevi Camisinde Cuma namazı kılma inadı, iddiası ve hevesi uğruna görmezden geldi, ciddiye almadı. Hâlâ Mehmetçik Esad’a ve Rusya’ya karşı İdlib’teki cihatçıların bekçiliğini yapıyor, güvenliklerini sağlıyor, El Nusra’dan devşirme Heyet Tahrir Şam (HTŞ) cihatçılarına kalkan oluyor.

Bu akıl tutulmasıyla iki ay önce Taliban’a karşı Kabil havaalanının korunması, güvenliğinin sağlanmasına para karşılığı talip olup ABD ile pazarlık masasına oturan iktidar şimdi Taliban Kabil’i ve yönetimi ele geçirdiği halde hâlâ Kabil havaalanının korunmasına talip olmayı sürdürüyor. İki ay önce Taliban’a karşı korunacak havaalanı şimdi Taliban’ın yönetimde olduğu Kabil’de kime karşı korunacak? Taliban’a karşı mı? Afganlara karşı mı? ABD ve diğer batılı ülkelere karşı mı?

Afgan mülteci akını paniğiyle diğer ülke liderleriyle üst üste görüşmeler yapan Cumhurbaşkanı, Putin gibi ortaya çıkıp net ve somut bir şekilde ‘kapıları açmayacağız’ diyerek tavrını ilan etmelidir. Putin, ABD’nin Afganların Özbekistan, Tacikistan gibi sınır komşusu ülkelere geçmelerine izin verilmesi ve oradaki ABD elçiliklerine vize başvurusu yapmaları teklifini ‘bize ve müttefiklerimize hakaret’ diyerek reddetti. Rusya ile eski Sovyet Cumhuriyeti bu ülkeler arasında vizesiz seyahat edildiğini anımsatan Putin ‘Komşularımıza gelecek bu yüzbinlerce ya da milyonlarca Afgan’ın arasına teröristlerin sızmayacağını, daha önce Moskova’da ve diğer şehirlerimizde yaşandığı gibi kanlı cihatçı terör eylemleri yapmayacağını nasıl bileceğiz?’ derken haksız mı? ABD yönetimi kendisiyle işbirliği yapan Afganlara, Türkiye, Arnavutluk, Kosova ve diğer Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine mülteci olarak gidip, buralardaki ABD elçiliklerine vize başvurusunda bulunmalarını söylüyor. Hepsine vize vereceğini de garanti etmiyor. Yani ABD’ye gitmek üzere ülkemize gelecek yüzbinlerce Afgan’ın ülkemizde kalıcı olmayacaklarının hiçbir garantisi yok.

İktidar bir an evvel TBMM’yi toplantıya çağırıp, hızla yaklaşan bu ulusal tehdide karşı ortaklaşa çözüm üretilmesi, ortak akılla hareket edilmesini sağlamalıdır. Böylesine ağır bir mülteci ve insani kriz sürecinde TBMM devre dışı kalamaz. CB Erdoğan’ın birebir yürüttüğü şahsi temasları ve pazarlıklarıyla ülkenin geleceği tehdit altına ve tehlikeye atılamaz. Bu konu siyaset ve partiler üstü, tek kişinin iradesine bırakılamayacak kadar hayati önemde, ulusal bir meseledir.

2-İktidar, uzun süredir ilişkilerin gergin ve dondurulmuş olduğu Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile yeni bir açılım süreci başlattı. BAE ile ilişkilerde gerilimi tırmandıran başlıklar, BAE’nin ‘terör örgütü’ ilan ettiği İhvan’a iktidarın desteği, 15 Temmuz Darbe Teşebbüsüne ve Gülencilere BAE’nin destek verdiği, finanse ettiği vb. iddialar yanında, son dönemde iktidara dönük ağır suçlamalarda bulunan organize suç örgütü elebaşının da (S.P.) BAE’de bulunmasıydı!

Türkiye ile BAE arasındaki ilişkiler 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsüne ve Gülen cemaatine BAE’nin destek verdiği yönünde dile getirilen söylemler sonrasında gerilim sürecine girerken, 2017’de Körfez ülkeleri ile Katar arasındaki restleşmede iktidarın Katar’ın yanında yer alması gerilimi daha da artırdı. Bunun yanında Müslüman Kardeşler-İhvan örgütünü ‘terör örgütü’ olarak ilan eden ve bu konuda dini fetva da çıkartan BAE yönetimi, Mısır ve Suudi Arabistan ile birlikte Türkiye’yi İhvan’a destek vermek, liderlerini barındırmak, faaliyetlerine izin vermek ve fon sağlamakla da itham ediyordu.

Bu çerçevede Ortadoğu’daki ve dünyadaki pek çok sorunda Türkiye karşıtı saflarda ve ittifaklarda yer alan BAE, Suriye’de, Libya’da, Sudan’da, Mısır’da, İsrail ile sorunlarda ve Doğu Akdeniz’de, sürekli şekilde Türkiye’nin karşısında yer aldı. Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile yakınlaşarak siyasi ve askeri ilişkilerini geliştirdi, ortak askeri tatbikatlara bile katıldı.

Libya’da Hafter güçlerine, Mısır’da Sisi yönetimine, Suriye’de Kuzey’deki Kürt oluşumlarına ve son dönemde de Şam yönetimi ve Esad ile ilişkileri geliştirmeye yönelen BAE, Mayıs ayından bu yana da pek çok açıklaması ve yayınladığı videolarla iktidar içindeki kirli ilişkileri, bağlantıları, olayları ortalığa döken organize suç örgütü elebaşına ev sahipliği yapıyor.

Suudi Arabistan ve BAE’nin başını çektiği Körfez İttifakı’nın Katar ile yeniden siyasi-ekonomik ilişkileri başlatması, ambargo ve yaptırımları kaldırması sonrasında iktidarın BAE’ye yönelik olarak bir adım atması beklenen bir gelişme idi.

Mısır ile sürdürülen görüşmeler sonrasında İhvan’ın Türkiye’deki faaliyetlerine kısıtlamalar getiren, Türkiye’de Mısır aleyhine faaliyette bulunan İhvan medyasının bu yayınlarını engelleme adımı atan iktidarın bu adımlarının İhvan’ı terör örgütü olarak kabul eden BAE’yi de memnun ettiğini öngörmek yanlış olmaz.

Bahreyn ile birlikte, İsrail ile karşılıklı ilişkileri normalleştirme, diplomatik ve ekonomik ilişkileri geliştirme anlaşmaları imzalayan BAE, Tel Aviv’e büyükelçi tayin ederken aynı zamanda karşılıklı uçak seferlerini de başlatma kararı almıştı.

Geçtiğimiz hafta uzun bir aradan sonra ilk kez BAE’den üst düzey bir resmi ziyaret gerçekleşti. CB Erdoğan’ın BAE’nin önemli isimlerinden Ulusal Güvenlik Danışmanı Şeyh Tahnun Bin Zayed Al Nahyan’ı kabul ederek görüşmesi, görüşmeye Türkiye Varlık Fonu (TVF) yöneticileri ve Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkanının da katılmaları ilk aşamada ikili ilişkilerin ekonomi üzerinden normalleştirilerek hızlandırılacağını işaret ediyor. İktidarın dış kaynak ve dış yatırım sermayesi bulmakta oldukça sıkışık bir durumda olduğu dikkate alındığında, Körfez bölgesinin en zengin ve en büyük yatırım fonlarına sahip ülkelerinden birisi olan BAE ile mecburi bir normalleşmenin iktidarı bu adımı atmaya zorladığı söylenebilir.

Cumhurbaşkanının BAE’den Türkiye’ye yönelik yatırımların artırılması üzerinde yoğunlaştığını ifade etmesi, bu konuda bir yol haritasının ele alındığını ve yakında BAE’den Türkiye’ye önemli yatırımlar geleceğini dile getirmesi, iktidarın bu ziyaretten ve BAE’den beklentisinin ekonomik açıdan yüksek olduğunu, BAE’ye bazı imtiyazlar, imkânlar vaat edildiğini gösteriyor.

Daha da çarpıcı, garip ve dikkat çekici olan ve herkesin gözünden kaçan husus ise BAE’nin üst düzey Ulusal Güvenlik Danışmanı ile güvenlik, askeri, dış politika konularından ziyade, ekonomi, ticaret, yatırım vb. konularının ele alınarak yol haritası çizildiğinin açıklanması. Bu da gerçekleşen ziyarette bazı ekonomik vaatler karşılığında iktidarın BAE’den özel ve siyasi taleplerde bulunduğunun gizlenmek istendiğini, TSK’nın Kabil misyonunun BAE tarafından finanse edilmesi talebinin de gündeme gelmiş olabileceğini akla getiriyor.

Diğer yandan BAE’nin güçlü adamı, Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş’ın, Twitter'dan yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BAE Ulusal Güvenlik Danışmanı Şeyh Tahnoun bin Zayed El Nahyan ile görüşmesini “tarihi” olarak nitelendirmesi de BAE’nin bu ziyarete verdiği önemin göstergesi. Görüşmede, bu ülkede ikamet eden ve açıklamalarıyla iktidarı oldukça sıkıntılı ve zor durumlara düşürerek rahatsız eden organize suç örgütü elebaşının iadesinin istenmiş olması ihtimalinin de yüksek olduğunu öngörebiliriz.

Özellikle iktidarın hemen tüm anket ve kamuoyu araştırmalarına yansıdığı şekilde hızla siyasi desteğini kaybettiği göz önünde tutulduğunda, art arda verilen bazı yargı kararlarıyla gündeme gelen tahliyeler, iktidarın yeni ittifak arayışları doğrultusunda tekrar cemaatle yakınlaşma isteğinin yabana atılmaması, gelişmelerin dikkatle izlenmesi gereğini ortaya koyuyor.

İktidar ABD’deki yönetim değişikliğinden sonra, İhvan çizgisi üzerinden yürüttüğü dış politikada bazı eksen değişikliklerine yöneldi. Mısır’ın ardından BAE ile de sergilenen bu yeni dış politika açılımını ve söylem değişikliğini, ABD ve Batı ile tekrar yakınlaşma çabalarının bir yansıması olarak görmek olanaklı.

Diğer yandan iktidar, BAE de dahil körfez bölgesindeki pek çok ülkeyle olan ilişkilerde Katar’ı kollama pahasına yalnız kalırken, şimdi Katar’ın bu ülkelerle anlaşması, iktidarın adım atmasını kolaylaştırarak elini rahatlattı.

Kaldı ki, Katar ile bu kadar yakın ilişki sergilenmesine karşılık Türkiye-Katar ticaret hacmi 2 milyar doları bile zor bulurken, BAE ile 2017’de 15 milyar dolara kadar çıkan karşılıklı ticaret hacmi yaşanan gerilimlere rağmen çok ciddi düşüş göstermedi.

Geçen yıl BAE ile ikili ticaret Katar’ın dört katı tutarında ve 8 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti.

Bu yıl da BAE ile ikili ticaret iyi bir performans sergiliyor.

Afganistan’da ortaya çıkan yeni tabloda ülke yönetimini ele geçiren Taliban’ın en büyük destekçilerinin Pakistan ile birlikte BAE ve Suudi Arabistan olduğunu, Kabil uluslararası havaalanını BAE’nin işletmek istediğini de dikkatten kaçırmamak gerekiyor. Taliban’ın Kabil’e girmesi üzerine ailesiyle birlikte ülkeyi terk eden eski Devlet Başkanı Eşref Gani’nin de BAE’ye sığınması, bu ülkenin Afganistan’daki gelişmelerde oynayabileceği kilit rolü sergiliyor!

3-ABD ve NATO’nun 20 yıldır bulunduğu Afganistan’ın Taliban’a teslim edilmesiyle birlikte ülkede ‘Geniş Katılımlı İslami Hükümet’ kurma çalışmaları başlarken, Penşir, Celalabad gibi bazı eyaletlerde direniş ve sivil itaatsizlik eylemleri başladı. Dış müdahale olmaksızın Taliban’a karşı direniş hareketlerine destek verilmesi, doğru bir tavır olacaktır. Ülkeden göç ve tahliyelerle Taliban muhaliflerinin boşaltılması, Taliban’a alan açılmasını beraberinde getirecektir!

Afganistan’da yaşanan gelişmeler tüm dünyanın gözleri önünde bir ülkenin ve 38 milyon Afgan’ın karanlık bir döneme girmesine seyirci kalındığını göstermektedir. ABD’nin önce 11 Eylül olarak ilan edip daha sonra 30 Ağustos’a aldığı çekilme takvimi hayata geçemeden Taliban’ın tüm ülkede kontrolü ele almasında, ABD’nin ve NATO’nun tavrı etkili oldu. 20 yıl boyunca bu ülkeyi işgal edip, 350 bin kişilik bir ordu eğitip-donattığını öne süren batılı ülkelerin 75-80 bin kişilik cihatçı milis gücüne sahip Taliban karşısında bu iddiasının tam bir fiyasko olduğu ortaya çıktı. Sözde oluşturulan Afgan ordusu tek kurşun sıkmadan kentleri, eyaletleri Taliban’a teslim etti. ABD’nin Afgan ordusuna sağladığı on milyarlarca dolarlık silah, araç, gereç, teçhizat, savaş uçakları ve helikopterleri ile askeri üsler tamamıyla Taliban’ın kontrolüne geçti.

Afganistan’daki etnik ve mezhep yapısını görmezden gelen ABD-NATO ve Batılı ülkelerin vahim bir stratejik hata yaptıkları somut şekilde sahada ortaya çıkarken, tıpkı Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da ABD’nin geride yıkıma uğramış, kurumları yok olmuş, her an tekrar yıllarca sürecek bir iç savaşa aday bir ülke bıraktığı görüldü.

ABD ve müttefiklerinin kaderine terk ederek yalnız bıraktığı Afgan halkı ve ordusu çekilme kararının açıklanmasının ardından Taliban’a karşı savaşma motivasyonlarını kaybederek, ülkeden kaçmayı öncelikli tercihe dönüştürdüler.

ABD ve NATO ile iş birliği yapan ve sayıları yaklaşık 1 milyon kişi olarak belirtilen Afganlar ‘üçüncü ülkeye geçip vize başvurusu yapmaları halinde ABD’ye kabul edilecekleri’ vaadiyle, ülkeden kaçmaya, başta Türkiye olmak üzere başka ülkelere ilticaya adeta teşvik edildiler.

ABD, olası uluslararası müdahalelerine zemin yaratabilmek için yürüttüğü ‘sürekli istikrarsızlık’ stratejisi çerçevesinde, benzer uygulamayı Irak’ta da yaptı.

Saddam Hüseyin’in ordusu dağıtıldıktan sonra kurulan yeni Irak ordusunda ve hazırlanan Irak anayasasında ülkedeki etnik ve mezhep gruplarının esas alındığı bir yapılanmaya gidildiği için Irak’ta da Şii-Sünni, Kürt-Arap çatışmalarının, ayrışmalarının sonu yıllardır gelmiyor.

Irak’ta Kuzey’de Kürtlerle ayrı bir siyasal ve askeri yapı oluşturan ABD, Irak ordusunda ve istihbarat birimlerinde, polis gücünde de mezhep ve etnik farklılıklara göre bir yapılanmaya gittiği için Irak ordusu IŞİD karşısında bir varlık gösteremedi. Sünni Musul Valisi IŞİD’e kenti bir günde terk etti.

Şiiler, Irak ordusu dışında oluşturdukları Haşdi Şabi gibi milis güçleriyle IŞİD’e karşı mücadele ettiler. Şimdi ordu dışındaki bu Şii silahlı grupların Irak ordusuna katılmalarında güçlükler, çatışmalar yaşanıyor.

Bu açıdan Irak örneği, Afganistan’da izlenen benzer politikaların neden sonuçsuz kaldığını, Afgan ordusunun neden Taliban karşısında bir varlık ve direnç göstermediğini açık şekilde ortaya koyuyor.

Afganistan’da yapılan bir diğer büyük stratejik hata ise ‘tam çekilme’ kararının 14 ay önceden açıklanmasıyla Taliban’ın yeniden toparlanmasına, yeraltından çıkarak uyuyan hücreleri harekete geçirmesine zemin yaratılması oldu.

ABD, Afganistan’da önce tam çekilme kararı, ardından çekilmeyi hızlandırma ve öne çekme kararı ile Taliban’a çok geniş alan açtı. İlerlemesini kolaylaştırdı.

Geçen yıl Şubat ayında Taliban ile Doha’da imzaladığı ateşkes anlaşmasıyla Taliban’a toparlanması ve hazırlık yapması için bir yılı aşkın zaman kazandıran ABD, anlaşma çerçevesinde 5 bin dolayında Taliban mensubu cihatçı mahkûmu da cezaevlerinden serbest bırakarak Taliban’ın silahlı milis gücüne katkıda bulunmuş oldu. Taliban’ın ateşkes anlaşmasına uymamasına karşılık, ABD örgüte karşı herhangi bir saldırıda bulunmadı, karşılık vermedi.

ABD, Afganistan’daki bu politikasıyla kendisiyle iş birliği yapanları terk ederek güvenilmezliğini tüm dünyaya gösterdi. Nitekim ABD’deki kamuoyu yoklamalarında Başkan Biden’a destek en alt düzeye indi!

Gelişmelere bakıldığında; ABD ile Taliban arasında gizli bir anlaşma olduğu ve bu çerçevede Afganistan’ı Taliban’a vererek İran ile Afganistan arasında bir savaşın zemininin hazırlandığını, öne sürmek olanaklı.

Afganistan’daki etnik gruplar içinde yer alan ve İran ile yakın ilişkileri bulunan Şii Hazaralar bu konuda Taliban ile İran’ı karşı karşıya getirebilir.

Radikal Sünni-Hanefi ve Peştu ağırlıklı Taliban yönetimindeki Afganistan’ın bir süre sonra Şii İran ile çatışmak için bahane yaratacağını, ABD’nin yıllardır İran’a karşı yürüttüğü tecrit ve zayıflatma politikasına paralel şekilde, Taliban’ın İran ile savaşması karşılığında ABD’den ‘uluslararası meşruiyet ve tanınma’ vaadi almış olabileceğini öngörmek mümkün.

Daha da önemlisi Taliban’ın kendi içinde de ağırlık Peştular olsa bile farklı etnik gruplar bulunuyor. Peştular dışında ülkedeki ağırlıklı diğer etnik gruplardan Özbekler, Tacikler ve Şii Hazaraların Taliban’ın iktidarını kabullenmesi, biat etmesi güç görünüyor. Nitekim Penşir Vadisi’nde Kuzey İttifakı tekrar canlandırılarak, geçmişte bu ittifakın efsane Tacik komutanı Ahmet Şah Mesut’un oğullarının önderliğinde direniş başladı.

Taliban içinde bir süre sonra dünyada tanınmak ve meşruiyet için ‘değişim ve ılımlı İslam’ tavrının izlenmesini savunanlar ile radikaller arasında çatışmalar söz konusu olabilir.

Bunun yanı sıra 20 yıldır yer altında olan ve lider kadrolarının büyük bölümü artık yaşlanmış haldeki Taliban’ın, ülkeyi kontrol etme ve yönetme kapasitesinde yetersizlikler olduğunu, bir süre sonra Afganistan’da yönetim ve ülkeyi kontrol kaosu yaşanacağını öngörmek mümkün.

Yine ülkenin içinde bulunduğu ağır ekonomik sıkıntılar ve zorluklar, yaygın yolsuzluk ve rüşvet, halkın büyük bölümünün gelir ve geçim kaynağı Afyon üretimiyle birlikte uyuşturucu ağalarının uluslararası ağlarla bağlantıları ve Taliban yönetimine karşı ABD tarafından başlatılabilecek olası ekonomik ambargo ve yaptırımlar, halktaki hoşnutsuzluğu büyütecek Taliban’ın yönetme kapasitesini zafiyete uğratacaktır.

ABD’nin Afganistan’da izlediği müttefiklerini terk ederek çekilme politikasının yarattığı güven krizi, başka bölgelerde de yeni gelişmelere neden olabilir. ABD’nin Irak’taki muharip güçlerini çekme kararı sonrasında, benzer bir gelişmenin Kuzey Suriye’de yaşanması ve PYD-YPG-SDG’nin ABD tarafından yalnız bırakılması ihtimaline karşı, bu grupların Rusya’ya yanaşmaya başladığı, Rusya’nın da Suriye Kürtlerini Esad ile anlaşmaya zorladığı yönündeki işaretler bunu gösteriyor.

4-AB İçişleri Bakanları Afganistan’dan olası göçün AB’nin sınırlarında durdurulması, Afganların kendi bölgelerinde tutulmasını kararlaştırdı. Afgan göçmenlerin Pakistan ve İran’da kalmalarını öngören AB kurmayları, iltica talebi reddedilecek Afganların da Taliban yönetimindeki Afganistan’a değil İran ve Pakistan sınır bölgelerinde kurulacak kamplara geri gönderilmesini, bu kampların finansmanı için parasal yardım sağlamayı planlıyor!

Avrupa Birliği (AB) Taliban’ın Afganistan’da kontrolü ele almasından sonra çok sayıda düzensiz göçmenin yeniden AB sınırlarına yığılmasına karşı önlemler geliştiriyor. AB, Afgan göçüne karşı ikamet ülkeleri olarak Pakistan ve İran’ın desteklenmesi, bu ülkelerin dış sınırlarında kurulacak kamplarda Afgan mültecilerin barındırılması için finansman desteği verilmesini kararlaştırdı.

AB İçişleri Bakanları toplantısında Afgan göçmenlerin komşu ülkeler Pakistan ve İran’daki kamplarda ağırlanması ve bu iki ülkeyle birlikte Afganistan’a yapılacak insani yardımın artırılmasını öngören olası senaryolar ele alındı.

AB, Taliban yönetiminde insani durum ve can güvenliği gerekçesiyle Afganistan’ı zorunlu olarak terk etmek isteyenlerin, komşu ülkelerde tutulmasına öncelik vermeyi hedefliyor.

Almanya 2015 yılındaki göç krizinden ders alınarak Afganları kendi haline bırakmamak gerektiğini, Taliban’dan kaçan Afganlıların göçünün bölgede kalmalarını sağlayacak şekilde yerinde durdurulmasını savunuyor.

Avusturya İçişleri Bakanı Karl Nehammer toplantı sonrasında yaptığı açıklamada, “Bu insanların önemli bir kısmını bölgede tutabilmek bizim en büyük hedefimiz olmalı.” dedi.

Afganistan’a komşu ülkelerde sınır dışı göçmen merkezleri oluşturulmasını gündeme getiren Avusturya, buna rağmen AB ülkelerine ulaşarak mülteci başvurusu reddedilecek Afganlıların AB üyesi diğer ülkelere değil, bu göçmen merkezlerinin yer aldığı komşu ülkelere deport edilerek kurulacak bu merkezlere gönderilmesini öneriyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise Avrupa’nın Afganistan’daki krizin sonuçlarını tek başına omuzlayamayacağını belirterek, AB ülkelerinin düzensiz göç dalgasına karşı kendilerini korumaları gerektiğini, Fransa’nın çok sayıda Afgan mülteciyi kabul etmesinin söz konusu olamayacağını dile getirdiği açıklamasıyla Fransa’nın Afganlara kapısını kapatacağının mesajını verdi.

Yunanistan Göç Bakanı Notis Mitarachi, Yunanistan’ın AB'ye düzensiz göçün giriş kapısı olmayı kabul etmeyeceğini, Türkiye sınırında ördükleri 40 kilometrelik duvarı daha da uzatacaklarını belirterek, Afgan göçmenler için en güvenli ve doğru ülkenin dini, tarihi ve kültürel bağlar nedeniyle Türkiye olduğunu savundu.

AB ve Yunanistan’ın bu tavrına karşılık, bugüne kadar Türkiye’nin ensar ülke olduğunu, mülteci akınını finansal açıdan başarıyla yönettiğini, yeni mülteci alınabileceğini söyleyen CB Erdoğan ilk kez Afgan göçünün ülkemiz için risk oluşturduğunu, önlenmesi gerektiğini ifade etmeye mecbur kaldı.

Almanya Başbakanı Merkel ve Rusya Devlet Başkanı Putin ile yaptığı görüşmelerde de Cumhurbaşkanının her iki lidere Türkiye’nin Afgan göçünün yükünü karşılayamayacağını ilettiği açıklandı.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin Taliban'ı tanımadığını ve örgütle siyasi temas kurmadığını açıkladı. Leyen, “Taliban ile sadece insan hayatını kurtarmak için operatif temas kurduklarını” belirterek, “Çocukların ve kadınların haklarını ve hayatlarını yok sayan bir rejime bir euro bile verilmeyecek, Taliban’a bakışımız budur ve değişmeyecek” derken, Afgan mültecileri kabul eden ülkelere ise gerekli yardımı yapmaya hazır olduklarını söyledi.

AB Konseyi Başkanı Charles Michel, uluslararası toplumun, temel hak ve ilkelerini Afganistan'da savunmaya çalışmaya devam etmesi, Taliban ile uzlaşılmaması çağrısında bulundu.

AB Liderleri Taliban ile diyalog ve ilişki kurulması konusunda oldukça katı bir tutumu benimserken, AB’den ayrılan İngiltere’de ise Başbakan Boris Johnson, Afganistan’daki sorunlara çözüm bulunması adına Taliban ile görüşebileceğini, birlikte çalışabileceğini söylüyor.

İngiltere hükümeti bu yılsonuna kadar 5 bin Afgan mülteciyi kabul edeceğini, önümüzdeki yıldan itibaren de yılda 20 bin Afgan mülteci alacağını duyurdu.

Bu görüşmeler sonrası Avrupa medyasında Türkiye’nin Suriyeliler için yapılan anlaşmaya karşılık, bu kez Afgan göçünü önleme konusunda AB ile anlaşmaya sıcak bakmama ihtimalinin yüksek olduğu yönündeki haber ve yorumlar öne çıkıyor.

5-Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 1999’da aldığı kararla teröre ev sahipliği yapan, teröre destek veren, terör örgütü olarak ilan edilen Taliban halen bu kapsamda yer almaktadır. Dünya ülkeleri Taliban ile resmi ilişki ve tanıma konusunda gelişmeleri beklemeyi ve Taliban’ın atacağı adımları izlemeyi tercih ediyor. İktidar, Taliban’ı tanıma ve liderlerini Beştepe’de ağırlamada çok istekli!

ABD Başkanı Joe Biden ABD askerlerinin, vatandaşlarının, diplomatik misyonun ve ABD için çalışan bazı Afganların tahliyesinin kesintisiz sürmesi için Taliban ile diyalog kanallarının açık tutulduğunu, Pentagon yetkililerinin de Taliban komutanlarıyla sürekli irtibat halinde olduklarını açıkladı.

Rusya Devlet Başkanı Putin, Taliban ile diyalogu daha önce başlatarak, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Taliban liderleriyle Temmuz ayında bir araya gelmesini sağladı. Rusya, Moskova’daki görüşmelerde Taliban’dan Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan’a saldırmayacağı, rejim ihracına girişmeyeceği, sınır güvenliğini ihlal etmeyeceği, cihatçı terör eylemlerine ve IŞİD’in faaliyetlerine izin verilmeyeceği yönünde taahhüt aldı. Bunun ardından da Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşmaları çerçevesinde Özbekistan ve Tacikistan’da Afganistan sınır bölgesindeki Rus askeri üslerinde birinci derece teyakkuza geçildi.

Afganistan’da çok sayıda stratejik maden sahasının üretim ve işletmesine talip olan Çin, Afganistan'da yeni ve meşru bir hükümet kurulana kadar “Taliban'ı meşru bir otorite olarak görmeyeceğini” ancak örgütle çalışmaya hazır olduğunu ilan etti. Kabil’in 15 Ağustos’ta düşmesinden hemen önce bir Taliban heyeti Pekin’i ziyaret ederek Çin Dışişleri Bakanı ve hükümet yetkilileriyle görüştü. Çin, özellikle ekonomik çıkar ve ülkenin el değmemiş zengin stratejik yeraltı zenginliklerine en çok ilgi duyan, Taliban’a karşı en ılımlı tavrı sergileyen ülke. Ayrıca Çin’in eski İpek Yolu’nu canlandırmak üzere uygulamaya koyduğu ‘Bir Kuşak-Bir Yol’ küresel ticaret yolları projesinde de Afganistan stratejik kavşaklardan birisi konumunda.

Bu nedenle Çin, Afganistan’da gerek zengin lityum ve berilyum madenleri gerekse petrol ve doğal gaz boru hattı güzergâhları yanında İpek Yolu projesinin kara ve demiryolu altyapılarına yatırım yapmak konusunda çok istekli. Nitekim Taliban Sözcüsü Kabil’de yönetimin devrilmesi ve Devlet Başkanı Eşref Gani’nin ülkeyi terk etmesinden sonra yaptığı açıklamada, kendileriyle en yakın ilişki ve diyalog içinde olan ülkelerin Pakistan, Rusya ve Çin olduğunu belirterek, bu üç ülkeye destekleri için teşekkür etti.

Batılı ülkeler ve NATO üyeleri içinde Taliban’a karşı en sert ve ödünsüz tavır açıklayan ülke Kanada oldu. Kanada Başbakanı Justin Trudeau, Taliban’ı terör örgütü olarak gördüklerini ve terör örgütleri listesinde tutmaya devam edeceklerini belirterek Kanada’nın Taliban yönetimini ‘Afganistan'ın resmi ve meşru hükümeti olarak tanımayacağını’ açıkladı.

CB Erdoğan, Kabil yönetimi düşmeden önce; Taliban’ın hızlı ilerleyişi ve Türk askerinin yabancı işgal gücü olarak görüldüğünü, Afganistan’ı terk etmesi gerektiğini söyleyen Taliban’a ilişkin olarak, ‘Taliban ile inanç anlamında farklılık ve ayrılıklarının olmadığını, Taliban ile anlaşabileceklerini’ söylüyordu. Dolaylı bazı temaslar yürütüldüğünü ve Taliban liderlerini sarayında kabul edebileceğini açıklamıştı. Kabil’in düşmesi ve Taliban’ın yönetime gelmesi üzerine de bu kez, ‘Yönetimde kim olursa olsun Afganistan’ın yanında yer almak hem ahde vefanın hem de kardeşliğimizin gereğidir’ açıklamasını yaptı.

CB Erdoğan, Türk askerinin Afganistan’dan çekilmesi, Mehmetçiğin riske atılmaması çağrılarına karşılık, Taliban’ı kollama açıklamalarına devam ediyor.

CB Erdoğan’ın bu yaklaşımı, Mehmetçiği Afganistan’da tutarak, Taliban’ı uluslararası alanda meşrulaştırmak istediğini yansıtıyor. Anlaşılan ABD ve NATO, Taliban’ı meşrulaştırma ve kontrol etme, Rusya ve Çin’le yakınlaşmasını önleme görevini, CB Erdoğan’a vermiş!

Erdoğan-Putin görüşmesiyle ilgili olarak Kremlin Sarayı’nın resmi açıklamasında; Rusya Devlet Başkanının görüşmede Taliban’ın terör bağlantılarına, El Kaide ve IŞİD tehdidine dikkat çektiği, uyuşturucu ticareti ve kaçakçılığı üzerinde durduğu vurgulandı. Cumhurbaşkanlığı açıklamasında bu unsurlara yer verilmemesi oldukça dikkat çekici!  

Diğer yandan iktidarın Türk askerini Kabil’de tutma ve Taliban liderleriyle görüşme politikalarında ciddi handikaplar, anayasal ve yasal aykırılıklar söz konusu. TSK’nın NATO misyonu çerçevesinde Kabil’deki görev süresini 18 ay daha uzatan tezkere, NATO’nun Afganistan operasyonunu 1 Eylül’den itibaren resmen sonlandırdığını ve çekilme kararı aldığını açıklamasıyla, hukuken geçersiz hale geldi. Kabil havaalanı görevi için Eşref Gani hükümetinden alınan resmi davet, Gani’nin istifası ve yeni yönetimin Taliban’a geçmesiyle geçerliliğini yitirdi. ABD ve NATO ile de Kabil havaalanının güvenliği ve yönetimi misyonu çerçevesindeki müzakereler bitti. 

Dolayısıyla CB Erdoğan, Türk Askerinin Afganistan’daki varlığının Taliban’ın elini güçlendireceğini söylese de bu NATO’nun çekilme kararıyla, TBMM’nin yurt dışına asker gönderilmesini onayladığı tezkerenin geçersiz hale gelmesi sonucunda hukuki dayanağı kalmayan bir durum!

Taliban henüz hükümet kurmuş ve Kabil havaalanı için de Türkiye’den asker talep etmiş değil. Kaldı ki böyle bir talep olsa bile iktidarın bunun için TBMM’den yeni bir tezkere çıkartması anayasal zorunluluk.

Aksi halde askerlerimizin yurtdışında, Kabil’deki varlığı anayasal dayanaktan yoksun ve TBMM iradesinin onayından geçmemiş bir hale dönüşecektir.

Daha önce Kabil misyonu için ABD ve NATO Türkiye’ye para ve lojistik destek sağlayacaktı.

Şimdi ABD ve NATO gitti.

Lojistik desteği ve parayı kim verecek?

İktidar Kabil havaalanını korumak için Taliban’dan para mı isteyecek?

Taliban halen BM Güvenlik Konseyi’nin 1999 yılında aldığı 1267 sayılı kararla ‘Terörizme ev sahipliği yapan, destek veren örgüt’ olarak tanımlanıyor ve BM’nin terör örgütleri listesinde yer alıyor.

Türkiye, Rusya, ABD de dahil pek çok ülke bu çerçevede Taliban’ı terör örgütü olarak kabul ediyor.  

BM Güvenlik Konseyi’nin kararı çerçevesinde; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Taliban liderleriyle görüşmesi, terör örgütüyle resmi görüşme ve terör örgütünü tanıma, anlamına gelecektir. Daha geçen yıl aralık ayında terörün finansmanının önlenmesi konusunda yasa düzenlemesi yapan iktidar, olası Taliban görüşmesiyle anayasa ve yasaları çiğneyerek terör örgütünü tanıyan, destek veren konumda olacaktır!

6-MB, TÜİK iş birliğiyle yeni bir hesap yöntemini devreye sokup, bazı döviz yükümlülüğü kalemlerinin hesaplanmasında revizyona giderek, kısa vadeli dış borçlarda, özel sektörün döviz açıklarında ve Türkiye’nin uluslararası yatırım pozisyonu (UYP) açığında, toplam 96,3 milyar dolarlık düşüş gerçekleştirdi. 128 milyar dolarlık rezervin hesabını hâlâ vermeyen iktidar ve MB, aldatmacadan ibaret bu revizyonla bir anda döviz açıklarını düşürerek ekonomik tabloyu pembeye dönüştürmeyi amaçlıyor!

MB-TÜİK iş birliği çerçevesinde uygulamaya konulan hesap yöntemi revizyonuyla Türkiye’nin kısa vadeli dış borçları, özel sektörün döviz varlıklarıyla, yükümlülüklerinden kaynaklanan döviz açıkları ve Türkiye’nin uluslararası yatırım pozisyonu açığı (UYP) toplam 96,3 milyar dolar düşürüldü.

TÜİK daha önce sık sık hesap ve yöntem değişiklikleri yaparak enflasyon, büyüme, işsizlik, kişi başına düşen milli gelir hesaplarında geçmiş yılları da kapsayacak şekilde revizyonlara gidiyordu. TÜİK’in revizyonlarıyla geçmiş dönemlerde bir gecede kişi başına milli geri rakamının 2-3 bin dolar birden artırıldığına, enflasyonun düştüğüne, büyüme hızında dünya rekoru kırıldığına da tanık olduk. TÜİK bilindiği gibi aylardır üst üste işsizliğin azaldığını açıklıyor. En son Haziran 2021 verisinde işsiz sayısının bir ayda 823 bin kişi düştüğü, yeni istihdam edilenlerin ise 1,4 milyon kişi arttığı duyuruldu ve işsizlik oranının da yüzde 13,2’den yüzde 10,6’ya indiği açıklandı.

Giderek tüm ekonomik kurumlara ve ekonomi yönetimine yayılan ‘algıyla ekonomiyi pembe gösterme’ yaklaşımı ve kurumsal ‘TÜİK’leşme’ hastalığı, sonunda ülkemizin en saygın ve köklü kurumlarından MB’ye de bulaşmış görünüyor.

CB Erdoğan’ın faiz indirimi baskısı altında iyice bunaldığı anlaşılan MB yönetimi, geçen hafta yayınladığı açıklamayla iktidarı memnun edecek bugüne kadar görülmemiş bir adım attı. Kısa vadeli dış borç stoku, net uluslararası yatırım pozisyonu (UYP) açığı ve özel sektörün döviz pozisyonu açıklarına ilişkin verilerde revizyona gittiğini duyuran MB, bu revizyonlar sonrasında mayıs ayı sonu itibarıyla her üç kalemdeki döviz açıklarıyla ilgili hesaplamalarda ciddi tutarlarda düşüş sağlandığını kaydetti. MB tarafından yayınlanan ‘Bilgi Notu’ ile TÜİK iş birliğinde birçok ülkede yaygın olarak kullanılan doğrudan raporlama tekniği ile firma seviyesinde veri derlenmesine yönelik bir çalışma başlatıldığı vurgulanarak, hesap revizyonu sonrasında döviz borçları ve açıklarında sağlanan iyileşmeler Mayıs 2021 sonu itibarıyla şöyle olduğu aktarıldı:

Finans kesimi dışındaki firmaların net döviz pozisyonu açığı ise 37 milyar dolar gerileyerek 168,6 milyar dolardan 131,6 milyar dolara indi.

Kısa vadeli dış borç 25,7 milyar dolar azalarak 144,9 milyar dolardan 119,2 milyar dolara geriledi.

Net uluslararası yatırım pozisyonu açığı 33,6 milyar dolar azalarak 327,8 milyar dolardan 294,2 milyar dolara geriledi.

Böylece yukarıdaki rakamlar dikkate alındığında, kalem oyunu ve kâğıt üzerindeki yeni hesaplama yöntemiyle Türkiye’nin kısa vadeli dış borçları, UYP açığı ve özel sektörün döviz gelirleri ile varlıkları arasındaki döviz pozisyonu açığında toplamı 96,3 milyar dolara ulaşan bir düşüş sağlandı.

Başka kalemlerde de hesap revizyonu yapılmasına yönelik hazırlık çalışmalarının sürdürüldüğünü dile getiren MB’nin, hesap yöntemini değiştirerek, MB-TÜİK iş birliğiyle yaptığı bu işlemler sonrasında, Türkiye’nin döviz üzerinden dış yükümlülükleri yaklaşık 100 milyar dolar düşürülmüş oldu.

MB bu hesap yöntemi ve revizyon hamlesiyle, döviz varlıkları ile döviz borçları arasında açılan makası, bir kalemde ve bir günde yaklaşık 100 milyar dolar düşürürken, bunun uluslararası piyasalardaki negatif yansımalarını da nispeten ortadan kaldırmayı hedefliyor.

Bugüne kadar başta CB Erdoğan olmak üzere, iktidar sözcülerinin, bakanların her birisinin farklı farklı açıklamalar yaptığı 128 milyar dolarlık rezervin buharlaştırılmasıyla ilgili bilinmezlikler sürerken, bir yandan da kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık olmayan döviz ortaya çıkartılarak ‘128 milyar dolar nerede?’ sorusunun üzeri örtülüyor!

İktidarın çaresizlik ve sıkışmışlık içinde kurumları baskı altına alarak, sıklıkla yöneticileri değiştirerek ya da siyasi talimat vererek yaptırdığı bu hesap oyunları, yöntem değişiklikleri, geriye dönük hesap revizyonları artık kimseyi inandıramıyor, aldatamıyor.  

Merkez Bankası’nın bir günde dış yükümlülükleri 100 milyar dolar kâğıt üzerinde düşürmesi içeride ve dışarıda inandırıcılıktan yoksun olduğu gibi, aksine bankanın kurumsal saygınlığına büyük hasar veriyor. İktidarın ve ekonomi yönetiminin, ekonomik kurumları baskı altına alarak rakam ve hesap oyunlarıyla halkı ve uluslararası kurumları kandırmaya çalışmaktan vazgeçmesi, kurumlara itibarlarını ve saygınlıklarını iade etmesi elzemdir, olması gerekendir.

7-Ağustos ayında Tüketici Güveni (TÜGE) verilerinde gelecek 12 aya ilişkin Genel Ekonomik Durum Beklenti Endeksi yaklaşık 10 puan birden düştü. Ağustos ayındaki orman yangınları, sel felaketleri, hızlanan mülteci akını ve iktidarın kriz yönetiminde sergilediği acizlik toplumda geleceğe dönük ciddi güven kaybına ve karamsarlığın artmasına yol açtı!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Merkez Bankası (MB) işbirliği ile yürütülen tüketici eğilim anketinin Ağustos ayı sonuçları Tüketici Güveni’nin (TÜGE) çok sert biçimde gerilediğini gösterdi. Temmuz ayında 79,5 puan olan TÜGE yüzde 1,6 oranında azalarak, Ağustos ayında 78,2 puan oldu.

TÜGE’yi oluşturan alt endekslere bakıldığında geçen 12 aylık döneme göre mevcut dönemde hanenin maddi durumu endeksi temmuz ayında 57,9 iken, ağustos ayında yüzde 5,8 oranında artarak 61,3'e yükseldi. Gelecek 12 aylık döneme ilişkin hanenin maddi durum beklentisi endeksi ise Temmuz ayında 79,8 iken, ağustos ayında yüzde 1,4 oranında azalarak 78,6'ya düştü.

Gelecek 12 aylık döneme ilişkin genel ekonomik durum beklentisi endeksi Temmuz ayında 83,2 puanda iken, ağustos ayında yüzde 9,6 gibi çok yüksek bir oranda azalarak 75,3'e geriledi.

TÜGE alt endeksleri arasında yer alan geçen 12 aylık döneme göre gelecek 12 aylık dönemde dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi endeksi temmuz ayında 97 iken, ağustos ayında 97,7'ye çıktı.

Tüketici güveni bugüne dek en düşük seviyesine 76,9 puanla 2020 Mayıs ayında inmişti. Diğer pek çok gösterge geçen süreçte hızlı bir toparlanma göstermesine rağmen, tüketici güveni oldukça zayıf seyretmeye devam ediyor. Ekonominin geçmiş ve gelecek 12 aya ilişkin beklentilerini, hane halklarının durumunu gelir ve ekonomik gidişata ilişkin endişe ve umutlarını yansıtan TÜGE ve alt endeksleri haziran ve temmuz aylarında küçük de olsa yukarı yönlü bir kıpırdanma göstermesine karşılık, Ağustos ayında oldukça sert bir şekilde yönünü aşağı çevirdi.

Tüketici güvenindeki değişimde özellikle ağustos ayında yaşanan orman yangınlarının, büyük ekonomik ve can kayıplarına yol açan sellerin, ülkenin pek çok bölgesinde ağır kayıpları beraberinde getiren kuraklığın ve hızlanan Afgan mülteci akınının yarattığı geleceğe dönük kaygı ve endişelerin beslediği karamsarlığın etkili olduğunu öngörmekteyim.

Bütün bunlara ilave olarak, yükselişini sürdüren enflasyon, başta akaryakıt, doğalgaz ve elektriğe yapılan yüksek oranlı zamlar, resmi enflasyonun üç katına yaklaşan gıda enflasyonu ile önlenemez şekilde artan gıda fiyatları işsizlik, gelecek 12 aya ilişkin kaygı ve endişeleri besleyen diğer etkenler olarak sıralanabilir.

Tüketici güven endeksi dört alt endeksin ortalaması esas alınarak hesaplanıyor. Bu alt endeksler; ‘mevcut dönemde hanenin maddi durumu, gelecek bir yıl içinde hanenin maddi durum beklentisi, genel ekonomik durum beklentisi ve dayanıklı tüketim malı satın alma düşüncesi’ şeklinde sıralanıyor.

Alt endekslerin son aylardaki değişimini izlediğimizde; hanenin mevcut maddi durumu endeksi, uzun süredir ve hızlı bir şekilde geriliyor. Temmuz’da tarihinin en düşük düzeyinde iken, Ağustos’ta bir miktar yükselmiş görünüyor. Buna karşılık, hanenin gelecek bir yıl içindeki maddi durum beklentisinde düşüş yaşandığını görüyoruz.

Alt endekslerdeki en sert gerileme, tüketicilerin gelecek bir yıl içinde ülkenin genel ekonomik durumuna yönelik beklentilerinde gerçekleşti. Temmuz ayındaki 83,2 puandan yaklaşık 10 puan birden azalarak 75,3 puana düşen bu endeks, tüketici güvenini de ağustos ayında sert biçimde aşağı çekti.

Dayanıklı tüketim malı satın alma düşüncesinde ise hafif bir artış yaşandığını gözlüyoruz. Bunda da orman yangınları ve sel felaketleriyle harabeye dönen on binlerce hanede başta beyaz ve elektronik eşya olmak üzere hanelerin ev aletleri ihtiyaçlarındaki artışın etkili olmasını bir ihtimal olarak değerlendirmek mümkün. Türk Kızılayı’nın başlattığı ‘Eşyasız ev olmaz, Afet tefrişat bağışı kampanyası’nı kanımca bu çerçevede görmek olanaklı.

Üstte de vurguladığım gibi, alt endeksler içinde en sert düşüşün yaşandığı ‘gelecek bir yıl içinde genel ekonomik durum beklentisi endeksi’ ile ortaya çıkan görüntü, gelecek için iyimserliğin azalması, tüketimin, yatırımın ve istihdamın da yavaşlaması anlamına geliyor.

Bunun TL’nin hızlı değer kaybı ile de yakından ilgisinin olduğunu söylemek yanlış olmaz. Özellikle hane halkları, dar ve sabit gelirliler, maaşlı-ücretliler gelecek dönemde gelirlerinde çok yüksek bir artış olmamasına karşılık ekonomik koşullardaki kötüleşme ve ağırlaşmanın kendilerini darboğaza iteceğini, mevcut gelirleriyle bugün alabildiklerini 3-6 ay sonra alamayacaklarını görüyor.

Üstelik gelecek 12 aya ilişkin beklentilerdeki bu hızlı kötüleşmenin, salgında kapanmadan normalleşme sürecine geçilmesine rağmen ortaya çıkması, gelecek kaygısının çok yüksek boyutlara ulaştığını somutlaştırıyor.

TÜGE’nin ortaya çıkarttığı tabloda; ekonominin omurgasını oluşturan ve ‘orta direk’ olarak nitelendirdiğimiz, küçük esnaf, sanatkâr, KOBİ’ler, ücretli-maaşlı ve çalışarak geçimini sağlayanlarla, emeklilerden, işsizlerden oluşan en geniş nüfus kesimindeki ağır yoksullaşma tablosu daha da dayanılamaz, sürdürülemez hale gelecektir.

Ekonomik ve sosyal sorunlar, toplumsal hoşnutsuzluk, ağırlaşarak yaygınlaşacaktır.

8-Temel hak ve özgürlükler, yargı bağımsızlığı, demokrasi, basın özgürlüğü, yatırım güvenliği, yaşam memnuniyeti vb. pek çok konuda uluslararası endekslerde hızla gerileyen Türkiye, son olarak ‘Küresel Ekonomik Özgürlük Endeksi 2021 raporunda da çoğu kriterde düşüş göstererek önceki yıla kıyasla 5 sıra birden geriledi!

Uluslararası Heritage (Miras) Vakfı ile dünyanın önde gelen saygın ekonomi yayını Wall Street Journal tarafından her yıl açıklanan dünya ekonomik özgürlük endeksinde ‘tam özgür’ kategorisinde en yüksek puanı alan ilk beş ülke;

Singapur, Yeni Zelanda, Avustralya, İsviçre ve İrlanda.

‘Büyük ölçüde özgür’ tasnifinde ise 38 ülke yer alıyor. ABD, Almanya, İngiltere, Norveç, Finlandiya, İsveç, Hollanda, Danimarka, İsrail, BAE, Belçika, Azerbaycan, Malezya gibi ülkelerin de yer aldığı bu tasnifin ilk beş sırasında bulunan Tayvan, İngiltere, Estonya, Kanada, Danimarka en yüksek puana sahip ülkeler.

Ekonomik Özgürlük Endeksi’ne göre TÜRKİYE,

100 üzerinden 64 puanla 76’ncı sırada ve ‘kısmen özgür’ ekonomiler arasında yer alırken, ekonomik özgürlük alanındaki kriterlerde son bir yılda binde 4 puan kaybetti ve 2020 endeksine kıyasla beş basamak birden düştü.

Puan kaybı, mali politikalardaki kötüleşme, yargının etkinliğindeki gerileme, yolsuzlukların ve rüşvetin yayınlaşmasına karşın mücadeledeki isteksizlik ve yetersizlikten kaynaklandı.

İspanya, İtalya, Portekiz gibi AB üyelerinin yanı sıra, Ürdün, Bahreyn, Filipinler, Bahamalar, Kosta Rika, Umman, Fas, Kosova, Arnavutluk, Suudi Arabistan ve daha birçok Avrupa, Afrika, Ortadoğu ülkesi, ekonomik özgürlük endeksinde Türkiye’nin üstünde ve daha yüksek puana sahip.

Türkiye, Avrupa bölgesindeki 45 ülke arasında da 70,1 olan ortalamanın 7 puan altında kalarak 37’nci sırada yer aldı.

Mülkiyet haklarından finansal özgürlüğe kadar 12 özgürlük kriterinin esas alındığı endekste;

Hükümetin şeffaflık ve dürüstlüğü, yargı etkinliği ve bağımsızlığı, işçi hakları, örgütlenme özgürlüğü ve yolsuzluklar Türkiye’nin puanının en düşük, kurumsal yapısının en zayıf olduğu alanları içeren kriterler.

Türkiye’de yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama, hükümetin şeffaf olmayan gizli kontratlarla yaptığı işlemlerin en önemli ve temel ekonomik sorunlar olduğuna dikkat çekilen endeks değerlendirmesinde acil olarak, hükümetin yargının etkinliğini ve yolsuzlukla mücadeleyi güçlendirmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Ekonomik Özgürlük Endeksi 2021 Raporu’ndaki Türkiye değerlendirmeleri ve puanlamalar bölümünde;

Türkiye’nin anayasasına göre laik bir demokrasi olduğu, ancak 2018’de siyasi gücünü artıran CB Erdoğan ve partisinin ‘İslami bir ajandaya’ sahip oldukları, bu yönde politika izlemeye yöneldikleri,

Ayrıca Milliyetçi Hareket Partisi ile koalisyon halinde, meclisteki sayısal çoğunluklarıyla politik istikrarı bloke ederek, demokratik, ekonomik, hukuksal reformları geri plana attıkları,

Ticaret özgürlüğü puanı 2021 endeksinde gerileyen Türkiye’nin, yatırım özgürlüğü ve finansal özgürlük kriterlerindeki puanlarında ise değişiklik olmadığı, görüşüne yer veriliyor. 

Özetle; Dünya ülkeleri açısından sürdürülebilir büyüme ve toplumsal refah düzeylerini ölçmeye yönelik çeşitli kriterler çerçevesinde yapılan sıralamayı içeren Küresel Ekonomik Özgürlük Endeksi’nde son yıllarda hızla inişe geçen TÜRKİYE, 2021 raporunda beş sıra birden gerileyerek 178 ülke arasında 76’ncılığa indi!

9-Temmuz’da aylık 45,8 milyar, 7 ayda ise 78,3 milyar TL’ye ulaşan bütçe açığı, ekonominin diğer alanlarındaki göstergelerin kötüleşmesine paralel olarak mali disiplinin de hızla yok olmaya başladığını, maliye politikalarının da iflasa doğru gittiğini gösteriyor. Bazı dolaylı vergilerde yapılan yüksek oranlı artışlara rağmen başta ÖTV olmak üzere vergi gelirlerindeki gerileme eğilimi, aynı zamanda artan risklerin de sinyali!

İktidarın 15 ayda iki kez BAŞKAN değiştirdiği Kredi Garanti Fonu’nu (KGF) devreye sokarak yine bol kepçe kredi dağıtma uygulamasına geçeceği ve bunun bir olası erken seçim hazırlığının sinyali olduğu açığa çıktı.

CB Erdoğan’ın Yüksek Öğrenim Kurumlarına Giriş (YKS) sınav sonuçları ardından YÖK’e talimat verip taban puanı düşürtmesi ve yaklaşık 1 milyon gence daha üniversiteye girme imkânı yaratmasını da bu çerçevede değerlendirmek gerektiği kanısındayım.

İktidarın bir seçime hazırlandığının ancak zamanlama konusundaki kafa karışıklığının bir diğer işareti de Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı Temmuz ayı bütçe uygulama sonuçlarında görülüyor.

Gerek COVID19 salgınında gerekse son yaşanan orman yangınları ve sel felaketlerinde halkın sorunlarına yönelik somut bir destek ortada olmamasına karşılık, artan kamu harcamalarıyla yok olan mali disiplin, hızla yükselişe geçen bütçe açığı da bir başka seçim hazırlığı işareti olarak görülebilir.

Haziran ayından itibaren bütçede harcama musluklarının açıldığı ve açıkların yükselişe geçtiği açıklanan rakamlarla açığa çıkarken temmuz rakamlarıyla da aylık düzeyde rekor bütçe açığı ortaya çıktı.

Bütçe gerçekleşmelerinde yaşanan bu durum döviz ve para piyasalarındaki dengesizlik ve belirsizliklere mali dengesizliğin ve mali disiplindeki bozulmanın da ekleneceğini, iktidarın giderek bu konuda gözünü kararttığını sergiliyor.

Açıklanan rakamlara göre, Temmuz ayında rekor düzeye ulaşan aylık bütçe açığı 45,8 milyar TL oldu. Böylece Ocak-Temmuz dönemi 7 aylık bütçe açığı toplamı da 78,3 milyar TL’ye yükseldi.

Temmuz ayında 141,1 milyar TL gider, 95,3 milyar TL gelir rakamı olan bütçede, faiz dışı bütçe giderleri 117,4 milyar TL olurken faiz dışı açık ise bir ayda 22,2 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bilindiği gibi faiz dışı açığın yükselmesi, mali disiplin algısı açısından büyük bir negatif gösterge ve ciddi bir açmaz.

Temmuzda gider kalemleri arasında personel harcamaları yüzde 19 artarak 30,7 milyar TL, faiz harcamaları ise yüzde 179 artışla 23,6 milyar TL oldu.

Mali disiplin erozyonuna yönelik bir başka kritik rakam ise Ocak-Temmuz dönemi 7 aylık faiz dışı bütçe giderleri toplamının 689,9 milyar TL’ye ulaşması, faiz dışı fazlanın da 36,2 milyar TL olması.

Bu arada hazine nakit açığı konusunda da ciddi handikap söz konusu.

Henüz bütçe rakamlarına yansımayan hazine nakit açıkları önümüzdeki aylarda bütçeye aktarıldığında bütçe açığı tutarının çok hızlı bir şekilde ve katlanarak artacağını öngörebiliriz.

Hazine ve Maliye Bakanlığı temmuz ayı nakit bütçe dengesi açığının 67,9 milyar TL olarak gerçekleştiğini belirtiyor.

Bu rakam bile aylık bazda tek başına rekor bir nakit açığının varlığını ortaya koyuyor.

Gelirler açısından temmuz ayına bakıldığında bütçe gelirlerinin geçen ay yüzde 11,5 artışla 84,7 milyar TL olduğu gözlenirken gelirler içinde en çarpıcı gelişmeyi Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) sergiliyor.

Yükseltilen ÖTV oranlarına rağmen geçen ay ÖTV’de yüzde 15,4 oranında bir düşüş yaşandığı ve en önemli dolaylı vergi kalemlerinden birisi olan ÖTV’den bütçeye gelen paranın 18,6 milyar TL’ye gerilediği görülüyor.

İktidar bir yandan enflasyondaki yükselişi frenlemek için akaryakıt fiyatlarına yapılan zamma rağmen eşel-mobil sistemi uygulamasıyla ÖTV artışını pompaya yansıtmaksızın bütçeye yıkıyor.

Benzer şekilde geçen ay yine enflasyonu aşağı çekebilmek için bu kez otomobilden alınan ÖTV’de indirime gidildi ve otomobil fiyatlarında bu sayede ciddi düşüşler sağlandı.

Bu kararın ardındaki asıl amaç otomobilde ÖTV indirimiyle temmuz enflasyonunun MB’nin politika faizi olan yüzde 19’u aşmamasını sağlamak,

Ve cüzi bir farkla da olsa bir ay daha faizi yüzde 19’da tutmaya zemin yaratmaktı.

Ancak temmuz ayında ÖTV gelirlerinde yaşanan bu sert düşüş, akaryakıttaki ve otomobildeki ÖTV uygulamasında sınıra gelindiğini, ağustos enflasyonu üzerindeki etki de görüldükten sonra, yakında bunun yeniden fiyatlara yansıtılmak zorunda kalınacağını gösteriyor.

Bu da enflasyonun daha hızlı yükselişini beraberinde getirecek.

O yüzden ÖTV’den fedakârlığın sonuna gelindiğini öngörmekteyim. Bunun da doğrudan enflasyon üzerinde artırıcı etki yapacağı kesin.

Geçen hafta sürpriz biçimde otomobil vergilerinin indirilmesi de yine enflasyonun politika faizi olan yüzde 19’u geçmemesi için atılan bir adımdı!

İktidar MB’nin hesap revizyonuyla, TÜİK’in işsizlik ve enflasyon rakamlarındaki kalem oyunlarıyla, ÖTV’de aylık indirim ve artırımlarla enflasyonda milimetrik hesaplarla günü kurtarma çabasında.

Ancak bu tür idare-i maslahatçı önlemlerle bir tarafı düzeltilirken diğer taraf bozulur.

Nitekim iktidar akaryakıt ve doğalgazda ÖTV’yi fiyatlara yansıtmayarak ya da otomobilde ÖTV’yi düşürerek kısa vadede enflasyonu dizginlemeyi, kâğıt üzerinde düşük göstermeği hedefliyor.

Oysa diğer taraftan bütçenin en önemli gelir kaynağı olan dolaylı vergilerde bu kez ÖTV gelirleri bir anda yüzde 15 düşünce bütçe açığı aylık 45,8 milyara çıkıyor.

İktidarın kafasında kendisi için en uygun fırsatta seçime gitmek olduğu için orta ve uzun vadeli yapısal ekonomik önlemler ya da reformlar konusunda adım atamıyor.

Üç ay önce açıklanan Ekonomik Reform Paketi’nde gündeme getirilen, vaat edilen reformların hemen hiçbirisi ortada yok.

Özetle; küçük oynamalarla günü idare etmeye çalıştıkça, ekonomide krizin ağırlaşmasının, derinleşmesinin önüne geçilemiyor. Endekslere de yansıdığı şekilde ekonomik güven dibe vuruyor ve gelecekte durumun daha da kötüye gideceği kanısı yaygınlaşarak, pekişiyor!

10-Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Merkez Bankası’nın Eylül ayındaki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında bir faiz indirimi kararı alınmasının MB’nin enflasyonla mücadelesine ve fiyat istikrarı politikasına zarar vereceği uyarısında bulundu!

Moody’s, enflasyonda henüz düşüş yönünde bir eğilim ortada yok iken MB tarafından alınacak erken bir faiz indirim adımının dezenflasyon sürecine zarar vereceğini belirtti.

Moody’s’in gelişen piyasalardaki ülkelerin merkez bankalarına ilişkin uluslararası yatırımcılara yönelik olarak yayınladığı değerlendirme raporunda Türkiye’deki gelişmelere de yer verilerek, MB’nin yükselen enflasyon ve bozulan enflasyon beklentilerine rağmen, politika faizini değiştirmeyerek yüzde 19’da tutmaya devam ettiği vurgulandı.

Değerlendirmede “Zayıf TL, güçlü emtia fiyatları, arz tarafı sıkışıklıkları ile halen artmakta olan iç talep ve maliyetlerdeki olağanüstü yükselişler, fiyat artışı baskılarını ve enflasyon görünümündeki belirsizlikleri artırıyor” denilerek, Türkiye’de faizin halen reel bazda pozitif olduğu kaydedildi.

Moody’s Türkiye değerlendirmesinde; “Ancak artan enflasyon ortamında para politikası tüketici enflasyonunda kararlı bir geri çekilmeye yetecek kadar sıkı değil. Bu nedenle atılacak bir erken faiz indirimi adımı dezenflasyon (enflasyonla mücadele) sürecine ciddi zarar verecektir” görüşünü uluslararası yatırımcılarla paylaştı.

Hatırlanacağı gibi CB Erdoğan, geçtiğimiz haftalarda yaptığı açıklamalarda Ağustos ayının kırılma noktası olduğunu, Ağustos ayından itibaren enflasyonun düşüşe geçeceğini ve faizlerde de indirime gidileceğini ifade etmişti.

Buna rağmen Merkez Bankası’nın Ağustos ayı Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında POLİTİKA FAİZİ altıncı kez yüzde 19’da sabit tutuldu.

Eylül ayında Merkez Bankası yönetiminin CB Erdoğan’ın ‘faizi indirin’ baskısına ne kadar direnebileceği ya da direnilirse Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun görevden azledilip edilmeyeceği yaygın şekilde iç ve dış piyasalarda tartışılıyor!

Moody’s’in küresel yatırımcılara yönelik raporunda Türkiye ile ilgili yaptığı değerlendirmeleri, ‘erken ve zamansız faiz indirimine gidilmesinin yaratacağı sarsıntılarla’ ilgili uyarılarını bu çerçevede algılamak gerekiyor.

Merkez Bankası’nın bağımsız karar verme gücünün olmadığı, üzerinde ağır bir siyasi baskı olduğunun örtülü bir şekilde ifade edildiği bu değerlendirmeler, doğal olarak Türkiye’ye yatırım yapmayı düşünenler açısından belirsizlikleri artıran, vazgeçmelerine yol açan bir ortamı aksettiriyor!

11-Fitch Ratings tarafından belediyelerle ilgili kredi notu değerlendirmelerinde yaşanan orman yangınlarının başta Antalya ve Muğla Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere, yerel yönetimlerin mali olanakları ve bütçeleri üzerinde ağır yük ve kayıp oluşturduğuna dikkat çekildi!

Merkezi yönetimin belediyelere bu konuda sağlayacağı mali desteğin belirsiz olduğu kaydedilen Fitch değerlendirmesinde yangınlar nedeniyle Antalya belediyesinin harcamalarında asgari 100 milyon, Muğla belediyesinin de 35 milyon TL artışla karşı karşıya kalacağının öngörüldüğü belirtildi.

Fitch değerlendirmesinde; Belediyelerin orman yangınları nedeniyle artan mali yüklerinin mali durumlarında, bütçelerinde bozulmalara neden olacağı, bunun da kredi notlarını olumsuz etkileyeceği ifade ediliyor. Belediyelerin kredi notları açısından gelişmelerin yakından takip edileceği kaydediliyor.

İktidarın gerek yangın sırasında gerekse bunun öncesindeki süreçlerde özellikle muhalefet belediyelerinin kaynaklarını kısma, yatırımlarını engelleme, bazı harcama ve karar yetkilerini merkezi yönetime alma girişimleri biliniyor. Belediyelerin İller Bankası’ndan alacakları ise geçmiş borçlarına mahsup edilerek kesiliyor ya da ödenmiyor. Yurt dışından bulunan uygun faizli ve vadeli kaynakların kullanılması ise Hazine ve Cumhurbaşkanı onayında sümen altı edilerek bekletiliyor, onay süreçleri geciktiriliyor.

Bu kasıtlı ve intikamcı tavrın sürmesi durumunda büyükşehir belediyelerinin kredi notlarının düşürülmesi muhtemelen iktidarı sevindirecektir.

Halen en yüksek kredi notuna sahip İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Dünya Bankası’ndan, Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası’ndan sağladığı yüzlerce milyon dolarlık-euroluk krediler CB Erdoğan tarafından onaylanmaksızın bekletilmektedir!