CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 09 AĞUSTOS 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 09 AĞUSTOS 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

İÇ POLİTİKA

  1. İktidarın ülkeyi saran orman yangınlarıyla mücadelede sergilediği başarısızlık, tek adam yönetiminin ‘kâğıttan kaplan’ olduğunu açığa çıkartarak, tüm cilalarının dökülmesine yol açtı.

DIŞ POLİTİKA

  1. Türkiye, İngiltere’nin COVID-19 kapsamında seyahat ve riskli ülkeler listesinde yine kırmızı listede tutuldu.
  2. Afgan mültecilerle ilgili gelen resmi açıklamalar, bu göç dalgasının Türkiye üzerine yıkılması konusunda AB ve ABD arasındaki mutabakatı açığa çıkarttı.
  3. CB Erdoğan, Tunus Cumhurbaşkanı İle görüşerek, süratle meclisin açılması ve normale dönülmesi girişiminde bulundu.
  4. İran’da Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan İbrahim Reisi, yemin ederek görevine başladı.

EKONOMİ

  1. CB Erdoğan’ın ağustostan itibaren enflasyonun düşüşe geçeceği, faizlerin indirileceği yönündeki açıklamaları, Merkez Bankası’nın ağustos ayı anketinde tekzip edildi.
  2. TÜİK’in resmi enflasyonunun yüzde 18,95’e yükselmesi bu ayki PPK toplantısında asgari 50-100 baz puanlık bir faiz artışına gidilmesi gerektiğini gösteriyor.
  3. Fitch Ratings, Türkiye'de oldukça yüksek düzeyde bulunan dolarizasyonun daha da artacağı uyarısında bulundu!
  4. Somali’ye 30 milyon dolar karşılıksız hibede bulunması, gerek afete uğrayan yurttaşlarımızın gerekse hepimizin içini acıtmıştır!
  5. IMF, 650 milyar dolarlık rezerv fonunun dağıtımına 23 Ağustos’tan itibaren başlayacağını duyurdu.
  6. TÜİK, ‘Cumhurbaşkanının Özel İstatistik Ofisi’ haline getiriliyor!

1.İktidarın ülkeyi saran orman yangınlarıyla mücadelede sergilediği başarısızlık, tek adam yönetiminin ‘kâğıttan kaplan’ olduğunu açığa çıkartarak, tüm cilalarının dökülmesine yol açtı. İktidar, kurtuluş olarak tüm sorumluluğu muhalefete mensup Büyükşehir Belediyelerine atma yoluna gitti. CB Erdoğan bu iddiayı ortaya atarken, 1 No’lu CB Kararı’nda, ormanlarla ilgili tüm sorumluluğu Tarım ve Orman Bakanlığına verdiğini unuttu!

Ülkemizde devam eden orman yangınları, oldukça ağır ve acı bir maliyetle bazı gerçeklerin görülmesine, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Tek Adam yönetim modelinin tüm makyajının ve cilasının dökülmesine vesile oldu. Bir yandan CB Erdoğan ‘envanterinde bir tek yangın uçağı olmadığını’ itiraf ettikleri Türkiye’ye yardım, yangın uçağı, yangın helikopteri, deneyimli itfaiyeci, itfaiye aracı vb. gönderen onlarca ülkeye teşekkür mesajı yayınlarken, diğer yandan savcılar Türkiye’ye yardım için sosyal medya üzerinde başlatılan ‘Help Turkey’ kampanyası için ‘Türkiye’yi aciz gösterdiği’ gerekçesiyle soruşturma başlattılar. Yangınların başlangıcından itibaren kendi sorumluluklarının ve yönetim beceriksizliklerinin üzerini örtmeye çalışan iktidar, halkın yükselen tepkisi karşısında sorumluluğu muhalefete mensup Büyükşehir Belediyeleri’nin üzerine atma yalanına sarıldı.

- Tabii ki BŞB yasasında yerleşim yerlerindeki yangınla mücadele belediyelerin görev ve sorumluluğu. Ancak gerek anayasada gerekse yasada ormanların korunması, ıslahı, genişletilmesi, ormanlık alanların muhafazası, yangınlarla mücadele tamamıyla Orman Genel Müdürlüğü’nün ve dolayısıyla bu birimi bünyesinde barındıran Tarım ve Orman Bakanlığı’nın görevi.

Anayasa’nın 169’uncu maddesi ormanların korunması ve ıslahının devletin görevi olduğunu hüküm altın alırken, 24 Haziran 2018 seçimleri sonrası geçilen yeni yönetim sistemine ilişkin olarak çıkartılan 1 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararı’nda Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’nin yapısı, kurumların görev ve sorumlulukları bizzat CB Erdoğan’ın imzasıyla karar altına alındı. 10 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren 1 NO’lu CB kararıyla ormanların korunması, ıslahı, orman yangınları ve erozyonla mücadele vs. görev ve yetkisinin, sorumluluğunun Tarım ve Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü’nde olduğuna ilişkin madde (1 No’lu CB Kararı sayfa 221) düzenlemesi yer alıyor.

Dolayısıyla vahim olan, iktidarın bu felaketle mücadelenin altında ezilmesinin yarattığı akıl tutulmasıyla unuttuğu asıl gerçek! Tüm yaldızı dökülen bu yönetim sisteminin ilk kararnamesine imza atan Cumhurbaşkanının, attığı imzayı dahi unutmuş olması!

Halkın öfkesinden ve hiddetinden korktukları için insanları 20-30 yıl borçlandırıp TOKİ’den ev vaat eden Çevre ve Şehircilik Bakanı, yanıp kül olan yüzbinlerce hektar ormanlık alanı ‘BİR YILDA YEMYEŞİL HALE GETİRMEYİ’ vaat edip yalana sarılıyor. Yüzlerce yıllık kızılçam, meşe ve diğer ormanların bir yılda eskiye dönmesinin, yemyeşil olmasının, orman canlılarının ve habitatının hayat bulmasının vaat edilmesinin hiçbir bilimsel, bitkisel, zirai, biyolojik, organik temeli olmadığı gibi, böylesi bir vaat akıl-mantık dışı ve hepimizin aklıyla da alay etmektir.

2.İngiltere’nin COVID-19 kapsamında seyahat ve riskli ülkeler listesindeki son güncellemesinde Türkiye yine kırmızı listede tutuldu. İngiliz parlamentosunda Türkiye ve Pakistan’a ‘ayrımcılık’ yapıldığı yönündeki eleştirilere karşılık Bakanlar kararın bilimsel veriler ışığında alındığını, Türkiye’nin COVID-19 verilerini şeffaf bir şekilde GISAID sistemine yüklemesi gerekirken bunu yapmadığı için kırmızı listede tutulduğunu açıkladı.

İktidarın temmuz başında geçiş kararı aldığı normalleşme süreci ve ardından yaşanan uzun Kurban Bayramı sonrasında COVID-19 vakalarının artışa geçerek 25 bine dayanması günlük vefatların 100’ü aşması dikkat çekiyor. Aşı temininde sorun olmadığı açıklanmasına karşılık aşılamada yeterli seviyeye ulaşılamaması da salgının yeniden ivme kazanmasını beraberinde getiriyor.

AB’nin Türkiye’ye dönük seyahat kısıtlamaları sürerken, Rusya ve Almanya ile birlikte Türkiye’ye en çok turist gönderen İngiltere’nin aylardır Türkiye’yi kırmızı listede tutması ve Türkiye’den geri dönenlere kendi parasıyla 14 gün otelde karantina zorunluluğunu devam ettirmesi, Türkiye rezervasyonlarını sıfırladı.

İktidarın Rusya’yı ikna çabaları sonuç verirken Almanya ve AB’den umulan sonuç alınamadı. İngiltere ise geçen hafta yaptığı son değerlendirmede yine Türkiye’yi ‘yeşil listeye’ geçirmedi ve Pakistan ile birlikte kırmızı listede tuttu. İktidarın bu karar karşısında İngiltere’ye karşı sessizliği dikkat çekti.

İngiliz parlamentosunda gerek İşçi Partisi’ne gerekse iktidardaki Muhafazakâr Parti’ye mensup bazı vekiller Türkiye ve Pakistan’ın yine kırmızı listede tutulmasını eleştirerek ‘ayrımcılık’ yapıldığını öne sürerken, İngiltere Ulaştırma ve Sağlık Bakanlıklarının resmi açıklamaları, iktidarın salgınla ilgili veri paylaşımının ‘şeffaf olmaması’ nedeniyle yasağın sürdüğünü ortaya çıkarttı.

İngiltere Ulaştırma Bakanı Grant Shapps, 1,3 milyar nüfuslu ve salgının çok yaygın olduğu Hindistan yeşil listede yer alırken, gerek parlamentoda gerekse kamuoyunda Türkiye’nin kırmızı listede tutulmaya devam etmesine yönelik tepkiler üzerine yaptığı açıklamada, sorunun ‘şeffaflık ve veri paylaşımından’ kaynaklandığını dile getirdi.

Başbakan Boris Johnson’un kabinesindeki Bakan Shapps, Türkiye ile ilgili kararın siyasi ya da ekonomik bir karar olmadığını, tamamen bilimsel verilere dayandığını Türk hükümetinin Influenza ve COVID19 ile varyantları konusundaki güncel verileri GISAID sistemi platformuna yüklemediğini kaydetti.

Tüm Influenza Verilerinin paylaşımı Küresel inisiyatifi (GISAID), grip virüslerinin ve COVID-19 pandemisinden sorumlu koronavirüsün genomik verilerine ve varyantlarına açık erişim sağlayan, 2008 yılında kurulmuş küresel bir bilim girişimi ve birincil kaynak olarak kabul ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün de GIISAID’in veri platformunu bağımsız-şeffaf birincil kaynak olarak kabul ettiği belirtiliyor. İngiliz hükümetinin ülkelerle ilgili kırmızı, yeşil, sarı ve berrak liste sınıflandırmasının tamamıyla GISAID veri tabanı esas alınarak yapıldığı, kararların bu çerçevede bilimsel temellere dayandığı kaydediliyor.

İngiliz Bakan Shapps, “Bizim burada yaptığımız şey; konuyu Biogüvenlik Merkezi'ne soruyoruz. Onlar da o ülkedeki sadece virüsün yaygınlığına değil aynı zamanda aşı olan kişi sayısına, korona virüsün o ülkedeki varyantlarına ve Covid-19'a yönelik verilerin uluslararası formata uygun şekilde, şeffaf biçimde girilip girilmediğine bakıyor ve bizi bilgilendiriyor. Dolayısıyla hepsi birlikte değerlendirilen bu faktörlerdeki veri yetersizliği ve gerçek tablonun GISAID veri tabanına girilmemesi, Türkiye'nin hâlâ kırmızı listede kalmasına neden oluyor” diyor.

İngiliz hükümetinin ve ilgili bakanların açıklamalarından, hükümetin, Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 vakalarıyla ilgili resmi ve gerçek verileri şeffaf şekilde uluslararası kurumlar ve tüm dünyanın kabul ettiği GISAID platformlarında paylaşmadığı ya da paylaşılan verilerin tutarsız ve güvenilir bulunmadığı anlaşılıyor.

En başından itibaren vaka ve vefat sayılarında gerçekleri halktan ve kamuoyundan gizlemeyi, rakamları düşük göstermeyi benimseyen iktidarın bu yaklaşımıyla sadece kendi kendisini kandıracağını dünyayı kandıramayacağını dile getirdik. Geçtiğimiz yıl da aynı şekilde Almanya ile güvenli seyahat için müzakereler yürütülürken, Sağlık Bakan Yardımcısı’nın Robert Koch Enstitüsü’ne özel sunum yapması, resmi verileri paylaşarak brifing vermek zorunda kalması söz konusu olmuştu.

İktidar içeride TÜİK’e talimat verip 2020 ölüm ve Ölüm Nedeni İstatistikleri’nin yayınlanmasını durdurabilir, halktan korona salgınının ve ölümlerin gerçek boyutunu gizlemeye yönelebilir. Ancak bunu uluslararası alanda da yaptığı zaman, küresel düzeyde şeffaf veri paylaşımından kaçındığı zaman Türkiye tecrit olur ve seyahat yasaklarıyla, kırmızı listelerle karşı karşıya kalır.

3.Afgan mültecilerle ilgili gelen resmi açıklamalar, bu göç dalgasının Türkiye üzerine yıkılması konusunda AB ve ABD arasındaki mutabakatı açığa çıkarttı. ABD, 20 yıllık işgal sürecinde ABD ile işbirliği yapan Afganların üçüncü ülkeler üzerinden vize başvurusunda bulunmalarını gündeme getirdi. AB üyesi ülkelerin Başbakan ve Bakanlarının ise ‘Afganlar için en iyi yer Türkiye’ açıklamaları incitici olduğu kadar onur kırıcı!

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Afganistan özel oturumunda sunuş yapan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Afganistan Özel Temsilcisi Deborah Lyons, Afganistan'daki çatışmaların ölümcül ve yıkıcı bir aşamaya ulaştığını belirterek, son 1 ayda yaşanan çatışmalarda binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Özel Temsilci Lyons, BMGK’ya verdiği brifingde, Taliban’ın ilerleyişini sürdürdüğü Afganistan’ın tehlikeli bir dönüm noktasına girdiğini vurguladığı açıklamalarında; “Önümüzde bizi ya gerçek bir barış müzakeresi ya da korkunç bir insani durum, daha fazla insan hakları ihlalleri ve trajik bir kriz bekliyor” dedi.

Giderek daha kanlı bir hal alan gelişmeler, ülkeden göçü tetiklerken Taliban’dan kaçan Afganların Türkiye’nin üzerine yıkılmak istendiği ve iktidarın da bu konuda gereken tavrı sergilemekten uzak olduğu giderek daha da somutlaşıyor. ABD yönetimi bir yandan iktidar ile Kabil Havaalanı’nın korunması müzakerelerindeki ilerlemeden memnuniyetini ifade ederken diğer yandan 20 yıllık işgalde ABD ordusu ve yönetimiyle işbirliği yapan Afganları Türkiye’ye yığıp, kurtulmak istiyor.

Yıllarca ABD ordusuna tercümanlık yapan Afganlara ABD’ye götürme sözü verip yarı yolda bırakan ABD yönetimi uygulamaya koyduğu özel vize için başvuran çoğu Afgan tercümanın başvurusunu geri çevirerek Taliban’ın eline attı. ABD ile işbirliği yapan Afganları katletmeye başlayan Taliban, ülkenin Kabil’den sonra diğer iki büyük şehri Kandahar ve Leşker’i kuşattı.

ABD Dışişleri Bakanlığı işgal sürecinde ABD ordusu için çalışan ya da birliklerinde görev alan 1 milyon dolayında Afgan’ı zaman yetersizliği nedeniyle ABD’ye kabul etmeyeceğini gerekçe göstererek, bu kişilere ‘dost üçüncü ülkelere giderek vize başvurusunda bulunmalarını’ bildirdi. Pakistan milyonlarca Afgan’a ev sahipliği yaptığı ve Taliban’la ilişkileri bozulacağı gerekçesiyle bunu kabul etmeyince ABD yönetimi bu kişileri Türkiye’ye yönlendiriyor. Ülkemizde görülmeye başlanan hemen hepsi genç erkek, bazıları üniformalı Afganların bu tavsiye üzerine Türkiye’ye geldikleri, iktidarın da buna göz yumduğu anlaşılıyor. Muhtemelen Türkiye’deki ABD elçiliği üzerinden yapacakları vize başvuruları da reddedilecek ve Türkiye’de kalıcı hale gelecekler.

Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin Afganların vize başvurusu yapacakları ülke olarak Türkiye’yi işaret etmesine tepki göstererek, yazılı açıklamayla ABD’ye eleştirilerde bulundu. Bakanlık sözcüsü Tanju Bilgiç; “Öncelikle ABD'nin açıklaması bölgemizde büyük bir göç krizine neden olacak ve göç yollarında Afganların acılarını artıracaktır. Soruna bölge ülkeleri arasında çözüm bulmak yerine ülkemizin rızası olmaksızın ülkemizde çözüm aranmak istenmesi kabul edilemez. Türkiye son 7 yıldır dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülkedir ve yeni bir göç krizini üçüncü bir ülke adına üstlenecek kapasitesi yoktur. Türkiye olarak ABD'nin sorumsuz ve ülkemize danışmadan aldığı kararı kabul etmiyoruz.

ABD, eğer bu kişileri ülkesine almak istiyor ise doğrudan uçaklarla ülkesine nakletmesi mümkündür. Ülkemiz, hiçbir durumda üçüncü ülkelerin uluslararası sorumluluklarını devralmayacak, kanunlarımızın üçüncü ülkeler tarafından kendi amaçları için kötüye kullanılmasına izin vermeyecektir. Bölgemizde üçüncü ülkelerin kararları neticesinde yaşanan göç krizlerinin yükünün Türk milleti tarafından üstlenilmesini kimse beklememelidir.”

Bir yandan ABD’ye yazılı tepki gösteren Dışişleri açıklamasına karşılık Cumhurbaşkanı ise mülteciler konusunu finansal olarak iyi yönettiklerini savunup, daha fazla mülteci alacaklarını söylüyor. Tam bir kaos ve karmaşa sergileniyor. ABD’ye bu yönde bir söz verildiğini de ABD yönetiminin pervasız tavrından anlamak olanaklı.

Diğer yandan AB ise parayla Afganları Türkiye’de tutma formülleri üzerinde hazırlık yapıyor. Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’un Afganlar için en iyi yerin Türkiye olduğunu söylemesinin ardından, Belçika İltica ve Göçten Sorumlu Devlet Bakanı Sami Mehdi, Taliban şiddeti nedeniyle hızlanan Afgan mülteci akını öncesinde AB’nin Türkiye ile mülteci anlaşmasını Afganları da kapsayacak şekilde genişletmesi çağrısında bulundu.

Belçikalı Bakan, Türkiye ile Suriyeliler için yapılan anlaşmanın bir benzerinin de Afganlar için yapılmasını ya da mevcut anlaşmanın Afganları da kapsayacak şekilde genişletilmesi ve Türkiye’ye ek para ödenmesini öneriyor. İktidarın acizliği ve dağınık bir görüntü sergilemesi, ülkemizin gıyabında başka ülkelerin Türkiye adına ahkâm kesmelerine, Türkiye’yi mülteciler için güvenli ülke haline getirme projelerini tartışmaya açmalarına zemin hazırlıyor.

Ya da asıl diğer olasılık, iktidar kapalı kapılar ardında ABD ve AB ile Afganlar için bir takım gizli pazarlıklar yürütüp, parasal talepleri gündeme getirerek Afgan mültecileri de Türkiye’ye kabul etmeye hazırlanıyor.

İktidar gerçekten ABD’nin, AB’nin Türkiye’ye danışmadan Türkiye adına kararlar almasından, politikalar belirlemesinden, Türkiye’ye görevler biçmesinden rahatsız ise, Dışişlerinin yazılı açıklamasıyla tepki göstermekle yetinmeksizin derhal TSK’yı Kabil görevinden çektiğini, ABD ve NATO üyesi Avrupalı ülkelerin gençleri, askerleri gibi Mehmetçiğin de derhal ülkesine döneceğini ilan etmelidir.

4.Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’in parlamentoyu ve milletvekili dokunulmazlıklarını askıya alması, kendisini başsavcı ilan ederek yolsuzluk soruşturmalarını üstlenmesine Arap ülkeleri ve batılı ülkeler sessiz kalırken, Türkiye, sivil darbe nitelemesinde bulundu. CB Erdoğan, Tunus Cumhurbaşkanı İle görüşerek, süratle meclisin açılması ve normale dönülmesi girişiminde bulundu.

2011’de Arap Baharı olarak adlandırılan demokrasi talepli ayaklanmaların ilk fitilinin ateşlendiği Tunus’ta artan yolsuzluk iddiaları, COVID-19 salgını ve aşılamadaki başarısızlık, ekonomik durumun iyice kötüleşmesi ve IMF ile yeniden masaya oturulması sokakları hareketlendirince Cumhurbaşkanı Kays Said 2014 anayasasının verdiği yetkiyle hükümeti görevden aldı. Ayrıca meclisi de askıya alan Said milletvekili dokunulmazlıklarını dondurdu. Anayasa çerçevesinde kendisini başsavcı ilan ederek yolsuzluk iddialarının soruşturulmasını üstlendi.

Anayasa profesörü olan ve Arap baharı sonrası yeni Tunus anayasasının yazımında da görev alan Said partisiz olarak tek başına katıldığı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tüm kesimlerin ittifakıyla yüzde 72 oy alarak seçilmişti. Arap baharı ile Mısır’da, Libya’da, Yemen’de yıkılan diktatör yöneticilerin yerine demokrasinin gelmesini bekleyen halk büyük ölçüde hüsrana uğradı. Mısır’da darbe ile Sisi seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’yi devirdi. Libya’da Kaddafi gitti ancak ülke iç savaşın pençesine düştü. Yemen’de iç savaş halen devam ediyor. Tunus’ta ise 20 yıldan fazla ülkeyi diktayla yöneten Zeynel Abidin Bin Ali yönetimden gitti nispeten demokratik bir siyasi mücadeleyle iktidar değişti ve Müslüman Kardeşler çizgisindeki En Nahda ve Lideri Raşid el Gannuşi öne çıktı. Arap baharı sonrası çoğu ülkede yeraltından çıkarak iktidara oynayan İhvan hareketi Tunus’ta daha ılımlı bir çizgi izleyerek 11 yıldan bu yana hemen hemen kurulan tüm hükümetlerde iktidar ortağı olmayı başardı. İktidarın da yakından destek verdiği Gannuşi Cumhurbaşkanı Said’in kararları sonrası ilk teması CB Erdoğan ile kurarken halkı sokağa çağırmasına karşılık kendi partililerinde de bu çağrısı karşılık bulmadı. Daha sonra sivil itaatsizlik çağrısında bulunan Gannuşi’nin meclisi açma girişimleri de sonuçsuz kaldı ve meclisi kuşatan Tunus ordusu parlamentonun toplanmasına izin vermedi.

Tunus’taki son gelişmelerle bir yandan Arap Baharı ile Arap ülkelerinde ve Ortadoğu coğrafyasında esen ve umut yaratan demokrasi rüzgârları sona ererken, bu gelişmeleri kendisi için fırsata çevirmeye, iktidarı ele geçirerek eski diktatörlükleri İslam Devleti’ne dönüştürmeye çabalayan İhvan da son iktidarını kaybetti.

Cumhurbaşkanı Kays Said ilk aşamada meclisi ve dokunulmazlıkları 30 gün süreyle askıya aldığını duyurdu. Ancak sürecin bununla kalmayacağını gösteren işaretler var. Sokağa çıkma ve göster yasakları bunlar arasında.

- Seçilmiş meclisin askıya alınması, milletvekilleri ve parlamentonun işlevsiz kılınması kabul edilemez.

Bölgedeki en demokratik ülkeler arasında gösterilen Tunus’un böyle bir sürece girmesinde ağır ekonomik kriz, her yana yayılan yolsuzluklar, rüşvet, usulsüzlükler sonrası halkın sabrının taşması sokak gösterileri ve protestoların başlaması, 11 yıldır sürekli iktidar ortağı olan En Nahda’nın bu durumun baş sorumlusu olarak görülüp bürolarının basılması, yakılıp yıkılması etkili oldu.

Arap ülkeleri Tunus’taki gelişmeler karşısında tepkisiz kalmayı tercih ederken, en Nahda ve İhvan’a destek veren Katar’ın ılımlı ve yumuşak tepkisi dışında bir tepki gelmemesi dikkat çekici! ABD, AB ve Batının da Cumhurbaşkanı Kays Said’in kararlarına yönelik bir tepki ya da eleştiride bulunmamaları ihvan çizgisindeki en Nahda’ya yönelik bu yaklaşımın Arap ülkeleri ve batıdan onay aldığını, destek gördüğünü gösteriyor.

CB Erdoğan geçtiğimiz hafta Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said ile bir görüşme gerçekleştirdi. Erdoğan’ın Said ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde gücünü ve otoritesini pekiştiren Tunus Cumhurbaşkanı’na bir an evvel meclisin açılması, demokratik siyasete geri dönülmesi görüşünü ilettiği açıklandı. Tunus ordusunun da Cumhurbaşkanı Said’in kararlarını desteklediği kaydediliyor.

Tunus’ta yaşanan bu siyasi karışıklığın Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ilişkilerini ve özellikle Libya’daki süreci etkilemesi kaçınılmaz görünüyor. Libya’daki siyasi çözüm sürecine ev sahipliği yapan ve Libya ile sınır komşusu olan Tunus, İhvan’ın Libya’da da etkili olmasından rahatsız ve bunun engellenmesinden yana.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gannuşi ile yakın ilişkide olması, Tunus Cumhurbaşkanını, hükümetini, parlamentodaki diğer partileri dışlayarak, Gannuşi’ye adeta Cumhurbaşkanı protokolü uygulaması, geçtiğimiz aylarda Tunus parlamentosundaki diğer partilerin ve toplumsal muhalefetin de tepkisine yol açmış, Türkiye protesto edilmişti.

İktidar Tunus’taki sürece müdahil ve taraf olursa bu tepkilerin daha da büyümesine, Tunus ile gerilim ve iplerin kopmasına neden olabilir. Libya politikası da bundan negatif etkilenir. Tunus’un içişlerine karışılmaması, ülkenin içinde bulunduğu siyasi krize taraf olunmaması ve giderek toplumsal desteği azalan En Nahda ile mesafeli olunması, Türkiye’nin çıkarları açısından en doğru ve akılcı dış politika olacaktır.

5.İran’da 18 Haziran'da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan İbrahim Reisi, geçtiğimiz hafta yemin ederek görevine başladı. Oldukça katı bir İslami rejim yanlısı, Kürt ve Türk karşıtı olarak bilinen yeni Cumhurbaşkanı döneminde İran-ABD ilişkileri yanında Türkiye-İran ilişkileri açısından da yeni bir sayfa açılması kaçınılmaz!

İran Cumhurbaşkanı seçilen İbrahim Reisi, geçen hafta yemin ederek göreve başladı. İbrahim Reisi, yenin töreni sonrasında yaptığı konuşmada yolsuzlukla mücadele ve ülkenin ekonomik sorunlarını çözme sözü verdi. Reisi, İran halkına yönelik ABD yaptırımlarının kaldırılması gerektiğini belirterek, bu hedefe yönelik her türlü diplomatik planı destekleyeceklerini vurguladı.

- Reisi, İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'e yakın bir isim ve aynı zamanda onun olası haleflerinden biri olarak gösteriliyor.

Daha önce adalet sisteminin başındaki isim olan Reisi, insan hakları ihlalleri konusunda yoğun şekilde eleştirilirken, uluslararası insan hakları kuruluşları Reisi'yi 1988'de binlerce siyasi tutuklunun idam edilerek infazından sorumlu tutuyor. O dönemde İbrahim Reisi, siyasi tutuklulara kısa süreli acil yargılamalarla idam cezası veren ve "Ölüm Komitesi" olarak adlandırılan gizli mahkemelerde görev yapan dört yargıçtan biriydi. ABD yönetimi insan hakları ihlalleri, yargısız infaz iddiaları ve yüzlerce idam cezasına imza attığı gerekçesiyle 2019’dan bu yana Reisi'yi yaptırım listesinde tutuyor.

Eski başkan Obama döneminde ABD ile İran arasındaki Nükleer Anlaşma aşamalı şekilde yaptırımların kaldırılmasını, İran’ın bloke edilen yüzlerce milyar dolarlık petrol parasının anlaşma uygulandıkça serbest bırakılmasını öngörmesine karşılık, 2016’da başkan seçilen Trump, göreve başladıktan 2018'de ABD’yi Nükleer Anlaşmadan çekti, yaptırımları yeniden devreye soktu.

Biden başkan olduktan sonra ise Nükleer Anlaşmanın yeniden hayata geçirilmesi doğrultusunda Viyana'da İran ve anlaşmaya taraf diğer ülkeler arasında, ambargoların kaldırılması ve anlaşmanın canlandırılmasını amaçlayan müzakereler başlatıldı. Ancak bu görüşmeler de birkaç hafta önce tekrar askıya alındı.

Geçen hafta Umman'da bir İsrail şirketinin işlettiği MV Mercer Street gemisine düzenlenen saldırıda biri İngiltere, diğeri de Romanya vatandaşı iki güvenlik görevlisi öldü ve İsrail, ABD, İngiltere saldırıdan İran’ı sorumlu tuttu. İran ise suçlamaları reddediyor.

İran'da ekonomik durumun iyice kötüleşmesi, pek çok temel ihtiyaç maddesinin bulunamaması halk arasında hoşnutsuzluğu artırmış durumda. Hayati çoğu ilacın da bulunamadığı İran’da yönetim, tüm bu sıkıntılardan ambargo uygulayan ABD’yi sorumlu tutuyor.

Ancak İbrahim Reisi her ne kadar ekonomik sıkıntılardan, COVID19 salgının boyutları ve aşısızlık sorunundan, yokluk ve yoksulluktan ABD’yi sorumlu tutarak dikkatleri dışarıya, ABD ve batı ile mücadeleye çevirmek istese de içeride halkın tepkisi giderek artıyor ve sorunlar sadece ABD düşmanlığına endekslenerek çözümlenmekten çok uzak görünüyor.

Afganistan’da Taliban’ın yeniden güç kazanması ve ülkede hızla gücünü pekiştirmesi, geçmişte Taliban ile ciddi sorunlar yaşayan İran’ı kaygılandırmanın yanı sıra Afgan göçünden en çok etkilenen ülkelerin başında da İran geliyor. Bu ülkedeki Afgan mültecilerin sayısının 3 milyona ulaştığı, İran+Pakistan’daki Afganların, 6,5 milyonu bulduğu biliniyor.

Dolayısıyla Reisi ABD ile gerginliğin tırmandığı, İsrail ile gemi savaşlarının hızlandığı, nükleer anlaşma müzakerelerinin tıkandığı bir süreçte ve ülkesi Afgan mülteci akını karşısında iken, oldukça zor koşullarda görevi üstlendi.

Reisi’nin yönetimde Devrim Muhafızlarını ve ılımlı muhafazakârların yerine de daha radikal İslamcı kadroları getirmesi, devletin dini kimliğinin daha ağır basacağı bir kadrolaşmaya gitmesi bekleniyor.

- Bu ise İran’ın dış dünya ile sorunlarının, gerginliklerinin artması, içeride de dini baskıların yükselmesi anlamına geliyor.

Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de, Irak’ta ABD, İsrail, Suudi Arabistan ile karşı karşıya olan İran’ın askeri hedefleri de ekonomik sıkıntılar nedeniyle zorlanıyor. Ülkedeki Azeri Türkleri ve Kürt kökenlileri ‘Farslaştırma’ politikası izlemekten yana olan Reisi’nin bu yönde atacağı adımlar ülkenin içinde de etnik ve dini çatışmalara neden olabilir.

Sınır komşumuz Suriye ve Irak’tan sonra İran’ın da istikrarsızlaşması Türkiye açısından da yeni sorunlara, gerginliklere neden olabilir.

- Suriye’de Rusya ve İran ile birlikte Astana mutabakatında yer alan Türkiye açısından, Reisi yönetimiyle yaşanabilecek olası sıkıntılar gerginlikleri genişletebilir, boyutlarını artırabilir.

Bu nedenle İran konusunda politikalar oluşturulması, öncelikle ekonomik ve ticari ilişkileri ve İran’ın dış dünyayla yeniden bağlarını kurabilmesini sağlayacak yaklaşımlar sergilenmesi söz konusu gerilim süreçlerinin olumsuz yansımalarını azaltabilir. Yine de her koşulda Reisi ile birlikte Türkiye-İran ilişkilerinde yeni bir zorlu sürecin başlayacağını öngörmek yanlış olmayacaktır.

6.CB Erdoğan’ın ağustostan itibaren enflasyonun düşüşe geçeceği, faizlerin indirileceği yönündeki açıklamaları, Merkez Bankası’nın ağustos ayı anketinde tekzip edildi. Yılsonu enflasyon beklentisi temmuz ayındaki yüzde 15,64 seviyesinden yüzde 16,30 düzeyine yükseldi. 24 ay sonrasına dönük enflasyon beklentisi de yüzde 10,52’ye yükseldi. Bunun anlamı iktidarın ve MB’nin 2023’te yüzde 52’lik tek haneli enflasyon hedefine kimse inanmıyor.

CB Erdoğan, youtube tarafından da ‘İktidar yandaşı’ olarak tescillenen A Haber’de katıldığı programda ağustos ayında enflasyonun en yüksek düzeye çıktığını, bundan sonra enflasyonda artış beklemediklerini, düşüşe geçileceğini belirterek, faizlerinde indirileceğini söylemişti.

Ancak Cumhurbaşkanının bu açıklamalarının hemen ertesi günü 6 Ağustos’ta açıklanan MB ağustos 2021 Piyasa Katılımcıları Anketi (PİKA) sonuçlarına göre, yılsonu Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) enflasyon beklentisi temmuz ayındaki yüzde 15,64 seviyesinden yüzde 16,30 düzeyine yükseldi.

MB’nin her ay reel ve finansal sektör temsilcileri ile profesyoneller ve akademisyenlerden oluşan katılımcılarla gerçekleştirdiği anketi bu ay 55 profesyonel yanıtladı.

Anket sonuçlarına göre, geçen ay yüzde 0,85 olan ağustos ayı TÜFE beklentisi, bu anket döneminde yüzde 0,99'a yükseldi. Bu da temmuz verileriyle yüzde 18,95 olarak açıklanan yıllık TÜFE’nin, Cumhurbaşkanının söylediklerinin tersine, eylül ayında açıklanacak ağustos verileriyle birlikte, yüzde 19’un üzerine çıkmasının beklendiğini ve MB’nin yüzde 19’luk politika faizinin enflasyonun altında kalacağı görüşünün öne çıktığını gösteriyor.

PİKA sonuçları, 12 ay sonrası TÜFE beklentisinin yüzde 12,62'den 12,48'e düşmesine karşın, 24 ay sonrası TÜFE beklentisinin yüzde 10,43'ten yüzde 10,52'ye yükseldiğini gösteriyor. Diğer deyişle 2023 ağustosunda enflasyonun çift hanede kalmaya devam edeceği kanısı ağırlıkta. İktidarın ve MB’nin son enflasyon raporunda açıkladığı 2023 yılı için yüzde 5’lik ‘tek haneli enflasyon’ hedefinin piyasa profesyonelleri tarafından inandırıcı bulunmadığı gibi bunun en az iki katı bir enflasyonun 24 ay sonrası için öngörüldüğü anlaşılıyor.

Diğer yandan PİKA katılımcılarının yılsonu dolar/TL beklentisi 8,99'dan 8,94'e gerilerken, 12 ay sonrası dolar/TL beklentisi ise 9,37'ye çıktı. Dolayısıyla kurlardaki yükselişin gelecek yılda da devam edeceği, doların TL karşılığının 10 TL’ye yaklaşacağını düşünenler ağırlıkta.

Bir önceki anket döneminde 24,7 milyar dolar olan yılsonu cari işlemler açığı beklentisi, ağustos ayında 23,5 milyar dolara indi. Gelecek yıl cari işlemler açığı beklentisi de 21,3 milyar dolardan 21,2 milyar dolara geriledi. Bunda temmuz ayında başlatılan normalleşme ve dış turizme açılmayla birlikte turizm dövizi gelirlerinin artacağı kanısının öne çıkmasının etkili olduğunu söyleyebiliriz. Normalleşme ve uzun bayram tatili sonrasında hızla artışa geçen vaka ve vefat sayıları yeni bir kapanmayı, yurtdışı seyahat kısıtlamalarını beraberinde getirebilir ve turizmde şimdilik görülen kısmi canlanma kesintiye uğrayabilir. Bu da cari açıkta gözlenen iyimserliği tekrar tersine çevirebilir.

GSYH 2021 yılı büyüme beklentisi de bir önceki anket döneminde yüzde 5,8 iken bu anket döneminde yüzde 6 olarak gerçekleşti. GSYH 2022 yılı büyüme beklentisi ise bir önceki anket döneminde olduğu gibi bu anket döneminde de yüzde 4’te aynı kaldı.

MB’nin daha önce beklenti anketi olarak yayınladığı haziran ayından bu yana adını Piyasa Katılımcıları Anketi olarak değiştirdiği anketteki sonuçlar her ne kadar resmi görüşleri yansıtmasa da piyasa profesyonellerinin değerlendirme ve öngörülerini yansıtması açısından önemli.

İktidarın hazırladığı Orta Vadeli Program (OVP) ve MB’nin enflasyon raporlarındaki hedefler çok ciddi sapmalara uğrarken, piyasa ve ekonomi gerçeklerinden uzak şekilde masa başı hesaplamalarla hedef belirlendiğini gösteriyor. MB son enflasyon raporunda yılsonu enflasyon hedefini üçüncü kez değiştirmek zorunda kalarak, yüzde 9’dan 12’ye, 12’den 15’e yükseltmek zorunda kaldı. Oysa piyasa profesyonelleri içinde yaşadıkları reel ekonominin gerçeklerinden yola çıkarak çok önceden yılsonu enflasyon beklentilerini asgari yüzde 15 olarak ifade etmişlerdi. Şimdi ise Cumhurbaşkanının ağustostan itibaren enflasyonun düşüşe geçeceği tezine karşılık, PİKA katılımcıları tam tersine enflasyonun yüksek kalmaya devam edeceğini bugünkü seviyesinin altına inse de yüzde 16,30 olacağını öngörüyor

Muhtemelen sonbahar aylarında bu beklentiler daha da yüksek seviyelere çıkacaktır. PİKA sonuçları iktidarın, ekonomi yönetiminin ve MB’nin beklenti, tahmin ve hedeflerinin pek çoğunun piyasa profesyonelleri, reel ve finans sektörü yöneticileri için bir anlam ifade etmediğini apaçık gösteriyor.

7.TÜİK’in resmi enflasyonunun yüzde 18,95’e yükselmesi bu ayki PPK toplantısında asgari 50-100 baz puanlık bir faiz artışına gidilmesi gerektiğini gösteriyor. Faiz indirimi baskısı MB yönetimini zafiyete sürüklüyor. MB, enflasyon-MB faizi arasındaki 0,05’lik farkı gerekçe göstererek bu ay da faizi yüzde 19’da sabit tutma yoluna gidebilir. Buna karşılık siyasi baskıyla alınacak bir faiz indirimi kararı, TL’nin intiharı olacaktır!

3 Ağustos’ta açıklanan Temmuz ayı enflasyon verileriyle Tüketici enflasyonunun (TÜFE) geçtiğimiz ay aylık yüzde 1,80 artışla yıllık yüzde 18,95’e yükseldiği duyuruldu. Üretici enflasyonu (Yİ-ÜFE) ise aylık yüzde 2,46 arttı ve yıllık bazda yüzde 44,92’ye çıktı. TÜFE-ÜFE makası 26 puana ulaşırken, önümüzdeki aylarda ÜFE’deki yükselişin TÜFE'ye yansıması gerçekleşen enflasyonu yukarıya çekmeye devam edecek.

- Asıl dikkat çeken, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yüzde 18,95 olarak açıkladığı resmi enflasyon ile Merkez Bankası’nın (MB) mart ayından beri yüzde 19’da sabit tuttuğu politika faizi arasındaki farkın 0,05 puana inmesi.

MB’nin 6 Ağustos’ta açıkladığı Ağustos 2021 PİKA beklenti anketinde, temmuzda yüzde 15,64 olan yılsonu enflasyon beklentisi yüzde 16,30’a yükseldi. Yine temmuz anketinde yüzde 0,85 olan ağustos ayı aylık TÜFE artış beklentisi, ağustos anketinde yüzde 0,99’a çıktı. Bu bile eylül ayında yıllık TÜFE’nin yüzde 18,95’ten 19,25-19,50 arasına yükseleceğini ve MB faizinin enflasyonun altında kalacağını gösteriyor. MB politika faizini artırmasa bile en azından Cumhurbaşkanının tepkisini çekmemek, durumu idare etmek üzere yüzde faizi 19’da sabit tutmayı bir-iki ay daha sürdürebilir. MB Para Politikası Kurulu (PPK) 12 Ağustos’taki toplantısında en azından enflasyon ile politika faizi arasında 0,05 puanlık farkın arkasına sığınarak, halen enflasyonun üzerinde faiz vermeye devam ettiğini savunup, bir ay daha faizi yüzde 19’da tutabilir.

Ancak bu kez de gerçekleşen enflasyonun altında kalacak bir politika faizinin TL ve döviz kurları üzerinde ağır maliyeti olur.

Cumhurbaşkanı ağustostan itibaren enflasyonun düşeceğinde ısrarlı ve buna bağlı olarak da faizlerin indirilmesini istiyor. Ancak yüzde 45’e varan ÜFE ile TÜFE arasındaki fark 26 puana ulaşmış iken, ÜFE’den TÜFE’ye daha yüksek oranlı yansımaların olması önümüzdeki aylarda enflasyonda artışın sürmesi olasılığı yüksek görünüyor. Ayrıca her yıl olduğu gibi Eylül ayında şayet olağanüstü bir gelişme olmaz ve artan vaka-vefat sayıları nedeniyle yeni bir kapanmaya gidilmez ise okulların açılması, ilköğretim ve ortaöğretimde yaklaşık 11-12 milyon, yükseköğrenimde 8 milyon öğrencinin uzun bir aradan sonra eğitim-öğretime başlaması söz konusu. Dolayısıyla eğitim-öğretim harcamalarının fiyatları yukarı yönlü etkilemesi, enflasyonu da yukarı çekmesi beklenen bir gelişme.

MB, Cumhurbaşkanının ısrarı ve baskısıyla enflasyon artmaya devam ederken bir faiz indirimi kararı alırsa, şimdiden hareketlenmeye başlayan döviz kurları daha da hızlı yükselecektir. Buna paralel olarak TL’nin değer kaybı da hızlanacak, TL’den kaçış artarken dolarizasyon yeniden alevlenecektir.

8.Uluslararası Kredi Derecelendirme Kuruluşu Fitch Ratings, TL’nin enflasyon karşısındaki reel getirisinin negatif hâle gelmesi durumunda halen Türkiye'de oldukça yüksek düzeyde bulunan dolarizasyonun daha da artacağı uyarısında bulundu!

Mevcut durumda bile politika faizi olan yüzde 19’a dayanan enflasyon sonrası, mevduatların 3 aylık ortalama reel faizi negatife dönüştü.

Fitch değerlendirmesinde zamansız ve zoraki faiz indirimi ile birlikte TL’nin değer kaybının ve kurların yükselişinin hızlanması durumunda, bankacılık sektörü kredilerinin yüzde 36’sını oluşturan yabancı para cinsinden krediler açısından da oldukça ağır risklerin ortaya çıkacağını vurguluyor.

- Bunun da döviz cinsinden kredi borcu olanların ödeme güçlüğü içine girmesini, bankaların risklerinin artmasını beraberinde getireceğine dikkat çekiyor.

Bankalardaki döviz mevduatları toplamı 17 Temmuz haftasındaki 257 milyar 881 milyon dolar tutarından en son 30 Temmuz haftası itibarıyla 3 milyar dolar daha artarak 260 milyar 059 milyon dolara yükseldi. Döviz mevduatları tutarı, bankalardaki toplam mevduatın yüzde 60’ına yaklaştı.

30 Temmuz haftası itibarıyla bankalardaki mevduat toplamı 4 trilyon 41 milyar TL. Bu tutarın 1 trilyon 762 milyar lirasını TL mevduatları, 2 trilyon 139 milyar lirasını döviz mevduatlarının TL karşılıkları oluşturuyor. Zamansız alınacak keyfi ve kişisel tercih doğrultusundaki kararlarla konjonktür uygun olmadığı halde siyasi baskıyla yapılacak bir faiz indirimi halen olağanüstü boyutlarda olan dolarizasyonu yukarılara taşıyacaktır.

9.Ülkemizi ve ekonomimizi sarsan yangın felaketine müdahale edebilecek THK uçaklarının 4 milyon dolarlık bakım onarım ihtiyacı gerekçe gösterilerek hangarda çürütülmesine karşılık, iktidarın imzaladığı ve 5 Ağustos’ta resmi gazetede yayınlanan anlaşmayla Somali’ye 30 milyon dolar karşılıksız hibede bulunması, gerek afete uğrayan yurttaşlarımızın gerekse hepimizin içini acıtmıştır!

Türkiye ile Somali arasında imzalanan bütçe finansmanı ve kurumsal kapasitenin geliştirilmesi anlaşması 5 Ağustos’ta resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Anlaşma çerçevesinde Türkiye Somali’ye 12 ay boyunca aylık 2,5 milyon dolar olmak üzere toplam 30 milyon dolar ‘hibe nitelikli karşılıksız finansal katkı’ sağlayacak.

28 Temmuz’da ilk olarak Manavgat’ta başlayan ve kısa sürede ülkemizin dört bir yanına yayılarak yüzlerce yerleşim yerini etkisi altına alan orman yangınları felaketinde, ‘envanterinde bir tek yangın uçağı olmadığını’ itiraf eden iktidarın Türk Hava Kurumu’na ait 19 yangın söndürme uçağının 3 yıldan bu yana hangarda çürütülmesi gerekçesi ise bu uçakların bakım ve onarımı için 4 milyon dolar (34 milyon TL) kaynak gerektiği, bu nedenle dışardan ihale ile uçak kullanılması yoluna gidildiği idi.

Bu yıl 5 yangın söndürme uçağı için açılan ihalede ancak 3 uçak için anlaşma yapılabildiği ve 1 Haziran- 31 Ekim dönemi 153 gün için bu 3 uçağın kiralama bedelinin 203 milyon TL (23 milyon dolar) olduğu açıklandı.

Somali’ye 30 milyon dolar (258 milyon TL) hibe veren, 3 Rus yangın söndürme uçağı için 153 günde 23 milyon dolar ödemeyi kabul eden iktidarın, THK’nın 19 uçağını çürütme pahasına 4 milyon dolar bulamamasının hiçbir siyasi, ahlaki, ekonomik, vicdani gerekçesi olamaz. Bu tamamıyla kurumsal yıkım ve yok etme hırsının sonucunda ülkemize ve yurttaşlarımıza on binlerin geleceğinin yok edilmesi pahasına yaşatılan ağır bir acıdır.

Somali’den, kiralık uçaklardan esirgenmeyen milyon dolarların THK’dan esirgenerek, on yıllarca sürecek bir doğa katliamı, milyarlarca liralık maddi ve bir daha yerine konulamayacak manevi-doğal-ekolojik kayıplara göz yumulmasının sorumluları er ya da geç tüm bunların hesabını vereceklerdir.

İktidar ilk etapta felaket bölgelerine 50 milyon TL yardım gönderdiğini açıklamıştı. Şimdi Cumhurbaşkanı büyük ve küçükbaş hayvan, beyaz et vb. kayıpları karşılanacağını, bedellerinin ödeneceğini söylüyor. Çevre ve Şehircilik bakanı TOKİ projelerinden ve uzun vadeli borçlandırmayla evleri, ahırları yananlara yeni ev ve ahırlar vaat ediyor.

İran dahil olmak üzere bu felakette İsrail’den Azerbaycan’a, Hırvatistan’dan İspanya’ya, Ukrayna’ya varana kadar pek çok ülkeden yardım ekipleri, yangın uçakları, helikopterleri ülkemizin yardımına koştu. Azerbaycan’a, Ukrayna’ya, Polonya’ya İHA-SİHA satışlarıyla övünen iktidarın yangın felaketi karşısında asırlık Türkiye Cumhuriyeti’ni çaresiz bırakması yönetimde liyakatsizlik ve beceriksizlikten öte bir şey değildir. Felaket çerçevesinde bir yandan da Hazine ve Maliye Bakanlığı ile SGK yangın bölgelerinin afet bölgesi ilanı çerçevesinde ‘mücbir sebep’ nedeniyle vergi, SGK prim borçlarını 4 ay erteleme yoluna gitti. İlk görüntüler oldukça ciddi bir ekonomik ve doğal kayıpla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Ulusal dayanışma ve birlikteliğin tüm dünyaya gösterilmesi gereken bir süreçten geçilirken, envanterinde bir yangın uçağı dahi olmadığını ilan eden iktidarın gelinen aşamada yangınla mücadelenin büyükşehir belediyelerinin görevi ve sorumluluğu olduğunu öne sürmesi felaketten siyasi rant devşirme art niyetinden öte bir şey değildir. O halde 11 Büyükşehir Belediyesi THK uçaklarının kendilerine devri ve bakım onarımının üstlenilmesi önerisinde bulundular. İktidarın ikiletmeden bu uçakları devretmesi gerekmez mi?

10.IMF küresel COVID-19 salgını nedeniyle üye ülkelerin rezervlerini takviye etmek amacıyla oluşturduğu rezerv fonunu her ülkenin IMF’deki çekmek hakkı (SDR) kotaları çerçevesinde dağıtmaya başlayacağını duyurdu. IMF Başkanı Kristalina Georgieva rezerv dağıtımının 23 Ağustos’tan itibaren başlayacağını açıklarken, Türkiye’ye aktarılacak tutar 6,4 milyar dolar olacak. Daha önce IMF’ye borç vermekten söz eden iktidarın bu parayı alarak MB rezervlerini artırdığını öne sürmesi şaşırtıcı olmaz!

Uluslararası Para Fonu (IMF), COVID 19 salgınının üye ülkelerin rezervlerinde ve Merkez Bankalarının bilançolarında yarattığı tahribatı hafifletmek için oluşturduğu 650 milyar dolarlık rezerv fonunun dağıtımına 23 Ağustos’tan itibaren başlayacağını duyurdu. Aralarında Türkiye’nin de yer aldığı tüm üye ülkeler tarafından 3 Ağustos’ta onaylanarak kesinleşen rezerv fonu, her ülkenin IMF nezdindeki çekme hakkı kotası esas alınarak belirlenen tutarlar üzerinden paylaştırılacak.

Bu çerçevede Türkiye’nin payına 6,4 milyar dolar düşmesi ve bu paranın 23 Ağustos’ta MB rezervlerine aktarılarak, döviz rezervlerinin asgari bu tutarda yükselmesi söz konusu olacak.

IMF geçen hafta, uluslararası rezerv para birimi Özel Çekme Hakları'nın (SDR) 650 milyar dolarlık yeni tahsisini yönetim kurulunun onayladığını ve IMF tarihinin bu en büyük para rezervi tahsisinin 23 Ağustos'ta gerçekleşeceğini açıkladı.

Üye ülkelerin IMF'deki "kotaları" ile doğrudan orantılı tahsis edilen özel çekme hakları SDR'ler üye ülkenin tercihine göre, dolar, euro, sterlin, yen ve yuana çevrilebiliyor. Rezerv Fonu’ndan IMF üyesi 190 ülke yararlanacak.

IMF Başkanı Kristalina Georgieva yaptığı açıklamada, “SDR tahsisi tüm üyelere fayda sağlayacak, uzun vadeli küresel rezerv ihtiyacını ele alacak, güven inşa edecek ve küresel ekonominin esnekliğini ve istikrarını destekleyecektir” dedi. IMF başkanı Georgieva, yaklaşık 275 milyar dolarlık tahsisin gelişmekte olan pazarlara ve düşük gelirli ülkelere gideceğini ifade etti. IMF'nin son SDR dağıtımı, üye ülkelerin küresel bir mali krizin hafifletilmesine yardımcı olmak için 250 milyar dolarlık SDR rezervi aldığı 2009 yılındaki küresel finansal kriz ve başta ABD olmak üzere dünyayı sarsan mortgage krizi sırasında yapılmıştı.

IMF nezdinde yüzde 0,98 özel çekme hakkı kotasına sahip olan MB’nin döviz rezervine bu çerçevede 6,4 milyar dolar eklenecek. Halen mevcut kota doğrultusunda MB’nin brüt rezervlerinde SDR üzerinden 1 milyar 576 milyon dolarlık IMF parası yer alıyor. Rezerv fonunun da aktarılmasıyla MB rezervlerindeki IMF parası toplamı 7,9 milyar dolara yükselecek.

Kısa süre öncesine kadar sıklıkla IMF’ye borçları sıfırlamaktan ve IMF’ye borç verecek konuma gelmekten söz eden Cumhurbaşkanı ve ekonomi yönetimi IMF’den gelecek bir nevi hibe niteliğindeki bu karşılıksız paradan memnun olmalılar ki, IMF’ye herhangi bir tepki ya da parayı reddetme tavrına girmediler.

11.TÜİK’te mart ayında dördüncü kez başkan değişikliğinden sonra, kurumun statüsü ve yönetsel yapısı da geçen ay değiştirilerek tamamıyla Cumhurbaşkanlığı etkisi altına alındı. CB Erdoğan tarafından geçen hafta 3 Başkan Yardımcısı birden atanması kurumun tamamıyla siyasallaştığının ve tüm hesaplarının iktidar talimatı altına alındığını, TÜİK’in ‘Cumhurbaşkanının Özel İstatistik Ofisi’ haline getirildiğinin somut işaretidir!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) uzun süredir açıkladığı rakamlar, yayınladığı veriler yanında yaptığı hesaplamalardaki çelişkiler, rakamlarla gerçeklerin örtüşmemesi ve nihayet ilk kez ‘açıklamadığı ve ertelediği’ veriler ile de hızla güven ve itibar kaybına uğratılan kurumların başında geliyor.

Tıpkı Merkez Bankası Başkanları gibi açıkladığı rakamlar beğenilmedikçe başkanları değiştirilen TÜİK’te son olarak Mart ayında atanıp 15 günde görevden alınan Ahmet Kürşad Dosdoğru’nun yerine aynı ay Erdal Sait Dinçer başkan olarak atandı. Böylece TÜİK’te 2,5 yılda 4 kez başkan değişikliği yapıldı.

Geçtiğimiz ay ise çıkartılan Cumhurbaşkanı kararıyla TÜİK’in statüsü ve kurumsal yapısı sil baştan değiştirilerek tamamıyla Cumhurbaşkanının kontrolüne alındı.

Çıkartılan karar ile daha önceki düzenlemede yer alan “Kurum, Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlıdır, TÜİK Başkanı bakana karşı sorumludur” ifadeleri kaldırılarak Hazine ve Maliye bakanlığı2nın görev ve yetki alanı dışına çıkartıldı. Bunun yerine TÜİK’in yeni statüsü ‘özel bütçeli, kamu tüzel kişiliğine haiz, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile ilişkili’ kurum olarak tanımlandı.

Hazine ve Maliye Bakanı da bu değişiklikle TÜİK Konseyi Başkanlığı’ndan alınarak kurum üzerindeki yetkileri sonlandırıldı. TÜİK’e Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan tarafından atanan 3 başkan yardımcısını da görevden alan Cumhurbaşkanı, TÜİK’e Başkan Yardımcısı tayin etme yetkisini de kendisine alarak, bu çerçevede geçtiğimiz hafta kuruma aynı anda üç yeni başkan yardımcısı birden atadı.

Böylece TÜİK’in tamamıyla Cumhurbaşkanı kontrolünde partizanlaşma ve siyasallaşma aşamasını tamamladığını, artık ‘Cumhurbaşkanın özel istatistik ofisi’ kimliğine büründürüldüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Bundan sonrası için TÜİK’in veri üretimi ve rakam, anket, araştırma yayınlarının tamamıyla güvenilirliğinin sıfırlanacağını öngörmekteyim.

Bunun öncü işaretleri zaten son iki ayda yapılan değişiklikler ve TÜİK’in peş peşe yayınlamaktan vazgeçtiği kritik istatistiklerle ortaya çıkmıştı. Haziran ayında 2020 Yıllık Ölüm ve Ölüm Nedeni İstatistikleri süresiz olarak ertelendi. Kurumlardan gelen verilerin denkleştirilmesi ve bazı eksiklikler ertelemeye gerekçe gösterilirken, koronadan ölümlerin gizlenmek istediği apaçık ortada.

Temmuz ayında ise bu kez 2020 Göç İstatistikleri’nin yayınlanmasından son anda vazgeçilerek yine süresiz ertelendiği duyuruldu. Bunda da Türkiye’ye yönelik artan göç dalgasının yanı sıra Türk vatandaşlarının ülkeyi terk edişlerinin hızlanması ve özellikla bazı anketlere de yansıdığı şekilde eğitimli, nitelikli gençlerimizin ülkeyi terk etmesi konusundaki gerçek verilerin kamuoyundan gizlenmek istenmesinin etkili olduğunu düşünüyorum. Yeni statüsü, yönetim yapısı ile yakında TÜİK, Cumhurbaşkanının istemediği hiçbir veriyi yayınlamazsa ya da verileri yayınlamadan önce Cumhurbaşkanına sunup icazet alarak, iktidarı başarısız gösterecek rakamları milletten gizlemeye yönelirse sürpriz olmayacaktır.

Enflasyon, işsizlik gibi kritik konularda TÜİK dışında bağımsız, bilimsel ahlak ve etiğe duyarlı bilim insanları tarafından oluşturulan sivil platformlar ve gruplar tarafından yayınlanan hesaplarmalar iç ve dış kamuoyunda daha çok kabul görmekte, gerçek veri olarak kabul edilerek hesaplamalarda öncelikle dikkate alınmaktadır. ENA Grup, BETAM, TEPAV vb. kurumlar ve yayınladıkları araştırmalar ne yazık ki TÜİK’ten daha fazla muteber kabul edilmektedir.

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

09 AĞUSTOS 2021