CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 16 AĞUSTOS 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 16 AĞUSTOS 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
İÇ POLİTİKA
- Kendisini Saray’ın ‘sansürcübaşı’ olarak gören RTÜK Başkanı; yangın ve sel haberlerine yasak getiriyor, halkın haber alma hakkını elinden alıyor!
DIŞ POLİTİKA
- Taliban, Afganistan’ın Başkenti Kabil’e girdi. NATO’nun eğitip donattığı Afgan ordusu, geri çekiliyor!
- CB Erdoğan, Afganistan’ın seçilmiş yönetimini yok sayarak terör estiren ve muhaliflerin başını kesen Taliban ile görüşecek!
- Ankara’da resmi protokolle ağırlanan Ömer el Beşir, Sudan Yönetimi tarafından alınan kararla Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne teslim edilecek!
- AB Sınır Güvenlik Kuruluşu Frontex, Yunanistan-Türkiye sınırında güvenlik, gözetleme ve takip sistemlerini konuşlandırdı!
- İran ile Nükleer Anlaşma’nın yeniden yürürlük kazanması yönünde sürdürülen görüşmeler kesintiye uğrarken, ABD’den İran’a yönelik yeni yaptırımlar geldi.
EKONOMİ
- Merkez Bankası, iktidarın tüm baskısına rağmen enflasyonda yükselişin devam ettiği bir aşamada faiz indirimine gitmeyi göze alamadı!
- İktidar medyasının yılsonu MB faizinin yüzde 17-17,50 olacağını gündeme getirmesi, faizde ‘siyasi talimatla erken seçime hazırlık’ dönemine geçileceğini işaret ediyor!
- Haziran 2021 İşsizlik ve İstihdam verileri ülke gerçekleriyle örtüşmüyor!
- Konut satışları, Temmuz ayında yüzde 53 geriledi. Buna karşılık yabancılara yapılan konut satışları dikkat çekiyor!
- Kamu çalışanları ve memur emeklileri için toplu sözleşme görüşmelerinde iktidarın önerisi: Yüzde 5 + Enflasyon farkı!
- Sudan’da 99 yıllığına kiralanan tarım arazisinin 100 bin hektarlık bölümünde tarımsal üretime başlanması için mutabakata varıldı.
- Padişahların İbrikçibaşı, Çeşnicibaşı gibi RTÜK Başkanı da kendisini Saray’ın ‘sansürcübaşı’ olarak görmektedir. İktidar bir tarafta afetlere karşı halktan para ve yardım isterken diğer tarafta RTÜK yangın ve sel haberlerine yasak getiriyor. Acizliğinin görülmesini istemeyen iktidar ve sözde özerk RTÜK Başkanı, halkın haber alma hakkını elinden alarak en büyük kötülüğü felaketzedelere yapıyor!
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nda (RTÜK) iktidar temsilcilerinin çoğunluk oyuyla alınan sansür ve yasak kararları, halkın haber alma özgürlüğü doğrultusunda gerçekleri aktarmaya çalışan medya kuruluşlarına kesilen ağır para cezaları, RTÜK Başkanının hakikatin üzerini örtmek çabasından öte gerçeklerden korkunun ifadesidir.
RTÜK yasasında öngörülen yetkilerini aşarak, yasalara aykırı şekilde sadece görüntüleri değil, muhalefete mensup siyasilerin basın toplantılarının, açıklamalarının radyo ve televizyonlarda yayınlanmasını, haberleştirilmesini de yasaklamaya, yaptırım nedeni saymaya yönelen RTÜK Başkanı ve kuruldaki iktidar ittifakının bu tutumları gerçeklerden korkmalarının hangi boyutlara yükseldiğini de apaçık göstermektedir.
Türkiye’nin yaşadığı felaketler karşısında halkın en temel ihtiyacı doğru, gerçek ve şeffaf biçimde haber almak, bilgi edinmektir. CB Erdoğan, karar çıkartıp yaşanan afetler için halkı yardıma, bağış yapmaya çağırırken, olan biteni tam olarak bilmesi engellenen halk felaketin gerçek boyutlarını bilemezse ne diye yardım ya da bağışta bulunsun.
Kaldı ki, tüm dünya medyası ülkemizin yaşadığı felaketleri anında ekranlarına taşırken, RTÜK Başkanının muhalif diye bazı kanallara getirdiği yasaklar, sansür ve para cezaları dijital medya ve teknoloji çağında devekuşu misali kafasını kuma gömmekten ibarettir.
RTÜK’teki oy çokluğuna dayanarak muhalefet temsilcisini toplantıdan çıkartmak, keyfi yasak ve sansür kararları almak, para cezaları yağdırmakla iktidara yaranmaya çalışan, iletişim başkanının gözüne girmeye, talimatları yerine getirmeye çalışan RTÜK Başkanı ve kuruldaki iktidar ittifakı temsilcileri, medya tarihinde AK Parti ve Erdoğan’ın Joseph Goebbelsleri olarak anılacaktır.
- Taliban Afganistan’ın Başkenti Kabil’e girdi. NATO’nun eğitip donattığı Afgan ordusu Taliban karşısında hiçbir varlık göstermeksizin geri çekiliyor. Devlet Başkanı Eşref Gani ‘vatanı sonuna kadar savunacağız’ derken, Taliban’ın Kabil’e girmesi ardından istifa ettiği bildirildi. CB Erdoğan’ın Taliban lideriyle görüşebileceğini açıklaması, meşru seçilmiş hükümete karşı asileri, terör estirenleri meşru muhatap kabul etmekle eş anlamlıdır!
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Pakistan’a yaptığı ziyarette Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Kabil havaalanının savunulması ve işletilmesi konusundaki müzakerelerde yakında somut sonuçlar beklendiğini söyledi. Mehmetçiği Afganistan’da tehlikeye atmalarının söz konusu olmadığını kaydeden Akar’ın bu açıklamalarına karşılık Taliban, TSK’yı ‘düşman güç’ gördüğünü söylemeye devam ediyor. Ülkenin önemli eyaletlerini peş peşe ele geçirerek hızla ilerleyişini sürdüren Taliban’a bağlı milisler hafta sonu dört koldan başkent Kabil’e girmeye başladı. Afganistan İçişleri Bakanlığı yönetimin barışçıl şekilde devri ve bir geçiş hükümeti için müzakerelere başlanabileceğini açıkladı. ABD istihbaratının açıkladığı raporlarda, Kabil’in düşmesinin daha önce 6 ay-1 yılı bulabileceği öngörüsünden vazgeçilerek 60-90 içinde Kabil’in Taliban kontrolüne girebileceğinin tahmin edildiği dile getirilmişti. Bu tahminler tutmadı, Kabil bir haftada düştü. Taliban, yönetimin kendilerine devrini beklediklerini ilan etti. Katliamlar yaparak kafa kesen Taliban’dan ABD büyükelçiliğine dokunulmamasını isteyen Biden yönetimi, elçiliği tahliye ederken, ABD vatandaşlarının ve ABD ile işbirliği yapan Afganların güvenli şekilde tahliyesi için acil koruma birliği gönderilmesi talimatı verdiğini duyurdu.
Afganistan’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Eşref Gani, ülkedeki tablonun sorumlusunun ABD-NATO olduğunu belirterek ‘Son damla kanımıza kadar vatanı savunmaya devam edeceğiz’ açıklamasını yaptı. Gani’nin bu açıklamalarına karşılık ortada bir Afgan ordusu yok, Afgan Hava Kuvvetleri de ortada görünmüyor. Taliban’ın öncelikle Afgan pilotları tespit ederek tutukladığı ya da öldürdüğü kaydediliyor. Afganistan’daki güçlü aşiret, kabile, etnik gruplaşmalar nedeniyle Afgan ordusunun da bu tür kamplaşmalarla dağıldığı, binlerce Afgan asker ve subayın ordudan kaçtığı vurgulanıyor. Eşref Gani’nin istifa ettiği, bir geçiş hükümeti çerçevesinde yönetimi Taliban’a devredileceği belirtiliyor.
TSK’yı Kabil havaalanında tutmakta ısrarcı görünen iktidar, Afganistan’daki seçilmiş meşru yönetimi devirmek üzere kanlı bir savaş yürüten Taliban ile görüşmeye, masaya oturmaya hazırlanıyor. CB Erdoğan geçen hafta yaptığı açıklamada; “Taliban’la bazı görüşmelere varıncaya kadar şu anda ilgili kurumlarımız çalışıyor. Hatta belki benim bile onların lideri durumunda olacak olanı kabul etme durumum olabilir” dedi.
Mısır’da seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesi üzerine 8 yıldan bu yana bu ülkeyle ilişkileri kopartan, Sisi’yi Mısır’ın meşru temsilcisi görmediklerini ilan ederek BM toplantısında aynı masada yemek yemeyi bile reddeden Cumhurbaşkanı, Suriye’de ise tam aksine BM’nin de tanıdığı ülkenin meşru yönetimini, Esad’ı devirmek isteyen cihatçı grupların yanında yer aldı.
Şam yönetiminin devrilmesine destek vererek 10 yıldır bu ülkedeki iç savaşta taraf oldu. Mısır ve Suriye politikalarının ağır faturası, Doğu Akdeniz’de tecrit, Mısır ile Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail’in yakınlaşması, ülkemize milyonlarca Suriyeli mültecinin gelmesi ve nihayet on milyarlarca dolarlık ağır ekonomik kayıplar oldu.
ABD istihbarat örgütü CIA’nın, Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı örgütlediği El Kaide’den doğan Taliban, kendi içinden IŞİD’i doğurdu. IŞİD’in yanı sıra El Kaide de Suriye’de El Nusra’yı yarattı. El Nusra şimdi El Kaide ile bağını koparttığını Heyet Tahrir Şam (HTŞ) adını aldığını öne sürüyor.
Hepsinin temeli aynı radikal-şeriatçı-orta çağ zihniyetini savunan terör çizgisindeki ideolojiye dayanıyor. El Kaide lideri Usame bin Ladin de, IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi de ABD ve CIA tarafından eğitilip, silahlandırılıp kullanıldı ve sonra da yok edildi. Bu örgütlerle Ortadoğu ve Müslüman ülkeler sürekli kaos ve kargaşaya itilerek istikrarsızlaştırıldı. İslamiyet adına Müslümanların Müslümanları katlettiği bir iklimin yaratılmasının piyonları oldular.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta Taliban ile görüşeceğini açıklaması kanımca çok yanlıştır. Türkiye Cumhurbaşkanının bir terör örgütünü muhatap alması, makamına kabul ederek görüşeceğini beyan etmesi, iktidarda tam bir kafa karışıklığının, politikasızlığın, öngörüsüzlüğün, Afganistan bataklığına saplanıp ne yapacağını bilmezliğin hüküm sürdüğünün işaretleridir!
- CB Erdoğan, daha önce “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok. Daha iyi anlaşabileceğimize ihtimal veriyorum” diyerek laik-demokratik Cumhuriyet ile Şeriatçı Taliban’ı aynı gördüğünü söylemişti. Şimdi de Afganistan’ın seçilmiş yönetimini yok sayarak, terör estiren, muhaliflerin başını kesen Taliban ile görüşme isteğini dile getirmesi iktidarın Afganistan politikasında nasıl bir yalpalama içinde olduğunu sergiliyor!
CB Erdoğan’ın bu sözleri üzerine Afganistan’ın Ankara Büyükelçisi Amir Muhammed Ramin’in yaptığı resmi açıklama, iktidara net bir mesaj ve yanıt niteliğindedir. Afgan Büyükelçi; “Taliban, terör örgütü DEAŞ-IŞİD ile aynıdır. İdeolojik olarak bir farklılıkları yoktur” dedi.
- Bu açıklamaya ne Cumhurbaşkanı Sözcüsü, ne Dışişleri sözcüsü, ne Cumhurbaşkanı iletişim Başkanı ve ne de Dışişleri Bakanı karşılık verdi. Hepsi suspus kaldılar!
Afganistan’daki mevcut meşru hükümetin Türkiye başkentindeki temsilcisi ve büyükelçisi Amir Muhammed Ramin’in Taliban’ı ‘terör örgütü’ olarak nitelendirip, IŞİD ile farkının olmadığını söylerken, CB Erdoğan’ın Taliban lideriyle görüşmeye, Cumhurbaşkanı sarayında ağırlamaya talip olması, hiçbir diplomatik teamülle bağdaşmayan, iktidarı ve yaptığı yanlışlar nedeniyle Türkiye’yi zora sokan bir görüntüdür.
Kaldı ki CB Erdoğan’ın Taliban ile görüşebilmek için arabuluculuğunu talep ettiği, Taliban’ın hamisi konumundaki Pakistan Başbakanı İmran Han’ın Taliban’ın ‘Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani devrilmeden, görevden gitmeden, Kabil’i teslim etmeden hiç kimseyle masaya oturmayacağını’ açıklaması da, Taliban’ın Pakistan Başbakanı aracılığıyla iktidara yanıtı niteliğindedir. Ülkeyi ve Cumhurbaşkanlığı makamını cihatçı-şeriatçı bir örgütün lideriyle muhatap kılmaya, eş konumda göstermeye ve aynı masada buluşmak için talepkâr olmaya kimsenin hakkı yoktur.
Tüm ülkeler askerleri ve vatandaşları ile diplomatik misyonları için Afganistan’dan acil tahliye başlatırken, iktidarın hâlâ Mehmetçiği Kabil’de tutma pazarlıkları yapması, askerimizin güvende olacağını öne sürmesinin hiçbir teminatı olmadığı ve gerçekçiliği yoktur!
Göz göre göre ikinci Musul Konsolosluğu olayının yaşanması ihtimali artarken, iktidar aymazlık içinde Taliban’dan randevu beklemektedir.
Pakistan Başbakanı İmran Han, ABD güçlerinin çekilmesi tamamlandıktan sonra, ülkesinde ABD’ye hava ya da başka bir üs vermeyeceklerini kesin bir dille ilan etti. Diğer bölge ülkelerinden de ABD’nin olası Taliban saldırısına karşı TSK’ya hava desteği sağlayabileceği bir imkân söz konusu değil.
- En yakın ABD üssünün Katar ve Körfez Bölgesinde olduğunu, buradan sağlanacak hava desteği içinse İran hava sahasının aşılması gerektiğini, ancak İran’ın buna izin vermediğini bizzat Pentagon yetkilileri, NATO komutanları söylüyor.
Mehmetçiğin Kabil’de Taliban karşısında yalnız başına kalacağının işaretleri şimdiden veriliyor. Anlaşıldığı kadarıyla MSB Akar’ın ziyaretinde Pakistan’dan da bu yönde bir destek ya da Taliban’a karşı işbirliği sözü alınamamış görünüyor.
- Taliban ya da kim olduğu belli olmayan lideri, Türkiye Cumhurbaşkanının dengi ve muhatabı olamaz.
- İktidar bir an önce Afganistan’da yanlıştan dönmeli, Biden’a yaranmak, ABD-AB-NATO çıkarlarının savunulması uğruna, bu ülkedeki iç savaşa taraf olmak sevdasından da, bu yanlış politikadan da vazgeçmelidir.
- Türkiye’nin Afganistan’da askerlerini tutarak elde edeceği bir çıkarı ve tarafları uzlaştırabilecek ağırlığı yoktur.
- Taliban, İstanbul’daki Afganistan zirvesine katılmayı iki kez reddetmişken, Türk Askerini ‘düşman ve yabancı işgal gücü’ olarak gördüklerini ilan etmişken, CB Erdoğan’ın Taliban ile görüşmeye talip olması siyasi ve diplomatik akıl tutulmasıdır.
Bu yanlış politika sürdürüldüğü takdirde, başka ülkeler de bunu emsal gösterip, Türkiye’nin mücadele ettiği terör örgütlerini ve liderlerini muhatap kabul ederek, destek vererek, onları meşru görme tavrını sergileyerek mukabil tutum gösterebilirler. İktidar Afganistan’da yanlış üstüne yanlış yaparak, ileride ülkemize bedeli çok ağır olabilecek süreçlere zemin hazırladığının, fırsat yarattığının farkına varmalı ve bu yoldan süratle dönmelidir. Başka seçeneği yoktur!
- Sudan'ı 30 yıl dikta altında ve şeriat ile yöneten Ömer el Beşir, Sudan yeni yönetimi tarafından alınan kararla Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) teslim edilecek. Kırmızı bültenle aranmasına ve insanlığa karşı suç işlemekten uluslararası tutuklama kararı olmasına rağmen, CB Erdoğan’ın Ankara’da resmi protokolle ağırladığı Ömer el Beşir, ‘Darfur soykırımı, etnik temizlik, katliam ve insanlığa karşı suç işlemekten’ yargılanacak!
Sudan’da iş başına gelen yeni yönetim yaklaşık iki yıldan bu yana el Beşir’i, rüşvet, yolsuzluk, faili meçhul cinayet ve katliamlardan ötürü tutuklayarak cezaevine koyduktan sonra yargılamaya hazırlanıyordu. El Beşir hakkında yıllardan bu yana Interpol tarafından çıkartılan kırmızı bülten ile arama ve yakalama kararı yanında, UCM Başsavcılığı’nın da yakalama ve tutuklama kararları bulunuyordu.
- Ömer el Beşir, ülkesinden dışarıya çıkamazken resmi ziyarette bulunabildiği ve en üst düzey protokolle ağırlandığı birkaç ülkeden birisi Türkiye oldu.
- CB Erdoğan’ın yakın ilişki içinde bulunduğu devrik başkan el Beşir, Darfur’da binlerce kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan katliam emrini vermekle suçlanıyor.
- Darfur katliamının ardından Sudan bölünmüş, Güney Sudan bağımsızlık ilan ederek ayrılmıştı.
Sudan Dışişleri Bakanı Meryem Sadık el Mehdi, Bakanlar Kurulunun, eski Cumhurbaşkanı Ömer el Beşir ve katliamda yer almakla, sorumlulukla suçlanan diğer isimlerin UCM’ye teslim edilmesine karar verdiğini açıkladı. UCM Başsavcısı Kerim Han'ın Sudan’ın başkenti Hartum'daki bir araya geldiği Dışişleri Bakanı Mehdi, Darfur savaşı mağdurları için adaletin sağlanması amacıyla UCM ile iş birliğine ve mahkemenin işini kolaylaştıracak her türlü desteği vermeye hazır olduklarını duyurdu.
Beşir’in verdiği emirlerle Darfur’da yüzbinlerce kişinin öldürüldüğü etnik temizlik, ülkeyi iç savaş ve bölünme noktasına getirdi. 20 yılı aşan iç savaşta Arap kökenli olmayan Afrikalı kabileleri yok etmeyi hedefleyen el Beşir, ordu dışında silahlandırdığı Cancavid milislerinin etnik katliamlarına, Afrika kökenlilere ve Hristiyanlara karşı soykırım gerçekleştirmelerine göz yummak, engel olmamak, destek vermekle de suçlanıyor.
Darfur katliamının ardından UCM Başsavcılığı soykırım ve insanlığa karşı suç işleme ithamıyla el Beşir hakkında gıyabında dava açarak yakalama ve tutuklama kararı çıkarttı.
El Beşir’in CB Erdoğan ile yakın dostluğu ve Türkiye ziyaretleri yanında, Erdoğan’ın da Sudan’ı ziyaret ederek el Beşir’le siyasi-askeri-ekonomik destek anlaşmaları imzalaması, 99 yıllığına tarım arazisi kiralanması, AB’nin tepki ve eleştirilerine neden olunca CB Erdoğan bu tepkilere; ‘Sudan ile ilişkimiz AB’yi ilgilendirmez’ karşılığını vermişti.
El Beşir’in devrilmesinden sonra Sudan’da Müslüman Kardeşler-İhvan üyelerine yönelik ülke çapında gözaltı ve tutuklama kampanyası yürüten yeni yönetim, bu ülkedeki üst düzey İhvan kadroları ve liderlerinin büyük bölümünün ise Türkiye’ye gelmelerine izin verdi.
- Sudan’dan kaçan İhvan liderlerinin büyük bölümü iktidarın koruması altında İstanbul ve Ankara’da faaliyetlerini sürdürüyor.
Sudan’daki yeni yönetimin lideri Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdul Fettah El-Burhan, CB Erdoğan ve CB Yardımcısı Fuat Oktay ile resmi görüşmelerde bir araya gelerek 6 anlaşmaya imza attı. İki ülke arasında Dışişleri, Mali İşbirliği, Askeri işbirliği, AA ile Sudan Haber ajansı SUNA arasında işbirliği ve tarım arazilerinin üretime açılması vb. anlaşmalar ilgili bakanlarla Sudanlı muhatapları tarafından imzalandı.
- El Beşir döneminde imzalanan anlaşmaları askıya almayı hedefleyen yeni Sudan yönetimi ile ilişkileri normalleştirme çabasına girişen iktidarın attığı adımlar çerçevesinde geçen hafta Ankara’ya gerçekleşen ziyaret bu açıdan önemli bir işaret.
Sudan ile ilişkilerde tüm kozlarını devrik diktatör el Beşir ve ülkede etkili konumdaki ihvan üzerine oynayan iktidar, Beşir’in devrilmesi sonrasında Mısır ve Suudilerle yakınlaşan yeni yönetim ile diyalog kurmakta açıkta kaldı. Mısır ile başlatılan normalleşme adımlarının Sudan’ın yeni yönetimi ile ilişkilerde de yansımasını gösterdiği, tek kişiye endeksli dış politikanın yanlışlığının Sudan’da da ortaya çıktığı ve iktidarın şimdi bu yanlıştan dönme hamlelerine yönelerek el Beşir’e sahip çıkıp yeni Sudan yönetimini karşısına almaktan vazgeçtiği anlaşılıyor!
- Afganistan’da Taliban’ın ilerleyişini sürdürmesiyle hızlanan göç dalgasına karşı Afganların Türkiye’de tutmasını hedefleyen Avrupa Birliği, bir yandan da Türkiye sınırlarına yeni takip, gözetleme ve izleme sistemleri kurma çalışmalarına hız verdi. AB sınır Güvenlik Kuruluşu Frontex, ilk aşamada Yunanistan-Türkiye sınırında güvenlik, gözetleme ve takip sistemlerini konuşlandırdı!
Afgan göçmenlerin Türkiye’de tutulması görüşünü savunan AB üyesi ülkelerin hükümetleri gerekirse Türkiye’ye bunun için mevcut mülteci anlaşmasına ek para ödenmesini gündeme getiriyorlar. Daha önce de vurguladığım gibi iktidarın onur kırıcı bir şekilde, Suriyeli mülteciler için AB ile imzaladığı anlaşma ile 3 milyar Euro karşılığında AB’nin sınır bekçiliğini kabul etmesini emsal alan AB komiserleri ve ülke yöneticileri pervasız şekilde Türkiye’ye para verip Afganların Türkiye’de tutulmasını dile getiriyorlar. Diğer yandan da Frontex’i harekete geçirip Türkiye üzerinden AB’ye olası Afgan göçmen geçişlerini durdurmak için yüksek teknolojili sınır engelleri kurmaya başladılar.
AB Sınır Koruma Gücü Frontex, Yunanistan’ın Dedeağaç Alexandropoli Havalimanı’na ve Limni adasına ilk kez kullanılacak olan gözetleme ve takip sistemleri kurdu. Özel kameralarla donatılmış balon sistemleriyle göçmenleri taşıyan kaçak botların ve teknelerin sınır muhafızlarınca deniz üzerinde erken tespitinin olanaklı hale geleceği, bu sistemle göçmenlerin izlenerek engellenecekleri ve Türkiye’ye geri gönderilecekleri belirtiliyor.
AB-Frontex’in Bulgaristan sınırına da kuracağı kaydedilen yeni izleme-takip-engelleme-gözetleme sistemlerinin, termal kameralar, özel sensörler ve vericiler yanında, uyduların da yardımıyla, 60 kilometre çapındaki bir alanda, gerçek zamanlı gözetleme ve takip yapma imkânı sağladığı, kaçak geçişlerin bu sistemlerle en alt düzeye ineceği kaydediliyor. Yunanistan sınır muhafızları ve Frontex sınır güvenliği görevlilerine yönelik olarak son dönemde kaçak göçmenleri yasadışı bir biçimde geri itme suçlamaları arttı. Yunanistan ve Frontex bu iddiaları reddetse de Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ve uluslararası insan hakları örgütleri geri itme uygulamasının sıklaştığını vurguluyor. Frontex sözcüsü COVID-19 salgını nedeniyle Avrupa’ya mülteci akınının yavaşladığını, 1 milyon kaçak göçmenin AB’ye giriş yaptığı 2015’teki sayıların altında olduğunu dile getiriyor.
- İktidar, sınır güvenliğinin üst düzeyde olduğunu savunuyor. Oysa gerçek farklı ve apaçık ortada: Artık şehirlerarası otobüslerle Afgan kaçak göçmenlerin ülkenin dört bir yanına taşındığı görülüyor!
ABD, NATO ve AB; 20 yıl boyunca Afganistan’daki işgalin sonucunda ortaya çıkan iç savaş ortamı ve insani duruma kayıtsız kalarak tüm yükü Türkiye üzerine yıkmanın altyapısını hazırlarken, Türkiye’den Avrupa’ya geçişleri engellemek için sınır güvenlik sistemlerini konuşlandırıyorlar. İktidar ise ülkenin sınırlarının güvenliğini sağlamak için çaba gösterip, seferber olacağına ABD ile Afgan göçmenlere ev sahipliği için para pazarlığında!
Nitekim Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), Taliban'dan kaçan Afganlar için Afganistan'a komşu ülkelerden sınırlarını açık tutmasını istedi ve İran, Pakistan, Özbekistan, Tacikistan gibi sınır komşusu ülkelere çağrıda bulundu. Güvenli bir yere sığınma imkânı bulunmayan çok sayıda sivilin can güvenliğinin bulunmadığına dikkat çeken BMMYK sözcüsü, örgütün ülkesinden kaçan Afganları kabul eden ülkelere insani önlemler için destek sunmaya hazır olduğunu kaydetti. Özellikle kadın ve çocukların Taliban'dan kaçtığını kaydeden sözcü “İnsani bir krizin eşiğindeyiz. Sadece yardıma ihtiyacı olan çocukların sayısı 2 milyona ulaşıyor. Afgan göçmenlere insani yardım için acil olarak 200 milyon dolara ihtiyaç var.” dedi. BMMYK’nın çağrısına rağmen komşu ülkeler Afgan göçmenlere sınırlarını kapattı. Afganların rahatça gelebildikleri yegâne ülke Türkiye…
- İktidar, muhtemelen kapalı kapılar ardında Biden’a, Merkel’e, Macron’a verdiği sözlerden ötürü, olan biteni seyretmekle yetiniyor. ABD ile yürütülen Afgan Pazarlığı, Afgan Mülteci Anlaşması halktan ve meclisten gizleniyor!
Uluslararası Haber Ajanslarının geçtiği son dakika haberlerine göre, ABD yönetiminden dört yetkili, Joe Biden yönetiminin ABD’ye çalışan Afganların tahliyesi ve ABD’ye götürülene kadar başka bir ülkede güvenli şekilde ikametlerinin sağlanması için bazı ülkelerle ‘gizli pazarlık’ yapıldığını teyit ettiler. İktidarın da bu gizli pazarlık içinde olduğunu öngörmek hiç de yanıltıcı olmaz. Tüm gelişmeler bunu işaret ediyor. İktidar, yaptığı yanlışların altında her geçen gün daha fazla ezilirken, ülkeyi büyük bir felakete doğru sürüklüyor!
- İran ile Nükleer Anlaşma’nın yeniden yürürlük kazanması yönünde Viyana ve Cenevre’de sürdürülen görüşmeler kesintiye uğrarken, ABD’den İran’a yeni yaptırımlar geldi. ABD Maliye Bakanlığı, Kudüs Gücü’ne yardım ve destek gerekçesiyle bazı kişi ve şirketlere daha yaptırım uygulama kararı aldı. Biden yönetiminin bu adımı, ABD-İran ilişkilerinde yakın gelecekte normalleşme beklentilerini bir kez daha açığa düşürdü!
Eski Başkan Donald Trump’ın İran ile imzalanan Nükleer Anlaşma’dan çekilme kararı alarak İran’a tekrar yaptırımları başlatması iki ülke ilişkilerinde gerilimi yeniden tırmandırdıktan sonra, göreve gelen Biden Obama’nın yaptığı anlaşmayı tekrar hayata geçireceğini vaat etti. BM gözetiminde Nükleer Anlaşmaya imza atan 5+1 (ABD, Fransa, İngiltere, Rusya, Çin ve Almanya) ülkeleriyle İran arasında müzakereler yeniden başlamıştı. Geçtiğimiz aylarda bazı anlaşmazlık noktaları ortaya çıkınca görüşmeler kesildi. Müzakerelerin başlatılması için diplomatik temaslar sürerken, İran’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı ve İbrahim Reisi seçildi. Devrim Muhafızları ile yakın olan ve dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in de halefi olarak görülen Reisi döneminde İran-ABD ilişkilerinin gerilmesi bekleniyordu. İbrahim Reisi göreve başlayalı henüz birkaç hafta iken ABD’den yeni yaptırım kararı çıktı. ABD Maliye Bakanlığı, petrol kaçakçısı olduğu iddia edilen bir kişiye ve İran Devrim Muhafızları'na bağlı Kudüs Gücü'ne destek sağladığını öne sürdüğü bazı şirketlere yaptırım uygulamaya başladı. ABD Maliye Bakanlığı, Mahmud Rashid Amur Al Habsi isimli bir Ummanlı aracıyı yaptırım listesine aldığını duyurdu. Al Habsi’nin, Kudüs Gücü yetkilileriyle ortaklık yaptığı ve yabancı müşterilere İran petrolünün sevkiyatını kolaylaştırmak için birkaç paravan şirketi aracı olarak kullandığı kaydedildi. ABD, El Habsi ile bağlantılı olduğunu savunduğu Umman merkezli Orbit Petrochemicals Trading'i ve Liberya'da kayıtlı Bravery Maritime Corporation’a bağlı tanker filosu ve gemiler de yaptırım kapsamına aldı.
Viyana ve Cenevre’de nükleer müzakerelerin yeniden başlaması için çabalar hızlandırılırken ABD Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı yeni yaptırım kararları, yeni İran yönetimini tavrını sertleştirmeye ve ABD’ye karşılık verme arayışına yönlendirecektir. Bu da ABD-İran gerginliğinin yeniden tırmanışa geçmesi, İran-İsrail çatışmalarının hızlanması, petrol tankerlerine saldırı ve sabotajların artması vb. sonuçlarını beraberinde getirecektir.
- Merkez Bankası, iktidarın tüm baskısına rağmen enflasyonda yükselişin devam ettiği bir aşamada faiz indirimine gitmeyi göze alamadı. Sonuçları çok ağır olacak bu adımı atmaktan kaçınan MB yönetimi, kanımca politika faizini altıncı kez yüzde 19’da sabit tutarak hem CB Erdoğan’ı kızdırmamayı hem de bir ay zaman kazanmayı tercih etti!
Merkez Bankası (MB) Para Politikası Kurulu (PPK) 12 Ağustos’taki toplantısında CB Erdoğan’ın açıklamalarının aksine faiz indirimi yerine Mart ayından bu yana yüzde 19 olan politika faizini 6’ıncı kez sabit tutma kararı aldı.
- Bu kararla bir anlamda CB Erdoğan’ın ‘Ağustos’tan itibaren faizlerde düşüşe geçiyoruz. Enflasyonda da düşüş başlıyor. Düşük faiz düşük enflasyon demektir’ sözlerine karşılık MB-PPK bu söylemin ekonomik altyapısının olmadığını mevcut koşullarda geçerliliğinin bulunmadığını ilan etmiş oldu.
- Diğer yanıyla bakıldığında CB Erdoğan’ın ‘faiz düşerse enflasyon da düşer’ yaklaşımının MB nezdinde kabul görmediği, aksine asli görevi enflasyonla mücadele ve fiyat istikrarını sağlamak olan MB’nin, enflasyonun yükselişe devam edeceği görüşünde olduğu ortaya çıktı.
TÜİK’in temmuz ayı itibarıyla yüzde 18,95 olarak açıkladığı yıllık enflasyon ile MB’nin politika faizi arasındaki 0,05’lik farkı değerlendirdiği anlaşılan MB-PPK ‘enflasyonun üzerinde faiz verme’ sözünü tutma ihtiyacı duydu. Zaten yüzde 19’luk politika faizi esas alınarak bankalar tarafından TL mevduatlar için uygulanan faiz, vergi ve stopajlar kesildikten sonra, şu anda bile hem politika faizinin hem de yüzde 18,95’lik TÜFE enflasyonunun 2,5 puan altında ve yüzde 17,5 dolayında.
Dolayısıyla MB her ne kadar enflasyonun üzerinde faiz verdiğini savunsa da mevcut şartlarda enflasyon karşısında politika faizi negatif ve TL yatırımcıları enflasyon karşısında zarar eder durumda. Bankalardaki TL mevduatlar gerilemeye devam ederken, döviz cinsi mevduatlar 6 ağustos haftası itibarıyla 450 milyon dolar daha artarak 260,5 milyar dolara ulaştı. Döviz mevduatlarının TL karşılığı 2,2 trilyon olurken, TL mevduatlar ise aynı hafta itibarıyla 16 milyar TL gerileyerek 1 trilyon 742 milyar liraya indi. Bankalardaki 4 trilyon dolayındaki mevduatın yüzde 50’sinden fazlasını döviz cinsi mevduatlar oluşturuyor.
CB Erdoğan’ın ağustostan itibaren faizlerin düşüşe geçeceği öngörüsü gerçekleşmez iken, MB Başkanı açısından da TÜİK’in 3 Eylül’de açıklayacağı ağustos ayı enflasyonunun yüzde 18,95’in altında olmasını umut etmek dışında bir seçenek görünmüyor.
Şayet TÜİK, önümüzdeki eylül ayında yıllık enflasyonun yüzde 18,95’in altına indiği yönünde bir TÜFE verisi açıklarsa, o zaman MB için eylül ayındaki PPK toplantısında 50-100 puanlık bir faiz indirimi marjı doğabilecek ve CB Erdoğan’ın beklentisini karşılayacak bir indirim kararı alma olanağı söz konusu olabilecek!
- TÜİK’in kurumsal statüsünün değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı kontrolüne alınması, TÜİK ve MB’nin birbirleriyle ‘paslaşarak’ enflasyon ve faiz hesabı yapacaklarını, CB Erdoğan’ı memnun edecek bir enflasyon-faiz tablosunun kâğıt üzerinde hazırlandığını işaret ediyor. İktidar medyasının yılsonu MB faizinin yüzde 17-17,50 olacağını gündeme getirmesi, faizde ‘siyasi talimatla erken seçime hazırlık’ dönemine geçileceğini işaret ediyor!
İktidar medyasında MB’nin ağustos ayında da faizi yüzde 19’da sabit tutma kararının ardından, eylülde faizlerin indirileceği yılsonunda politika faizinin yüzde 17-17,50’ye kadar gerileyeceği yönünde haberlere yer verilmesi dikkat çekiyor. Bu haber ve yorumlar aynı zamanda TÜİK’in enflasyon hesaplamalarında da iktidarın talimatı ve beklentisi yönünde düşük oranlar açıklayacağını düşündürüyor.
TÜİK yönetiminde yapılan son değişiklikler, Cumhurbaşkanı tarafından TÜİK’te üç Başkan Yardımcısı’nın birden görevden alınıp, yerlerine üç yeni atama yapılması, TÜİK’in kurumsal statüsünün değiştirilerek cumhurbaşkanlığı kontrolüne alınması, TÜİK ve MB’nin birbirleriyle ‘paslaşarak’ enflasyon ve faiz hesabı yapacaklarını işaret ediyor.
- Bu da önümüzdeki sürecin (2022) artık bir erken seçim dönemi olacağını, iktidarın sürdürülmesi açısından her türlü ekonomik dengenin alt üst edilmesi pahasına tüm kozların oynanacağını gösteriyor. İktidar talimatıyla erken bir faiz indirimi, dev bir Kredi Garanti Fonu (KGF) fonlama ve kefalet uygulaması, kredilerde öteleme, teşvikli özel faizli krediler ve artan kamu harcamaları gibi her türlü riskin alınacağı bir süreç iktidar tarafından hazırlanıyor.
Tam da bu aşamada 15 ay önce göreve gelen Kredi Garanti Fonu (KGF) Genel Müdürü Kasım Akdeniz'in kendi isteğiyle görevden ayrılması ve iktidarın taleplerine uyum sağlayacak bir atama için zemin hazırlanması dikkat çekiyor! 2020’de Korona salgını nedeniyle girilen ekonomik daralma sürecinde, iktidarın kredi dağıtma baskısı altında kalan KGF’nin o dönemdeki Genel Müdürü İsmet Gergerli istifa etmiş, yerine Kasım Akdeniz getirilmişti. Akdeniz, aynı baskılar karşısında görevden ayrılmak zorunda kaldı.
Dolayısıyla önümüzdeki aydan itibaren TÜİK’in düşük enflasyon açıklaması, MB’nin buna dayanarak faiz indirmesi, kamu bankalarının kredi faizlerini düşürmesi ve KGF kefaletli yeni bir kredi kampanyası başlatılarak, ekonomiye 2-3 aylık soluk aldırılmasının ardından hızla erken seçime gidilmesi planlarının sinyalleri açığa çıkıyor. CB Erdoğan ve iktidar; halen ağır kriz tablosundaki Türkiye ekonomisinin tüm ayarlarını daha da bozma pahasına tüm bunları şahsi ve partisel siyasi ikbal için göze almış görünüyor!
- TÜİK’in açıkladığı Haziran 2021 İşsizlik ve İstihdam verileri; ülke gerçekleriyle örtüşmüyor, bir ayda işsiz sayısındaki azalma ve yeni işe girenlerin sayısındaki olağanüstü artış COVID-19 salgını olmayan yılların da ötesinde bir pembe tablo içeriyor. TÜİK ile İŞKUR verileri arasındaki çelişkiler bariz şekilde görülürken, TÜİK bu gidişle, iktidar talimatıyla işsizliğin tek haneye indiğini, Türkiye’de işsiz kalmadığını açıklayacak!
TÜİK'in Haziran 2021 İstihdam ve İşgücü İstatistikleri’ne göre işsizlik oranı bir ayda 2,5 puanlık azalma ile yüzde 13,2’den 10,6’ya inerek son üç yılın en düşük seviyesine geriledi. Haziran ayı verilerine göre, işsiz sayısı bir önceki aya göre 823 bin kişi azalarak 3 milyon 399 bin oldu. Aynı ay istihdam edilenlerin sayısı ise bir ayda 602 bin kişi artarak 28 milyon 586 bine çıktı. Geçtiğimiz yılın aynı ayına kıyasla bir yılda yeni istihdam edilenlerin sayısı, 1,4 milyon kişi oldu.
Bu çerçevede resmi işsizlik oranı 2,5 puanlık azalma ile yüzde 10,6, istihdam oranı ise 0,9 puanlık artış ile yüzde 44,9 olarak açıklandı. Tek haneli rakamlara yaklaşan işsizlik oranı son olarak 2018 Mayıs'ta yüzde 10,6 olmuştu. Buna karşılık Haziran ayında istihdam edilebilecek toplam iş gücü 32 milyon 206 bin kişiden 31 milyon 984 bin kişiye geriledi. Herkesi şaşkına çeviren TÜİK verileri, neredeyse çalışmak isteyen herkesin iş bulduğu bir Türkiye tablosu çiziyor!
Buna karşılık, çalışma çağındaki nüfus artarken, işgücüne katılımın azaldığını, diğer deyişle yüzbinlerce kişinin işsiz olduğu halde ‘çalışmak, para kazanmak istemediğini’ gösteriyor!
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Araştırma Merkezi, istihdam artışının gerçek sebebinin yeni istihdam yaratılmasından daha çok pandemi ödeneklerinden yararlananların bir bölümünün işlerine dönmeleri veya tam çalışmaya başlamalarından kaynaklanmış olabileceği görüşünde.
Diğer yandan TÜİK verilerinin ülke gerçekleri, ekonominin mevcut durumu ve çalışma hayatının olağan akışıyla bağdaştığını söylemek güç. En gelişmiş ekonomilerde bile ağır işsizlik sorunu ön planda iken Türkiye’de bir ay içerisinde işsiz sayısının 823 bin kişi birden azalması, 602 bin kişinin bir ayda yeni işe başlaması gerçeklikten uzak ve izaha muhtaç.
TÜİK, verilerinin ve hesaplama yöntemlerinin doğruluğunu, gerçekliğini ayrıntılı bir şekilde kamuoyuna açıklamak ve hepimizi ikna etmek zorunda. Normalleşmeye geçişle birlikte yeme-içme yerlerinin, kafe ve lokantaların açılmasının beraberinde işsizlikte nispi bir azalma getirmesi beklenen bir gelişme idi. Ancak yine de bir ayda 602 bin yeni iş olağanüstü bir durum.
TÜİK verileri, İŞKUR rakamlarıyla da çelişiyor. Şöyle ki; Mayıs ayında İŞKUR'da kayıtlı işsiz sayısı 2 milyon 893 bin iken Haziran'da 2 milyon 950 bine yükselmiş. Yani İŞKUR’a göre işsiz olup, iş arayan kayıtlı işsizlerin sayısı mayıs ayından haziran ayına artış göstermiş. Buna karşılık TÜİK, işsiz sayısının Haziran ayında Mayıs ayına kıyasla 823 bin kişi azaldığını söylüyor.
- İktidara bağlı, devletin iki kurumunun rakamları arasında böylesine ağır ve derin bir çelişki olabilir mi?
Kaldı ki iktidarın kararı doğrultusunda 30 Haziran itibarıyla sonlandırılan Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ) ve Nakdi Ödeme Desteği (NÖD) ödemelerinin kesilmesiyle, bu ödeneklerden yararlananların bir kısmının açılan işyerlerine dönmeleri, yeniden iş başı yapmaları beklenen bir durumdu. Buna rağmen 602 bin kişiyi yeni işe girmiş gibi açıklamak kamuoyunu aldatmaktan öte bir şey değildir.
TÜİK bu eleştiri ve tartışmalar üzerine yaptığı kısa açıklamada; “TÜİK tarafından üretilen istatistikler AB ve dünya genelinde geçerli olan, uluslararası kurumlar tarafından tavsiye edilen yöntem, tanım ve kavramlar kullanılarak hesaplanmaktadır” denildi. O zaman neden AB ülkelerinde açıklanan işsizlik, enflasyon, büyüme hızı vb. veriler tartışmalara yol açmıyor da her ay TÜİK’in verileri tartışılıyor? TÜİK’in verileri yalnız yurtiçinde değil, yurt dışında da Eurostat ya da OECD gibi kuruluşlarca fazla güvenilir bulunmuyor. Bu kuruluşlar kendi imkânlarıyla Türkiye’de veri derlemeye çalışıyor. Böyle bir durum TÜİK için incitici ve onur kırıcı değil mi?
TÜİK, yayın takviminde yer aldığı halde 2020 Ölüm ve Ölüm Nedeni İstatistikleri ile 2020 Göç İstatistikleri’ni son anda yayınlamaktan vazgeçti, süresiz olarak erteledi. Bu durum, TÜİK’in gerçek rakamları kamuoyuna açıklama konusundaki sıkıntılarını ve siyasi baskı altında olduğunu gösteriyor!
- Konut satışları, Temmuz ayında yüzde 53 geriledi. Konut satışlarının böylesine sert biçimde gerilemesi, ekonomik durgunluğun yanı sıra konut fiyatlarındaki olağanüstü artışın ve konut kredisi faizlerinin yüksekliğinin sonucu olarak görülmelidir. Buna karşılık başta Iraklılar ve Afganlar olmak üzere yabancılara yapılan konut satışlarının hız kesmemesi, bir ayda 4500 konutun yabancılara satılması dikkat çekiyor!
Temmuz ayında ülke genelinde 107 bin 785 konut satıldığı açıklanırken, bu sayı geçen yılın Temmuz ayına göre yüzde 53 gerileme anlamına geliyor. Hatırlanacağı gibi geçen yıl haziran başında geçilen normalleşme sonrasında Temmuz-Ağustos aylarında kamu bankaları tarafından aylık yüzde 0,69 faizle konut kredisi kampanyası başlatılmış, konut satışlarında adeta rekor kırılmıştı. Dolayısıyla bu yıl temmuz ayında yaşanan sert düşüşün bir anlamda baz etkisinden de kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz.
Diğer yandan Türkiye genelinde temmuz ayındaki ipotekli konut satışlarının geçen yılın aynı ayına göre yüzde 84,3 azalarak 20 bin 553 olması konut kredisi faizlerinin olağanüstü yüksek düzeyde olmasından kaynaklandı. Banka kredisiyle yapılan ipotekli konut satışlarında kredilerin erişilmezliği yanında, geri ödeme taksitlerinin yüksekliği ve geniş kesimlerin ödeme gücünü aşması da bir diğer önemli etken.
Enflasyonun yıllık yüzde 18,95 olmasına karşılık konut fiyatlarındaki artışın enflasyonun üç katı düzeyine yaklaşması ve yüzde 47’yi bulması da konut talebini gerileten önemli unsurlardan birisi. Konut satışlarında bir başka kritik veri ilk kez satılan konutlarla ilgili… Yeni üretilen ve satışa sunulan konutlardaki satışın temmuz ayında 32 bin 672 olması ve geçen yılın aynı ayına göre yüzde 51,9 düşüş göstermesi konut sektörü açısından oldukça sıkıntılı bir durumu işaret ediyor. Yeni üretilmiş satışa hazır konut stokunun eritilemediği, yaklaşık 2 milyonluk yeni konut stokunun konut-inşaat şirketleri üzerinde ağır maliyet yükünün sürdüğü ve inşaat sektörünü zorlamaya devam ettiği anlaşılıyor. Her zaman ilk kez satılan konutların önünde seyreden ikinci el konut satışlarının da temmuz ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 53,5 azalarak 75 bin 113 olması kullanılmış, ikinci el konutlar olan talebin de ekonomik güçlükler ve ödeme zorluğu nedeniyle azaldığını ortaya koyuyor. Bu yılın Ocak-Temmuz dönemi itibarıyla yedi aydaki konut satışları toplamı da geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 22,7 azalarak 660 bin 595 olarak gerçekleşti. Bu dönemde ipotekli konut satışı yüzde 68,6, ilk defa satılan konutlar yüzde 24,5, ikinci el konut satışları da yüzde 21,8 geriledi. Önceki aylarda olduğu gibi konut satışlarında artış görülen tek alan yabancılara yapılan konut satışları. Yabancılara yapılan konut satışları temmuzda geçen yılın aynı ayına göre yüzde 64 artarak 4 bin 495 olurken, Ocak-Temmuz döneminde yabancılara yapılan toplam konut satışı ise geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 46,9 artarak 24 bin 983 oldu. Irak vatandaşları Türkiye'den 712 konut satın alarak temmuz ayında da ilk sıradaki yerlerini korudular. Iraklıları 619 konut ile İran, 365 konut ile Rusya Federasyonu, 229 konut ile Afganistan ve 198 konut ile Almanya vatandaşları izledi. Yabancılara döviz üzerinden yapılan konut satışlarının konut-inşaat sektörünün ‘can simidi’ haline geldiği aylardan bu yana açıklanan verilerde kendisini bariz şekilde gösteriyor. Temmuz ayında da aynı tablo karşımıza çıkıyor.
Muhtemelen CB Erdoğan’ın Merkez Bankası’na yönelik faiz indirimi baskısının sürmesiyle eylül ya da ekim ayında gündeme gelebilecek bir faiz düşüşünün ilk yansıtılacağı alan konut kredileri olacaktır. Bu konuda yine kamu bankalarının öncülük edeceğini, düşük faizli konut kredisi kampanyalarıyla konut satışlarının ve inşaat-konut sektörünün canlandırılmasının gündeme geleceğini bugünden öngörmek yanıltıcı olmaz.
- Kamu çalışanları ve memur emeklileri için yaklaşık 5 milyon kişiyi ilgilendiren toplu sözleşme görüşmelerinde iktidarın önerdiği yüzde 5+enflasyon farkı zam teklifi ekonominin gerçekleri karşısında memurları ve emeklileri yoksulluğa razı etmek amacından öte bir şey değildir. Memur sendikalarına önerilen zam oranı milyonlarca çalışan ve emeklinin rızkından kesip iktidarın ayrıcalıklı kesimine kaynak yaratmaktan ibarettir.
Kamu çalışanlarının 2022-2023 dönemi maaş zamları ve sosyal hakları için memur sendikaları ile iktidar arasında başlayan müzakerelerde iktidarın masaya getirdiği zam önerisi, ülkenin ve ekonominin gerçekliğinden kopuk, milyonların sorunlarına ve sıkıntılarına sırtını dönmüş bir yönetimin zihniyetini yansıtmaktadır.
- Hükümet adına yapılan zam teklifi 2022 yılının ilk 6 ayı için yüzde 5 artı enflasyon farkı, ikinci 6 ayı için de yüzde 6 artı enflasyon farkını öngörmektedir.
- Sözleşmenin ikinci yılı olan 2023 yılı içinse ilk ve ikinci yarı için yüzde 6 artı enflasyon farkı önerilmektedir.
Baştan itibaren vurguladığım gibi öncelikle milyonlarca çalışan ve emekliyi ilgilendiren maaş zamlarında esas alınması gereken, hedeflenen değil, gerçekleşen enflasyon olmalıdır.
- İktidar afaki bir şekilde gerçekçi bir temeli olmayan enflasyonu tek haneye indirmek hedefinden yola çıkarak 4 milyona varan kamu çalışanı memurlara ve 2 milyon dolayındaki memur emeklisine yüzde 5 ve 6’lık zam teklif etmektedir.
İktidarın kendi Orta Vadeli Programı’nda ve Merkez Bankası’nın enflasyon raporlarında bile 2022 için çift haneli ve yüzde 10’un üzerinde enflasyon tahminleri yer alırken, daha önce de ilan edilen bu hedeflerin hemen hemen hiç birisi tutmamış iken yüzde 5 zam teklifiyle sendikaların karşısına oturmak gayrı ciddiliktir.
Halen yüzde 18,95 düzeyinde olan yıllık enflasyonun düşüşe geçeceği yönündeki iktidar iddiasına karşılık, Merkez Bankası’nın bu yıl üçüncü kez revize ettiği yılsonu enflasyon hedefi bile yüzde 14-15 düzeyindedir.
Mevcut durumda hedeflenen ile gerçekleşen enflasyon arasında yaklaşık 5 puan fark söz konusudur. İktidar, bugünden gelecek iki yıl için hedeflediği enflasyon gerçekmiş gibi buna dayalı bir zam önermektedir.
Bir önceki toplu sözleşmede mutabakata varılan yüzde 3’lük zammın gerçekleşen enflasyon karşısında ne kadar komik kaldığı ve milyonlarca memurun-emeklinin enflasyon mağduru olduğu apaçık ortada iken iktidarın ‘hedeflenen enflasyon’ iddiasıyla zam teklifi getirmesi, kitleleri yoksulluğa, sefalete ikna etme gayretinin göstergesidir.
Yıllardır mağduriyetlere neden olan 3600 ek gösterge konusunda iktidar sadece temenni vaat etmektedir. Refah payı ve sosyal haklar konusunda ise ortaya hiçbir somut öneri konulmamaktadır. Memur sendikaları haklı olarak iktidarın teklifini ciddiye almaksızın daha gerçekçi bir teklifle masaya gelinmesini dile getirerek masadan çekilmişlerdir.
Memur sendikaları 3600 ek göstergenin ekim ayında TBMM’de yasalaştırılmasını, kamuda güvencesiz olarak sözleşmeli statüde istihdam edilenlerin de kadroya alınmasını talep etmektedir. Bunların hepsi haklı ve adil taleplerdir. İktidar kendi ayrıcalıklı memurlarına, atadığı bazı bürokratlara, Cumhurbaşkanlığı kadrolarına 4-5 yerden maaş olanağı sağlarken, milyonlarca kamu emekçisine ve emeklisine yoksulluk sınırında bir maaş için bile sadece yüzde 5 zam önermektedir.
İktidarın amacı grev hakkı olmayan memurları uzlaşmazlığa ve ardından da hakeme götürüp, bu ay sonuna kadar tamamlanması zorunlu toplu sözleşmede kendi amaçladığı zamlara razı ederek süreci sonlandırmaktır. Memur sendikaları tüm yasal yolları kullanarak buna karşı birlik-beraberlik içinde ortak tavır koymalıdır. Aksi halde tutmayacağı bugünden belli olan enflasyon hedeflerine endeksli toplu sözleşme zamlarıyla sefalet ücretine çalışmak mecburiyetinde kalacaklardır.
İktidar kamu çalışanlarını ve memur emeklilerini istismar edecek, enflasyona ezdirecek komik zam tekliflerini gözden geçirip, devlete ve ülkeye hizmet eden kamu görevlilerine ve kamu hizmetinden emekli olanlara, insan onuruna yaraşır bir yaşam imkânı sağlayacak ücreti-maaşı vermek, buna uygun zam yapmak zorundadır. Bu sorumluluktan kaçamaz!
- Sudan’ın yeni yönetimi ile 99 yıllığına kiralanan 780 bin 500 hektarlık tarım arazisinin 100 bin hektarlık bölümünde tarımsal üretime başlanması için mutabakata varıldı. Sudan’dan yapılacak tarımsal ve hayvansal ürün ithalatında gümrük vergisini sıfırlama taahhüdü veriliyor. Sudan ile varılan bu mutabakat çok zor durumdaki yerli üreticiye bir darbe daha indirecek, dışa bağımlılığı artıracaktır!
Katliam suçu nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) yargılanması gündemde olan devrik ve tutuklu Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir ile AK Parti iktidarının 2013’te imzaladığı tarım arazisi kiralama anlaşması, Sudan’ın yeni yönetimi tarafından kısmen uygulamaya konuluyor. Geçtiğimiz hafta Ankara’yı ziyaret ederek CB Erdoğan ile bir araya gelen Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdul Fettah El-Burhan ile yeni anlaşmalar imzalandı.
CB Yardımcısı Fuat Oktay’ın açıklamalarına göre 8 yıl önce Sudan’da kiralanan 780 bin 500 hektarlık (7 milyon 850 bin dönüm) tarım arazisinin 100 bin hektarlık (1 milyon dönüm) bölümünde tarımsal üretime başlanması konusunda mutabakata varıldı. Bu çerçevede daha önce el Beşir yönetimi ile yapılan anlaşmalar uyarınca Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) ile Sudan Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın ortak olduğu Türkiye-Sudan Uluslararası Tarım ve Hayvancılık A.Ş. kuruldu.
- Ülkemizde üretici kan ağlarken,
- Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de orman köylüsü, sebze-meyve üreticisi, besici, bağ-bahçe sahipleri yangın ve sel felaketiyle her şeyini yitirirken,
- Güneydoğu’da, İç Anadolu’da üreticiler elektrik ve sulama zamları, kuraklık karşısında üretim yapamaz hale geldiği için iktidarı protesto ettiğinde Jandarma müdahalesiyle gözaltına alınırken,
İktidarın Sudan’da ortak şirket kurup 1 milyon dönüm arazide tarımsal üretim başlatması yerli üreticiyle alay etmek, sorunlarına karşı acımasızca ve duyarsız bir tutum sergilemektir. Bunun öncesinde yangınlarla, selle, yüksek enflasyon ve artan maliyetlerle yıkıma uğrayan yerli üreticinin yaraları sarılmayı beklerken, parasal destek yerine CB kararıyla halktan yardım kampanyasıyla para toplanması, Sudan’a ise 30 milyon dolar karşılıksız-hibe kaynak aktarılması başlı başına ülke insanlarına karşı aymazlıktır!
CB Yardımcısı Fuat Oktay’ın resmi görüşmelerde varılan mutabakat sonrası söylediği şu sözler açıkça yerli üreticiyi, köylüyü, işsizleri görmezlikten gelmek, yok saymaktır:
“Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğünün (TİGEM) pilot çiftlik projesi öncülüğünde bu alanda başlatılacak tarımsal üretim işbirliği, Türk iş insanlarımız için Sudan'da önemli bir yatırım fırsatı sunarken, aynı zamanda Sudan'a istihdam, tarımsal teknoloji ve gıda arz güvenliği gibi alanlarda katkı sağlayacaktır.”
Ülke tarım ve hayvancılığını ithalatla terbiye ederek, üretimden soğutup uzaklaştıran, yıllardır uyguladığı tarım ve hayvancılık politikalarıyla milyonlarca dönüm tarım arazisinin ekilmeksizin boş kalmasına zemin hazırlayan iktidar, Sudan tarımına, hayvancılığına, üretimine ve istihdamına katkı sağlamakla övünüyor.
TOBB, iktidarın talimatıyla üye iş insanlarını, gıda ve tarım sanayicilerini, ülkenin önde gelen gıda markalarını Sudan’da yatırıma çağırıyor. Yatırım yapacak olanlara olağanüstü teşvikler, destekler vaat ediliyor.
Türk Hava Kurumu’nun (THK) yangın söndürme uçaklarının bakım ve onarımına kaynak aktarmayan, Cumhuriyetle yaşıt milli havacılık kurumunu ‘Devlete ait değil’ diye dışlayan iktidar, Sudan’da kurulan ortak tarım ve hayvancılık şirketinin yüzde 80 sermayesini içinse TİGEM üzerinden Sudan’a kaynak aktararak yerlilik-millilik iddiasında bulunuyor.
Sudan’ın devrik diktatörü Ömer el Beşir ile CB Erdoğan tarafından 2017’de imzalanan Türkiye-Sudan Ticaret ve Ekonomik Ortaklık Anlaşması 2019 yılında onaylanırken, kiralanan tarım arazileri ve bu ülkeden yapılacak tarım ve hayvancılık ürünleri için de gümrük vergisi muafiyetleri getirildi. Anlaşma uyarınca;
Binlerce ton kırmızı et, 50 bine varan canlı büyük ve küçükbaş hayvan, tonlarca patates, domates, bal, peynir, buğday, arpa, 2 milyon adede varan yumurta vb. ürünlerin de aralarında yer aldığı 802 kalemde gümrükler sıfırlandı. Çok sayıda ürün için yüzde 50’ye varan gümrük vergisi istisnaları taahhüt edilerek, asgari yılda 3,5 milyon dolarlık tarımsal-hayvansal ürün ithalatı garanti edildi.
İktidar, ülke tarım ve hayvancılığını yok etmek için gayret göstererek milyonlarca dönüm tarım arazisi kiralayıp Sudan’da üretimi hedeflerken diğer yandan da Sudan’dan yapılacak sıfır gümrüklü tarım ve hayvancılık ürünleri ithalatıyla yerli üreticinin ürününün Sudan üreticisiyle rekabet şansını ortadan kaldırıp, köylüye-besiciye ‘üretme, ne halin varsa gör’ diyor.
Bu koşullarda üretimden vazgeçirilen üreticinin ürünü depolarda çürürken, bir yandan da depoları, ahırları basılıp terörist muamelesine maruz bırakılıyor. Sudan’da arazi kiralayıp üretim yaparak, ürünlerin de sıfır gümrükle ülkeye ithali için kapıları ardına kadar açarak yerli üretimi, ülke tarım ve hayvancılığını yok etmeye çalışan, imzaladığı anlaşmalarla yerli çiftçinin, köylünün ölüm fermanını imzalayan iktidar kime hizmet ediyor?
Sulama ücretlerine, elektriğe, mazota, tohuma, gübreye zam üstüne zam yapan iktidar bir yandan da CB kararlarıyla Fahiş Fiyat Komitesi, Fiyat İstikrarı Kurulu vb. yapılanmalara giderek üreticinin maliyet artışını ürün fiyatına yansıtmasını, alın terinin karşılığını almasını polisiye tedbirlerle, baskı ve tehditlerle, ağır para cezalarıyla engellemeye yöneliyor.
Kaldı ki kendi ülkesinde üreticiyi üretimden uzaklaştırarak verimli tarım arazilerinin üretim dışı kalmasına, ekilmemesine zemin yaratan iktidar diğer yandan da Sudan gibi yoksul bir ülkede verimli tarım arazilerini 99 yıllığına kiralayıp burada üretime girişerek yoksul Sudanlıların haklarını, topraklarını, üretim imkânlarını ellerinden alıyor.
İktidar öncelikle ülke kaynaklarını başka ülkelerde arazi kiralayıp, üretim yapmaya değil, kendi üreticimizi, besicimizi, tarım ve hayvancılık altyapımızı, gıda üretimini desteklemeye, teşvik etmeye ayırmalı, halka ucuz ve kaliteli gıda, beslenme olanağı yaratarak, anayasal sorumluluğunu yerine getirmelidir.
Ülkemizde milyonlarca dönüm tarım arazisi ekilmeksizin boş dururken, selde yangında on binlerce hayvan telef olurken, halkın vergileriyle oluşan ülke kaynaklarının aktarılması gereken yer Sudan değildir. Yerli fındık, çay, tütün, hububat üreticisini mağdur eden, enflasyonun altında belirlenen destekleme alım fiyatlarıyla, ithalata yönelip başka ülkelerin üreticilerini, besicilerini ihya eden iktidarın tarım ve hayvancılık politikaları ülkeye yapılan en büyük kötülüktür!
Yeni Soluk
Yorum Yap